Zamanın birinde , elinde not defteriyle yollara düşen ve aldığı yollarda kendine yaklaşmanın ümidini taşıyan bir seyyah varmış. Seyyah dediysem ; amaçsız bir gezgin değil kastım. O kendisine yapıştırılan tüm etiketlerden sıyrılıp, dünyayı tanımaya karar veren ,dünyayı tanıdıkça kendini de çözebileceğini düşünen biriymiş.
Kendisini gittiği kasabaların ,şehirlerin durumuna göre farklı isimlerle tanıtırmış. Bazen Erdem, bazen Olgun ,bazen Adil…Bu koyduğu isimlerden anlatmak istermiş insanlara, isminden başlayarak anlamak istermiş insan olmanın yanlarını.
Yine uzun uzun yollar yürüdükten sonra yolu bir kasabaya varmış. Soğuk bir sonbahar ikindisi, ayazlar henüz keskinleşmeye başlamışken, ellerini cebine sokup , yürümüş. Kimlerle tanışacağını düşünürken bu merakının da çift yönlü olduğunu fark etmiş. Biriyle tanışmak bu seyyah için sadece bir insan tanımak değildi. Her tanıdığı kişide ,kendi içinde daha önce görmediği bir şeyi bulurdu. Yani bir kasabaya ,bir insana denk gelmek aynı zamanda kendi içinde bir kapıya tıklamak demekti onun için.
Kasabanın sokaklarında bunları düşünerek yürüyor, evlerine soba kurmaya henüz başlamış halkın, odun taşımalarına bakıyordu. Keskin bir soğuk olmasına rağmen yalın ayak oyun oynayan çocuklara…Sürü halinde gelip ,kendi kendilerine evlerine dağılan ineklere…Sonra yalnızca iki insanın sığabileceği dar sokaklardan geçip, kerpiç evlere dokuna dokuna yürüdü. Mahalle çeşmesinin önünde durup su içti.
Çeşmenin çaprazında , hemen caminin dibinde bir çocuk dikkatini çekti.10-11 yaşlarında bir çocuk bisiklete biniyordu. Tuhaf olan bisiklet hareket etmiyordu. Tekerleklerinden lastikleri tamamen çıkarılmış, yanlardan taşlarla ayakta tutturulan bisikletin pedalını var gücüyle çeviriyordu. Ne düşüneceğini bilemeden ,çocuğa doğru birkaç adım attı. Pedal çevirmekten yorgun düşmüş çocuğu anlama çabasıyla baktı.
-Neden bu kadar hırsla kullanıyor bisikleti?
-Bisikletin lastikleri neden yok?
-Bu kadar yorulduysa neden ara vermiyor?
-Bu çocuk neden bu kadar mutsuz?
Çocuğun tam karşısında hareket etmeyen bisikletin hemen önünde sorgulayan gözlerle bunları düşünürken, birden çocuk da onu farketmiş. Seyyah gülümseyip ;
-Merhaba , ben Umut, diye kendini tanıttığı sırada çocuk bisikletten atlayıp, koşarak ara sokaklarda gözden kaybolmuş. Seyyah da elleri iki yanda öylece kalmış. Şaşkınlığı bir süre daha devam ettikten sonra, bu defa gözlerinde ışıltıyla bisiklete bakmış. Tabi ya! Madem bu kasabaya yolu düştü ve madem üzgün bir çocuk buldu, işte birini sevindirecek fırsat diye düşündü.
Hemen yeni lastikler almak için kasabayı dolaşmaya başlamış. Köşedeki ufak manav iki dükkân aşağıda bir yeri tariflemiş. Hızla oraya yürümüş ve iki teker almış. İçindeki kıpırtının sevincin tarifi yokmuş. Amacı hep buymuş, gezdiği yerlerde dertlere derman olmak ,kendi dertlerine dermanlar bulmak…Tekrar caminin yanındaki bisiklete dönmüş. Yeni lastikleri ustalıkla geçirmiş. Taşları uzağa doğru itmiş, caminin duvarına yaslamış bisikleti. İşi bitince havanın karamaya başladığını fark etmiş. Sabah olup da , çocuk bisikletini görünce kim bilir ne kadar sevinecek, diye düşünmüş. Bunun huzuruyla kendine kalacak bir yer aramaya koyulmuş. Kasabanın muhtarını bulup kendini tanıtmış.
