İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde… Öyle işte söze başlamak olmaz, sözlerden bazılarını dile getirmek, dile gelebilecek olanları kaleme almak, sayfaya bırakmak diyebilirim mektuplarıma…
Diyeceksin konuyu nereden alıyor nereye getiriyorsun, böyle yapanlara beyni dağınık diyorlar, doğrudur, öyle oluyor yazarken, yola çıktıktan sonra dikkatimi çeken noktalara takıldığım, oradaki detayı öne çıkarttığım doğrudur… Kötü müdür, ben kötü demem. Zor mudur, evet biraz, okuyanı zorlar diye düşündüğüm olmuştur, dinlerken zorlananları da bilirim ama diğer türlüsünü başaramadığım için böyle oluyor işte…
Mektup yazarken insan kelimelerini özgür bırakmalı bence, yok yok tüm yazılanlar için böyle olmalı belki de. Ben nakilci değilim, düşüncemi daha çok da duygularımı yazıyorum bildiğin gibi. İşe yarayan için ikram sayalım, en azından yazarken işime yarıyor bunu bildirebilirim. Bu kadar izah neyin nesi diyeceksen, ramazan ayındayız… Güzel ve özel bir dönemi yılın, kendimizi de gözden geçiriyoruz ya, bakıyoruz notlarımıza, noktalarımıza, eleştirenlere, eşeleyenlere, eleyenlere, elediklerimize… Bize katkı sağlayanlara, bizim etki alanımızda olup durumlarını bilmek ve gerekiyorsa yardım etmek zorunda olduklarımıza. Ramazan ayı, nasıl da bir güzelliktir, oruca niyetlenen herkes birlikte bekler ezanı. O güne kadar çok da farkında olmadığımız güneşin batışı nasıl da merkeze oturur genel olarak. Niyet ederiz oruca, oruca niyet büyük iştir, vira bismillah der başlarız yememeye, içmemeye, sıradan olan bazı hatalarımız büyük görünür gözümüze, birbirimize iyilik etmek için ne çok nedenimiz olur günün hemen hemen her saatinde. Öyledir ramazan ayı gidişine değildir bayram, güzel geçirenler, verimli yaşayanlar, doğru davrananlar için kutlanır o zaman… Ramazan ayı boyunca affetmeye yakın dururuz, barışmanın arefesinde. Nasıl da anlamaya hazır dururuz cümlelerin noktalama işaretlerinin ötesinde.
Ramazan ayı fakirlerin, muhtaçların, yoksulların daha da bir ümit beslediği ay, onların ümitlerini boş çıkarmayanlara her daim dua etmekteyim, muhtemelen sen de öyle. Hatta yardım etme imkanını bizlerin de doğru değerlendirmesini dualarıma eklerim.
Fakirlik zor iştir bu tamam ama ben sadece maddi imkanları kast etmiyorum. Ben çok parası olan nice; dost fakiri, samimiyet fakiri, güven fakiri, sabır fakiri, tevazu fakiri insanlar bilirim. Onlar için öyle canım yanar ki anlatmak zor. Duaya duran yüreklerde, güven aşılamaya çalıştığımız insanların hatıralarında, zorunu kolaylaştırdığımız insanların izahında, darını genişlettiğimiz insanların sohbetinde, iyiliğe yol alan insanların örneklediklerinin içinde olmak ne büyük zenginliktir. Diğer yandan maddi imkânı açısından fakir ama dostluk, samimiyet, sabır, hoşgörü, gayret zengini nice insanlar bilirim. Onlara da zorluklarını kolay kılacak imkanlar için Rabbimden yardım dilerim.
