Bir duman kapladı yürek coğrafyalarımızı… Hangi yöne baksak kan revan içinde insanlık… Nasıl bir çağın yolcuları olduk…
Yaşanası güç günlerin avucunda hırpalanıp duruyoruz… Nereye koşsak orada bir çığlık… Nereye yürüsek ayaklarımızın altında kayıyor toprak, kayıyor zemin… Kayıyor dünya… Hangi günün sorumluluğunu yerine getireceğimizi şaşırdık… Hangi günün yanlışlarıyla mücadele edeceğimizi bilemiyoruz artık… Bu kadar yanlışı olan bir hikâye, nasıl yeni baştan doğru yazılabilir ki?
Sağanak sağanak iniyor yeryüzüne zor günler… Hangi şemsiyesi tutsak içine sızdırıyor… Hangi gemiye binsek fırtınalara dayanmıyor… Ne kadar güçsüz ne kadar aciz olduğumuzu hiç bu kadar hissetmemiştik… Geçer dediğimiz karanlıklar geçmek bilmiyor… Diner dediğimiz acılar çağlara meydan okuyor… Sabahlar yakın demiştik ama şafak sökmüyor…
Şunu anladık hem de çok iyi kavradık… Burası dünya, zalime de mazluma da mücadele edene de etmeyene de aynı mesafe de olacak. Her şeye adilane çözüm bulunamayacak. Savaşlar, ölümler, zulümler dünya döndükçe yeryüzünde hep olacak.
Haklıların güçlü, zulme uğrayanların haklarını aldığı bir dünya olmayacak burası. Çok kalabalık görünse de iyiler, azınlık kötülükle mücadele edecek kadar cesur ve özgüvenli olmadıkça yeryüzünü imar edemeyecekler… Ne mazluma yaren ne zalime dur diyemeyecekler.
“En büyük kötülük, zorluklara karşı koyamamak zafiyetinden gelir.” der Goethe.
Suç hep kötülerin mi? Kötülük neden hep güçlü? Bu bir kader mi? Yoksa insanın kendi elleriyle oluşturduğu meydana getirdiği, yanlış karar ve süreçlerin devamı mı? Coğrafya yazgı mı? Değişemez mi bu yazgı? Bir yüzyıldan diğer yüzyıla kalan miras, mazlumluk mu?
Söylediklerinize dikkat edin, düşüncelerinize dönüşür,
Düşüncelerinize dikkat edin, duygularınıza dönüşür,
Duygularınıza dikkat edin, davranışlarınıza dönüşür,
Davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklarınıza dönüşür,
Alışkanlıklarınıza dikkat edin, değerlerinize dönüşür,
Değerlerinize dikkat edin, karakterinize dönüşür,
Karakterinize dikkat edin, kaderinize dönüşür!
Mahatma Gandhi
Bunlar değişmeden değişir miydi kader?
İyilerin hedefi neydi? Neyi yaşatmak için mücadele edeceklerdi? Ya da niçin mücadele etmeyeceklerdi? Neyi miras bırakmak istiyorlardı? Çabaları ne üzerineydi? Değişim, dönüşüm için nereden başlamalılardı?
Zihni karışık bir coğrafya, neyi nasıl üreteceğini/tüketeceğini bilmeyen bir insanlık; asli sorularını cevapsız bırakıp başka başka maceralarda günübirlik yaşayan iyiler, gerçekten iyiler mi?
İyilik neydi? İyilerden olmak pasif izleyiciler olmak mıydı? İyilerden olmak korkak olmak mıydı? İyilerden olmak kendini güçsüz bırakmak mıydı? İyilerden olmak kötülüğü yok saymak mıydı? Kendisine dokunmayan acının yok sayılması mıydı? Ötekileştirip sonra da hayatına devam edebilmek miydi?
Gerçek iyilik neydi? Biz gerçek iyiliğin neresindeyiz?
“Yüzlerinizi doğu ve batıya çevirmeniz iyilik (erdemlilik) değildir. Asıl iyilik(erdemlilik) Allah’a, ahiret gününe, meleklere,, kitaba ve peygamberlere iman edip sevdiği maldan yakınlara, yetimlere,yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; namazı dosdoğru kılıp zekatı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında da sabrederler. İşte doğru ve takva sahipleri (sorumluluklarının farkında) olanlar bunlardır” (Bakara-177)
Kendi çağının sorunlarını okuyamayan, bu sorunları tartışamayan, bunlara cevap ve çözümler bulamayan iyiler hangi günün zaferini beklerler?