Muhtar kalması için caminin misafirhanesi ayarlamış. Geceyi orada geçirmiş seyyah ,defterine notlar almış. Gezdiği yerleri ve şahit olduğu önemli olayların onda çağrıştırdıklarını ufak ufak notlar alır, kafasını kurcalayan düşünceleri kâğıda akıtırmış.
Biraz üşüyerek geçirdiği gecenin ardından sabah olmuş. Muhtarın getirdiklerini yedikten sonra dışarı çıkmış. Duvara yaslı bisiklete göz kırpmış, içinde yine o güzel kıpırtıyla kasabayı keşfe çıkmış. Erkenden kalkıp işlerine koyulan halkla sohbetler etmiş. Öğleden sonra dinlenmek üzere tekrar caminin oraya gelmiş ki ne görsün! Dünkü çocuk bisiklete yine ilk gördüğündeki gibi biniyormuş! Yeni lastikler çıkarılıp atılmış, kayalar tekrar destek noktalarına konulmuş, hareket etmeyen bisikletin pedalı hızla çevriliyormuş. Kan ter içinde kalan çocuğa hayretle bakmış seyyah. Bu çocuk neden bisiklete böyle binmek istiyor olabilir ki? Yanına gidip sormak, konuşmak istemiş.
-Merhaba benim adım Umut. Senin ki ne? Demiş çocuğa. Bütün gücüyle pedal çeviren çocuk, yavaşlayarak durmuş,
-Ben yorgunum demiş ve koşarak uzaklaşmış.
Artık seyyahın aklındaki soru netleşmiş:
‘Bir insan kendini neden boş yere yormak ister?’
Seyyah anlamlandıramamış, bir çıkarılmış yeni tekerlere bakmış, bir koşarak uzaklaşan çocuğa. Yüreğinde fena bir ağırlık hissetmiş. Tekerleri aldığı dükkâna doğru ilerlemiş. Yerde sarı turuncu yapraklar, sağında eski kerpiç evler, solunda ahşap kapılı dükkanlar…Köşeyi dönmüş, dükkâna girmiş. Ufak bir hasbihalden sonra merakını dindirmek için asıl konuya geçmiş.
-Şu ilerde caminin önünde bisiklete binen çocuğu sormak istiyorum. Neden bisiklete tekerleri olmadan biniyor.
-Haa sen dün o bisiklete mi lastik aldın? Söyleseydin satmazdım boş yere almışsın ,demiş satıcı.
Seyyah kendi kendine konuşur gibi sessiz:
-İyi de sebebi ne? Neden özgürce gezmek varken ,tekerleri çıkarıp sabit bir yerde kendini bu kadar yoruyor?
Satıcı ise niye bu kadar takıldığını bile anlamadığını saklamadan ,umursamaz bir tonla
-Öyle seviyor demek , demiş.
Seyyah asla rahatlayamadan ayrılmış oradan.
Ara sokaklarda kaybola kaybola yürümeye başlamış. Gerçi nereye gideceğini bilmeyen bir insan için kaybolmaktan bahsedilir mi bilmem. Köyün vadisini gören bir yüksekliğe ulaşınca kendine o güzel manzarayı gören oturacak bir yer bulmuş. Kızıla çalan toprağa, yerde hafif nemli taşlara, yaprakların o bin bir çeşit sonbahar renklerine bakmış. Yüreğindeki ağırlık çocuğu düşündükçe artıyormuş. Nefesi daralıyor yüzündeki kılcal damaralar da bile bir karıncalanma hissediyormuş. Neye bu kadar içerlediğini anlamlandırmak için ayağa kalkmış, derin bir nefes almış. Ve sanki içindeki bir şeyler aniden patlamış. Kollarını açıp ,vadiye doğru istemsizce haykırmış:
-İNSAN KENDİNİ NEDEN YORAR?
