Ankara’dan taşınarak İstanbul’a yerleşme kararı aldığımız o günlerde ilginç bir rüya görmüştüm: kayalık dağların arasından çok yüksek sesle ezan okuyordum ve beni kimse duymuyordu.
İstanbul’da ormanlar arasında köy benzeri bir yere taşınmak nasip oldu. Komşularımız ya sonradan oraya ev yaptırıp daha çok dinlenmek için gelen kimselerdi ya da otuz kırk sene önce çoğunlukla Karadeniz’den gelip oralara yerleşen, çiftçilik ve hayvancılık gibi işlere devam eden köylülerdi.
Komşularımızın birçoğu bir cemaate bağlı, sabit fikirli, geniş bir bakış açısına sahip olmayan, “bizimki tek doğru” diyen kimselerdi.
Komşu oturmalarını, Ramazan mukabelelerini vesile ederek bir şeyler anlatmak istedik. Köyün yerlileri, günlük hayatlarında tarla, bahçe, ekim, dikim işleri, hayvan bakımı, süt ve yumurta satımıyla öyle meşguldüler ki bazen anlattığımız konular onlar için havada uçuşacak kadar anlamsız kalabiliyordu.
Mealiyle birlikte okuduğumuz mukabele rağbet görmedi. Bazılarının işi çoktu ve o kadar kalamazlardı. Bazıları ise gerektiği yerde açıklama yaptığımız halde hocalarından meal okunması için izin(!) alamamışlardı. Birkaç sene direnmenin ardından meali ile Kur’an okuma/ mukabele programları sonlanmak durumunda kaldı. Onun yerini menkıbelerin ve kendi hocalarının anlaşılmaz anlatımlarının aldığını, Kur’an mealini dinlemeye vakitleri yokken(!) bunlara vakit ayırabildiklerini üzülerek gördük.
Cuma günleri ve ölülerin arkasından okunacak birkaç belirli sure ile sevap kitabı gibi gördükleri Kur’an’ın hayat kitabı olduğunu anlamaları için rahatlarını bozmaya, anne babalarından gördükleri işlerin arasına sıkıştırılmış birkaç ibadet haricinde bir şeyler öğrenmeye de, düşünmeye de niyetleri yoktu.
Köyler ve köylülerle ilgili yaşadığım bu tecrübenin ardından, vahyin neden şehirlere ve düşünen, akleden, medeniyet kurabilme potansiyeli daha kuvvetli olan şehirlilere indiğini daha iyi anlamış oldum.
Şehirdeki kadar sesim duyulmamıştı. Gelmeden önce gördüğüm rüya buna mı delaletti acaba?
Bunlardan bahsederken bir yandan da aklıma bir kitapta okuduğum ve gerçekten çok beğendiğim şu örnek geliyordu:
Şehirde çöp toplamayla görevli bir Müslüman’a tebliğ yapmaya giden birkaç kişinin aldığı cevap: “Siz benim imanımın olup olmadığını nasıl biliyorsunuz? Yanınızda imanometre mi var? Peygamber (as) yoldan eziyet veren bir şeyin kaldırılmasını imanın bir şubesi saymış. Ben ise bütün gün bu işi yapıyorum.”
Evet, bizimle oturmaya bile vakit bulamayan, bulsalar bile inek sağılacak, ot, yem verilecek, ahır temizlenecek diye biz rahat rahat otururken erkenden kalkan bu insanların imanını mı sorgulayacaktık? Elbette değil. İşlerini yapmaları, helal rızık yemeleri, hatta bu konuda başkalarına, bizlere de faydalarının dokunması takdire şayandı. Ama her şey bununla bitmiyordu. Allah’a gereği gibi kulluk yapılmazsa O’nun rızası ve dolayısıyla Cennet kazanılamazdı ve bunu öğretmekten, bilenler olarak biz sorumluyduk.
Gerek tek tek gerekse toplu olduğumuz zamanlarda şirksiz bir imanın önemi üzerinde dururken bir arkadaşımın, belli bir cemaate bağlı olan komşularımızın bu kelimeye antipatisi oldukları uyarısı üzerine “Ya ben onları uyarmadan onlar bu hâl üzere ölürlerse?” diye kaygımı dile getirmiş ve bu konuyu dolaylı yollarla anlatabilmenin yollarını aramıştım.
Köylerle ilgili gördüğümüz başka bir mesele de şuydu: Köylerdeki gençler arasında okuyanlarla, bir vesileyle bilinçlenenlerle köydeki aileleri arasında bir kopukluk yaşanıyordu ister istemez. Büyük şehirlerde yaşamaya alışmış ve daha sonra oraya yerleşmiş gençler, anne babasını, köyünü ziyaret etse de onların yaşayışlarına, anlayışlarına dokunmadan farklı dünyaların insanları gibi gelip gidebiliyorlardı.
En yakınlarına anlayabilecekleri dilde anlatmak, onların Ahiretlerini kazanmalarına vesile olmak zor fakat öncelikli görevleriydi aslında. Anlamazlar deyip kolayı tercih etmek sorumluluktan kaçmaktı.
