“Benim gözlerim yeşildir, onun gözleri kara; Ben günah kadar beyazım, o tövbe kadar kara.”
(Sezai Karakoç)
Tüm renkler yan yana sıralanmıştı. Yılda bir kez kurulan panayırın her memleketten misafiri vardı. Renklerin gösterisi bir cümbüş havasındaydı. Hayatına yeni bir renk arayanlar, eskisini değiştirmek isteyenler dükkânlarının önünden geçiyordu. En usta satıcılar, ellerinde bulunan renkleri pazarlamaya çalışıyor, tezgâhtaki ürününü öve öve bitiremiyordu.
Renkler ülkesinde bir kanun çıkarılmıştı. Birkaç muhalif sese rağmen gökkuşağındaki renklerde değişiklik yapılmıştı. Önceki sene gökkuşağında yer alanlardan bazıları bu defa saf dışı kalmıştı. Bu yüzden en fazla talep, yeni gökkuşağı renklerineydi.
“Sezonun en moda renkleri burada!” diyen adamın tezgâhı önündeki kalabalık alabildiğine uzundu. Vadesi dolan renklerinden soyunmak isteyenler, bu kuyruğun uzun olmasının sebebiydi ve hâllerinden oldukça memnun görünüyorlardı. Bir kimya mühendisi, patenti kendisine ait olan formülüyle, kıyafetlerin rengini müşterilerin üzerindeyken değiştirebileceğini iddia ediyordu. Bir diğeri, elinde tuttuğu cam şişeyi göstererek “Bu şişeden bir tane damlatırsanız, sebzelerin ve meyvelerin rengini istediğiniz renge dönüştürebilirsiniz. Her gün yeşil salatalık ve kırmızı domates yemekten bıkmadınız mı?” diyordu etrafındaki kalabalığa.
Az ötede tezgâhını kuran bir başkası “Kendinizi güneşin sımsıcak ellerine bırakmak, buğday tarlalarının dinginliğinde uzanmak istemez misiniz?” diyerek elinde sarı renkle, ziyaretçilerin ilgisini çekmeye çalışıyordu. Bitişiğindeki komşusu da ziyaretçilere, “Bakınca içinizi arındıracak göğü kucaklamaya ne dersiniz?” teklifiyle, mavi rengini öneriyordu.
Yeni alınan renkler, durum güncellemelerinden, “story”lerden, tüm dünyaya duyuruluyordu. Bir sene boyunca hesaplarda birikenlerin harcanma zamanıydı. Herhangi bir renk almaya gücü yetmeyenlerin gözüyse, berikilerin birazdan çöpe atacağı “modası geçen renkler”in üzerindeydi.
Bir dükkân dışında hepsinin hatırı sayılır müşterisi vardı. Yalnızca, tezgâhında siyahtan başka renk bulundurmayan adamın başı sakindi. Tek tük uğrayanı da olmasa, burada saatlerce boşuna beklediği düşünülebilirdi.
Onunsa önünde “Kim aynadaki zifiri karanlığıyla yüzleşmek ister?” yazan bir levha bulunuyordu. Kendisini dinlemeyi arzulayan bir avuç insana, elindeki kara kaplı bir kitaptan; neşideler, şiirler, kıssalar okuyordu. Diğerlerinden farklı olarak herhangi bir ücret talep etmiyordu. Ve söylendiğine göre şehrin karşı yakasından gelmişti buraya. Kendisini dinlemeye sabredenlere, en nihayetinde kurşun kalemle, beyaz bir kâğıt hediye ediyordu. Tezgâhın önünden aceleyle geçenler, adamın elindeki kitapla, dizlerinin yanına bıraktığı bir top kâğıdı fark etmemişti. Yalnızca annesinin elinden fırlayan bir çocuk, siyahlara bürünen tezgâhı fark etti. Bir süre, siyah renk taliplileriyle birlikte bu ihtiyar adamı dinledi. Adam onu fark edince gülümsedi. “İşte bir beyaz kâğıt!” daha dedi ve çocuğun da anlayabileceği örneklerle konuşmasına devam etti. Annesi onu soluk soluğa bulduğunda, kulağından çekerek düş bakalım önüme dedi. Çocuk, canının yanması geçince:
“Anne, adamın elinde bir kitap vardı. Üzerinde, Tövbeler Kitabı yazıyordu. Anlattıkları çok güzeldi.” dedi. Kadın tekrar kaşlarını çattı, somurttu. Bunca güzel rengin arasında kaybolmak varken, siyahtan başka renk bulamadın mı, diyerek çıkıştı. Homurdanarak, “Tövbeler olsun!” dedi. Ardından, yeni belirlenen gökkuşağı renklerine doğru yürüdü.
Sorular soruldu zeytin ağacına. Uzunca süre ağzını açmadı. Çağlar açıldı çağlar kapandı. Kimse ağzından bir şey alamadı. Mikrofon, kamera icat edildi. Artık dayanamaz konuşur denildi. Yine bıçak açmadı ağzını. Nihayet. Bir gün konuşmaya karar verdi.