-İNSAN KENDİNİ NEDEN BOŞ YERE YORAR?
Bu soru canını o kadar acıtmış ki!
İşte seyyahın demek istediği buydu. Bir insanın bir davranışını fark edersiniz ,ve o aslında sizin halledemediğiniz bir meselenin kapısını açar. Bu hem güzel hem felaket kötü bir şeydir. Kapı açılması tabiri ferahlığı çağrıştırsa da şunu her zaman biliriz ki; uzun süre açılmayan kapıların arkası toz dumandır. Eee napalım? Açmayalım mı kapıları? Açtık gördük sisli, puslu, küflü bir oda. Geri mi kapatalım. Hayır , devam edelim. İşimiz bu. Kapı açalım, temizleyip bakalım, ne hazineler varmış, görelim. Seyyah için o kapılardan biri açıldı. ’Kendini bile isteye yoran , yıpratan insanların kapısı.’ Asıl meselesinden uzaklaşmak için, aslında hiç de yapmak zorunda olmadığı şeyleri yaparak kan ter içinde kalan insanlar kulübü! Aaa sen de mi buradaymışsın. Eee hadi seyyahla beraber düşünelim de çıkalım buradan. Bir bakalım derdimiz aslında neymiş.
Kendine mi bu kadar içerlemiş yoksa çocuğa mı artık bunu çözmek neredeyse imkansızmış seyyah için. Bunca yıllık ömrü çocuğun bisikleti o şekilde kullanmasından farklı mıymış ki! Çocuk neden aktif değil de bu şekilde pasif kalmayı seçiyor?
Başka yerler görmekten mi korkuyor? Yoksa dengede duramayacağından mı? Ya da daha önce düştü de canı çok mu yandı? Veya duygularını bastırma yöntemi olarak sürekli bedenini çalıştırmayı seçiyor olabilir mi? Bu sorular kendi yaşamına isabet eden sorulardı.
Neden bunca yıl pasif kaldım? Farklı yerler görmekten mi korktum? Dengede duramayacağımdan mı? Yoksa daha önce aktif olmayı denedim de canım çok mu yandı? Veya kendimden kaçmak için mi? Gerçek bir hayat kuramayacak kadar zamanını mı çalıyorum kendimin?
Bu sorular garip bir şekilde içini ferahlattı. Bir problem vardı evet, ama en azından artık sınırları belliydi. Yağmur hızlanınca daldığı sorulardan kalktı. Başını bulutlara doğru kaldırdı. Yüzünün yağmurla yıkanmasına fırsat tanıdı. Sonra ayağa kalktı, mis gibi toprak kokusunu soluyarak yürüdü. Islandığını hissetmek var olduğunu hatırlattı. Ah şu en karamsar anlarında bile doğaya kayıtsız kalamayışı… İnsan nasıl katlanır ki başka türlü dünyaya.
Ağır ağır yürüyerek caminin yanındaki misafirhanesine geçti. Sırılsıklam olmuştu ve titriyordu. Ama bu üşüme titremesi değil de sanki sinirsel boşalma haliydi. Duyguları alt üst olmuştu. Üzerini değiştirdi, o sırada muhtar yanına geldi. Sıcak bir çorba getirdiğinden, çatının akıtabileceğinden, eğer akıtırsa banyoda fazla kova bulunduğundan bahsederken de seyyahın aklı bu dünyada değildi. Muhtar bu pek konuşkan olmayan misafirin yanında daha fazla kalamadı. O gittikten sonra çorbasını içti, not defterini çıkardı, yazmaya başladı:
‘Halimiz bisikletin pedalını boş yere çeviren çocuğa benziyor çoğu zaman. Yorgunuz ama problem bu değil. Yorgun olmak istiyoruz ,problem bu. Üstelik hiçbir sonuç getirmeyecek bir yorgunluk bu. Bir şeyler eksik, hem de çok önemli bir şeyler… Harekete geçmedik. Ama bu harekete geçme hissiyle de yaşanmıyordu. Bu hissi bastırmak için yorduk kendimizi. Hala mı içinde harekete geçme hissi var öyleyse daha çok yorul. Yorgunluktan hareket etmeye mecalin kalmayacak kadar… Neden böyle bir kısır döngüye girdik?
