Geçtiğimiz haftalarda içimizi ısıtan, yüreğimizi soğutan bir habere dikkat kesildik. Habere konu olan olay bir okul bahçesinde geçiyordu. Çocuklar dışarda oyun oynarken, okul bahçesine yanaşan kamyon, karşısında kalabalık bir ordu buldu. Adı boykot listelerinin başlarında yer alan dondurma markasının nakliye aracının içeriye geçişini engelleyen bahçedeki çocuklardı. Alnı öpülesi çocuklar… Sadece vaktinin azımsanmayacak kısmı çocuklarla geçen benim gibilerde değil hemen herkeste büyük bir heyecan uyandırdı haber. “Story”lerde, anlık durum güncellemelerinde de kendine epey yer buldu. Çocuklar üzerine, çocukluğa dair bir şeyler düşünmeye başlayan yetişkenlerinin eninde sonunda kendini hayret makamında bulması kaçınılmaz mıdır? Bu soruya evet diyorsak, tüm öğretim kurumlarından alnının akıyla sıyrılıp, bir ton konferans,seminer dinleyip dağ yığını kitaplar okuyan yetişkinlerin bu hayretini neye borçluyuz? Yığınla enformasyon ve malumata sahip olan bir yetişkinin kimi zamanlar, çocukluğunda kaybettiği bir şeylere sarılması herhalde boşuna değil. Şüphesiz çocuğun saati yetişkinlerinkinden farklı işliyor. Büyüklerin saatinde bir saat altmış dakika, bir hafta yedi gündür, bir yıl 365 gün altı saattir. Oysa, çocukların saati geriye doğru işler bazen ileriye. Kimi zaman dakikası ay olur, yılı da dakika. Peki saatinin durduğu da olur mu? Evet. Ama yalnızca pili bitince değil!
Yaşar Bayraktar’ın kaleme aldığı Süper Başkan kitabının kahramanı Fatih de böyle bir çocuk.
Sen benim son düşümsün
Karşılaştık mı daha evvel?
Alacaklısın göçüp giden yanımdan
Seyrek dokunuşlarımdan
Durgun sularımdan
İyi bak gördüğün huzmelere:
‘Kestiiiik’ diyen sesin yankısı duyuluyor
Bol korunaklı sitelerimizden
Yüzüne ancak mobeselerde rastlayan ben
Takılıp kalıyorum gözlerinde
Gündüzleri Maria Magdalena’yı taşlayıp
Sonra şiirin başucuna kıvrılamaz mıyım?
Hayattaki en büyük pişmanlıklarımdan biri Ayşegül’ün kalın örüklü saçlarını çekmemdi. Bir sayfaya doldurduğu kocaman “Ali gel”leri de, sınıftaki hemen herkesin onu hor görmesini de unutmuyorum. En fazla altı yaşındaydım, sınıf arkadaşlarım çoğunlukla yedi, gene de bu bize ona kötü davranma hakkı vermiyordu. Kök hatıra diye bir şey var mı bilmiyorum, eğer varsa kötülük içeren bu …
Derinlerden bir yerde göğsümü ağrılar içinde bırakan bir iç sıkıntısı duyuyordum ya da kelimenin tam anlamıyla hissediyordum. Nerden geldiği belli olmayan bir darbe almış gibiydim, sancılı ama ağrısız. Evet, öylece yerde yatarken pencereden ışıksız yansıyan vücudum bunu gösteriyordu. Kanepeye uzanıp göz kapaklarımı ağır aksak ve kuvvetsiz bir şekilde açmaya çalışırken etrafımda metalden tiz binlerce sesi duyumsuyordum. Sesler ve vızıltılar yankılayarak deliyordu kulaklarımı. Birden bir tıngırtının ritmik melodisi çınlayınca, evimizin çatısında yuvalanmış siyah mı siyah kargaların yürüyüş sesini hatırlar gibi oldum.
Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu.