Ramazan ayını yazıyorum sana, bendeki ramazanı, bir dönem görsel medya ile daha yakın ilişkilerim olduğu dönemdi, beni arayarak “Çocukların orucu sevmesi için ne yapılabilir?” konusunda bir program düzenleyeceklerini, benim katılmamı talep ettiklerini, ayıracakları zamanı belirlerken benim fikrimi almak istediklerini söylediler. Ben de cevap netti hâlâ öyle; “Anneler-babalar ne zaman orucu severlerse çocuklar da o zaman sevecekler” diyerek programa gitmeme gerek olmadığını söyledim. Gençler konusunda aynı şeyi söylemeye cesaret edemem ama konu çocuklarsa ben hâlâ böyle düşünmekteyim. Oruç çarpan etkisi en çok olan ibadetlerden biridir. Kendimizle başlar ve çevremize dönüktür. Birçok şeyi anlamak için fırsattır. Eğlencenin ötesinde, coşkudur. Bence diyorum tüm bunları söylediğim diğerleri gibi. İtiraz edebilirsin, dinlerim. Lakin bir evde iftar telaşesinde yüzler asıksa, iftar sofrası bir ibadetten öte gösterişse, iftar sosyal medya için bir fotoğrafa dönüştüyse zordur asıl olanı anlayabilmek, çocuk için de, büyük için de. Şükre aday ibadetlerimizi özre muhtaç hale getirmek belki de yanlışların en büyüklerinden biridir derim kendimce.
Hülasa, her ne ise yaşadığımız kulluk şemsiyesinin altında olduğu müddetçe; bize de, çevremize de büyük bir huzur ve güvendir. Hayatın kullanma kılavuzuna uygun yaşanması, varlık nedenimize göre şekillendirilmesi iki cihanda da büyük bir zaferdir… İyi bayramlar diliyorum, çocukluğumuzun tadında bayramlar için çocukları fark etmek, büyüdüklerinde anlatacakları anılar biriktirmelerine yardımcı olmak gerekir diye düşünüyorum. Hoşça ve dostça kal… İnanıyorum ki, iyilik sana da çok yakışıyordur…
Bir rüyanın fevkinde
Fevkalade bir gezegende
Yürüyordum durmadan
Ebediyet filizlerini görmek için
Sonsuzluk bahçesinde
Biraz seyrettikten sonra
Nehir kıyısında rastladım
Bir âheng-i hümâya
Susuzluktan bîtâb düşmüştü
Yorgun kanatlarıyla selamladı beni
Dedim: Ey biçare dilhûn!
Neden bekler durursun?
Yudumla âb-ı hayatı
Güneş rengi dudaklarıyla
Uzanıp semaya
Sildi gözlerindeki demi…
Yol bazen çok uzunmuş gibi gelir insana.
Yapılacak şeyleri yaymışsındır daha yaşayacağını sandığın hayatına.
Kafanda hayata dair kaba taslak bir plan vardır.
Birgün aniden birşeyler oluverir.
Birden yolunun kısaldığını anlarsın.
Her an başka başka nedenlerle seni bulabilecek “son” düşüncesi daha da yakınlaşmıştır sana.
Sığdırmaya çalışırsın kısalan yoluna, uzunca gördüğün yol için düşündüklerini.
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.
Öğretmen, gönlünün sesiyle ufak yüreklere dokunmayı dert edinen kişidir. Savaş vermeden, emek harcamadan, sevmeden yapılan öğretmenlik “mevzuat öğretmenliğinden” öteye geçmiyor. Kendinden vererek çoğalabileceğin bir meslek yani öğretmenlik…
Yürek köküne dokunmak… İnsan bu duyguyu bir kere yaşayınca hayatının merkezine oturtabiliyor bunu. Kâmil insan olma yolunda bir basamak olarak kullanabiliyor.
Mânâyı incitmeden…
Bu noktadan hareketle de salt mekân seçimi bağlamında bile olsa, bazen bir roman, bir mekânı öylesine sahiplenir ki, o yer artık yalnızca coğrafi bir nokta olmaktan çıkar, edebiyatın bir parçasına dönüşür ve biz o romanı okurken işlenen tema bir yana, öte yandan da bu temanın ve konunun geçmiş olduğu seçilen mekânı da okumuş ve bu okuma süreci içerisinde de o mekânda olmanın gerçekliğini hissederiz ki, salt mekân seçimi bağlamında da olsa işte orada olma başarısını sağlamış oluşu ile de okuduğumuz romanın içinde buluruz kendimizi.
Mektup IX
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde… Öyle işte söze başlamak olmaz, sözlerden bazılarını dile getirmek, dile gelebilecek olanları kaleme almak, sayfaya bırakmak diyebilirim mektuplarıma…
Diyeceksin konuyu nereden alıyor nereye getiriyorsun, böyle yapanlara beyni dağınık diyorlar, doğrudur, öyle oluyor yazarken, yola çıktıktan sonra dikkatimi çeken noktalara takıldığım, oradaki detayı öne çıkarttığım doğrudur… Kötü müdür, ben kötü demem. Zor mudur, evet biraz, okuyanı zorlar diye düşündüğüm olmuştur, dinlerken zorlananları da bilirim ama diğer türlüsünü başaramadığım için böyle oluyor işte…
Mektup yazarken insan kelimelerini özgür bırakmalı bence, yok yok tüm yazılanlar için böyle olmalı belki de. Ben nakilci değilim, düşüncemi daha çok da duygularımı yazıyorum bildiğin gibi. İşe yarayan için ikram sayalım, en azından yazarken işime yarıyor bunu bildirebilirim. Bu kadar izah neyin nesi diyeceksen, ramazan ayındayız… Güzel ve özel bir dönemi yılın, kendimizi de gözden geçiriyoruz ya, bakıyoruz notlarımıza, noktalarımıza, eleştirenlere, eşeleyenlere, eleyenlere, elediklerimize… Bize katkı sağlayanlara, bizim etki alanımızda olup durumlarını bilmek ve gerekiyorsa yardım etmek zorunda olduklarımıza. Ramazan ayı, nasıl da bir güzelliktir, oruca niyetlenen herkes birlikte bekler ezanı. O güne kadar çok da farkında olmadığımız güneşin batışı nasıl da merkeze oturur genel olarak. Niyet ederiz oruca, oruca niyet büyük iştir, vira bismillah der başlarız yememeye, içmemeye, sıradan olan bazı hatalarımız büyük görünür gözümüze, birbirimize iyilik etmek için ne çok nedenimiz olur günün hemen hemen her saatinde. Öyledir ramazan ayı gidişine değildir bayram, güzel geçirenler, verimli yaşayanlar, doğru davrananlar için kutlanır o zaman… Ramazan ayı boyunca affetmeye yakın dururuz, barışmanın arefesinde. Nasıl da anlamaya hazır dururuz cümlelerin noktalama işaretlerinin ötesinde.
Fakirlik zor iştir bu tamam ama ben sadece maddi imkanları kast etmiyorum. Ben çok parası olan nice; dost fakiri, samimiyet fakiri, güven fakiri, sabır fakiri, tevazu fakiri insanlar bilirim. Onlar için öyle canım yanar ki anlatmak zor. Duaya duran yüreklerde, güven aşılamaya çalıştığımız insanların hatıralarında, zorunu kolaylaştırdığımız insanların izahında, darını genişlettiğimiz insanların sohbetinde, iyiliğe yol alan insanların örneklediklerinin içinde olmak ne büyük zenginliktir. Diğer yandan maddi imkânı açısından fakir ama dostluk, samimiyet, sabır, hoşgörü, gayret zengini nice insanlar bilirim. Onlara da zorluklarını kolay kılacak imkanlar için Rabbimden yardım dilerim.
Ramazan ayını yazıyorum sana, bendeki ramazanı, bir dönem görsel medya ile daha yakın ilişkilerim olduğu dönemdi, beni arayarak “Çocukların orucu sevmesi için ne yapılabilir?” konusunda bir program düzenleyeceklerini, benim katılmamı talep ettiklerini, ayıracakları zamanı belirlerken benim fikrimi almak istediklerini söylediler. Ben de cevap netti hâlâ öyle; “Anneler-babalar ne zaman orucu severlerse çocuklar da o zaman sevecekler” diyerek programa gitmeme gerek olmadığını söyledim. Gençler konusunda aynı şeyi söylemeye cesaret edemem ama konu çocuklarsa ben hâlâ böyle düşünmekteyim. Oruç çarpan etkisi en çok olan ibadetlerden biridir. Kendimizle başlar ve çevremize dönüktür. Birçok şeyi anlamak için fırsattır. Eğlencenin ötesinde, coşkudur. Bence diyorum tüm bunları söylediğim diğerleri gibi. İtiraz edebilirsin, dinlerim. Lakin bir evde iftar telaşesinde yüzler asıksa, iftar sofrası bir ibadetten öte gösterişse, iftar sosyal medya için bir fotoğrafa dönüştüyse zordur asıl olanı anlayabilmek, çocuk için de, büyük için de. Şükre aday ibadetlerimizi özre muhtaç hale getirmek belki de yanlışların en büyüklerinden biridir derim kendimce.
