(1) Yaşar aslen Kahramanmaraşlıydı. Evin tek erkek çocuğu, değerli. Kısa yoldan ekmek sahibi olsun diye, o günlerde meşhur olan, sağlık meslek lisesine kaydolması ailece onaylanmış, Yaşar büyük bir hüzün eşliğinde Diyarbakır’a yatılı okumaya gönderilmişti. Aileden uzak kalmaya alışır mıydı? Bir başına yapabilir miydi? Bakkala gönderilirken evin penceresinden yol gözleyen anne dayanabilir miydi? Baba daha dayanıklı. Ona kalsa çocuk hayatın zorlukları karşısında pişecek, ayakları üzerinde durmayı öğrenecekti. Aile ilk başlarda sık gider oldu Diyarbakır’a. Derken bu gidişlerin arası uzadı. Okul hayatına ve Diyarbakır’a alışmıştı. Tiril tiril giyiniyor, yaşantısına dikkat ediyor… Daha uzaktan beyefendiliği üzerinde okunuyor. Sakinliği, saygısı, ağırbaşlılığı hemen dikkatleri üzerine çekiyor… Dürüst, kibar, naif kişilikli, neredeyse boş vakitlerinin tamamında kitap okuyor. Solculuğa merak sarıyor Yaşar. Sokrates’in dediği gibi “Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez.” fikrinin koyu bir taraftarı. Sorgulama ve fikir yürütme açlığını kitaplarla gideriyor… Bunda işçi babasının etkisi çok büyük. Muhafazakâr annesinin zıddına, babası koyu bir devrimci. Sık sık içeri alındığı halde her seferinde daha bir bilenmiş olarak eve dönmesi kendisinde derin izler bırakmış. Yaşar solculuğa meraklı ama babasının ve arkadaşlarının heyecanı yok kendisinde. Kişilik meselesi. Israrlı bir okuyucu ama okuduklarını birilerine aktarmak gibi bir ısrarı da yok. Arkadaşları onu böyle kabullenmişler. Daha lisedeyken, arkadaşları defalarca içeri girip çıkmışken, Yaşar kendi halinde, burnu bile kanamamış bir devrimci! Dâvâ sahibi olacaksın, daha karakolun önünden bile geçmemiş olacaksın! Melik Ahmet Karakolu’nun önünden geçerken tebessüm etmişti, belli belirsiz. Okul bitince hemen işe girdi Yaşar. Hem de Diyarbakır’da. İşi de olunca kendiliğinden evlilik meselesi gündeme gelmişti. Arkadaşları, Yaşar’a devrimci bir kızla evlenmesi hususunda ısrarcı oldularsa da o, çocukluk aşkı Zehra’yı unutmamıştı. Memlekete her gidişinde annesi üzerinden irtibatını korumuştu. Annesi konuyu ailede aşikâr edince de evlilik hazırlıkları başlamıştı. Zehra lise mezunuydu. Yaşar’a olan sevgisinden solcu. Solculuğu Yaşar kadar merak etmese de. Evlilik tercihi, arkadaşları ile arasında gizliden gizliye soğukluğa yol açmıştı. Yaşar konuyla alakalı duygu ve düşüncelerini elbette ifade edebilirdi. Edebilirdi de, devrimci kızların gözlerinde öfke gördüğünü, kin ve nefret gördüğünü söyleyemezdi. Öfkenin, kinin bir bayanın gözlerine yakışmadığını söyleyemezdi. Diyelim ki söyledi, büyük ihtimal derin bir önyargı ile anlamazlardı kastettiğini. Esasen, etrafındaki solcuların gözlerindeki dava alevinin ateşi kendi gözlerine de yabancıydı. Bir dava şiddet içermeyen söylem geliştirebilir miydi? Nadiren de olsa kendi aralarında kavga eden farklı fraksiyonlara tahammüllü bir iletişim dili olamaz mıydı? … Okudukça, “sol düşüncenin ikilem ve karmaşa kabul etmez bir ciddiyet olduğu gerçeği” altında ezilmeye devam etti… Bu hâli artık gizlenir olmaktan çıkmıştı. Arkadaşları arasında gündem konusu olmak, başlarda kolay olmasa da, alışacağı bir reeldi… “Yoldaş Yaşar, biz seni böyle seviyoruz be!” “Tarih naif bir devrimci görsün!” “Belki gözaltında zorlanırsın… Ama zamanla alışırsın kardeş!” “İşkenceye dayanamayıp hepimizi ele vermese iyi!” “Yaşar dürüst bir devrimcidir!” “Tüm yoldaşlar senin gibi dürüst olsa!..” Gözaltına alınma konusunu hiç düşünmemişti. Eşi ne yapardı… Durumu ne olurdu… Gözaltına alınanların anlattıkları o akıl almaz işkenceleri düşündü… “Allah korusun!” kelimeleri dudaklarından dökülünce tüyleri diken diken oldu! Etrafına bakındı. Bereket, duyulacak mesafede değildi. Geçenlerde eşi bir şey sormuştu… Şimdi hatırlayamadığı… “İnşallah” Şaşkınlıktan küçük dilini yutarsın ya… Hanımı öyle bir şaşkınlıkla bakakalmıştı. Yaşar bir an için derin bir çelişkiye düştüğünü gördü. Tanrı hakkında sorgulaması yoktu. “Devrimcilerin Tanrısı da Nietzsche tarafından parkta öldürüldükten sonra…” diye başlayan yorumlar çok dikkatini çekmemişti. Tanrı’ya inanıp inanmadığı konusuna da çok kafa yormamıştı. Sanki Tanrı ile işleri yokmuş gibi… İnsan ihtiyaç halinde Tanrı’yı hatırlarmış… Tanrı’ya ihtiyacı var mıydı? Neden durup dururken hatırladı? Günler geçtikçe devrimcilerin eylemleri artıyordu. Ülke gündemini etkileyecek kadar aktifti solcular. Gözaltılar geldi. İşkence haberleri dolaştı kulaktan kulağa. Artık herkes her an tutuklanabilirdi.
Yaşar’ın göğsünü daraltan tedirginlik hanımının gözlerinden de okunuyordu. Gözaltı baskınları daha çok gece yarısından sonra yapılıyordu. Kapı kırılırcasına dövülüyor, telsiz konuşmaları gizemli bir atmosfer oluşturuyor, kısa sürede ev halkı kurbanlık koyun psikolojisine girmiş oluyordu. Yaşar’ın mesai arkadaşlarından ikisi gözaltına alındığında, sanki sıra kendisine gelmiş gibi psikolojik bir hâl oluşmuştu. Evde “temizlik” başladı. Yasak yayınlar ve “baş ağrıtacak” broşürler, kitaplar ne varsa ayıklanıp yakıldı. Ev artık baskına hazırdı. Günler geçti, gelen olmadı. Yakılan kitapların alev alan kapaklarının küle dönüşmesi gibi huzursuzluk da içini yakıp tüketiyordu. Hanımının hamile olduğu kesinleşince derin korku gelip içini yakan huzursuzluğa eklendi. Gözaltına alınanların sayısı hızla artıyordu. Yüreğindeki korkunun artması gibi. Kara kara düşünerek kitabevine gitti. Yakılan kitapların verdiği vicdan azabını azaltmak adına bir kitap alsa… Kitapları inceledi. Bir kitap ısrarla eline dolandı: Ne Yapmalı? Lenin’in kitabı, bu zor günlerinde imdadına yetişmiş gibiydi. Bir an önce okumaya can attı. Şu sıkıntılı günlerinde, ne yapması gerektiğine dair umulur ki onda ışık bulurdu… Kitabı okumaya başlayacakken vazgeçti. Işığı kapatmıştı ki evin dış kapısı kırılasıya dövülmeye başladı. Kapıda, o ev baskınlarına dair duyduğu tüm gürültüler… Telsiz konuşmaları… Hanımı korku içinde uyanmıştı. Kocasının büyük bir korku krizine girdiğini görünce toparlanıp eşine cesaret vermeye çabaladı. Kapıyı açtıklarında bir düzine insan eve daldı. Her taraf didik didik arandı. Tüm kitaplar ve saire ne varsa torbalara kondu. Nihayet Yaşar kendine gelebildi. “Ne olduğunu öğrenebilir miyim?” dedi, Soljenitsin’in, “Gulag Takımadaları” kitabının girişinde belirttiği üzere, Rusya’daki tutuklanmalarda, insan davranışlarıyla uyumlu kuzu melemesini andırır sesiyle. Belli ki yetkili olan biri: “Hakkında ihbar var! “dedi kükreyerek. “İhbar mı?” “Evet! Örgütün beyin ekibindeymişsin! Ne yapılacağını siz belirliyormuşsunuz!” Elindeki kitabı Yaşar’ın burnuna doğru tehditkâr sallayarak: “Ne yapmalı? Bak sen! “ Yanındakilere emirler