Otoriter yapıların ayırt edici özelliklerinden biri; ‘insanı’ insandışılaştırmalarıdır. İnsanı kendi bütünlüğü içinde tanımak, muhatap almak ve sahip olduğu vasıflarından tanımaktan çok, kitle, kütle veya eşya gibi görme eğiliminin adıdır insandışılaştırma. Oysaki insan ve toplumların kendini ifade kabiliyeti tarih boyu olagelen bir şeydir. İnsan hislenir, sever, nefret eder; inanır, reddeder, dinler, ikna olur veya olmaz; ama her şeyden önce insan düşünür. İnsan hüzünlü bir olay karşısında dile gelir, türkü söyler, derin bir hüzne gark olur; coşar ve coşkusu şiir olur, öykü olur, resim olur.
Stendhal sendromu diye literatüre geçen bir durum vardır. Kişi, bir yapıt karşısında o denli etkilenir ki terler, çarpıntısı artar ve hatta yapıt karşısında bayılır oracığa. Buna temaşa da denilir; bir harikulade manzara veya herhangi bir oluş karşısında seyre ve tefekküre dalmak; seyrettiğin şeyden varlığın kaynağına doğru mesafe almak; zikirle, tekbir ve takdirle şükre ve secdeye kapılmak… Bunların her biri insanın kendini ifade etme biçimidir.
İnsandışılaştırma; duygu, düşünce ve ifade etme kabiliyetini insanın elinden almaya yeltenmektir. Onu yok saymak veya kendisine özgü hisleri, düşünceleri, duyguları örselemek ve ruhunu köreltmektir.
Yüzyıllarca devam eden ‘köleleştirme’ bir insandışılaştırma faaliyetiydi. İnsanın kendinde kaybolma hâlinden bahsediyoruz. O kadar çok başkası ki kendi anlam dünyasını bulamayacak kadar kayıp!
Fanon Fransızcayı iyi konuşan bir psikiyatr olmuş ve bir çocuğun: ‘Anne! Bak bir zenci. Korkuyorum!’ dediğinde kaybolmuşluğunu fark etmişti. Neden korkulan bir figürdü? Yoksa siyah bir leke miydi?
Edward Said’in kızı Najla Said, ki kendisi Amerika doğumlu ve orada büyümüştü, neden bocalayarak büyümüştü? Neden bir beyaz olmadığı için hep bir dışlanmışlığın yükünü sırtlamak zorunda kaldı; hem de bir sığınmacı veya yerleşimci değil; İngilizce konuşan, dünyada onun kadar İngilizceye hâkim nadir insanın olduğu, Amerikalı bir babanın kızı olmasına rağmen! Çocuk yaşlarda gelmiş olsa da, dünyaya mâl olmuş bir üne sahip olsa da Filistinli bir babanın, Lübnanlı bir annenin kızıydı ve ikisi de Arapça konuşabiliyorlardı! Bir dili konuşabiliyor olmanın rahatsız ediciliği…
Filistin’de de yaklaşık olarak yüz yıldır yapılmaya çalışılan bundan başka bir şey olmadı. Ülkenin adı değişti, şehirlerin ve mahallelerin bile… Coğrafyada yaşayan ‘Arap insanlar’ kelimenin en çirkin anlamıyla ‘barbar’; görgüsüz, kendini yönetmekten aciz, şehvetperest, yeteneksiz ve beceriksiz olmak gibi bir ‘söylem’le dile getirildi. Derler ya ‘bir şeyi kırk kere dersen olur’ diye; asıl mesele ‘kırk kere demek’ değil; bu karartıcı dili bir söyleme dönüştürmekti.
Artık bayatlamış ve modası geçmiş, uzun yıllar hegemonik bir söylem olan İslamofobi/İslam nefreti de bundan farklı değildi. Bu noktada şu iki kavramı mı öne sürmeliyiz: Toplumdışılaştırma veya tarihdışılaştırma… Toplumdışılaştırma; toplumsal bir bütünü ‘korku öznesi kılarak’ toplum dışına itme… Ve o bütünü temsil eden sembolleri, kavramları, mekânları, ritüelleri, ibadetleri, fikirleri, tarihleri sevimsizliğin, çirkinliğin, korku ve nefretin objesi kılma… Tüm bunlar bir diskur üzerinden yapıldı.