Yavaş yavaş, sabırla anlatıldığında birçok şeyi anlayabileceklerini ben bizzat kendi ailemde, annemde yaşadım.
İslam’ı, imkânı nispetinde duyduğu her vaaza giderek tanıyan annem bize de küçük yaşta öğrendiklerini öğretme ve uygulatma gayretindeydi. Daha sonra da biz anneme okuyup öğrendiklerimizi anlattık. Hiç bir zaman “O anlamaz, onu ilgilendirmez.” demedik. Kendi gayretiyle okuma yazmasını ve Kur’an okumayı geliştirmiş, Kur’an meali ve başka kitapları sürekli okumaya çalışmıştır. Kendi yaşıtlarının üstünde bir bilgi ve bilinci oluşmuş ve bunun biz evlatları sayesinde olduğunu da sürekli dile getirmiştir.
Her zaman herkesin anlayabileceği dili yakalamak zor olabilir. Ama sadece kitaplara gömülüp insanlardan uzak, entelektüel okumalar ve yazmalar bizi kısıtlar, çok az bir kesimin bizi anlamasını sağlar. Belki ailemiz bile bizi anlamakta zorlanabilir.
Bilgi seviyemiz ne kadar yüksek olursa olsun akraba ve çevremizdekilerle anlaşabileceğimiz bir dili tutturmalıyız. Onların bilgilenmelerine, kulluklarını güzelleştirmelerine yardımcı olmalı ve en önemlisi de davranışlarımızla örnek olmalıyız.
“En güzel tebliğ temsildir.” sözünde olduğu gibi bizim bilgimizin dışarıdan görünümü ahlâk ve davranışlarımızdır ve bu da köylüsünden şehirlisine herkesin anlayabileceği bir dildir.
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
Varlık gayemizin dışında yaşamak; iğne ile kesmeye, makas ile dikmeye çalışmak gibi. Bu nedenle, sorunun nedeni, sancının merkezi dile getirilirken konu burada kilitleniyor. Derdin devası, sorunun cevabı, problemlerin çözümü belli. Hükmün sahibi ne diyorsa o…
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde…
Aynı Dili Konuşmak
Ankara’dan taşınarak İstanbul’a yerleşme kararı aldığımız o günlerde ilginç bir rüya görmüştüm: kayalık dağların arasından çok yüksek sesle ezan okuyordum ve beni kimse duymuyordu.
İstanbul’da ormanlar arasında köy benzeri bir yere taşınmak nasip oldu. Komşularımız ya sonradan oraya ev yaptırıp daha çok dinlenmek için gelen kimselerdi ya da otuz kırk sene önce çoğunlukla Karadeniz’den gelip oralara yerleşen, çiftçilik ve hayvancılık gibi işlere devam eden köylülerdi.
Komşularımızın birçoğu bir cemaate bağlı, sabit fikirli, geniş bir bakış açısına sahip olmayan, “bizimki tek doğru” diyen kimselerdi.
Komşu oturmalarını, Ramazan mukabelelerini vesile ederek bir şeyler anlatmak istedik. Köyün yerlileri, günlük hayatlarında tarla, bahçe, ekim, dikim işleri, hayvan bakımı, süt ve yumurta satımıyla öyle meşguldüler ki bazen anlattığımız konular onlar için havada uçuşacak kadar anlamsız kalabiliyordu.
Mealiyle birlikte okuduğumuz mukabele rağbet görmedi. Bazılarının işi çoktu ve o kadar kalamazlardı. Bazıları ise gerektiği yerde açıklama yaptığımız halde hocalarından meal okunması için izin(!) alamamışlardı. Birkaç sene direnmenin ardından meali ile Kur’an okuma/ mukabele programları sonlanmak durumunda kaldı. Onun yerini menkıbelerin ve kendi hocalarının anlaşılmaz anlatımlarının aldığını, Kur’an mealini dinlemeye vakitleri yokken(!) bunlara vakit ayırabildiklerini üzülerek gördük.
Cuma günleri ve ölülerin arkasından okunacak birkaç belirli sure ile sevap kitabı gibi gördükleri Kur’an’ın hayat kitabı olduğunu anlamaları için rahatlarını bozmaya, anne babalarından gördükleri işlerin arasına sıkıştırılmış birkaç ibadet haricinde bir şeyler öğrenmeye de, düşünmeye de niyetleri yoktu.
Köyler ve köylülerle ilgili yaşadığım bu tecrübenin ardından, vahyin neden şehirlere ve düşünen, akleden, medeniyet kurabilme potansiyeli daha kuvvetli olan şehirlilere indiğini daha iyi anlamış oldum.
Şehirdeki kadar sesim duyulmamıştı. Gelmeden önce gördüğüm rüya buna mı delaletti acaba?