yağdırdı. “Kelepçeleyin bu itin ellerini!” Yaşar, eşinin hıçkırıkları arasında küçülüverdi. Elleri kelepçelenirken amir hâlâ bağırıyordu: “Ne yapmak istiyorsunuz şerefsizler!” ” Ne Yapmalı?” kitabı ayaklar altında yeterince çiğnendikten sonra “delil” olarak diğer kitapların yanına kondu. Evden çıktıklarında, ağlayan hanımını teselli etmek istediyse de başaramadı. “En kısa zamanda geleceğim…” diyebildi zor duyulur bir sesle. Arabaya bindirilmeden önce gözleri bağlandı. Dipsiz, karanlık bir kuyuda gibiydi. İtilerek arabaya bindirildi. “Anne!” diye bir ses duyar oldu. Sonra annesini de unuttu. Aklı eşindeydi. “İki canlı, yüreği ağzında…” Başına nelerin geleceğini bilmeksizin bir yerlere doğru yol aldılar. Birileri arada bağırdı “Söyle! Ne yapmak istiyorsunuz?” Sindikçe sindi. Ne yapacaktı? Bindirildiği kabalıkla arabadan indirildi. Bir yere gelindi. Düşmesin diye iki kişi koluna girmişti. Zincir sesiyle bir kapı açıldı. Demir sürgüsüyle bir başka kapı açıldı. O sırada kulağına, “Sakın göz bağını açayım deme!” yılan tıslamasıyla fısıldandı. Ellerine vurulan kelepçe çıkartıldı. Bir odaya konmuş gibiydi. Burun direğini çatlatacak kadar kötü bir koku vardı. Omuzlarından bastırılarak bir yere oturtuldu. Sonra yine demir sürgü sesleri… Zincir sesleri… Yaşar uzun bir süre oturtulduğu yerde hareketsiz kaldı. Derken ürkek el yordamıyla neyin üzerine oturduğunu anlamaya çalıştı: Ağaçtan bir banka benziyordu. Bir boşlukta mıydı? Eliyle arkasını yokladı. Yokladı… Bir duvar vardı. Hem de kendisini azıcık geriye verse sırtı duvara gelecek! Sırtını duvara verince kendisini muazzam bir güvende hissetti. “Allah’ım, şükürler olsun!” dedi, sevinç gözyaşları eşliğinde. Sanki biri mi öksürdü ne?! Kesin öyle gelmiştir kendisine… Bir öksürük sesi daha! “Burda kimse var mı?” diye bağırdı. “Var var! Biz varız!” “Burada insan var yani!” “İnsandan sayarsan varız!” “İnsanlıktan henüz çıkmadıysak varız! “ Yaşar sevinçle bağırdı: “Yalnız değilim! Yalnız değilim!” Hüngür hüngür ağlıyordu. Bir el uzanıp göz bağını çözdü. Bir süre sonra içeriyi görmeye başladı. On on beş kişi daha vardı. Tabana yakın küçücük pencereden içeriye ışık huzmeleri giriyordu. Yüzleri seçmeye başladı. Kimsede göz bandı yoktu. “Allah’ım şükürler olsun!” sevinç çığlıklarıyla boyunlarına sarıldı. “Kardeş işkence ettiler mi?” “Bir fiske bile vurmadılar ama çok acı çektim!” Kahkahalarla gülüyorlardı. Nihayet kendisi de güldü. Sohbet başlamıştı. Herkesin bir hikâyesi vardı. Hepsi sol görüşlü insanlardı. Farklı fraksiyonlardan solcular… Kendi hikâyesi en beğenileniydi. “Demek beyin takımındansın!” “Teorisyen yani!” “Biz de seni faşist sandık! İkide bir Allah deyince!” Gülenler… Karnını tutarak gülenler… Yerlerde debelenerek gülenler… Sadece kahkaha atanlar… “Demek bir fiske yemedin ama çok acı çektin!” Yine aynı şekilde gülmeler… Kendisi de gülüyordu… “Hanımım sağ olduğumu bilse sevinirdi.” diye içinden geçirdi. “Acaba ne durumdaydı? Anne babasına haber vermiştir… Yola koyulmuşlardır…” “Düşüncelere daldın be Yaşar Yoldaş!” “Oğlum, azıcık beyin kimdeyse düşünecek elbet!” Kahkahalar… Yatma yeri banklar. Tuvalet ihtiyacı türlü zorluklardan sonra izne tâbi. Koğuşun en dibinde küçük abdest için bir kova konmuş… Yemekler az olduğu gibi aşırı tuzlu. Su ise yok denecek kadar az… Yemeyen daha rahat… Yaşar yememeyi tercih etti. Su hayat demekti… Sırayla sorguya götürülüyorlardı. Götürülmeden önce de gözleri sıkı sıkıya bağlanıyordu. Konu aynıydı: Ne yapmak istiyorlardı? Sorgucu belli ki deneyimliydi işinde. “Yaşar bizi daha fazla yorma! Arkadaşların seninle ilgili her şeyi anlattılar… Hem bizde çözülmeyene rastlamadık. Gel akıllı ol, bizi yorma!” “Dedim ya teorisyen değilim. Bol kitap okurum. Solcuyum ama şiddeti tavsip etmem…” “Hah şöyle! Devam et!” ” Bu memleketin en temel sorunlarının insan hakları sorunu olduğuna inanıyorum. Temel insan hakları, insana saygı, insan onurunun korunması en önemli konulardır. Tüm sorunlarımızı insan hakkı ve insanın onurunun korunması temelinde çözeceğimize inanıyorum. Şiddet, baskı, sindirme yöntemleri çözüm olamaz… Bizi düşman yapmaktan öte bir işe yaramaz…” Sorgucu meraklanmıştı. “Yani silah zoruyla devrim yapmak, bir sınıfın, işçi sınıfının egemenliğini sağlamak için her yolu meşru görmek yok, öyle mi?” “Bir sınıfın egemenliği de bir tür dayatmadır! Dayatma ister devlet eliyle olsun ister bir grubun eliyle olsun fark etmez…” “İlginç!” Bir süre sessizlik. “Arkadaşlar bundan bir cacık çıkmaz! Eğer bizi kandırmıyorsa fazlasıyla demokrat! “ Gülüşmeler… Demek ki sorgucu birden fazla… “V. İ. Lenin’in, “Ne Yapmalı?” kitabını neden aldın?” “Okumak için…” “Okudun mu?” “Henüz değil… Fırsat olmadı…” Gülüşmeler… “Sana biraz okuyalım mı?” “Sağolun. Verin kendim okurum!” “Yasak listesindeki bu kitabı neden satın aldın?” “Yasak olduğunu bilmiyordum. Yasak olsa bile bir adet bulundurmak suç değil, diye biliyorum.” “Yanlış biliyorsun koçum! Sizin alayınız yanlış biliyor. İşte burda işkenceden geçe geçe doğruları öğreniyorlar!” “İşkence bir insanlık suçudur!” Bir el yakasını kavradı. “Hadi be! Sahi nerde yazıyor?” “Tüm evrensel kanun ve metinlerde…” Kimi isimleri sordular… Kimi eylemlerden bahsettiler… Bilmediği hiç bir şeye cevap vermedi. Öğrendiği kadarıyla arkadaşlarından birileri adını vermişti. Tekrar koğuşa getirildi. İşkence etmişler miydi? Hayır. Kimsenin adını vermiş miydi? Hayır. Ne sormuşlardı? Olduğu gibi anlatmıştı… Koğuştakilerde homurdanmalar başlamıştı. Tam o sırada bir başkası sorgudan getirilmişti. Yere yığıldığında kan revan içindeydi. Bir ona baktılar, bir kendisine… Kendisine karşı tavırları değişmişti. Tartışmalar… “Sen nasıl solcusun?! B.. herif! Demokratsın resmen!” “Senin gibi bir ajan ve işbirlikçiye tabiî ki fiske bile vurmazlar!” “Sorunlar insan hakkı sorunuymuş! Vay senin teorisyenliğini bilmem ne yapayım!” “Beyni örümcekli birinden teorisyen ancak bu kadar olur!” Koğuş inliyordu. “Tek yol devrim! Faşistlere ölüm!” “İşbirlikçi demokratlara ölüm!” Her taraftan saldırıya uğramıştı. Kafasını duvara vuranlar… Karnını tekmeleyenler… Yüzüne tükürenler… Gardiyanlar içeri dalıp koğuştan çıkardıklarında kendinden geçmişti… Uyandığında ise bir revirdeydi. Sadece inliyordu… Her tarafı ağrıyordu. Doktorun dediğine göre iki kaburgası kırılmıştı. Vücudundaki ağrılar hafızasındaki ağrılardan ötürü kısa sürede hafiflemişti. Hain, işbirlikçi, faşist, köle, demokrat, gerici, yobaz, ajan… kelimeleri hafızasını kanattıkça kanatıyordu… Başka bir koğuşa almışlardı. Hemen hepsi sakallı, şahin bakışlı, avını kaptı kapacak cinsten saldırıya hazır… Birden fazla cemaat oluyorlar… Birbirlerinin arkasında namaz kılmıyorlar… Bol bol tartışıyorlar. Dilleri solcuların dilinden farklı olsa da tema benzer… Öfke benzer… Kelimelerden bazıları farklı: Kâfir, münafık, Müslüman, işbirlikçi, ajan… ılıman İslamcı, İrancı, Humeynici, Nurcu, partici…