Ama hayır! Artık ne ürettim diye baktığımda kendime, yorgunluktan başka verecek cevabım olmalı. Sakin ol, dur, eksiğini bul. Tak tekerini.
Sahi sormadım; kendimi boş yere yormaktan vazgeçebilseydim eğer ne yapmak isterdim?
Bir rüyanın fevkinde
Fevkalade bir gezegende
Yürüyordum durmadan
Ebediyet filizlerini görmek için
Sonsuzluk bahçesinde
Biraz seyrettikten sonra
Nehir kıyısında rastladım
Bir âheng-i hümâya
Susuzluktan bîtâb düşmüştü
Yorgun kanatlarıyla selamladı beni
Dedim: Ey biçare dilhûn!
Neden bekler durursun?
Yudumla âb-ı hayatı
Güneş rengi dudaklarıyla
Uzanıp semaya
Sildi gözlerindeki demi…
“Hem size hem bize, yarı sana yarı bana.” İnsan, yaşamı boyunca her zaman ilişki içinde olacağı doğayı anlamaya çalışmıştır. İnsan ve doğa ilişkisi insanlık var olmaya başladığından beri süregelen bir durumdur. Nitekim bu ilişki aslında insanlık için bir zorunluluktur. Doğa, kendi başına var olabilen, gelişebilen, kendi yaşamsal döngüsünü gerçekleştirebilen bir yapıdadır. Fakat insanlar için doğa, …
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor.
Kötülüğe alışmak… Sessiz çığlıkların içinde bir metafor oluşturup kendini bunlarla oyalamak. Her gün izlenilen olumsuzluklara, yaşanılan dramlara bir yenisi eklenirken, sadece ‘oyalanma’ davranışlarının içinde kendini gereksiz bir nesne gibi kenarda köşede bırakmak…
Seyyah
Zamanın birinde , elinde not defteriyle yollara düşen ve aldığı yollarda kendine yaklaşmanın ümidini taşıyan bir seyyah varmış. Seyyah dediysem ; amaçsız bir gezgin değil kastım. O kendisine yapıştırılan tüm etiketlerden sıyrılıp, dünyayı tanımaya karar veren ,dünyayı tanıdıkça kendini de çözebileceğini düşünen biriymiş.
Kendisini gittiği kasabaların ,şehirlerin durumuna göre farklı isimlerle tanıtırmış. Bazen Erdem, bazen Olgun ,bazen Adil…Bu koyduğu isimlerden anlatmak istermiş insanlara, isminden başlayarak anlamak istermiş insan olmanın yanlarını.
Yine uzun uzun yollar yürüdükten sonra yolu bir kasabaya varmış. Soğuk bir sonbahar ikindisi, ayazlar henüz keskinleşmeye başlamışken, ellerini cebine sokup , yürümüş. Kimlerle tanışacağını düşünürken bu merakının da çift yönlü olduğunu fark etmiş. Biriyle tanışmak bu seyyah için sadece bir insan tanımak değildi. Her tanıdığı kişide ,kendi içinde daha önce görmediği bir şeyi bulurdu. Yani bir kasabaya ,bir insana denk gelmek aynı zamanda kendi içinde bir kapıya tıklamak demekti onun için.
Kasabanın sokaklarında bunları düşünerek yürüyor, evlerine soba kurmaya henüz başlamış halkın, odun taşımalarına bakıyordu. Keskin bir soğuk olmasına rağmen yalın ayak oyun oynayan çocuklara…Sürü halinde gelip ,kendi kendilerine evlerine dağılan ineklere…Sonra yalnızca iki insanın sığabileceği dar sokaklardan geçip, kerpiç evlere dokuna dokuna yürüdü. Mahalle çeşmesinin önünde durup su içti.