Bunun bir adım ötesi; ‘çirkin gösterilen’ halk, düşünce veya din adına konuşma, onun adına söz söyleme yetkisini eline alma… Bu bahis üzerinde duracağız ama daha önce şu ayetle İslam’ın bu meseleye nasıl baktığı ortaya konulmalı:
‘…Sizi kavimler ve kabileler hâline getirdik ki tanışıp kaynaşasınız…’ (Hucurat 13). İnsandaki duygu/duyuş, düşünüş ve hissedişlerindeki farklılığın ilahî bir rahmet ve nimet olabileceği, tekdüzelik ve standartlaştırmanın da Allah’ın yaratılışına bir müdahale, insanlaşma ve hatta ‘kulluk’ sürecine ket vurma, engel olma anlamına geleceği şeklinde yorumlanabilir.
Söylemin Gücü ve Manipülatif Etkisi
Edward Said, Filistin’in Sorunu kitabında, Filistin’in kendi kaderini kendi tayin etme hakkının ilk kez 1969’da BM’de onaylanmış olduğunu, Filistin’in sorununun kamu bilincine taşınması tarihinin 1974’leri bulduğunu dile getirir. Filistin hakkında İsrail’in konuşabileceği bir mevzu… Coğrafi sınırlarını dahi onun belirlediği bir yer!? Bu nasıl bir işgaldir böyle? Söylemsel işgal! Filistin’in coğrafi yapısı, şehirlere göre nüfusu ve her türlü bilgiyi aktaran olarak BM’de Filistinlilerden daha çok muhatap, İsrail’in kendisidir. İşte burada, (Foucault’tan alıntıyla) ‘söylem ve hegemonya’ ilişkisi kurulmuştur denebilir. Bir halk ve yaşanan bir trajedi, bir neo-sömürgeci söylem tarafından şiddete uğramakta; yaşanan trajedi, söylemin altında ezilmeye terk edilmektedir. Popüler bir söylemle örneklendirecek olursak: ‘Filistinliler topraklarını sattılar’ cümlesine bakalım. Filistin nasıl bir yerdir mesela? ‘Hangi yıl/yıllarda, kim, kaç kişi veya kaç aile, kaç hektar toprak satmıştır; satılan ne kadar, topraklarına el konulan, gasp edilen ne kadardır?’ Bunlar merak konusu değildir; çünkü sürekli birbirini yiyen, didişen, savaşan, vatanının kadr û kıymetini bilmeyen, hatta toprak sata sata yiyip geçinen bir halk söylemi üzerinden yaşanan trajedi bastırılmış, susturulmuştur.
Bilginin doğruluğu kadar bağlamın doğruluğu da önemlidir. Bir anlatıda doğru bilgilerin olması, kurgunun, anlatının da doğru olmasını zorunlu kılmaz. Evet, ‘söylem’ anlatanın dünya görüşüne, bakış ve inanç biçimine göre şekillenir. Asıl dikkat edilmesi gereken söylemler, içerisinde bolca doğruların olduğu söylemlerdir. Evet,
Filistin’de çok az miktarda toprak satılmıştır. Ancak analiz edilmemiş bu söylem, bu hâliyle bugün yaşanan trajediyi susturmak ve haklılaştırmaktan öte bir işe yaramaz.
(Konumuz bu olmadığı için bu bahsi burada bırakıyoruz. Merak edenler Roger Garaudy’nin konuya dair eserlerinden faydalanabilirler.)