Onların tartışmalarını iki kişi hayretle izliyordu: Kendisi ve Adıyamanlı yaşlı Haci Amca. Haci Amca seksenine merdiven dayamış… Haci Amca tek başına namaz kılıyordu. Neden burada bulunduğunu tamı tamına bilmiyordu. Kendi kendine aynı soruyu soruyordu: “Ne yapmalı?” Koğuştakiler, aralarına yeni katılan Yaşar hakkında defalarca toplantı yaptılar ama ortak bir karara varamadılar. Kendisine türlü türlü sorular sordular… Buraya geliş hikâyesini dinlediler… Koğuştakilerin onu linç boyutunda hırpalamalarının o acımasız darp izleri yeni yeni siliniyordu. Yaşar her şey olabilirdi. Aralarına böyle bir senaryo ile konmuş bir ajan bile olabilirdi! Koğuştaki en radikal grub Yaşar’ı aralarına alıp daha ayrıntılı sorguladılar. “Bak dostum, ister solcu ol istersen ajan, buradan sağ çıkamazsın. Solcuysan, onlar zaten düşmanımız, ajansan bil ki kâfir devlete karşı cihadımız devam etmekte. Hangi akla hizmetle seni buraya getirdiler bilmiyoruz ama halin hal değil!..” Yaşar derin bir üzüntüyle fikirlerini anlatırken, onun anlattıkları karşısında asla ikna olmayan grubun elinden Yaşar’ı, Haci Amca kurtardı. “Allah’tan korkmaz vicdansızlar! Bu masumdan ne istiyorsunuz!?” Haci Amca’nın üzerine yürümüşlerdi ki diğerleri araya girip engellediler. Haci Amca halen bağırıyordu: “Adam şiddet ve kavga iyi bir şey değil diyor! Hay Allah’tan korkmaz kuldan utanmazlar bırakın onu işte! Sabahtandır almışsınız sorguya! Devlet misiniz, eşkıya mısınız?” Yaşar, Haci Amca’yı kenarda sakinleştirmeye çalıştı. Aşırı grup, şimdi başka bir grubu hırpalıyordu. “Yeşil Kuşak Projesi, Amerikan projesidir! Ilıman İslam eşittir şirk! Siz, beyni yıkanmış Amerikan uşaklarısınız! Allah’ın indirdiği saf İslam’ın içini boşaltıp Amerikancı bir din oluşturuyorsunuz!” Çok geçmeden büyük bir kavga başladı. Gardiyanlar; Amerikancılıkla suçlananların yerde upuzun yatan bedenlerini dışarı çıkarırken koğuş inliyordu. “Tekbiiiir! Allah’u Ekber! “ “Tekbiiiir! Allah’u Ekber!” Koğuştan dört kişi eksilmişti. Yaşar ve Haci Amca artık kendiliğinden arkadaştılar. Olan biten her şeyi uzaktan izliyorlar, tartışmalara asla dâhil olmuyorlardı. Aşırı grup şimdi de Erbakancılara kafayı takmıştı. “Allah’tan gelen din nasıl ki Rabbani’dir, hareket metodu da Rabbani’dir ve Allah tarafından belirlenmiştir. Beşerin tecrübeleriyle hareket metodu belirlemek ve kâfir bir rejimden müsaadeli siyasi parti metodunu benimsemek şirktir! Şirk ise en büyük zulüm ve günahtır!” Partililer ısrarlı başvurularıyla başka bir koğuşa alındılar. Böylece beş kişi daha eksilmişti koğuş. Haci Amca günlerdir burada olduğu halde sorguya alınmamıştı. Yaşar, Haci Amca’nın hikâyesini uzun uzadıya, defalarca dinlemişti. Aslında aranan torunuymuş, baskında onu bulamayınca bu asi yaratılışlı ihtiyarı almak zorunda kalmışlar. Onlar davasından vazgeçip gitmek istemişlerse de Haci Amca onların yakasından düşmemiş, bu zalim vicdansızlara karşı hem torununu savunmuş hem de kendisini. Sonuçta buraya getirilmiş. Günler geçtikçe Haci Amca çıkardığı gereksiz hırgürden pişman olmuş ama yapacak bir şeyi yoktu artık. Tek kazanımı, koğuşta tartışan bu gençlerin fikirlerini Yaşar’la tartışmak ve bilinçlenmesi. Yaşar işin içinden çıkamayınca da: “Yaşar’ım sen de haklısın. …Nerden bileceksin?” deyip can kulağıyla tartışmaları dinlemeye devam ediyordu. Yaşar için de bu koğuş yepyeni bir dünya idi. Herkesi solculardan ibaret görmek meğerki büyük bir yanılgıymış… Üç gardiyan, kendisini ve İrancı olarak bilinen Yusuf’u sorgu için götürürken, bir İrancı ile birlikte neden sorguya götürüldüğünü anlamış değildi. Gözlerinin bantlı olmayışı da bir başka gariplikti… Sorgu odasında bir masa. Masanın etrafında dört sandalye. İkisine kendileri oturdu diğer ikisine de sorgucular. Bir süre anlamsız bakıştılar. İki kitap çıkarıp önlerine koydular. Kimlik tespiti yapar gibi: “Sesli okuyun bakalım şu kitapları ve yazarlarını!” dedi birisi. Yaşar kendi önündeki kitabın üzerindekilerini okudu: “Ne Yapmalı? Vladimir İ. Lenin.” “Buradaki “İ” ne demek?” “İlyiç” Sorgucu bu kez Yusuf’a döndü. “Sen oku!” dedi tok bir sesle. “Ne Yapmalı? Ali Şeriati.” Bir sessizlik. “Ee? Bu işte bir gariplik yok mu? Şimdi siz burada tesadüfen mi bulunduğunuzu düşünüyorsunuz?” Yusuf ile bakıştı. O da anlamamıştı konuyu… Sorgucu yumruğunu masaya indirdi. “İkinize de sorum aynı: Ne yapmaya çalışıyorsunuz ve ne zamandır tanışıyorsunuz?” “Tanışmıyoruz ” dedi Yusuf. “Koğuşta gördüm Yusuf’u.” Sorgucu alaycı baktı. “Tabiî! Ben de yuttum! Evinizde eş zamanlı bu kitaplar bulundu ve siz de eş zamanlı buradasınız.” “Ben sol görüşlüyüm. Bu arkadaşı tanımam”
“Ben Müslümanım, bu arkadaşı daha önce hiç görmedim.” “Tesadüfen buradasınız ve devleti yıkıp yerine başka bir rejim getirmek için çaba sarf ediyorsunuz, bu amaçla ne yapılması gerektiğine dair planlar yaparak aynı koğuşa düşüyorsunuz, sonra da tüm bunlar tesadüf diyorsunuz öyle mi?” Yusuf ile bakıştı. Bu sıcacık bakış aralarındaki buzları eritmeye başladı. “İnkâr edin bakalım! Nasıl olsa bülbül gibi öteceksiniz! Hele şu yaşlı da gelsin bakalım ne diyeceksiniz! “ İkisi de yaşlıyı merak etmişti. Kendilerinin bilmediği şeyleri bilen yaşlı kim olabilirdi? Az sonra Haci Amca içeri girince tekrar bakıştılar. Gülmemek için kendilerini zor tuttular. Haci Amca için bir sandalye eklediler. “Söyle bakalım ihtiyar bu gençleri tanıyor musun?” Haci Amca ikisine de sevgiyle baktı. “Tanıyorum elhamdulillah!” “Ne kadar zamandan beridir tanıyorsun?” Haci Amca hatırlamaya çalıştı. “Kâl-u Belâ’dan beri…” Sorgucu, aradığını elde etmenin sevinciyle: “Hah! Bela böyle bulaşır adama!” Notlar tuttu sorgucu. “Peki İhtiyar…” “Bak evlat, ikide bir ihtiyar deyip asabımı bozma, adam gibi konuş!” Sorgucu bu çıkışı beklemiyordu. Afalladı bir anda. “Söyle bakalım ihtiyar, neden buradasın?” Hacı Amca öfkeyle ayağa fırladı. O sırada iki görevli içeri girip Haci Amca’nın kollarına girdi. Hacı Amca öfkeden deliye dönmüştü. “Ey kâfir rejimin köpekleri! Kahrolası rejiminiz er geç başınıza çökecektir Allah’ın izniyle! İsteseniz de istemeseniz de Allah nurunu tamamlayacaktır! Yaşasın zalimler için cehennem!” Haci Amca’nın kontrol edilmesi imkânsız gibiydi. Takviye kuvvetler çağrıldı. Haci Amca yere yatırılarak elleri kelepçelendi. Odadan çıkarıldığında tekbir sesleri halen geliyordu. “Allah’u Ekber! La ilahe illallah!” Sorgucu daha birçok soru sorarak kafasındaki bilinmeze ait kareleri tamamlamaya