Çeşmenin çaprazında , hemen caminin dibinde bir çocuk dikkatini çekti.10-11 yaşlarında bir çocuk bisiklete biniyordu. Tuhaf olan bisiklet hareket etmiyordu. Tekerleklerinden lastikleri tamamen çıkarılmış, yanlardan taşlarla ayakta tutturulan bisikletin pedalını var gücüyle çeviriyordu. Ne düşüneceğini bilemeden ,çocuğa doğru birkaç adım attı. Pedal çevirmekten yorgun düşmüş çocuğu anlama çabasıyla baktı.
-Neden bu kadar hırsla kullanıyor bisikleti?
-Bisikletin lastikleri neden yok?
-Bu kadar yorulduysa neden ara vermiyor?
-Bu çocuk neden bu kadar mutsuz?
Çocuğun tam karşısında hareket etmeyen bisikletin hemen önünde sorgulayan gözlerle bunları düşünürken, birden çocuk da onu farketmiş. Seyyah gülümseyip ;
-Merhaba , ben Umut, diye kendini tanıttığı sırada çocuk bisikletten atlayıp, koşarak ara sokaklarda gözden kaybolmuş. Seyyah da elleri iki yanda öylece kalmış. Şaşkınlığı bir süre daha devam ettikten sonra, bu defa gözlerinde ışıltıyla bisiklete bakmış. Tabi ya! Madem bu kasabaya yolu düştü ve madem üzgün bir çocuk buldu, işte birini sevindirecek fırsat diye düşündü.
Hemen yeni lastikler almak için kasabayı dolaşmaya başlamış. Köşedeki ufak manav iki dükkân aşağıda bir yeri tariflemiş. Hızla oraya yürümüş ve iki teker almış. İçindeki kıpırtının sevincin tarifi yokmuş. Amacı hep buymuş, gezdiği yerlerde dertlere derman olmak ,kendi dertlerine dermanlar bulmak…Tekrar caminin yanındaki bisiklete dönmüş. Yeni lastikleri ustalıkla geçirmiş. Taşları uzağa doğru itmiş, caminin duvarına yaslamış bisikleti. İşi bitince havanın karamaya başladığını fark etmiş. Sabah olup da , çocuk bisikletini görünce kim bilir ne kadar sevinecek, diye düşünmüş. Bunun huzuruyla kendine kalacak bir yer aramaya koyulmuş. Kasabanın muhtarını bulup kendini tanıtmış.
Biraz üşüyerek geçirdiği gecenin ardından sabah olmuş. Muhtarın getirdiklerini yedikten sonra dışarı çıkmış. Duvara yaslı bisiklete göz kırpmış, içinde yine o güzel kıpırtıyla kasabayı keşfe çıkmış. Erkenden kalkıp işlerine koyulan halkla sohbetler etmiş. Öğleden sonra dinlenmek üzere tekrar caminin oraya gelmiş ki ne görsün! Dünkü çocuk bisiklete yine ilk gördüğündeki gibi biniyormuş! Yeni lastikler çıkarılıp atılmış, kayalar tekrar destek noktalarına konulmuş, hareket etmeyen bisikletin pedalı hızla çevriliyormuş. Kan ter içinde kalan çocuğa hayretle bakmış seyyah. Bu çocuk neden bisiklete böyle binmek istiyor olabilir ki? Yanına gidip sormak, konuşmak istemiş.
-Merhaba benim adım Umut. Senin ki ne? Demiş çocuğa. Bütün gücüyle pedal çeviren çocuk, yavaşlayarak durmuş,
-Ben yorgunum demiş ve koşarak uzaklaşmış.
Artık seyyahın aklındaki soru netleşmiş:
‘Bir insan kendini neden boş yere yormak ister?’
Seyyah anlamlandıramamış, bir çıkarılmış yeni tekerlere bakmış, bir koşarak uzaklaşan çocuğa. Yüreğinde fena bir ağırlık hissetmiş. Tekerleri aldığı dükkâna doğru ilerlemiş. Yerde sarı turuncu yapraklar, sağında eski kerpiç evler, solunda ahşap kapılı dükkanlar…Köşeyi dönmüş, dükkâna girmiş. Ufak bir hasbihalden sonra merakını dindirmek için asıl konuya geçmiş.