“Bu sancak benim elimde, ben olmazsam iyiler zayıflar. İyiler benimle daha güçlü.” diyebileceğimiz, yaşanır kıldığımız hangi doğrularımız ve hangi iyiliklerimiz var? O iyilikle müsemmalaşmış kaç davranışımız var?
Artık iyiliklerimizi konuşmanın ötesine geçirebilmeliyiz. Hep iyi konuşan, güzel konuşmaların ötesinde maruz kaldığımız, sınandığımız imtihanlar karşısında ne kadar iyi ve doğru kalabildiğimiz; haktan ve haklıdan sapmadan onlardan yana olabiliyor muyuz, buna dikkat kesilmemiz lazım. Nasıl ki sabır musibetin ilk anında kıymetliyse, insanı da karşılaştığı zorluklar karşısındaki doğru tavrı ve onurlu davranışları insanı o kadar kıymetli yapar. Ve değer yargıları ona göre şekillenir. Kendi içsel derinliği üzerinde tefekkür etmekten kaçınan zihinler, iyiliği ve doğruluğu birer meleke haline getirmekten uzaktırlar.
“Aklıselimin inşa ettiği düzen, kalbi selimin beslediği ruh ve maneviyat dünyası ve nihayet zevki selimin doğurduğu estetik tasavvur artık kaybolup gitmiştir. Çareyi hep dışarıda, başka yerlerde arar hale geliriz. Kendi hakikatimizle vuslat, imkânsız bir rüyaya dönüşür. Kendimizle bile hasbihâl edemez hale geliriz. Kendi hikâyemizi kaybetmişizdir artık. Medeniyetimizin ve estetiğimizin rayihası, renkleri, sesleri uçup gitme tehlikesiyle karşı karşıyadır.” (İbrahim Kalın)
Salihat ve hasenat dediklerimiz hayatımızda kol kola yürüyebilmeliler… Bizden birer parça ve uzuvlarımız gibi ayrılmaz olmalılar… Karakterimize giydiremediğimiz bir ahlak bizi hiçbir zaman ahlaklı yapamayacaktır… Okumalarımız, kendimizi konumlandırdığımız yeri büyütebilmeli… Bizi büyütüp olgun karakterler haline getirmeyen iyiliklerimiz ne bizi iyileştirebilir ne de topluma iyi gelecek işler haline dönüşebilir. İyilikler hem bizi beslemeli, hem içinde bulunduğumuz bireyleri…
Hep başkaları üzerinden öğüt ve nasihat devşirmek bizi iyilerden yapmaya yetmiyor. “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel bir şekilde sav, o zaman göreceksin ki seninle aranda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcacık bir dost oluvermiş.” (Fussilet-34)
Herkesin kendi doğrularını doğrulayacak amelleri, davranışları olmalı. Bunları kimseye ispatlamak için değil, öncelikle kendi sorumluluğunun birer parçası; sonra da içinde bulunduğu toplumun faydasına olsun diye yapmalı…
İyilikler, faydalı ve doğru işler toplumlar tarafından rağbet görse de görmese de bu işleri yapmaktan asla vazgeçmemeli insanlık. Çünkü iyilikler bizim doğamızın, fıtratımızın bir parçasıdır. Bu parçamızı bozmamak için iyilerden olmak ve bu iyilik hâlini korumak zorundayız. İçimizdeki iyilik kanatlarını kırmak isteyen, bu kanatlarla uçmamızı istemeyen kötülüklere rağmen; biz kanatlarımızı güçlendirmeliyiz. Hep iyiliklere ve doğruluklara doğru kanat çırpmalıyız. Bu çırpınışlardan vazgeçtiğimiz gün, yaşamak bir suçmuş gibi kendimizi kötü hissedeceğiz. Artık ne yapacağını bilen ve hedefine doğru her gün yürüyebilen ayaklara sahip olmalıyız. Bize ön görülen mağlubiyetleri asla kabul etmemeliyiz. Her şeye rağmen…
“Kendine iyilik yap, dünyaya iyilik yap, dünya kötülere bırakılmayacak kadar güzel.” ( Kemal Sayar)