‘Hüküm ancak Allah’ındır.’ ifadesi, yüzde yüz doğru olan bu ifade, dönemin yönetim iştahı kabarmışları tarafından nasıl da istismar edilerek, hegemonik bir söyleme dönüştürüldüğü, manipülatif bir diskura yerleştirildiği ‘analiz’ edilebildiğinde, aldatıcı olmaktan çıkacaktır. Zira kutsalla bezenmiş, kutsal referans gösterilerek kurulmuş bir söylem, kuyumcu hassaslığında bir analize muhtaçtır. Tarihe mâl olmuş bu örnekteki gibi yüzlerce hatta binlerce ‘pür hakikatin’, nasıl da manipülatif bir söyleme dönüştürüldüğünü, hem de Allah’a rağmen bir hâkimiyet alanı oluşturularak bunun yapıldığını görmemek ne mümkün!
Bir söylem analiz edilmeden hakkında yargı kurulamaz, peşine düşülemez, kılavuzluk edemez.
Dile getirilen konu hangi kavramlarla dile getirilmektedir? Kavramlar hangi düşünce dünyasına aittir. Nasıl ve ne şekilde dile getirilmektedir? Ele alınan konu hangi konularla ilişkilendirilmiştir? Dile getirilen konu veya ‘söylem’den etkilenen kimdir, etkileyen kimdir? Konu ele alınırken bağlam nasıl kurulmuştur?
Güçlü bir söylem ve anlatı, güçlü bir analizi gerektirmektedir. Etki alanı güçlü söylemler çok yönlü ve süreklidir. Tekrar ederler; akademik bilgide, fikirde, romanda, sinemada, bugün sosyal medyada… E. Said’in Haberlerin Ağında İslam’ı, Şarkiyatçılık’ı, Doğu’nun Batı tarafından okunma biçimine karşı güçlü bir analiz olduğu için, ‘şarkiyatçı dil’ Edward Said’le suçüstü yakalanmış, deşifre olmuş ve deşifre olmanın verdiği suçluluk hâliyle de tepki verilmiştir.
Manipüle Edilebilirlik
“Dünyevilik” ile şehirli bir adamın gönülsüz becerikliliğini değil,
içinde yaşadığımız dünyayı araştırmaya yönelik
bilgili ve korkusuz bir tavrı kastediyorum.”
Edward Said, Kış Ruhu
Manipüle edilebilirlik hafızasızlıktan, söylenenlerin izini sürememekten beslenir. Kin tutmak için değil; söylenen sözlerin, yapılmayan işlerin, vaadedilip arkasında durulmayan sözlerin, gerekleri yerine getirilmeyen anlaşma ve konsensüslerin; saflık değilse bile, abartılı bir iyi niyetle, bir oldubittiyle unutulması, yaşanılan dünyanın gerçeklerini anlamaktan uzaklaştıracaktır.
Anton Çehov, ‘Şu dünyada zayıfları ezmek ne kadar kolay!’ der.
…Evin çocuklarına ders vermeye gelen Julia Vassilyevna’yla hesap görme vakti gelmiştir. Vassilyevna’nın, hakettiği parayı dahi isteyemeyecek kadar çekingen olduğu bilinir ve beyefendi Vassilyevna’yı yanına çağırır. Öyle bir hesaplaşmadır ki kırk rublelik bir anlaşmanın aslında otuz ruble olduğu, işe başlama tarihi iki ay on beş günken, çalışma gününün tamı tamına iki ay olduğu ve daha nice yalan yanlış bilgilerle Vassilyevna on bir rubleye ikna olur ve bir de beyefendiye ‘mersi/teşekkürler’ demeyi de ihmal etmez. Evin beyefendisi hesap yaparken kendinden o kadar emin ve baskındır ki Vassilyevna dişlerini sıkar, dudağını ısırır ve sinirden eteğini sıkar ama bu insafsız hesaba yutkunur; aslında bu insafsız hesap ders olsun diye yapılmıştır: ‘Bir insan bu denli tabansız, yüreksiz ve pısırık nasıl, neden olur?’ ‘Sana haksızlık yaptım, neden itiraz etmedin?’ sorusuna Vassilyevna’nın cevabı daha sinir bozucudur: ‘Sizden önce de o kadar kişi aynısını yaptı ki…’
Analiz sadece söylem üzerine değil; olaylar, kişiler, dönemler üzerine de yapılabilir. Hatta yaşanan bir olay karşısındaki sessizlik bile analize tâbi tutulmalıdır. Neden sessiz kaldı/n? Aliya, ‘sessizlik söylemi’nin analizini yapmış: ‘Her şey olup bittikten sonra hatırlayacağımız şey, düşmanlarımızın sözleri değil; dostlarımızın sessizliği olacaktır.’ demiştir.