-Şu ilerde caminin önünde bisiklete binen çocuğu sormak istiyorum. Neden bisiklete tekerleri olmadan biniyor.
-Haa sen dün o bisiklete mi lastik aldın? Söyleseydin satmazdım boş yere almışsın ,demiş satıcı.
Seyyah kendi kendine konuşur gibi sessiz:
-İyi de sebebi ne? Neden özgürce gezmek varken ,tekerleri çıkarıp sabit bir yerde kendini bu kadar yoruyor?
Satıcı ise niye bu kadar takıldığını bile anlamadığını saklamadan ,umursamaz bir tonla
-Öyle seviyor demek , demiş.
Seyyah asla rahatlayamadan ayrılmış oradan.
Ara sokaklarda kaybola kaybola yürümeye başlamış. Gerçi nereye gideceğini bilmeyen bir insan için kaybolmaktan bahsedilir mi bilmem. Köyün vadisini gören bir yüksekliğe ulaşınca kendine o güzel manzarayı gören oturacak bir yer bulmuş. Kızıla çalan toprağa, yerde hafif nemli taşlara, yaprakların o bin bir çeşit sonbahar renklerine bakmış. Yüreğindeki ağırlık çocuğu düşündükçe artıyormuş. Nefesi daralıyor yüzündeki kılcal damaralar da bile bir karıncalanma hissediyormuş. Neye bu kadar içerlediğini anlamlandırmak için ayağa kalkmış, derin bir nefes almış. Ve sanki içindeki bir şeyler aniden patlamış. Kollarını açıp ,vadiye doğru istemsizce haykırmış:
-İNSAN KENDİNİ NEDEN YORAR?
-İNSAN KENDİNİ NEDEN BOŞ YERE YORAR?
Bu soru canını o kadar acıtmış ki!
İşte seyyahın demek istediği buydu. Bir insanın bir davranışını fark edersiniz ,ve o aslında sizin halledemediğiniz bir meselenin kapısını açar. Bu hem güzel hem felaket kötü bir şeydir. Kapı açılması tabiri ferahlığı çağrıştırsa da şunu her zaman biliriz ki; uzun süre açılmayan kapıların arkası toz dumandır. Eee napalım? Açmayalım mı kapıları? Açtık gördük sisli, puslu, küflü bir oda. Geri mi kapatalım. Hayır , devam edelim. İşimiz bu. Kapı açalım, temizleyip bakalım, ne hazineler varmış, görelim. Seyyah için o kapılardan biri açıldı. ’Kendini bile isteye yoran , yıpratan insanların kapısı.’ Asıl meselesinden uzaklaşmak için, aslında hiç de yapmak zorunda olmadığı şeyleri yaparak kan ter içinde kalan insanlar kulübü! Aaa sen de mi buradaymışsın. Eee hadi seyyahla beraber düşünelim de çıkalım buradan. Bir bakalım derdimiz aslında neymiş.
Başka yerler görmekten mi korkuyor? Yoksa dengede duramayacağından mı? Ya da daha önce düştü de canı çok mu yandı? Veya duygularını bastırma yöntemi olarak sürekli bedenini çalıştırmayı seçiyor olabilir mi? Bu sorular kendi yaşamına isabet eden sorulardı.
Neden bunca yıl pasif kaldım? Farklı yerler görmekten mi korktum? Dengede duramayacağımdan mı? Yoksa daha önce aktif olmayı denedim de canım çok mu yandı? Veya kendimden kaçmak için mi? Gerçek bir hayat kuramayacak kadar zamanını mı çalıyorum kendimin?