Yerinde saymayan iyilikler, doğruluklar, hakikate yönelen algılar inşa edecektir. İşte inşa edilen bu algılarla ancak coğrafyaların kaderi değişebilir. Ve ibret alındıkça dersler çıkarıldıkça mazlum olma halinin bir kader olmadığı gün gibi aşikâr olacaktır. İyilikle inşa edilen bir dünyanın mimarı olabilmemiz duasıyla…
Hedefi olmayan bir çift ayağa hangi levha, hangi ileti, hangi güç yol gösterebilirdi ki…
Ankara’dan taşınarak İstanbul’a yerleşme kararı aldığımız o günlerde ilginç bir rüya görmüştüm: kayalık dağların arasından çok yüksek sesle ezan okuyordum ve beni kimse duymuyordu. İstanbul’da ormanlar arasında köy benzeri bir yere taşınmak nasip oldu. Komşularımız ya sonradan oraya ev yaptırıp daha çok dinlenmek için gelen kimselerdi ya da otuz kırk sene önce çoğunlukla Karadeniz’den gelip …
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde…
Her ne olursa olsun bize bahşedilen bir hayatı her zaman akışına bırakmak doğru değildir. İrade ve akıl sahibi varlıklar olarak doğru ve istikamet üzere bir yaşamı arzulayıp o minvalde de hareket edebilmeliyiz.
Kimi zaman yürüyerek, kimi zaman koşarak; kimi zaman durup stratejiler geliştirerek ama hiçbir zaman ‘boş vermişlik’ içinde olmayarak.
“Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Ama beşinci olma helak olursun”. Hz. Muhammed. As.
Beşinci olmak, seyirci kalmaktır. Beşinci olmak, işe yaramayacağını peşinen kabullenmektir. Değerlilik duygusunu yitirip, çıktığı yolda kendini kaybetmektir.
Beşinci olmak, ideallerinden, hayallerinden, dualarından vazgeçmektir. Kabul olmayan duası zannedip, kendi istikrarsızlığının farkında olmamaktır.
Beşinci olmak, uçurumun kenarında iman etmek gibidir. Her an değişebilir ve önemsediği değerleri değersizleştirebilir. Beşinci olmak bir kıyımdır kendi içinde. Kıyama kalkmayanlar, yıkıma yakın olanlardır.
Açık Mektuplar, okuyucularını Rasim Özdenören’in yarım asrı aşan sanat hayatının başlarına götürüyor. Dönemin önemli neşriyatlardan Yeni İstiklal Gazetesi’nin sanat-edebiyat sayfalarına yollanan yazılara verilen cevaplar, Açık Mektuplar’ı oluşturuyor. Daha evvel aynı sayfalarda Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’in de isimlerine rastlıyoruz. Rasim Özdenören, Sezai Karakoç ile tanıştıktan sonra -bir dönem- yazı yazmaktan vazgeçer. Hatta, 1962 ile 1964 yılları arasında, adı geçen sayfaların editörlüğünü yapan Nuri Pakdil, kendisinden yazı isteyince önceden yazdıklarından yollar.
Kesin bende bir tuhaflık var, bundan eminim. Bir şeyleri yanlış anlıyor, yapayanlış değerlendiriyor olmalıyım. Yoksa insanlık tarihinin baştan aşağı çarpık bir gelişimini; tüm kurumlarının insanlığa rağmen karakter kazandıklarını kabullenmemiz gerekir ki bu pek mümkün gözükmüyor. Adalet kurumunun adalet dağıtmadığını, iletişim kurumunun daha fazla anlaşmazlığı garanti edecek şekilde karmaşıklaştığını, siyaset kurumunun insanların sefaletini temin etmek üzere semirdiğini, eğitim kurumunun cehaleti organize ettiğini, sağlık kurumunun zehir dağıtımı için müşteri profilini geliştirdiğini, din kurumunun, kutsalla ilişki kurulma yollarını tertemiz tutmayı bırakıp gelen geçeni yoldan aşağıya yuvarladığını ancak benim gibi bir aklı evvel iddia eder.
Üzerimde Kalan Yaşamak Suçu mu?
Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana ya Rabbi
Taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbel alemin
tütmesi gereken ocak nerde?