– Ne zaman?
– Dalına çıkacak tek bir çocuk kalınca.
İnsanlık tüketmeyi öğrendiğinden beri huzura kavuşamadı. Çünkü tüketmeyi öğrenen insanın kodlarına yok etmenin temel hazları işlendi. Temel sorun yok edilenin de evrende bir yer kaplayacağını düşünmemekti. Sonsuzluk algısında meydana gelen dönüşüm de bu konuda etkili. Ebediyet fikrinde olmuş olan, olacak olan ve olan birbirinden kopmaz bir bütündür ve her şeyin bir yeri vardır bu evrende.
İnsanın üzerine sinen en güzel koku çocukluk kokusudur. Üzerinize sinen o kokuyu bir ömür yanınızda taşırsınız ya da taşımak istersiniz. Çünkü bu koku ötelerin cennetin kokusudur. Uçsuz bucaksız hayal dünyasında, ayakları yere basmadan diyarlar aşan çocukluktur. Dinlediği her masal sonrası kendi masalını yazmak, yaşamak isteyen çocukluk…
Son zamanlarda sıklıkla kentsel yaşamın yergisi yapılırken, modern teknolojik bireyin çağdaş ağıdı yakılmakta ve herkes bâkir olarak varsayılan doğaya davet edilmektedir. Bir tür popüler kültür eleştirisi yapan bu popüler söylem bu yazının çıkış noktasını tayin etmektedir. Genel anlayışa göre kent, hakkında eleştiri yapmanın tüm yollarının sonuna kadar açık olduğu yozlaşmayı ve kayıtsızlığı ifade ederken, doğa da kentin diyalektiği olarak kusursuz güzelliği ve öze/maziye dönüşü portrelemektedir.
Bir insan kaç yaşına kadar okuyabilir, niçin okur, okumanın, öğrenmenin yaşı veya sınırı var mıdır? Okumak nasıl bir özgünlük ya da özgürlük sunar? Yolumuzu aydınlatmak için eğitimli olmak şart mıdır, eğitim olmadan da özgür olamaz mıyız? Eğitim görmüş herkesin bilgisi, bilinci, tefekkürü neyi anlatır? Zihnimizdeki pek çok suale cevaplar bulmak için çaba sarf ediyoruz. Bir cevap bulduğumuzu hissettiğimizde başka sorular soruyor ve bunlara makul cevaplar aramaya çalışıyoruz. Suallerin biteceği yok, cevaplar da aranmaya devam edecek gibi ömür boyu.
Tövbeler Olsun!
“Benim gözlerim yeşildir, onun gözleri kara;
Ben günah kadar beyazım, o tövbe kadar kara.”
(Sezai Karakoç)
Tüm renkler yan yana sıralanmıştı. Yılda bir kez kurulan panayırın her memleketten misafiri vardı. Renklerin gösterisi bir cümbüş havasındaydı. Hayatına yeni bir renk arayanlar, eskisini değiştirmek isteyenler dükkânlarının önünden geçiyordu. En usta satıcılar, ellerinde bulunan renkleri pazarlamaya çalışıyor, tezgâhtaki ürününü öve öve bitiremiyordu.
Renkler ülkesinde bir kanun çıkarılmıştı. Birkaç muhalif sese rağmen gökkuşağındaki renklerde değişiklik yapılmıştı. Önceki sene gökkuşağında yer alanlardan bazıları bu defa saf dışı kalmıştı. Bu yüzden en fazla talep, yeni gökkuşağı renklerineydi.
“Sezonun en moda renkleri burada!” diyen adamın tezgâhı önündeki kalabalık alabildiğine uzundu. Vadesi dolan renklerinden soyunmak isteyenler, bu kuyruğun uzun olmasının sebebiydi ve hâllerinden oldukça memnun görünüyorlardı. Bir kimya mühendisi, patenti kendisine ait olan formülüyle, kıyafetlerin rengini müşterilerin üzerindeyken değiştirebileceğini iddia ediyordu. Bir diğeri, elinde tuttuğu cam şişeyi göstererek “Bu şişeden bir tane damlatırsanız, sebzelerin ve meyvelerin rengini istediğiniz renge dönüştürebilirsiniz. Her gün yeşil salatalık ve kırmızı domates yemekten bıkmadınız mı?” diyordu etrafındaki kalabalığa.
Az ötede tezgâhını kuran bir başkası “Kendinizi güneşin sımsıcak ellerine bırakmak, buğday tarlalarının dinginliğinde uzanmak istemez misiniz?” diyerek elinde sarı renkle, ziyaretçilerin ilgisini çekmeye çalışıyordu. Bitişiğindeki komşusu da ziyaretçilere, “Bakınca içinizi arındıracak göğü kucaklamaya ne dersiniz?” teklifiyle, mavi rengini öneriyordu.
Yeni alınan renkler, durum güncellemelerinden, “story”lerden, tüm dünyaya duyuruluyordu. Bir sene boyunca hesaplarda birikenlerin harcanma zamanıydı. Herhangi bir renk almaya gücü yetmeyenlerin gözüyse, berikilerin birazdan çöpe atacağı “modası geçen renkler”in üzerindeydi.