Yaşadığımız sorunlara, çetelesi tutulmuş, hesabı kitabı yapılmış, çözüm yolları belirlenmiş bir cevap verme aşamasından henüz uzaktayız gibi görünmektedir. Bölgesel kıpırdanışlar ve heyecan verici bazı gelişmeler olsa da, bütünlüklü ve tutarlı bir dil ve üslupta olunmadığını görmek zor değil. Sadece biraz daha hassas bir kulak, dikkatli bir dil, dakik bir akıl, acilci hedefleri sevmeyen bir heyecan ve coşku, uzun koşuya ayarlı bir enerji; sanırım biraz bunlara ihtiyacımız var. Bilinmeli ki bu imkânsız da değil.
Ona göre devlet toplumsal bir zorunluluğun ifadesidir. Bu zorunluluğu o, şöyle ifade etmektedir: “Mülk, insan için tabiî bir mansıptır… insanlar için yaşamak ve var olmak, zaruri ihtiyaçlarını ve gıdalarını temin etmek üzere bir araya gelmeleri ve yekdiğerleriyle yardımlaşmaları sayesinde mümkündür.
Otuz beş senelik sıçramayla bugünün okuma kültürüne baktığımızda tür, başlık, biçim, tasarım vb. birimlerin, aşırılaşan ve baş döndüren seçenekleri arasında okuru ürküttüğünü düşünebiliriz. Çocuk kolayca seçiyor aslında, ürken anası babası. Birçok şey gibi okumanın da güncellenmesi gereken temel bir beceri olduğunu gözden kaçıran taş devri okuru; mamutlar hatta dinozorlar kadar eski olan okuma pratikleriyle bugünü kavramaya çalışan trajikomik insan grupları.
Bilim insanları, etik konularını çalışanlar, politika yapıcılar vs. biyo-teknoloji ile siber-teknoloji (yapay zekâ) kesişmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde düşünmesi gerekir. Zira sentetik biyoloji ile yapay zekâ teknolojilerinin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesi için böylesi bir sorumluluğa ihtiyaç var. Yapay zekânın tasarımı ve uygulanması süreçleri gittikçe karmaşıklaşması kontrolü, denetimi ve düzenlenmesini zorlaştıracak görünüyor.
Müslümanlar olarak, inşa ettiğimiz bir uygarlık içinde yaşamıyoruz bilakis başkaları tarafından Müslümanca olmayan dinamiklerle inşa edilmiş bir uygarlık içerisinde yaşıyoruz. Yalnızca Müslümanlar değil Batı dışı topluluklar kendilerinin inşa etmediği var edilmiş bir dünyada yaşamaktadırlar. Batı dışı toplumlar, 300 yıldır Batı ontolojisinin ve epistemolojisinin inşa ettiği (ç)ağlara, mekânlara ve olaylara maruz kalmaktadırlar. Tarihsel olarak “güç” ve “iktidar” varlığını çok mühim gören Batı inanç ve düşünce tarihinde Mitoloji (tasavvuri varlıkların hâkim olduğu bakış), Kilise (din adamlarının ve dogmaların hâkim olduğu yapılanma) ve Devlet (seküler aklın inşa ettiği kurumlaşma) son olarak meydana gelen Şirketleşme (rasyonel akıl gücünün bireyselleşme ile buluştuğu kurumlaşma türü) süreçleri yaşanmıştır.