Hülasa, her ne ise yaşadığımız kulluk şemsiyesinin altında olduğu müddetçe; bize de, çevremize de büyük bir huzur ve güvendir. Hayatın kullanma kılavuzuna uygun yaşanması, varlık nedenimize göre şekillendirilmesi iki cihanda da büyük bir zaferdir… İyi bayramlar diliyorum, çocukluğumuzun tadında bayramlar için çocukları fark etmek, büyüdüklerinde anlatacakları anılar biriktirmelerine yardımcı olmak gerekir diye düşünüyorum. Hoşça ve dostça kal… İnanıyorum ki, iyilik sana da çok yakışıyordur…
İlgili Yazılar
Seyir
Bir rüyanın fevkinde
Fevkalade bir gezegende
Yürüyordum durmadan
Ebediyet filizlerini görmek için
Sonsuzluk bahçesinde
Biraz seyrettikten sonra
Nehir kıyısında rastladım
Bir âheng-i hümâya
Susuzluktan bîtâb düşmüştü
Yorgun kanatlarıyla selamladı beni
Dedim: Ey biçare dilhûn!
Neden bekler durursun?
Yudumla âb-ı hayatı
Güneş rengi dudaklarıyla
Uzanıp semaya
Sildi gözlerindeki demi…
Yolun Sonu Görününce!
Yol bazen çok uzunmuş gibi gelir insana.
Yapılacak şeyleri yaymışsındır daha yaşayacağını sandığın hayatına.
Kafanda hayata dair kaba taslak bir plan vardır.
Birgün aniden birşeyler oluverir.
Birden yolunun kısaldığını anlarsın.
Her an başka başka nedenlerle seni bulabilecek “son” düşüncesi daha da yakınlaşmıştır sana.
Sığdırmaya çalışırsın kısalan yoluna, uzunca gördüğün yol için düşündüklerini.
Gassal: Randevuyla Çalışmıyoruz
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.
Okuyarak Dokumak: Endülüs Okuma Projesi
Öğretmen, gönlünün sesiyle ufak yüreklere dokunmayı dert edinen kişidir. Savaş vermeden, emek harcamadan, sevmeden yapılan öğretmenlik “mevzuat öğretmenliğinden” öteye geçmiyor. Kendinden vererek çoğalabileceğin bir meslek yani öğretmenlik…
Yürek köküne dokunmak… İnsan bu duyguyu bir kere yaşayınca hayatının merkezine oturtabiliyor bunu. Kâmil insan olma yolunda bir basamak olarak kullanabiliyor.
Mânâyı incitmeden…
Zeyniler Köyü ve Çalıkuşu’nun İzinde Bir Yolculuk
Bu noktadan hareketle de salt mekân seçimi bağlamında bile olsa, bazen bir roman, bir mekânı öylesine sahiplenir ki, o yer artık yalnızca coğrafi bir nokta olmaktan çıkar, edebiyatın bir parçasına dönüşür ve biz o romanı okurken işlenen tema bir yana, öte yandan da bu temanın ve konunun geçmiş olduğu seçilen mekânı da okumuş ve bu okuma süreci içerisinde de o mekânda olmanın gerçekliğini hissederiz ki, salt mekân seçimi bağlamında da olsa işte orada olma başarısını sağlamış oluşu ile de okuduğumuz romanın içinde buluruz kendimizi.