Onunsa önünde “Kim aynadaki zifiri karanlığıyla yüzleşmek ister?” yazan bir levha bulunuyordu. Kendisini dinlemeyi arzulayan bir avuç insana, elindeki kara kaplı bir kitaptan; neşideler, şiirler, kıssalar okuyordu. Diğerlerinden farklı olarak herhangi bir ücret talep etmiyordu. Ve söylendiğine göre şehrin karşı yakasından gelmişti buraya. Kendisini dinlemeye sabredenlere, en nihayetinde kurşun kalemle, beyaz bir kâğıt hediye ediyordu. Tezgâhın önünden aceleyle geçenler, adamın elindeki kitapla, dizlerinin yanına bıraktığı bir top kâğıdı fark etmemişti. Yalnızca annesinin elinden fırlayan bir çocuk, siyahlara bürünen tezgâhı fark etti. Bir süre, siyah renk taliplileriyle birlikte bu ihtiyar adamı dinledi. Adam onu fark edince gülümsedi. “İşte bir beyaz kâğıt!” daha dedi ve çocuğun da anlayabileceği örneklerle konuşmasına devam etti. Annesi onu soluk soluğa bulduğunda, kulağından çekerek düş bakalım önüme dedi. Çocuk, canının yanması geçince:
“Anne, adamın elinde bir kitap vardı. Üzerinde, Tövbeler Kitabı yazıyordu. Anlattıkları çok güzeldi.” dedi. Kadın tekrar kaşlarını çattı, somurttu. Bunca güzel rengin arasında kaybolmak varken, siyahtan başka renk bulamadın mı, diyerek çıkıştı. Homurdanarak, “Tövbeler olsun!” dedi. Ardından, yeni belirlenen gökkuşağı renklerine doğru yürüdü.
İlgili Yazılar
Küçürek Öyküler
Sorular soruldu zeytin ağacına. Uzunca süre ağzını açmadı. Çağlar açıldı çağlar kapandı. Kimse ağzından bir şey alamadı. Mikrofon, kamera icat edildi. Artık dayanamaz konuşur denildi. Yine bıçak açmadı ağzını. Nihayet. Bir gün konuşmaya karar verdi.
– Ne zaman?
– Dalına çıkacak tek bir çocuk kalınca.
Baumanın Iskarta Hayatlar Kavramı Üzerinden ‘İsraf Atık Ve Getto’
İnsanlık tüketmeyi öğrendiğinden beri huzura kavuşamadı. Çünkü tüketmeyi öğrenen insanın kodlarına yok etmenin temel hazları işlendi. Temel sorun yok edilenin de evrende bir yer kaplayacağını düşünmemekti. Sonsuzluk algısında meydana gelen dönüşüm de bu konuda etkili. Ebediyet fikrinde olmuş olan, olacak olan ve olan birbirinden kopmaz bir bütündür ve her şeyin bir yeri vardır bu evrende.
Çocukluğun Kokusu…
İnsanın üzerine sinen en güzel koku çocukluk kokusudur. Üzerinize sinen o kokuyu bir ömür yanınızda taşırsınız ya da taşımak istersiniz. Çünkü bu koku ötelerin cennetin kokusudur. Uçsuz bucaksız hayal dünyasında, ayakları yere basmadan diyarlar aşan çocukluktur. Dinlediği her masal sonrası kendi masalını yazmak, yaşamak isteyen çocukluk…
Hayalin Şirin Tadı ya da Şehirden Kaçmanın Reçetesi
Son zamanlarda sıklıkla kentsel yaşamın yergisi yapılırken, modern teknolojik bireyin çağdaş ağıdı yakılmakta ve herkes bâkir olarak varsayılan doğaya davet edilmektedir. Bir tür popüler kültür eleştirisi yapan bu popüler söylem bu yazının çıkış noktasını tayin etmektedir. Genel anlayışa göre kent, hakkında eleştiri yapmanın tüm yollarının sonuna kadar açık olduğu yozlaşmayı ve kayıtsızlığı ifade ederken, doğa da kentin diyalektiği olarak kusursuz güzelliği ve öze/maziye dönüşü portrelemektedir.
Birinci Sınıf’ta Eğitim ve Özgürlük Arayışı
Bir insan kaç yaşına kadar okuyabilir, niçin okur, okumanın, öğrenmenin yaşı veya sınırı var mıdır? Okumak nasıl bir özgünlük ya da özgürlük sunar? Yolumuzu aydınlatmak için eğitimli olmak şart mıdır, eğitim olmadan da özgür olamaz mıyız? Eğitim görmüş herkesin bilgisi, bilinci, tefekkürü neyi anlatır? Zihnimizdeki pek çok suale cevaplar bulmak için çaba sarf ediyoruz. Bir cevap bulduğumuzu hissettiğimizde başka sorular soruyor ve bunlara makul cevaplar aramaya çalışıyoruz. Suallerin biteceği yok, cevaplar da aranmaya devam edecek gibi ömür boyu.