Sürekli değişen toplum hayatında yeni sorunların ortaya çıkması doğaldır. Yeni sorunlar ise yeni kuralların kapılarını aralar. Bir hukuk sisteminin söz konusu değişimler karşısında donuk kalması toplumsal çöküşün önünü açar. Bu nedenle toplumdaki değişimlerle birlikte hukuksal normların da değişmesi, yenilenmesi, ortaya çıkan sorunlara çözüm üretmesi gerekir. Bu da söz konusu hukuk sisteminin canlı, dinamik bir yapıda olmasını zorunlu kılar.
Söylemin Manipülatif Gücü
Otoriter yapıların ayırt edici özelliklerinden biri; ‘insanı’ insandışılaştırmalarıdır. İnsanı kendi bütünlüğü içinde tanımak, muhatap almak ve sahip olduğu vasıflarından tanımaktan çok, kitle, kütle veya eşya gibi görme eğiliminin adıdır insandışılaştırma. Oysaki insan ve toplumların kendini ifade kabiliyeti tarih boyu olagelen bir şeydir. İnsan hislenir, sever, nefret eder; inanır, reddeder, dinler, ikna olur veya olmaz; ama her şeyden önce insan düşünür. İnsan hüzünlü bir olay karşısında dile gelir, türkü söyler, derin bir hüzne gark olur; coşar ve coşkusu şiir olur, öykü olur, resim olur.
Stendhal sendromu diye literatüre geçen bir durum vardır. Kişi, bir yapıt karşısında o denli etkilenir ki terler, çarpıntısı artar ve hatta yapıt karşısında bayılır oracığa. Buna temaşa da denilir; bir harikulade manzara veya herhangi bir oluş karşısında seyre ve tefekküre dalmak; seyrettiğin şeyden varlığın kaynağına doğru mesafe almak; zikirle, tekbir ve takdirle şükre ve secdeye kapılmak… Bunların her biri insanın kendini ifade etme biçimidir.
İnsandışılaştırma; duygu, düşünce ve ifade etme kabiliyetini insanın elinden almaya yeltenmektir. Onu yok saymak veya kendisine özgü hisleri, düşünceleri, duyguları örselemek ve ruhunu köreltmektir.
Yüzyıllarca devam eden ‘köleleştirme’ bir insandışılaştırma faaliyetiydi. İnsanın kendinde kaybolma hâlinden bahsediyoruz. O kadar çok başkası ki kendi anlam dünyasını bulamayacak kadar kayıp!
Edward Said’in kızı Najla Said, ki kendisi Amerika doğumlu ve orada büyümüştü, neden bocalayarak büyümüştü? Neden bir beyaz olmadığı için hep bir dışlanmışlığın yükünü sırtlamak zorunda kaldı; hem de bir sığınmacı veya yerleşimci değil; İngilizce konuşan, dünyada onun kadar İngilizceye hâkim nadir insanın olduğu, Amerikalı bir babanın kızı olmasına rağmen! Çocuk yaşlarda gelmiş olsa da, dünyaya mâl olmuş bir üne sahip olsa da Filistinli bir babanın, Lübnanlı bir annenin kızıydı ve ikisi de Arapça konuşabiliyorlardı! Bir dili konuşabiliyor olmanın rahatsız ediciliği…
Filistin’de de yaklaşık olarak yüz yıldır yapılmaya çalışılan bundan başka bir şey olmadı. Ülkenin adı değişti, şehirlerin ve mahallelerin bile… Coğrafyada yaşayan ‘Arap insanlar’ kelimenin en çirkin anlamıyla ‘barbar’; görgüsüz, kendini yönetmekten aciz, şehvetperest, yeteneksiz ve beceriksiz olmak gibi bir ‘söylem’le dile getirildi. Derler ya ‘bir şeyi kırk kere dersen olur’ diye; asıl mesele ‘kırk kere demek’ değil; bu karartıcı dili bir söyleme dönüştürmekti.