İsmet Özel
Bir duman kapladı yürek coğrafyalarımızı… Hangi yöne baksak kan revan içinde insanlık… Nasıl bir çağın yolcuları olduk…
Yaşanası güç günlerin avucunda hırpalanıp duruyoruz… Nereye koşsak orada bir çığlık… Nereye yürüsek ayaklarımızın altında kayıyor toprak, kayıyor zemin… Kayıyor dünya… Hangi günün sorumluluğunu yerine getireceğimizi şaşırdık… Hangi günün yanlışlarıyla mücadele edeceğimizi bilemiyoruz artık… Bu kadar yanlışı olan bir hikâye, nasıl yeni baştan doğru yazılabilir ki?
Sağanak sağanak iniyor yeryüzüne zor günler… Hangi şemsiyesi tutsak içine sızdırıyor… Hangi gemiye binsek fırtınalara dayanmıyor… Ne kadar güçsüz ne kadar aciz olduğumuzu hiç bu kadar hissetmemiştik… Geçer dediğimiz karanlıklar geçmek bilmiyor… Diner dediğimiz acılar çağlara meydan okuyor… Sabahlar yakın demiştik ama şafak sökmüyor…
Şunu anladık hem de çok iyi kavradık… Burası dünya, zalime de mazluma da mücadele edene de etmeyene de aynı mesafe de olacak. Her şeye adilane çözüm bulunamayacak. Savaşlar, ölümler, zulümler dünya döndükçe yeryüzünde hep olacak.
Haklıların güçlü, zulme uğrayanların haklarını aldığı bir dünya olmayacak burası. Çok kalabalık görünse de iyiler, azınlık kötülükle mücadele edecek kadar cesur ve özgüvenli olmadıkça yeryüzünü imar edemeyecekler… Ne mazluma yaren ne zalime dur diyemeyecekler.
“En büyük kötülük, zorluklara karşı koyamamak zafiyetinden gelir.” der Goethe.
Suç hep kötülerin mi? Kötülük neden hep güçlü? Bu bir kader mi? Yoksa insanın kendi elleriyle oluşturduğu meydana getirdiği, yanlış karar ve süreçlerin devamı mı? Coğrafya yazgı mı? Değişemez mi bu yazgı? Bir yüzyıldan diğer yüzyıla kalan miras, mazlumluk mu?
Söylediklerinize dikkat edin, düşüncelerinize dönüşür,
Düşüncelerinize dikkat edin, duygularınıza dönüşür,
Duygularınıza dikkat edin, davranışlarınıza dönüşür,
Davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklarınıza dönüşür,
Alışkanlıklarınıza dikkat edin, değerlerinize dönüşür,
Değerlerinize dikkat edin, karakterinize dönüşür,
Karakterinize dikkat edin, kaderinize dönüşür!
Mahatma Gandhi
Bunlar değişmeden değişir miydi kader?
İyilerin hedefi neydi? Neyi yaşatmak için mücadele edeceklerdi? Ya da niçin mücadele etmeyeceklerdi? Neyi miras bırakmak istiyorlardı? Çabaları ne üzerineydi? Değişim, dönüşüm için nereden başlamalılardı?
Zihni karışık bir coğrafya, neyi nasıl üreteceğini/tüketeceğini bilmeyen bir insanlık; asli sorularını cevapsız bırakıp başka başka maceralarda günübirlik yaşayan iyiler, gerçekten iyiler mi?
İyilik neydi? İyilerden olmak pasif izleyiciler olmak mıydı? İyilerden olmak korkak olmak mıydı? İyilerden olmak kendini güçsüz bırakmak mıydı? İyilerden olmak kötülüğü yok saymak mıydı? Kendisine dokunmayan acının yok sayılması mıydı? Ötekileştirip sonra da hayatına devam edebilmek miydi?
Gerçek iyilik neydi? Biz gerçek iyiliğin neresindeyiz?
“Yüzlerinizi doğu ve batıya çevirmeniz iyilik (erdemlilik) değildir. Asıl iyilik(erdemlilik) Allah’a, ahiret gününe, meleklere,, kitaba ve peygamberlere iman edip sevdiği maldan yakınlara, yetimlere,yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; namazı dosdoğru kılıp zekatı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında da sabrederler. İşte doğru ve takva sahipleri (sorumluluklarının farkında) olanlar bunlardır” (Bakara-177)
Kendi çağının sorunlarını okuyamayan, bu sorunları tartışamayan, bunlara cevap ve çözümler bulamayan iyiler hangi günün zaferini beklerler?