çalıştı. Yusuf ve kendisi koğuşa getirildiklerinde sorgucunun sesi halen kulaklarındaydı: “Siz ikiniz o moruk gibi Filistin askısına çıkartılacaksınız! Ötmekten başka çareniz yok!” Haci Amca’yı bu yaşlı haliyle askıya almazlardı! Kesin ölürdü! Yaşar, geldiğinden beri ilk defa ağladı. O gün Haci Amca’dan bir haber alamadılar. Diğer gün de… Daha sonraki gün de… Dördüncü gün Haci Amca getirildiğinde içi yarım dolu saman torbası gibi oracığa yığıldı. Sadece inliyordu. Koğuştakiler aralarındaki ihtilafları bir kenara bırakıp onun için seferber oldular. Su istediler. Getirilmedi. Sadece inliyordu. Dikkatle kulak verdiler aynı şeyleri tekrarlayıp duruyordu: “Allah’u Ekber… Lâ ilahe illallah…” Kendisi de dâhil herkes ağlıyordu. Birkaç kez revire götürüldü Haci Amca. Gün geçtikçe kendine gelmekle beraber daha bir inat kesildi. Dili daha bir keskinleşti. Koğuşta işkenceden geçirilme nerdeyse rutin bir hâl almıştı. Kendisinden başka herkes Filistin Askısı’na alınmıştı. Dokuz kişilik koğuştan sadece en keskin düşünceli gurubun lideri konumundaki Mustafa geri dönmemişti. Kimisine göre şehit olmuştu, kimiyse itirafçı olduğu için başka bir yere nakledildiğini söylüyordu. İtirafçı olduğunu söyleyenler yakın arkadaşları olunca iş değişiyordu… Yaşar’ın en beğendiği yorum Haci Amca’nınkiydi: “Allah’ım! Taşıyamayacağımız yükü omuzlarımıza yükleme! Kâfirlere karşı bize yardım et! İmanımızdan sonra ayaklarımızı kaydırma! Mustafa’ya da yardım et! Onu hidayet üzere kıl!” Koğuştaki herkesle sorguya alınmak Yaşar için neredeyse normal bir durum olmuştu: Kimseyi önceden tanımıyordu, solcuydu ve şiddete karşıydı. Solcu olması kendi tercihiydi. Şeriatçı değildi. Ali Şeriati isimli yazarın kitaplarını okumamıştı… Ailesi de dâhil, kimseyle görüştürülmemişti. Fiili hiç bir işkence görmemişti şimdiye kadar. Sakalı mecburen uzamıştı… Yusuf ile samimi olmuştu kendiliğinden. Yusuf’un “Ne Yapmalı?” kitabını merak etmişti, biraz dinlemek istiyordu içeriği hakkında. Üzülerek fark etmişti ki Yusuf’un anlatacağı pek bir şey yoktu aslında. Kaç gün geçti bilemedi. Koğuşa baskın yapılıp yaka paça derdest edildiğinde gardiyanların önüne dağ gibi dikilen kişi Haci Amca olmuştu. “O suçsuz, günahsız bir insandır! Allah’tan korkun! O, Müslüman bile değildir! Ona ne diye işkence edeceksiniz!” Haci Amca’nın dışında koğuştaki hiç kimseden çıt çıkmıyordu, tanıdık sorgucu da afallamıştı durum karşısında. Haci Amca yerde Yaşar’ın bacaklarına sarılmış götürülmesin diye engellemeye çalışıyordu. Sorgucu birden tavır değişmişti. “Yaşar’ı bırakın! Moruk askıyı hakediyor!” Yaşar’ı bırakıp Haci Amca’ya yöneldiklerinde bu kez kendisi vücudunu siper etti, alınmasın diye. Sorgucu durumu yönetmekte aciz kalmıştı.
Sağa sola verdiği emirlerden bir tanesi derhal yerine getirildi: Alelacele bir makas getirilip eline tutuşturuldu. “Moruğun sakalını keseceksin!” Elindeki makası olanca gücüyle duvara fırlattı. Makas kırıldığından başka bir makas getirildi. Sakalı kesmemek için direnince, Haci Amca gayet sakin bir şekilde önünde durdu. “Yaşar’ım, kes sakalımı!” Sesindeki emredici ton dizlerinin bağlarını koparmaya yetti. Haci Amca makası kendi titreyen eliyle avucuna yerleştirdi. “Hadi evlat, kes şunları!” “Tamam, askıya götürebilirsiniz beni! İşkence insanlık suçudur! Sakalı kesmem!” Makası yere bırakıp ayağa kalktı. Haci Amca yalvarıyordu. “Ne olursun kes şunları! Kökü bende değil mi? Yine çıkar!” Hacı Amca’nın yalvarmasına daha fazla dayanamayıp makası aldı ve onun uzamış sakalını kesmeye başladı. Bir ara yaşlı gözlerle bakıştılar. Haci Amca’nın yaşlı gözlerinde derin bir sevgi vardı. Sorgucu ve ekibi mutlu bir şekilde koğuştan çıktıklarında, ikisi birbirlerine sarılıp ağladılar. “Yaşar’ım, inat hiç de iyi bir şey değildir!” Şimdi herkes inatçı yaşlının bu sözü karşısında gülüyordu. Sorgular devam etti… Kendilerini sorgulama da… Artık özeleştiri şeklindeydi konuşmalar… Herkeste bir durgunluk vardı. Sırayla mahkemeye çıkarıldılar. Koğuşta sayı dörde düştü. Haci Amca, kendisi, Ahmet ve Murat. Mahkemeye bu dört kişiyle beraber çıktı. Hanımını, annesini ve babasını yaklaşık üç ay sonra ilk kez mahkemede gördü. Hâkimin sorduğu bütün soruları cevapladı. “İşkence gördün mü?” “Bana bir tek fiske vurulmadı ama çok acı çektim!” İki hıçkırık sesi, hâkimin ve salondakilerin gülüşmeleri arasında kaybolup gitti. Kendisi ve Haci Amca hakkında beraat kararı çıktı. Sevincinden ağladı. Ailesine ve Haci Amca’ya sarıldı… Eve doğru giderlerden kafasında bir tek soru vardı: Ne Yapmalı? Haci Amca’yı düşündü. Onun inat kişiliğini. Sevgisini, merhametini… Askıya götürülecekken ki aslan misali kükreyişini… “O suçsuz, günahsız bir insandır! Allah’tan korkun! O, Müslüman bile değildir! Ona ne diye işkence edeceksiniz!” Ailesinin şaşkın bakışları arasında sarsıla sarsıla ağladı. Hiçbir şey onu teselli edemedi. Nihayet sakinleşti. Kafasında aynı soru vardı: Ne Yapmalı? İyi şeyler yapmalıydı. İnsan onuru için… “İnşallah!” kelimesi döküldü dudaklarından. Ailesi hâlâ şaşkın şaşkın bakıyordu. O ise tebessüm ettiğinden bile habersizdi.
Ölümü unutan insanlar, göremezler, duyamazlar. Yarını yaşayamazlar. Tüm hazlar, başarılar, kazançlar şimdi ve hemen olmalıdır onlar için. Bu nedenle ölüm hep talihsizlik olarak gelir. Beklenmedik bir ölümdür onlarınki.
Oysa “hepimiz ölecek yaştayız.”
Sinema ile yaşanmışlıklar arasında sıkı bir bağ olduğu gibi, sinemasal konjonktür ile gerçeklik, temsil ve ideolojilerin aktarımı üçgeninde de önemli bağlantılar mevcuttur. Sinema filmleri tarihsel olayları ve toplumsal vakaları yeniden irdelerken kurgu devreye girmektedir. Hakikat böylece filmsel bir gerçekliğe devşirilmiş olur ve tarihsel vakaların ters yüz edilebilme olasılığı ortaya çıkar.
“Hem size hem bize, yarı sana yarı bana.” İnsan, yaşamı boyunca her zaman ilişki içinde olacağı doğayı anlamaya çalışmıştır. İnsan ve doğa ilişkisi insanlık var olmaya başladığından beri süregelen bir durumdur. Nitekim bu ilişki aslında insanlık için bir zorunluluktur. Doğa, kendi başına var olabilen, gelişebilen, kendi yaşamsal döngüsünü gerçekleştirebilen bir yapıdadır. Fakat insanlar için doğa, …
Akademi cenahında muteber bir deyim olan “filmi okumak”, filmin anlaşılması için muayyen bir sinema kültürüne ve birikimini haiz olmak gerekliliğine işaret eder. İnsanlar özel bir eğitim almadan da bir filmin içeriğini elbette az ya da çok anlayabilirler, ancak medya, gerçekliği aslına çok uygun biçimde taklit ettiği için bizler onu kavramaktan ziyade, kolayca kabulleniriz. Bu mânâda Monaco’un çalışması, medya aygıtlarından aktarılanları nasıl anlamak gerektiğine dair detaylı bir sorgulamayı hedefler.