Artık bayatlamış ve modası geçmiş, uzun yıllar hegemonik bir söylem olan İslamofobi/İslam nefreti de bundan farklı değildi. Bu noktada şu iki kavramı mı öne sürmeliyiz: Toplumdışılaştırma veya tarihdışılaştırma… Toplumdışılaştırma; toplumsal bir bütünü ‘korku öznesi kılarak’ toplum dışına itme… Ve o bütünü temsil eden sembolleri, kavramları, mekânları, ritüelleri, ibadetleri, fikirleri, tarihleri sevimsizliğin, çirkinliğin, korku ve nefretin objesi kılma… Tüm bunlar bir diskur üzerinden yapıldı.
Bunun bir adım ötesi; ‘çirkin gösterilen’ halk, düşünce veya din adına konuşma, onun adına söz söyleme yetkisini eline alma… Bu bahis üzerinde duracağız ama daha önce şu ayetle İslam’ın bu meseleye nasıl baktığı ortaya konulmalı:
‘…Sizi kavimler ve kabileler hâline getirdik ki tanışıp kaynaşasınız…’ (Hucurat 13). İnsandaki duygu/duyuş, düşünüş ve hissedişlerindeki farklılığın ilahî bir rahmet ve nimet olabileceği, tekdüzelik ve standartlaştırmanın da Allah’ın yaratılışına bir müdahale, insanlaşma ve hatta ‘kulluk’ sürecine ket vurma, engel olma anlamına geleceği şeklinde yorumlanabilir.
Söylemin Gücü ve Manipülatif Etkisi
Edward Said, Filistin’in Sorunu kitabında, Filistin’in kendi kaderini kendi tayin etme hakkının ilk kez 1969’da BM’de onaylanmış olduğunu, Filistin’in sorununun kamu bilincine taşınması tarihinin 1974’leri bulduğunu dile getirir. Filistin hakkında İsrail’in konuşabileceği bir mevzu… Coğrafi sınırlarını dahi onun belirlediği bir yer!? Bu nasıl bir işgaldir böyle? Söylemsel işgal! Filistin’in coğrafi yapısı, şehirlere göre nüfusu ve her türlü bilgiyi aktaran olarak BM’de Filistinlilerden daha çok muhatap, İsrail’in kendisidir. İşte burada, (Foucault’tan alıntıyla) ‘söylem ve hegemonya’ ilişkisi kurulmuştur denebilir. Bir halk ve yaşanan bir trajedi, bir neo-sömürgeci söylem tarafından şiddete uğramakta; yaşanan trajedi, söylemin altında ezilmeye terk edilmektedir. Popüler bir söylemle örneklendirecek olursak: ‘Filistinliler topraklarını sattılar’ cümlesine bakalım. Filistin nasıl bir yerdir mesela? ‘Hangi yıl/yıllarda, kim, kaç kişi veya kaç aile, kaç hektar toprak satmıştır; satılan ne kadar, topraklarına el konulan, gasp edilen ne kadardır?’ Bunlar merak konusu değildir; çünkü sürekli birbirini yiyen, didişen, savaşan, vatanının kadr û kıymetini bilmeyen, hatta toprak sata sata yiyip geçinen bir halk söylemi üzerinden yaşanan trajedi bastırılmış, susturulmuştur.
Bilginin doğruluğu kadar bağlamın doğruluğu da önemlidir. Bir anlatıda doğru bilgilerin olması, kurgunun, anlatının da doğru olmasını zorunlu kılmaz. Evet, ‘söylem’ anlatanın dünya görüşüne, bakış ve inanç biçimine göre şekillenir. Asıl dikkat edilmesi gereken söylemler, içerisinde bolca doğruların olduğu söylemlerdir. Evet,
(Konumuz bu olmadığı için bu bahsi burada bırakıyoruz. Merak edenler Roger Garaudy’nin konuya dair eserlerinden faydalanabilirler.)