“Bu sancak benim elimde, ben olmazsam iyiler zayıflar. İyiler benimle daha güçlü.” diyebileceğimiz, yaşanır kıldığımız hangi doğrularımız ve hangi iyiliklerimiz var? O iyilikle müsemmalaşmış kaç davranışımız var?
Artık iyiliklerimizi konuşmanın ötesine geçirebilmeliyiz. Hep iyi konuşan, güzel konuşmaların ötesinde maruz kaldığımız, sınandığımız imtihanlar karşısında ne kadar iyi ve doğru kalabildiğimiz; haktan ve haklıdan sapmadan onlardan yana olabiliyor muyuz, buna dikkat kesilmemiz lazım. Nasıl ki sabır musibetin ilk anında kıymetliyse, insanı da karşılaştığı zorluklar karşısındaki doğru tavrı ve onurlu davranışları insanı o kadar kıymetli yapar. Ve değer yargıları ona göre şekillenir. Kendi içsel derinliği üzerinde tefekkür etmekten kaçınan zihinler, iyiliği ve doğruluğu birer meleke haline getirmekten uzaktırlar.
“Aklıselimin inşa ettiği düzen, kalbi selimin beslediği ruh ve maneviyat dünyası ve nihayet zevki selimin doğurduğu estetik tasavvur artık kaybolup gitmiştir. Çareyi hep dışarıda, başka yerlerde arar hale geliriz. Kendi hakikatimizle vuslat, imkânsız bir rüyaya dönüşür. Kendimizle bile hasbihâl edemez hale geliriz. Kendi hikâyemizi kaybetmişizdir artık. Medeniyetimizin ve estetiğimizin rayihası, renkleri, sesleri uçup gitme tehlikesiyle karşı karşıyadır.” (İbrahim Kalın)
Salihat ve hasenat dediklerimiz hayatımızda kol kola yürüyebilmeliler… Bizden birer parça ve uzuvlarımız gibi ayrılmaz olmalılar… Karakterimize giydiremediğimiz bir ahlak bizi hiçbir zaman ahlaklı yapamayacaktır… Okumalarımız, kendimizi konumlandırdığımız yeri büyütebilmeli… Bizi büyütüp olgun karakterler haline getirmeyen iyiliklerimiz ne bizi iyileştirebilir ne de topluma iyi gelecek işler haline dönüşebilir. İyilikler hem bizi beslemeli, hem içinde bulunduğumuz bireyleri…
Hep başkaları üzerinden öğüt ve nasihat devşirmek bizi iyilerden yapmaya yetmiyor. “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel bir şekilde sav, o zaman göreceksin ki seninle aranda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcacık bir dost oluvermiş.” (Fussilet-34)
Herkesin kendi doğrularını doğrulayacak amelleri, davranışları olmalı. Bunları kimseye ispatlamak için değil, öncelikle kendi sorumluluğunun birer parçası; sonra da içinde bulunduğu toplumun faydasına olsun diye yapmalı…
İyilikler, faydalı ve doğru işler toplumlar tarafından rağbet görse de görmese de bu işleri yapmaktan asla vazgeçmemeli insanlık. Çünkü iyilikler bizim doğamızın, fıtratımızın bir parçasıdır. Bu parçamızı bozmamak için iyilerden olmak ve bu iyilik hâlini korumak zorundayız. İçimizdeki iyilik kanatlarını kırmak isteyen, bu kanatlarla uçmamızı istemeyen kötülüklere rağmen; biz kanatlarımızı güçlendirmeliyiz. Hep iyiliklere ve doğruluklara doğru kanat çırpmalıyız. Bu çırpınışlardan vazgeçtiğimiz gün, yaşamak bir suçmuş gibi kendimizi kötü hissedeceğiz. Artık ne yapacağını bilen ve hedefine doğru her gün yürüyebilen ayaklara sahip olmalıyız. Bize ön görülen mağlubiyetleri asla kabul etmemeliyiz. Her şeye rağmen…
“Kendine iyilik yap, dünyaya iyilik yap, dünya kötülere bırakılmayacak kadar güzel.” ( Kemal Sayar)