Bu sorular garip bir şekilde içini ferahlattı. Bir problem vardı evet, ama en azından artık sınırları belliydi. Yağmur hızlanınca daldığı sorulardan kalktı. Başını bulutlara doğru kaldırdı. Yüzünün yağmurla yıkanmasına fırsat tanıdı. Sonra ayağa kalktı, mis gibi toprak kokusunu soluyarak yürüdü. Islandığını hissetmek var olduğunu hatırlattı. Ah şu en karamsar anlarında bile doğaya kayıtsız kalamayışı… İnsan nasıl katlanır ki başka türlü dünyaya.
Ağır ağır yürüyerek caminin yanındaki misafirhanesine geçti. Sırılsıklam olmuştu ve titriyordu. Ama bu üşüme titremesi değil de sanki sinirsel boşalma haliydi. Duyguları alt üst olmuştu. Üzerini değiştirdi, o sırada muhtar yanına geldi. Sıcak bir çorba getirdiğinden, çatının akıtabileceğinden, eğer akıtırsa banyoda fazla kova bulunduğundan bahsederken de seyyahın aklı bu dünyada değildi. Muhtar bu pek konuşkan olmayan misafirin yanında daha fazla kalamadı. O gittikten sonra çorbasını içti, not defterini çıkardı, yazmaya başladı:
‘Halimiz bisikletin pedalını boş yere çeviren çocuğa benziyor çoğu zaman. Yorgunuz ama problem bu değil. Yorgun olmak istiyoruz ,problem bu. Üstelik hiçbir sonuç getirmeyecek bir yorgunluk bu. Bir şeyler eksik, hem de çok önemli bir şeyler… Harekete geçmedik. Ama bu harekete geçme hissiyle de yaşanmıyordu. Bu hissi bastırmak için yorduk kendimizi. Hala mı içinde harekete geçme hissi var öyleyse daha çok yorul. Yorgunluktan hareket etmeye mecalin kalmayacak kadar… Neden böyle bir kısır döngüye girdik?
Ama hayır! Artık ne ürettim diye baktığımda kendime, yorgunluktan başka verecek cevabım olmalı. Sakin ol, dur, eksiğini bul. Tak tekerini.
Sahi sormadım; kendimi boş yere yormaktan vazgeçebilseydim eğer ne yapmak isterdim?
İlgili Yazılar
Seyir
Bir rüyanın fevkinde
Fevkalade bir gezegende
Yürüyordum durmadan
Ebediyet filizlerini görmek için
Sonsuzluk bahçesinde
Biraz seyrettikten sonra
Nehir kıyısında rastladım
Bir âheng-i hümâya
Susuzluktan bîtâb düşmüştü
Yorgun kanatlarıyla selamladı beni
Dedim: Ey biçare dilhûn!
Neden bekler durursun?
Yudumla âb-ı hayatı
Güneş rengi dudaklarıyla
Uzanıp semaya
Sildi gözlerindeki demi…
Mustafa Ökkeş Evren’den Hız Çağına “Sus İşareti”
“Az söz er öğüdüdür
Çok söz hayvan yüküdür
Bilire bir söz yeter
Sende gevher var ise”
Bal Ülkesinin Acı Tadı
“Hem size hem bize, yarı sana yarı bana.” İnsan, yaşamı boyunca her zaman ilişki içinde olacağı doğayı anlamaya çalışmıştır. İnsan ve doğa ilişkisi insanlık var olmaya başladığından beri süregelen bir durumdur. Nitekim bu ilişki aslında insanlık için bir zorunluluktur. Doğa, kendi başına var olabilen, gelişebilen, kendi yaşamsal döngüsünü gerçekleştirebilen bir yapıdadır. Fakat insanlar için doğa, …
Kosmosun Gölgesinde Dirayetli Bir Kaos Öyküsü: Evrenin Öncesi ve Şimdisi
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor.
Samimiyetin Hüneri
Kötülüğe alışmak… Sessiz çığlıkların içinde bir metafor oluşturup kendini bunlarla oyalamak. Her gün izlenilen olumsuzluklara, yaşanılan dramlara bir yenisi eklenirken, sadece ‘oyalanma’ davranışlarının içinde kendini gereksiz bir nesne gibi kenarda köşede bırakmak…