‘Hüküm ancak Allah’ındır.’ ifadesi, yüzde yüz doğru olan bu ifade, dönemin yönetim iştahı kabarmışları tarafından nasıl da istismar edilerek, hegemonik bir söyleme dönüştürüldüğü, manipülatif bir diskura yerleştirildiği ‘analiz’ edilebildiğinde, aldatıcı olmaktan çıkacaktır. Zira kutsalla bezenmiş, kutsal referans gösterilerek kurulmuş bir söylem, kuyumcu hassaslığında bir analize muhtaçtır. Tarihe mâl olmuş bu örnekteki gibi yüzlerce hatta binlerce ‘pür hakikatin’, nasıl da manipülatif bir söyleme dönüştürüldüğünü, hem de Allah’a rağmen bir hâkimiyet alanı oluşturularak bunun yapıldığını görmemek ne mümkün!
Bir söylem analiz edilmeden hakkında yargı kurulamaz, peşine düşülemez, kılavuzluk edemez.
Dile getirilen konu hangi kavramlarla dile getirilmektedir? Kavramlar hangi düşünce dünyasına aittir. Nasıl ve ne şekilde dile getirilmektedir? Ele alınan konu hangi konularla ilişkilendirilmiştir? Dile getirilen konu veya ‘söylem’den etkilenen kimdir, etkileyen kimdir? Konu ele alınırken bağlam nasıl kurulmuştur?
Güçlü bir söylem ve anlatı, güçlü bir analizi gerektirmektedir. Etki alanı güçlü söylemler çok yönlü ve süreklidir. Tekrar ederler; akademik bilgide, fikirde, romanda, sinemada, bugün sosyal medyada… E. Said’in Haberlerin Ağında İslam’ı, Şarkiyatçılık’ı, Doğu’nun Batı tarafından okunma biçimine karşı güçlü bir analiz olduğu için, ‘şarkiyatçı dil’ Edward Said’le suçüstü yakalanmış, deşifre olmuş ve deşifre olmanın verdiği suçluluk hâliyle de tepki verilmiştir.
Manipüle Edilebilirlik
“Dünyevilik” ile şehirli bir adamın gönülsüz becerikliliğini değil,
içinde yaşadığımız dünyayı araştırmaya yönelik
bilgili ve korkusuz bir tavrı kastediyorum.”
Edward Said, Kış Ruhu
Manipüle edilebilirlik hafızasızlıktan, söylenenlerin izini sürememekten beslenir. Kin tutmak için değil; söylenen sözlerin, yapılmayan işlerin, vaadedilip arkasında durulmayan sözlerin, gerekleri yerine getirilmeyen anlaşma ve konsensüslerin; saflık değilse bile, abartılı bir iyi niyetle, bir oldubittiyle unutulması, yaşanılan dünyanın gerçeklerini anlamaktan uzaklaştıracaktır.
Anton Çehov, ‘Şu dünyada zayıfları ezmek ne kadar kolay!’ der.
…Evin çocuklarına ders vermeye gelen Julia Vassilyevna’yla hesap görme vakti gelmiştir. Vassilyevna’nın, hakettiği parayı dahi isteyemeyecek kadar çekingen olduğu bilinir ve beyefendi Vassilyevna’yı yanına çağırır. Öyle bir hesaplaşmadır ki kırk rublelik bir anlaşmanın aslında otuz ruble olduğu, işe başlama tarihi iki ay on beş günken, çalışma gününün tamı tamına iki ay olduğu ve daha nice yalan yanlış bilgilerle Vassilyevna on bir rubleye ikna olur ve bir de beyefendiye ‘mersi/teşekkürler’ demeyi de ihmal etmez. Evin beyefendisi hesap yaparken kendinden o kadar emin ve baskındır ki Vassilyevna dişlerini sıkar, dudağını ısırır ve sinirden eteğini sıkar ama bu insafsız hesaba yutkunur; aslında bu insafsız hesap ders olsun diye yapılmıştır: ‘Bir insan bu denli tabansız, yüreksiz ve pısırık nasıl, neden olur?’ ‘Sana haksızlık yaptım, neden itiraz etmedin?’ sorusuna Vassilyevna’nın cevabı daha sinir bozucudur: ‘Sizden önce de o kadar kişi aynısını yaptı ki…’
Manipüle edilebilir alandan çıkmak analizle mümkündür!