Yerinde saymayan iyilikler, doğruluklar, hakikate yönelen algılar inşa edecektir. İşte inşa edilen bu algılarla ancak coğrafyaların kaderi değişebilir. Ve ibret alındıkça dersler çıkarıldıkça mazlum olma halinin bir kader olmadığı gün gibi aşikâr olacaktır. İyilikle inşa edilen bir dünyanın mimarı olabilmemiz duasıyla…
Hedefi olmayan bir çift ayağa hangi levha, hangi ileti, hangi güç yol gösterebilirdi ki…
İlgili Yazılar
Aynı Dili Konuşmak
Ankara’dan taşınarak İstanbul’a yerleşme kararı aldığımız o günlerde ilginç bir rüya görmüştüm: kayalık dağların arasından çok yüksek sesle ezan okuyordum ve beni kimse duymuyordu. İstanbul’da ormanlar arasında köy benzeri bir yere taşınmak nasip oldu. Komşularımız ya sonradan oraya ev yaptırıp daha çok dinlenmek için gelen kimselerdi ya da otuz kırk sene önce çoğunlukla Karadeniz’den gelip …
Mektup IX
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde…
Beşinci Olma Helak Olursun…
Her ne olursa olsun bize bahşedilen bir hayatı her zaman akışına bırakmak doğru değildir. İrade ve akıl sahibi varlıklar olarak doğru ve istikamet üzere bir yaşamı arzulayıp o minvalde de hareket edebilmeliyiz.
Kimi zaman yürüyerek, kimi zaman koşarak; kimi zaman durup stratejiler geliştirerek ama hiçbir zaman ‘boş vermişlik’ içinde olmayarak.
“Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Ama beşinci olma helak olursun”. Hz. Muhammed. As.
Beşinci olmak, seyirci kalmaktır. Beşinci olmak, işe yaramayacağını peşinen kabullenmektir. Değerlilik duygusunu yitirip, çıktığı yolda kendini kaybetmektir.
Beşinci olmak, ideallerinden, hayallerinden, dualarından vazgeçmektir. Kabul olmayan duası zannedip, kendi istikrarsızlığının farkında olmamaktır.
Beşinci olmak, uçurumun kenarında iman etmek gibidir. Her an değişebilir ve önemsediği değerleri değersizleştirebilir. Beşinci olmak bir kıyımdır kendi içinde. Kıyama kalkmayanlar, yıkıma yakın olanlardır.
Genç Özdenören’in Açık Mektuplar’ı
Açık Mektuplar, okuyucularını Rasim Özdenören’in yarım asrı aşan sanat hayatının başlarına götürüyor. Dönemin önemli neşriyatlardan Yeni İstiklal Gazetesi’nin sanat-edebiyat sayfalarına yollanan yazılara verilen cevaplar, Açık Mektuplar’ı oluşturuyor. Daha evvel aynı sayfalarda Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’in de isimlerine rastlıyoruz. Rasim Özdenören, Sezai Karakoç ile tanıştıktan sonra -bir dönem- yazı yazmaktan vazgeçer. Hatta, 1962 ile 1964 yılları arasında, adı geçen sayfaların editörlüğünü yapan Nuri Pakdil, kendisinden yazı isteyince önceden yazdıklarından yollar.
Asla Süper Kahraman Olmayan Bir Çocuğun Dünyaya Tutunma Macerası
Kesin bende bir tuhaflık var, bundan eminim. Bir şeyleri yanlış anlıyor, yapayanlış değerlendiriyor olmalıyım. Yoksa insanlık tarihinin baştan aşağı çarpık bir gelişimini; tüm kurumlarının insanlığa rağmen karakter kazandıklarını kabullenmemiz gerekir ki bu pek mümkün gözükmüyor. Adalet kurumunun adalet dağıtmadığını, iletişim kurumunun daha fazla anlaşmazlığı garanti edecek şekilde karmaşıklaştığını, siyaset kurumunun insanların sefaletini temin etmek üzere semirdiğini, eğitim kurumunun cehaleti organize ettiğini, sağlık kurumunun zehir dağıtımı için müşteri profilini geliştirdiğini, din kurumunun, kutsalla ilişki kurulma yollarını tertemiz tutmayı bırakıp gelen geçeni yoldan aşağıya yuvarladığını ancak benim gibi bir aklı evvel iddia eder.