Bunlardan bahsederken bir yandan da aklıma bir kitapta okuduğum ve gerçekten çok beğendiğim şu örnek geliyordu:
Şehirde çöp toplamayla görevli bir Müslüman’a tebliğ yapmaya giden birkaç kişinin aldığı cevap: “Siz benim imanımın olup olmadığını nasıl biliyorsunuz? Yanınızda imanometre mi var? Peygamber (as) yoldan eziyet veren bir şeyin kaldırılmasını imanın bir şubesi saymış. Ben ise bütün gün bu işi yapıyorum.”
Evet, bizimle oturmaya bile vakit bulamayan, bulsalar bile inek sağılacak, ot, yem verilecek, ahır temizlenecek diye biz rahat rahat otururken erkenden kalkan bu insanların imanını mı sorgulayacaktık? Elbette değil. İşlerini yapmaları, helal rızık yemeleri, hatta bu konuda başkalarına, bizlere de faydalarının dokunması takdire şayandı. Ama her şey bununla bitmiyordu. Allah’a gereği gibi kulluk yapılmazsa O’nun rızası ve dolayısıyla Cennet kazanılamazdı ve bunu öğretmekten, bilenler olarak biz sorumluyduk.
Gerek tek tek gerekse toplu olduğumuz zamanlarda şirksiz bir imanın önemi üzerinde dururken bir arkadaşımın, belli bir cemaate bağlı olan komşularımızın bu kelimeye antipatisi oldukları uyarısı üzerine “Ya ben onları uyarmadan onlar bu hâl üzere ölürlerse?” diye kaygımı dile getirmiş ve bu konuyu dolaylı yollarla anlatabilmenin yollarını aramıştım.
Köylerle ilgili gördüğümüz başka bir mesele de şuydu: Köylerdeki gençler arasında okuyanlarla, bir vesileyle bilinçlenenlerle köydeki aileleri arasında bir kopukluk yaşanıyordu ister istemez. Büyük şehirlerde yaşamaya alışmış ve daha sonra oraya yerleşmiş gençler, anne babasını, köyünü ziyaret etse de onların yaşayışlarına, anlayışlarına dokunmadan farklı dünyaların insanları gibi gelip gidebiliyorlardı.
En yakınlarına anlayabilecekleri dilde anlatmak, onların Ahiretlerini kazanmalarına vesile olmak zor fakat öncelikli görevleriydi aslında. Anlamazlar deyip kolayı tercih etmek sorumluluktan kaçmaktı.
Yavaş yavaş, sabırla anlatıldığında birçok şeyi anlayabileceklerini ben bizzat kendi ailemde, annemde yaşadım.
İslam’ı, imkânı nispetinde duyduğu her vaaza giderek tanıyan annem bize de küçük yaşta öğrendiklerini öğretme ve uygulatma gayretindeydi. Daha sonra da biz anneme okuyup öğrendiklerimizi anlattık. Hiç bir zaman “O anlamaz, onu ilgilendirmez.” demedik. Kendi gayretiyle okuma yazmasını ve Kur’an okumayı geliştirmiş, Kur’an meali ve başka kitapları sürekli okumaya çalışmıştır. Kendi yaşıtlarının üstünde bir bilgi ve bilinci oluşmuş ve bunun biz evlatları sayesinde olduğunu da sürekli dile getirmiştir.
Her zaman herkesin anlayabileceği dili yakalamak zor olabilir. Ama sadece kitaplara gömülüp insanlardan uzak, entelektüel okumalar ve yazmalar bizi kısıtlar, çok az bir kesimin bizi anlamasını sağlar. Belki ailemiz bile bizi anlamakta zorlanabilir.
Bilgi seviyemiz ne kadar yüksek olursa olsun akraba ve çevremizdekilerle anlaşabileceğimiz bir dili tutturmalıyız. Onların bilgilenmelerine, kulluklarını güzelleştirmelerine yardımcı olmalı ve en önemlisi de davranışlarımızla örnek olmalıyız.
“En güzel tebliğ temsildir.” sözünde olduğu gibi bizim bilgimizin dışarıdan görünümü ahlâk ve davranışlarımızdır ve bu da köylüsünden şehirlisine herkesin anlayabileceği bir dildir.
İlgili Yazılar
Görmek mi Görebilmek mi?
“Allah’ım,
Yol boyunca
Bırakma elimi,
Düşerim sonra.”
Evet, Allah elimizi bırakırsa düşerdik biz. Düşmek kötüydü; yaralanırdık, canımız acırdı, tekrar kalkmakta zorlanırdık.
Emperyalizm ve Edebiyat
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
Mektup XII
Varlık gayemizin dışında yaşamak; iğne ile kesmeye, makas ile dikmeye çalışmak gibi. Bu nedenle, sorunun nedeni, sancının merkezi dile getirilirken konu burada kilitleniyor. Derdin devası, sorunun cevabı, problemlerin çözümü belli. Hükmün sahibi ne diyorsa o…
Çocuklarımız Bizim mi?
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
XIV. Mektup / Son Mektup
Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde…