Tombul yanaklı, yassı burunlu, beyaz tenli bodur adam gri takım elbisesini giymişti. Kemeri belinde iğreti duruyordu. Ayağında yüksek topuklu, ince burunlu kahverengi ayakkabılar vardı. Sakalları yol kenarındaki çalılar gibi uzamış, başında iyice yıpranmış lengeli fötr şapkası nerdeyse bir gölge gibi yüzüne çökmüştü. Saçları, dut yaprağını andıran kulaklarının yarısını örtüyordu. Sağ elinde yıllarca güneş görmüş, rüzgâr, yağmur ve toz yemiş, kahverengi bir radyo taşıyordu. Cilasının yer yer matlaştığı, köşeleri aşınmış bu radyo eski bir sandık gibi ağırdı. Sanki kapağı açılsa içinden çok sevdiği türkü sözleri, ajans haberleri, ekmek kırıntıları ve soba çıtırtıları çıkacaktı. Açma düğmesi çevrilince önce öksürük gibi kuru bir ses yükselir, ardından sokağın içine eski zamanın kekremsi kokusu yayılırdı. İki yuvarlak düğmesi vardı; biri ses, diğeri istasyon arardı. Parmakları o...
Bu yazının devamı
224. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Hastanede muayene sırası beklerken göz ucuyla oğluna baktı. Onun cep telefonuyla meşgul olmasına alışkındı. Halinde, muayene olacağına dair en ufak bir belirti yoktu. Neden burada olduğu umurunda değildi. Hastaneye gideceklerini söylediğinde de tepki vermemişti.
Yaşar aslen Kahramanmaraşlıydı. Evin tek erkek çocuğu, değerli. Kısa yoldan ekmek sahibi olsun diye, o günlerde meşhur olan, sağlık meslek lisesine kaydolması ailece onaylanmış, Yaşar büyük bir hüzün eşliğinde Diyarbakır’a
Tüm renkler yan yana sıralanmıştı. Yılda bir kez kurulan panayırın her memleketten misafiri vardı. Renklerin gösterisi bir cümbüş havasındaydı. Hayatına yeni bir renk arayanlar, eskisini değiştirmek isteyenler dükkânlarının önünden geçiyordu.
Zamanın birinde , elinde not defteriyle yollara düşen ve aldığı yollarda kendine yaklaşmanın ümidini taşıyan bir seyyah varmış. Seyyah dediysem ; amaçsız bir gezgin değil kastım. O kendisine yapıştırılan tüm etiketlerden sıyrılıp, dünyayı tanımaya karar veren
Çok eski zamanların birinde bir koyun sürüsü varmış. Bu sürü çoban tarafından her sabah kırlara götürülür, otlatılır, akşam olunca da ağıla kapatılırmış. Gel zaman, git zaman sürüye yeni bir koyun katılmış.
Avni’nin Şişeleri
Tombul yanaklı, yassı burunlu, beyaz tenli bodur adam gri takım elbisesini giymişti. Kemeri belinde iğreti duruyordu. Ayağında yüksek topuklu, ince burunlu kahverengi ayakkabılar vardı. Sakalları yol kenarındaki çalılar gibi uzamış, başında iyice yıpranmış lengeli fötr şapkası nerdeyse bir gölge gibi yüzüne çökmüştü. Saçları, dut yaprağını andıran kulaklarının yarısını örtüyordu. Sağ elinde yıllarca güneş görmüş, rüzgâr, yağmur ve toz yemiş, kahverengi bir radyo taşıyordu. Cilasının yer yer matlaştığı, köşeleri aşınmış bu radyo eski bir sandık gibi ağırdı. Sanki kapağı açılsa içinden çok sevdiği türkü sözleri, ajans haberleri, ekmek kırıntıları ve soba çıtırtıları çıkacaktı. Açma düğmesi çevrilince önce öksürük gibi kuru bir ses yükselir, ardından sokağın içine eski zamanın kekremsi kokusu yayılırdı. İki yuvarlak düğmesi vardı; biri ses, diğeri istasyon arardı. Parmakları o...
Bu yazının devamı 224. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Huzursuz Rüzgâr
Hastanede muayene sırası beklerken göz ucuyla oğluna baktı. Onun cep telefonuyla meşgul olmasına alışkındı. Halinde, muayene olacağına dair en ufak bir belirti yoktu. Neden burada olduğu umurunda değildi. Hastaneye gideceklerini söylediğinde de tepki vermemişti.
Ne Yapmalı (Bir Dönemin Hikâyeleri)
Yaşar aslen Kahramanmaraşlıydı. Evin tek erkek çocuğu, değerli. Kısa yoldan ekmek sahibi olsun diye, o günlerde meşhur olan, sağlık meslek lisesine kaydolması ailece onaylanmış, Yaşar büyük bir hüzün eşliğinde Diyarbakır’a
Tövbeler Olsun!
Tüm renkler yan yana sıralanmıştı. Yılda bir kez kurulan panayırın her memleketten misafiri vardı. Renklerin gösterisi bir cümbüş havasındaydı. Hayatına yeni bir renk arayanlar, eskisini değiştirmek isteyenler dükkânlarının önünden geçiyordu.
Seyyah
Zamanın birinde , elinde not defteriyle yollara düşen ve aldığı yollarda kendine yaklaşmanın ümidini taşıyan bir seyyah varmış. Seyyah dediysem ; amaçsız bir gezgin değil kastım. O kendisine yapıştırılan tüm etiketlerden sıyrılıp, dünyayı tanımaya karar veren
Kötülük Eden Kötülük Bulur
Çok eski zamanların birinde bir koyun sürüsü varmış. Bu sürü çoban tarafından her sabah kırlara götürülür, otlatılır, akşam olunca da ağıla kapatılırmış. Gel zaman, git zaman sürüye yeni bir koyun katılmış.