Ne Yapmalı (Bir Dönemin Hikâyeleri)
(1)
Yaşar aslen Kahramanmaraşlıydı. Evin tek erkek çocuğu, değerli. Kısa yoldan ekmek sahibi olsun diye, o günlerde meşhur olan, sağlık meslek lisesine kaydolması ailece onaylanmış, Yaşar büyük bir hüzün eşliğinde Diyarbakır’a yatılı okumaya gönderilmişti. Aileden uzak kalmaya alışır mıydı? Bir başına yapabilir miydi? Bakkala gönderilirken evin penceresinden yol gözleyen anne dayanabilir miydi? Baba daha dayanıklı. Ona kalsa çocuk hayatın zorlukları karşısında pişecek, ayakları üzerinde durmayı öğrenecekti. Aile ilk başlarda sık gider oldu Diyarbakır’a. Derken bu gidişlerin arası uzadı. Okul hayatına ve Diyarbakır’a alışmıştı. Tiril tiril giyiniyor, yaşantısına dikkat ediyor… Daha uzaktan beyefendiliği üzerinde okunuyor. Sakinliği, saygısı, ağırbaşlılığı hemen dikkatleri üzerine çekiyor…
Dürüst, kibar, naif kişilikli, neredeyse boş vakitlerinin tamamında kitap okuyor.
Solculuğa merak sarıyor Yaşar.
Sokrates’in dediği gibi “Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez.” fikrinin koyu bir taraftarı.
Sorgulama ve fikir yürütme açlığını kitaplarla gideriyor… Bunda işçi babasının etkisi çok büyük. Muhafazakâr annesinin zıddına, babası koyu bir devrimci. Sık sık içeri alındığı halde her seferinde daha bir bilenmiş olarak eve dönmesi kendisinde derin izler bırakmış.
Yaşar solculuğa meraklı ama babasının ve arkadaşlarının heyecanı yok kendisinde. Kişilik meselesi.
Israrlı bir okuyucu ama okuduklarını birilerine aktarmak gibi bir ısrarı da yok. Arkadaşları onu böyle kabullenmişler.
Daha lisedeyken, arkadaşları defalarca içeri girip çıkmışken, Yaşar kendi halinde, burnu bile kanamamış bir devrimci!
Dâvâ sahibi olacaksın, daha karakolun önünden bile geçmemiş olacaksın!
Melik Ahmet Karakolu’nun önünden geçerken tebessüm etmişti, belli belirsiz.
Okul bitince hemen işe girdi Yaşar. Hem de Diyarbakır’da. İşi de olunca kendiliğinden evlilik meselesi gündeme gelmişti. Arkadaşları, Yaşar’a devrimci bir kızla evlenmesi hususunda ısrarcı oldularsa da o, çocukluk aşkı Zehra’yı unutmamıştı. Memlekete her gidişinde annesi üzerinden irtibatını korumuştu. Annesi konuyu ailede aşikâr edince de evlilik hazırlıkları başlamıştı. Zehra lise mezunuydu. Yaşar’a olan sevgisinden solcu. Solculuğu Yaşar kadar merak etmese de.
Evlilik tercihi, arkadaşları ile arasında gizliden gizliye soğukluğa yol açmıştı. Yaşar konuyla alakalı duygu ve düşüncelerini elbette ifade edebilirdi. Edebilirdi de, devrimci kızların gözlerinde öfke gördüğünü, kin ve nefret gördüğünü söyleyemezdi. Öfkenin, kinin bir bayanın gözlerine yakışmadığını söyleyemezdi. Diyelim ki söyledi, büyük ihtimal derin bir önyargı ile anlamazlardı kastettiğini.
Esasen, etrafındaki solcuların gözlerindeki dava alevinin ateşi kendi gözlerine de yabancıydı.
Bir dava şiddet içermeyen söylem geliştirebilir miydi? Nadiren de olsa kendi aralarında kavga eden farklı fraksiyonlara tahammüllü bir iletişim dili olamaz mıydı? …
Okudukça, “sol düşüncenin ikilem ve karmaşa kabul etmez bir ciddiyet olduğu gerçeği” altında ezilmeye devam etti… Bu hâli artık gizlenir olmaktan çıkmıştı. Arkadaşları arasında gündem konusu olmak, başlarda kolay olmasa da, alışacağı bir reeldi…
“Yoldaş Yaşar, biz seni böyle seviyoruz be!”
“Tarih naif bir devrimci görsün!”
“Belki gözaltında zorlanırsın… Ama zamanla alışırsın kardeş!”
“İşkenceye dayanamayıp hepimizi ele vermese iyi!”
“Yaşar dürüst bir devrimcidir!”
“Tüm yoldaşlar senin gibi dürüst olsa!..”
Gözaltına alınma konusunu hiç düşünmemişti. Eşi ne yapardı… Durumu ne olurdu… Gözaltına alınanların anlattıkları o akıl almaz işkenceleri düşündü…
“Allah korusun!” kelimeleri dudaklarından dökülünce tüyleri diken diken oldu!
Etrafına bakındı. Bereket, duyulacak mesafede değildi.
Geçenlerde eşi bir şey sormuştu… Şimdi hatırlayamadığı…
“İnşallah”
Şaşkınlıktan küçük dilini yutarsın ya… Hanımı öyle bir şaşkınlıkla bakakalmıştı.
Yaşar bir an için derin bir çelişkiye düştüğünü gördü.
Tanrı hakkında sorgulaması yoktu. “Devrimcilerin Tanrısı da Nietzsche tarafından parkta öldürüldükten sonra…” diye başlayan yorumlar çok dikkatini çekmemişti. Tanrı’ya inanıp inanmadığı konusuna da çok kafa yormamıştı. Sanki Tanrı ile işleri yokmuş gibi… İnsan ihtiyaç halinde Tanrı’yı hatırlarmış…
Tanrı’ya ihtiyacı var mıydı? Neden durup dururken hatırladı?
Günler geçtikçe devrimcilerin eylemleri artıyordu. Ülke gündemini etkileyecek kadar aktifti solcular.
Gözaltılar geldi.
İşkence haberleri dolaştı kulaktan kulağa.
Artık herkes her an tutuklanabilirdi.
Yaşar’ın göğsünü daraltan tedirginlik hanımının gözlerinden de okunuyordu. Gözaltı baskınları daha çok gece yarısından sonra yapılıyordu. Kapı kırılırcasına dövülüyor, telsiz konuşmaları gizemli bir atmosfer oluşturuyor, kısa sürede ev halkı kurbanlık koyun psikolojisine girmiş oluyordu.
Yaşar’ın mesai arkadaşlarından ikisi gözaltına alındığında, sanki sıra kendisine gelmiş gibi psikolojik bir hâl oluşmuştu.
Evde “temizlik” başladı. Yasak yayınlar ve “baş ağrıtacak” broşürler, kitaplar ne varsa ayıklanıp yakıldı.
Ev artık baskına hazırdı.
Günler geçti, gelen olmadı.
Yakılan kitapların alev alan kapaklarının küle dönüşmesi gibi huzursuzluk da içini yakıp tüketiyordu. Hanımının hamile olduğu kesinleşince derin korku gelip içini yakan huzursuzluğa eklendi.
Gözaltına alınanların sayısı hızla artıyordu. Yüreğindeki korkunun artması gibi.
Kara kara düşünerek kitabevine gitti. Yakılan kitapların verdiği vicdan azabını azaltmak adına bir kitap alsa…
Kitapları inceledi. Bir kitap ısrarla eline dolandı: Ne Yapmalı?
Lenin’in kitabı, bu zor günlerinde imdadına yetişmiş gibiydi. Bir an önce okumaya can attı. Şu sıkıntılı günlerinde, ne yapması gerektiğine dair umulur ki onda ışık bulurdu…
Kitabı okumaya başlayacakken vazgeçti. Işığı kapatmıştı ki evin dış kapısı kırılasıya dövülmeye başladı. Kapıda, o ev baskınlarına dair duyduğu tüm gürültüler… Telsiz konuşmaları…
Hanımı korku içinde uyanmıştı. Kocasının büyük bir korku krizine girdiğini görünce toparlanıp eşine cesaret vermeye çabaladı.
Kapıyı açtıklarında bir düzine insan eve daldı. Her taraf didik didik arandı. Tüm kitaplar ve saire ne varsa torbalara kondu. Nihayet Yaşar kendine gelebildi.
“Ne olduğunu öğrenebilir miyim?” dedi, Soljenitsin’in, “Gulag Takımadaları” kitabının girişinde belirttiği üzere, Rusya’daki tutuklanmalarda, insan davranışlarıyla uyumlu kuzu melemesini andırır sesiyle.
Belli ki yetkili olan biri:
“Hakkında ihbar var! “dedi kükreyerek.
“İhbar mı?”
“Evet! Örgütün beyin ekibindeymişsin! Ne yapılacağını siz belirliyormuşsunuz!”
Elindeki kitabı Yaşar’ın burnuna doğru tehditkâr sallayarak:
“Ne yapmalı? Bak sen! “
Yanındakilere emirler yağdırdı.
“Kelepçeleyin bu itin ellerini!”
Yaşar, eşinin hıçkırıkları arasında küçülüverdi.
Elleri kelepçelenirken amir hâlâ bağırıyordu:
“Ne yapmak istiyorsunuz şerefsizler!”
” Ne Yapmalı?” kitabı ayaklar altında yeterince çiğnendikten sonra “delil” olarak diğer kitapların yanına kondu.
Evden çıktıklarında, ağlayan hanımını teselli etmek istediyse de başaramadı.
“En kısa zamanda geleceğim…” diyebildi zor duyulur bir sesle.
Arabaya bindirilmeden önce gözleri bağlandı. Dipsiz, karanlık bir kuyuda gibiydi. İtilerek arabaya bindirildi. “Anne!” diye bir ses duyar oldu. Sonra annesini de unuttu. Aklı eşindeydi. “İki canlı, yüreği ağzında…” Başına nelerin geleceğini bilmeksizin bir yerlere doğru yol aldılar. Birileri arada bağırdı “Söyle! Ne yapmak istiyorsunuz?”
Sindikçe sindi.
Ne yapacaktı?
Bindirildiği kabalıkla arabadan indirildi. Bir yere gelindi. Düşmesin diye iki kişi koluna girmişti. Zincir sesiyle bir kapı açıldı. Demir sürgüsüyle bir başka kapı açıldı. O sırada kulağına, “Sakın göz bağını açayım deme!” yılan tıslamasıyla fısıldandı. Ellerine vurulan kelepçe çıkartıldı. Bir odaya konmuş gibiydi. Burun direğini çatlatacak kadar kötü bir koku vardı. Omuzlarından bastırılarak bir yere oturtuldu. Sonra yine demir sürgü sesleri… Zincir sesleri…
Yaşar uzun bir süre oturtulduğu yerde hareketsiz kaldı. Derken ürkek el yordamıyla neyin üzerine oturduğunu anlamaya çalıştı: Ağaçtan bir banka benziyordu. Bir boşlukta mıydı? Eliyle arkasını yokladı. Yokladı… Bir duvar vardı. Hem de
kendisini azıcık geriye verse sırtı duvara gelecek! Sırtını duvara verince kendisini muazzam bir güvende hissetti. “Allah’ım, şükürler olsun!” dedi, sevinç gözyaşları eşliğinde.
Sanki biri mi öksürdü ne?! Kesin öyle gelmiştir kendisine… Bir öksürük sesi daha!
“Burda kimse var mı?” diye bağırdı.
“Var var! Biz varız!”
“Burada insan var yani!”
“İnsandan sayarsan varız!”
“İnsanlıktan henüz çıkmadıysak varız! “
Yaşar sevinçle bağırdı:
“Yalnız değilim! Yalnız değilim!”
Hüngür hüngür ağlıyordu.
Bir el uzanıp göz bağını çözdü. Bir süre sonra içeriyi görmeye başladı. On on beş kişi daha vardı. Tabana yakın küçücük pencereden içeriye ışık huzmeleri giriyordu. Yüzleri seçmeye başladı. Kimsede göz bandı yoktu.
“Allah’ım şükürler olsun!” sevinç çığlıklarıyla boyunlarına sarıldı.
“Kardeş işkence ettiler mi?”
“Bir fiske bile vurmadılar ama çok acı çektim!”
Kahkahalarla gülüyorlardı. Nihayet kendisi de güldü. Sohbet başlamıştı. Herkesin bir hikâyesi vardı. Hepsi sol görüşlü insanlardı. Farklı fraksiyonlardan solcular… Kendi hikâyesi en beğenileniydi.
“Demek beyin takımındansın!”
“Teorisyen yani!”
“Biz de seni faşist sandık! İkide bir Allah deyince!”
Gülenler… Karnını tutarak gülenler… Yerlerde debelenerek gülenler… Sadece kahkaha atanlar…
“Demek bir fiske yemedin ama çok acı çektin!”
Yine aynı şekilde gülmeler…
Kendisi de gülüyordu…
“Hanımım sağ olduğumu bilse sevinirdi.” diye içinden geçirdi. “Acaba ne durumdaydı? Anne babasına haber vermiştir… Yola koyulmuşlardır…”
“Düşüncelere daldın be Yaşar Yoldaş!”
“Oğlum, azıcık beyin kimdeyse düşünecek elbet!”
Kahkahalar…
Yatma yeri banklar. Tuvalet ihtiyacı türlü zorluklardan sonra izne tâbi. Koğuşun en dibinde küçük abdest için bir kova konmuş… Yemekler az olduğu gibi aşırı tuzlu. Su ise yok denecek kadar az… Yemeyen daha rahat… Yaşar yememeyi tercih etti. Su hayat demekti…
Sırayla sorguya götürülüyorlardı. Götürülmeden önce de gözleri sıkı sıkıya bağlanıyordu.
Konu aynıydı: Ne yapmak istiyorlardı?
Sorgucu belli ki deneyimliydi işinde.
“Yaşar bizi daha fazla yorma! Arkadaşların seninle ilgili her şeyi anlattılar… Hem bizde çözülmeyene rastlamadık. Gel akıllı ol, bizi yorma!”
“Dedim ya teorisyen değilim. Bol kitap okurum. Solcuyum ama şiddeti tavsip etmem…”
“Hah şöyle! Devam et!”
” Bu memleketin en temel sorunlarının insan hakları sorunu olduğuna inanıyorum. Temel insan hakları, insana saygı, insan onurunun korunması en önemli konulardır. Tüm sorunlarımızı insan hakkı ve insanın onurunun korunması temelinde çözeceğimize inanıyorum. Şiddet, baskı, sindirme yöntemleri çözüm olamaz… Bizi düşman yapmaktan öte bir işe yaramaz…”
Sorgucu meraklanmıştı.
“Yani silah zoruyla devrim yapmak, bir sınıfın, işçi sınıfının egemenliğini sağlamak için her yolu meşru görmek yok, öyle mi?”
“Bir sınıfın egemenliği de bir tür dayatmadır! Dayatma ister devlet eliyle olsun ister bir grubun eliyle olsun fark etmez…”
“İlginç!”
Bir süre sessizlik.
“Arkadaşlar bundan bir cacık çıkmaz! Eğer bizi kandırmıyorsa fazlasıyla demokrat! “
Gülüşmeler… Demek ki sorgucu birden fazla…
“V. İ. Lenin’in, “Ne Yapmalı?” kitabını neden aldın?”
“Okumak için…”
“Okudun mu?”
“Henüz değil… Fırsat olmadı…”
Gülüşmeler…
“Sana biraz okuyalım mı?”
“Sağolun. Verin kendim okurum!”
“Yasak listesindeki bu kitabı neden satın aldın?”
“Yasak olduğunu bilmiyordum. Yasak olsa bile bir adet bulundurmak suç değil, diye biliyorum.”
“Yanlış biliyorsun koçum! Sizin alayınız yanlış biliyor. İşte burda işkenceden geçe geçe doğruları öğreniyorlar!”
“İşkence bir insanlık suçudur!”
Bir el yakasını kavradı.
“Hadi be! Sahi nerde yazıyor?”
“Tüm evrensel kanun ve metinlerde…”
Kimi isimleri sordular… Kimi eylemlerden bahsettiler…
Bilmediği hiç bir şeye cevap vermedi. Öğrendiği kadarıyla arkadaşlarından birileri adını vermişti. Tekrar koğuşa getirildi.
İşkence etmişler miydi?
Hayır.
Kimsenin adını vermiş miydi?
Hayır.
Ne sormuşlardı?
Olduğu gibi anlatmıştı…
Koğuştakilerde homurdanmalar başlamıştı.
Tam o sırada bir başkası sorgudan getirilmişti. Yere yığıldığında kan revan içindeydi. Bir ona baktılar, bir kendisine…
Kendisine karşı tavırları değişmişti.
Tartışmalar…
“Sen nasıl solcusun?! B.. herif! Demokratsın resmen!”
“Senin gibi bir ajan ve işbirlikçiye tabiî ki fiske bile vurmazlar!”
“Sorunlar insan hakkı sorunuymuş! Vay senin teorisyenliğini bilmem ne yapayım!”
“Beyni örümcekli birinden teorisyen ancak bu kadar olur!”
Koğuş inliyordu.
“Tek yol devrim! Faşistlere ölüm!”
“İşbirlikçi demokratlara ölüm!”
Her taraftan saldırıya uğramıştı. Kafasını duvara vuranlar… Karnını tekmeleyenler… Yüzüne tükürenler…
Gardiyanlar içeri dalıp koğuştan çıkardıklarında kendinden geçmişti… Uyandığında ise bir revirdeydi. Sadece inliyordu… Her tarafı ağrıyordu. Doktorun dediğine göre iki kaburgası kırılmıştı.
Vücudundaki ağrılar hafızasındaki ağrılardan ötürü kısa sürede hafiflemişti.
Hain, işbirlikçi, faşist, köle, demokrat, gerici, yobaz, ajan… kelimeleri hafızasını kanattıkça kanatıyordu…
Başka bir koğuşa almışlardı. Hemen hepsi sakallı, şahin bakışlı, avını kaptı kapacak cinsten saldırıya hazır…
Birden fazla cemaat oluyorlar… Birbirlerinin arkasında namaz kılmıyorlar…
Bol bol tartışıyorlar. Dilleri solcuların dilinden farklı olsa da tema benzer… Öfke benzer… Kelimelerden bazıları farklı: Kâfir, münafık, Müslüman, işbirlikçi, ajan… ılıman İslamcı, İrancı, Humeynici, Nurcu, partici…
Onların tartışmalarını iki kişi hayretle izliyordu: Kendisi ve Adıyamanlı yaşlı Haci Amca.
Haci Amca seksenine merdiven dayamış…
Haci Amca tek başına namaz kılıyordu. Neden burada bulunduğunu tamı tamına bilmiyordu.
Kendi kendine aynı soruyu soruyordu: “Ne yapmalı?”
Koğuştakiler, aralarına yeni katılan Yaşar hakkında defalarca toplantı yaptılar ama ortak bir karara varamadılar.
Kendisine türlü türlü sorular sordular… Buraya geliş hikâyesini dinlediler…
Koğuştakilerin onu linç boyutunda hırpalamalarının o acımasız darp izleri yeni yeni siliniyordu.
Yaşar her şey olabilirdi.
Aralarına böyle bir senaryo ile konmuş bir ajan bile olabilirdi!
Koğuştaki en radikal grub Yaşar’ı aralarına alıp daha ayrıntılı sorguladılar.
“Bak dostum, ister solcu ol istersen ajan, buradan sağ çıkamazsın. Solcuysan, onlar zaten düşmanımız, ajansan bil ki kâfir devlete karşı cihadımız devam etmekte. Hangi akla hizmetle seni buraya getirdiler bilmiyoruz ama halin hal değil!..”
Yaşar derin bir üzüntüyle fikirlerini anlatırken, onun anlattıkları karşısında asla ikna olmayan grubun elinden Yaşar’ı, Haci Amca kurtardı.
“Allah’tan korkmaz vicdansızlar! Bu masumdan ne istiyorsunuz!?”
Haci Amca’nın üzerine yürümüşlerdi ki diğerleri araya girip engellediler.
Haci Amca halen bağırıyordu:
“Adam şiddet ve kavga iyi bir şey değil diyor! Hay Allah’tan korkmaz kuldan utanmazlar bırakın onu işte! Sabahtandır almışsınız sorguya! Devlet misiniz, eşkıya mısınız?”
Yaşar, Haci Amca’yı kenarda sakinleştirmeye çalıştı.
Aşırı grup, şimdi başka bir grubu hırpalıyordu.
“Yeşil Kuşak Projesi, Amerikan projesidir! Ilıman İslam eşittir şirk! Siz, beyni yıkanmış Amerikan uşaklarısınız! Allah’ın indirdiği saf İslam’ın içini boşaltıp Amerikancı bir din oluşturuyorsunuz!”
Çok geçmeden büyük bir kavga başladı. Gardiyanlar; Amerikancılıkla suçlananların yerde upuzun yatan bedenlerini dışarı çıkarırken koğuş inliyordu.
“Tekbiiiir! Allah’u Ekber! “
“Tekbiiiir! Allah’u Ekber!”
Koğuştan dört kişi eksilmişti.
Yaşar ve Haci Amca artık kendiliğinden arkadaştılar. Olan biten her şeyi uzaktan izliyorlar, tartışmalara asla dâhil olmuyorlardı.
Aşırı grup şimdi de Erbakancılara kafayı takmıştı.
“Allah’tan gelen din nasıl ki Rabbani’dir, hareket metodu da Rabbani’dir ve Allah tarafından belirlenmiştir. Beşerin tecrübeleriyle hareket metodu belirlemek ve kâfir bir rejimden müsaadeli siyasi parti metodunu benimsemek şirktir! Şirk ise en büyük zulüm ve günahtır!”
Partililer ısrarlı başvurularıyla başka bir koğuşa alındılar.
Böylece beş kişi daha eksilmişti koğuş.
Haci Amca günlerdir burada olduğu halde sorguya alınmamıştı.
Yaşar, Haci Amca’nın hikâyesini uzun uzadıya, defalarca dinlemişti. Aslında aranan torunuymuş, baskında onu bulamayınca bu asi yaratılışlı ihtiyarı almak zorunda kalmışlar. Onlar davasından vazgeçip gitmek istemişlerse de Haci Amca onların yakasından düşmemiş, bu zalim vicdansızlara karşı hem torununu savunmuş hem de kendisini. Sonuçta buraya getirilmiş. Günler geçtikçe Haci Amca çıkardığı gereksiz hırgürden pişman olmuş ama yapacak bir şeyi yoktu artık.
Tek kazanımı, koğuşta tartışan bu gençlerin fikirlerini Yaşar’la tartışmak ve bilinçlenmesi. Yaşar işin içinden çıkamayınca da:
“Yaşar’ım sen de haklısın. …Nerden bileceksin?” deyip can kulağıyla tartışmaları dinlemeye devam ediyordu.
Yaşar için de bu koğuş yepyeni bir dünya idi. Herkesi solculardan ibaret görmek meğerki büyük bir yanılgıymış…
Üç gardiyan, kendisini ve İrancı olarak bilinen Yusuf’u sorgu için götürürken, bir İrancı ile birlikte neden sorguya götürüldüğünü anlamış değildi. Gözlerinin bantlı olmayışı da bir başka gariplikti…
Sorgu odasında bir masa. Masanın etrafında dört sandalye. İkisine kendileri oturdu diğer ikisine de sorgucular. Bir süre anlamsız bakıştılar. İki kitap çıkarıp önlerine koydular. Kimlik tespiti yapar gibi:
“Sesli okuyun bakalım şu kitapları ve yazarlarını!” dedi birisi.
Yaşar kendi önündeki kitabın üzerindekilerini okudu:
“Ne Yapmalı? Vladimir İ. Lenin.”
“Buradaki “İ” ne demek?”
“İlyiç”
Sorgucu bu kez Yusuf’a döndü.
“Sen oku!” dedi tok bir sesle.
“Ne Yapmalı? Ali Şeriati.”
Bir sessizlik.
“Ee? Bu işte bir gariplik yok mu? Şimdi siz burada tesadüfen mi bulunduğunuzu düşünüyorsunuz?”
Yusuf ile bakıştı. O da anlamamıştı konuyu…
Sorgucu yumruğunu masaya indirdi.
“İkinize de sorum aynı: Ne yapmaya çalışıyorsunuz ve ne zamandır tanışıyorsunuz?”
“Tanışmıyoruz ” dedi Yusuf.
“Koğuşta gördüm Yusuf’u.”
Sorgucu alaycı baktı.
“Tabiî! Ben de yuttum! Evinizde eş zamanlı bu kitaplar bulundu ve siz de eş zamanlı buradasınız.”
“Ben sol görüşlüyüm. Bu arkadaşı tanımam”
“Ben Müslümanım, bu arkadaşı daha önce hiç görmedim.”
“Tesadüfen buradasınız ve devleti yıkıp yerine başka bir rejim getirmek için çaba sarf ediyorsunuz, bu amaçla ne yapılması gerektiğine dair planlar yaparak aynı koğuşa düşüyorsunuz, sonra da tüm bunlar tesadüf diyorsunuz öyle mi?”
Yusuf ile bakıştı. Bu sıcacık bakış aralarındaki buzları eritmeye başladı.
“İnkâr edin bakalım! Nasıl olsa bülbül gibi öteceksiniz! Hele şu yaşlı da gelsin bakalım ne diyeceksiniz! “
İkisi de yaşlıyı merak etmişti. Kendilerinin bilmediği şeyleri bilen yaşlı kim olabilirdi?
Az sonra Haci Amca içeri girince tekrar bakıştılar. Gülmemek için kendilerini zor tuttular.
Haci Amca için bir sandalye eklediler.
“Söyle bakalım ihtiyar bu gençleri tanıyor musun?”
Haci Amca ikisine de sevgiyle baktı.
“Tanıyorum elhamdulillah!”
“Ne kadar zamandan beridir tanıyorsun?”
Haci Amca hatırlamaya çalıştı.
“Kâl-u Belâ’dan beri…”
Sorgucu, aradığını elde etmenin sevinciyle:
“Hah! Bela böyle bulaşır adama!”
Notlar tuttu sorgucu.
“Peki İhtiyar…”
“Bak evlat, ikide bir ihtiyar deyip asabımı bozma, adam gibi konuş!”
Sorgucu bu çıkışı beklemiyordu.
Afalladı bir anda.
“Söyle bakalım ihtiyar, neden buradasın?”
Hacı Amca öfkeyle ayağa fırladı. O sırada iki görevli içeri girip Haci Amca’nın kollarına girdi. Hacı Amca öfkeden deliye dönmüştü.
“Ey kâfir rejimin köpekleri! Kahrolası rejiminiz er geç başınıza çökecektir Allah’ın izniyle! İsteseniz de istemeseniz de Allah nurunu tamamlayacaktır! Yaşasın zalimler için cehennem!”
Haci Amca’nın kontrol edilmesi imkânsız gibiydi. Takviye kuvvetler çağrıldı. Haci Amca yere yatırılarak elleri kelepçelendi. Odadan çıkarıldığında tekbir sesleri halen geliyordu.
“Allah’u Ekber! La ilahe illallah!”
Sorgucu daha birçok soru sorarak kafasındaki bilinmeze ait kareleri tamamlamaya çalıştı.
Yusuf ve kendisi koğuşa getirildiklerinde sorgucunun sesi halen kulaklarındaydı:
“Siz ikiniz o moruk gibi Filistin askısına çıkartılacaksınız! Ötmekten başka çareniz yok!”
Haci Amca’yı bu yaşlı haliyle askıya almazlardı! Kesin ölürdü!
Yaşar, geldiğinden beri ilk defa ağladı.
O gün Haci Amca’dan bir haber alamadılar. Diğer gün de… Daha sonraki gün de…
Dördüncü gün Haci Amca getirildiğinde içi yarım dolu saman torbası gibi oracığa yığıldı. Sadece inliyordu. Koğuştakiler aralarındaki ihtilafları bir kenara bırakıp onun için seferber oldular. Su istediler. Getirilmedi. Sadece inliyordu. Dikkatle kulak verdiler aynı şeyleri tekrarlayıp duruyordu:
“Allah’u Ekber… Lâ ilahe illallah…”
Kendisi de dâhil herkes ağlıyordu.
Birkaç kez revire götürüldü Haci Amca.
Gün geçtikçe kendine gelmekle beraber daha bir inat kesildi. Dili daha bir keskinleşti.
Koğuşta işkenceden geçirilme nerdeyse rutin bir hâl almıştı. Kendisinden başka herkes Filistin Askısı’na alınmıştı. Dokuz kişilik koğuştan sadece en keskin düşünceli gurubun lideri konumundaki Mustafa geri dönmemişti. Kimisine göre şehit olmuştu, kimiyse itirafçı olduğu için başka bir yere nakledildiğini söylüyordu. İtirafçı olduğunu söyleyenler yakın arkadaşları olunca iş değişiyordu…
Yaşar’ın en beğendiği yorum Haci Amca’nınkiydi:
“Allah’ım! Taşıyamayacağımız yükü omuzlarımıza yükleme! Kâfirlere karşı bize yardım et! İmanımızdan sonra ayaklarımızı kaydırma! Mustafa’ya da yardım et! Onu hidayet üzere kıl!”
Koğuştaki herkesle sorguya alınmak Yaşar için neredeyse normal bir durum olmuştu: Kimseyi önceden tanımıyordu, solcuydu ve şiddete karşıydı. Solcu olması kendi tercihiydi. Şeriatçı değildi. Ali Şeriati isimli yazarın kitaplarını okumamıştı…
Ailesi de dâhil, kimseyle görüştürülmemişti. Fiili hiç bir işkence görmemişti şimdiye kadar. Sakalı mecburen uzamıştı…
Yusuf ile samimi olmuştu kendiliğinden.
Yusuf’un “Ne Yapmalı?” kitabını merak etmişti, biraz dinlemek istiyordu içeriği hakkında. Üzülerek fark etmişti ki Yusuf’un anlatacağı pek bir şey yoktu aslında.
Kaç gün geçti bilemedi. Koğuşa baskın yapılıp yaka paça derdest edildiğinde gardiyanların önüne dağ gibi dikilen kişi Haci Amca olmuştu.
“O suçsuz, günahsız bir insandır! Allah’tan korkun! O, Müslüman bile değildir! Ona ne diye işkence edeceksiniz!”
Haci Amca’nın dışında koğuştaki hiç kimseden çıt çıkmıyordu, tanıdık sorgucu da afallamıştı durum karşısında. Haci Amca yerde Yaşar’ın bacaklarına sarılmış götürülmesin diye engellemeye çalışıyordu. Sorgucu birden tavır değişmişti.
“Yaşar’ı bırakın! Moruk askıyı hakediyor!”
Yaşar’ı bırakıp Haci Amca’ya yöneldiklerinde bu kez kendisi vücudunu siper etti, alınmasın diye.
Sorgucu durumu yönetmekte aciz kalmıştı.
Sağa sola verdiği emirlerden bir tanesi derhal yerine getirildi: Alelacele bir makas getirilip eline tutuşturuldu.
“Moruğun sakalını keseceksin!”
Elindeki makası olanca gücüyle duvara fırlattı.
Makas kırıldığından başka bir makas getirildi.
Sakalı kesmemek için direnince, Haci Amca gayet sakin bir şekilde önünde durdu.
“Yaşar’ım, kes sakalımı!”
Sesindeki emredici ton dizlerinin bağlarını koparmaya yetti. Haci Amca makası kendi titreyen eliyle avucuna yerleştirdi.
“Hadi evlat, kes şunları!”
“Tamam, askıya götürebilirsiniz beni! İşkence insanlık suçudur! Sakalı kesmem!”
Makası yere bırakıp ayağa kalktı.
Haci Amca yalvarıyordu.
“Ne olursun kes şunları! Kökü bende değil mi? Yine çıkar!”
Hacı Amca’nın yalvarmasına daha fazla dayanamayıp makası aldı ve onun uzamış sakalını kesmeye başladı. Bir ara yaşlı gözlerle bakıştılar. Haci Amca’nın yaşlı gözlerinde derin bir sevgi vardı.
Sorgucu ve ekibi mutlu bir şekilde koğuştan çıktıklarında, ikisi birbirlerine sarılıp ağladılar.
“Yaşar’ım, inat hiç de iyi bir şey değildir!”
Şimdi herkes inatçı yaşlının bu sözü karşısında gülüyordu.
Sorgular devam etti…
Kendilerini sorgulama da…
Artık özeleştiri şeklindeydi konuşmalar…
Herkeste bir durgunluk vardı.
Sırayla mahkemeye çıkarıldılar. Koğuşta sayı dörde düştü. Haci Amca, kendisi, Ahmet ve Murat.
Mahkemeye bu dört kişiyle beraber çıktı.
Hanımını, annesini ve babasını yaklaşık üç ay sonra ilk kez mahkemede gördü.
Hâkimin sorduğu bütün soruları cevapladı.
“İşkence gördün mü?”
“Bana bir tek fiske vurulmadı ama çok acı çektim!”
İki hıçkırık sesi, hâkimin ve salondakilerin gülüşmeleri arasında kaybolup gitti. Kendisi ve Haci Amca hakkında beraat kararı çıktı.
Sevincinden ağladı.
Ailesine ve Haci Amca’ya sarıldı…
Eve doğru giderlerden kafasında bir tek soru vardı: Ne Yapmalı?
Haci Amca’yı düşündü. Onun inat kişiliğini. Sevgisini, merhametini…
Askıya götürülecekken ki aslan misali kükreyişini…
“O suçsuz, günahsız bir insandır! Allah’tan korkun! O, Müslüman bile değildir! Ona ne diye işkence edeceksiniz!”
Ailesinin şaşkın bakışları arasında sarsıla sarsıla ağladı. Hiçbir şey onu teselli edemedi.
Nihayet sakinleşti.
Kafasında aynı soru vardı: Ne Yapmalı?
İyi şeyler yapmalıydı. İnsan onuru için…
“İnşallah!” kelimesi döküldü dudaklarından.
Ailesi hâlâ şaşkın şaşkın bakıyordu.
O ise tebessüm ettiğinden bile habersizdi.
İlgili Yazılar
Ölüm Konuşur
Ölümü unutan insanlar, göremezler, duyamazlar. Yarını yaşayamazlar. Tüm hazlar, başarılar, kazançlar şimdi ve hemen olmalıdır onlar için. Bu nedenle ölüm hep talihsizlik olarak gelir. Beklenmedik bir ölümdür onlarınki.
Oysa “hepimiz ölecek yaştayız.”
Kudüs Bakışlı Çocuğa Minnetle
Ey çağın ebabili,
Kudüs gülüşlü çocuk
Öğrettiğin onca şey için
Sana minnettarız
Süreyya’yı Sinemada Taşlamak
Sinema ile yaşanmışlıklar arasında sıkı bir bağ olduğu gibi, sinemasal konjonktür ile gerçeklik, temsil ve ideolojilerin aktarımı üçgeninde de önemli bağlantılar mevcuttur. Sinema filmleri tarihsel olayları ve toplumsal vakaları yeniden irdelerken kurgu devreye girmektedir. Hakikat böylece filmsel bir gerçekliğe devşirilmiş olur ve tarihsel vakaların ters yüz edilebilme olasılığı ortaya çıkar.
Bal Ülkesinin Acı Tadı
“Hem size hem bize, yarı sana yarı bana.” İnsan, yaşamı boyunca her zaman ilişki içinde olacağı doğayı anlamaya çalışmıştır. İnsan ve doğa ilişkisi insanlık var olmaya başladığından beri süregelen bir durumdur. Nitekim bu ilişki aslında insanlık için bir zorunluluktur. Doğa, kendi başına var olabilen, gelişebilen, kendi yaşamsal döngüsünü gerçekleştirebilen bir yapıdadır. Fakat insanlar için doğa, …
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Robot Ron Bir Sorun Var & Yumurtalar
Akademi cenahında muteber bir deyim olan “filmi okumak”, filmin anlaşılması için muayyen bir sinema kültürüne ve birikimini haiz olmak gerekliliğine işaret eder. İnsanlar özel bir eğitim almadan da bir filmin içeriğini elbette az ya da çok anlayabilirler, ancak medya, gerçekliği aslına çok uygun biçimde taklit ettiği için bizler onu kavramaktan ziyade, kolayca kabulleniriz. Bu mânâda Monaco’un çalışması, medya aygıtlarından aktarılanları nasıl anlamak gerektiğine dair detaylı bir sorgulamayı hedefler.