Koltuğun Hacmi
Geçtiğimiz haftalarda içimizi ısıtan, yüreğimizi soğutan bir habere dikkat kesildik. Habere konu olan olay bir okul bahçesinde geçiyordu. Çocuklar dışarda oyun oynarken, okul bahçesine yanaşan kamyon, karşısında kalabalık bir ordu buldu. Adı boykot listelerinin başlarında yer alan dondurma markasının nakliye aracının içeriye geçişini engelleyen bahçedeki çocuklardı. Alnı öpülesi çocuklar… Sadece vaktinin azımsanmayacak kısmı çocuklarla geçen benim gibilerde değil hemen herkeste büyük bir heyecan uyandırdı haber. “Story”lerde, anlık durum güncellemelerinde de kendine epey yer buldu. Çocuklar üzerine, çocukluğa dair bir şeyler düşünmeye başlayan yetişkenlerinin eninde sonunda kendini hayret makamında bulması kaçınılmaz mıdır? Bu soruya evet diyorsak, tüm öğretim kurumlarından alnının akıyla sıyrılıp, bir ton konferans,seminer dinleyip dağ yığını kitaplar okuyan yetişkinlerin bu hayretini neye borçluyuz? Yığınla enformasyon ve malumata sahip olan bir yetişkinin kimi zamanlar, çocukluğunda kaybettiği bir şeylere sarılması herhalde boşuna değil. Şüphesiz çocuğun saati yetişkinlerinkinden farklı işliyor. Büyüklerin saatinde bir saat altmış dakika, bir hafta yedi gündür, bir yıl 365 gün altı saattir. Oysa, çocukların saati geriye doğru işler bazen ileriye. Kimi zaman dakikası ay olur, yılı da dakika. Peki saatinin durduğu da olur mu? Evet. Ama yalnızca pili bitince değil!
Yaşar Bayraktar’ın kaleme aldığı Süper Başkan kitabının kahramanı Fatih de böyle bir çocuk.
Bu yazının devamı 215. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
215. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Küçürek Öyküler
Tekasür
– Bu kabristan çok büyümüş.
– Say say bitmiyor, sorma…
Mobeselere Yakalandık
Sen benim son düşümsün
Karşılaştık mı daha evvel?
Alacaklısın göçüp giden yanımdan
Seyrek dokunuşlarımdan
Durgun sularımdan
İyi bak gördüğün huzmelere:
‘Kestiiiik’ diyen sesin yankısı duyuluyor
Bol korunaklı sitelerimizden
Yüzüne ancak mobeselerde rastlayan ben
Takılıp kalıyorum gözlerinde
Gündüzleri Maria Magdalena’yı taşlayıp
Sonra şiirin başucuna kıvrılamaz mıyım?
Kalbin Gördüğünü Hiçbir Güncelleme Silemez
Hayattaki en büyük pişmanlıklarımdan biri Ayşegül’ün kalın örüklü saçlarını çekmemdi. Bir sayfaya doldurduğu kocaman “Ali gel”leri de, sınıftaki hemen herkesin onu hor görmesini de unutmuyorum. En fazla altı yaşındaydım, sınıf arkadaşlarım çoğunlukla yedi, gene de bu bize ona kötü davranma hakkı vermiyordu. Kök hatıra diye bir şey var mı bilmiyorum, eğer varsa kötülük içeren bu …
Gözün Sözü
Derinlerden bir yerde göğsümü ağrılar içinde bırakan bir iç sıkıntısı duyuyordum ya da kelimenin tam anlamıyla hissediyordum. Nerden geldiği belli olmayan bir darbe almış gibiydim, sancılı ama ağrısız. Evet, öylece yerde yatarken pencereden ışıksız yansıyan vücudum bunu gösteriyordu. Kanepeye uzanıp göz kapaklarımı ağır aksak ve kuvvetsiz bir şekilde açmaya çalışırken etrafımda metalden tiz binlerce sesi duyumsuyordum. Sesler ve vızıltılar yankılayarak deliyordu kulaklarımı. Birden bir tıngırtının ritmik melodisi çınlayınca, evimizin çatısında yuvalanmış siyah mı siyah kargaların yürüyüş sesini hatırlar gibi oldum.
Kaymak
Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu.
Alışverişe devam et