Analiz sadece söylem üzerine değil; olaylar, kişiler, dönemler üzerine de yapılabilir. Hatta yaşanan bir olay karşısındaki sessizlik bile analize tâbi tutulmalıdır. Neden sessiz kaldı/n? Aliya, ‘sessizlik söylemi’nin analizini yapmış: ‘Her şey olup bittikten sonra hatırlayacağımız şey, düşmanlarımızın sözleri değil; dostlarımızın sessizliği olacaktır.’ demiştir.
Yaşadığımız sorunlara, çetelesi tutulmuş, hesabı kitabı yapılmış, çözüm yolları belirlenmiş bir cevap verme aşamasından henüz uzaktayız gibi görünmektedir. Bölgesel kıpırdanışlar ve heyecan verici bazı gelişmeler olsa da, bütünlüklü ve tutarlı bir dil ve üslupta olunmadığını görmek zor değil. Sadece biraz daha hassas bir kulak, dikkatli bir dil, dakik bir akıl, acilci hedefleri sevmeyen bir heyecan ve coşku, uzun koşuya ayarlı bir enerji; sanırım biraz bunlara ihtiyacımız var. Bilinmeli ki bu imkânsız da değil.
İlgili Yazılar
İbn-i Haldun’a Göre Devlet: Doğası, Kuruluşu, Gelişimi ve Tavırları
Ona göre devlet toplumsal bir zorunluluğun ifadesidir. Bu zorunluluğu o, şöyle ifade etmektedir: “Mülk, insan için tabiî bir mansıptır… insanlar için yaşamak ve var olmak, zaruri ihtiyaçlarını ve gıdalarını temin etmek üzere bir araya gelmeleri ve yekdiğerleriyle yardımlaşmaları sayesinde mümkündür.
Yıldızların Özüne İşlenmiş Hikâyeler
Otuz beş senelik sıçramayla bugünün okuma kültürüne baktığımızda tür, başlık, biçim, tasarım vb. birimlerin, aşırılaşan ve baş döndüren seçenekleri arasında okuru ürküttüğünü düşünebiliriz. Çocuk kolayca seçiyor aslında, ürken anası babası. Birçok şey gibi okumanın da güncellenmesi gereken temel bir beceri olduğunu gözden kaçıran taş devri okuru; mamutlar hatta dinozorlar kadar eski olan okuma pratikleriyle bugünü kavramaya çalışan trajikomik insan grupları.
Kalpsiz Bir Dünyadan Kalpsiz Bir Algoritmaya
Bilim insanları, etik konularını çalışanlar, politika yapıcılar vs. biyo-teknoloji ile siber-teknoloji (yapay zekâ) kesişmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde düşünmesi gerekir. Zira sentetik biyoloji ile yapay zekâ teknolojilerinin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesi için böylesi bir sorumluluğa ihtiyaç var. Yapay zekânın tasarımı ve uygulanması süreçleri gittikçe karmaşıklaşması kontrolü, denetimi ve düzenlenmesini zorlaştıracak görünüyor.
Mekanik Panoptikon’dan Sanal Panoptikon’a: Gözetim
Müslümanlar olarak, inşa ettiğimiz bir uygarlık içinde yaşamıyoruz bilakis başkaları tarafından Müslümanca olmayan dinamiklerle inşa edilmiş bir uygarlık içerisinde yaşıyoruz. Yalnızca Müslümanlar değil Batı dışı topluluklar kendilerinin inşa etmediği var edilmiş bir dünyada yaşamaktadırlar. Batı dışı toplumlar, 300 yıldır Batı ontolojisinin ve epistemolojisinin inşa ettiği (ç)ağlara, mekânlara ve olaylara maruz kalmaktadırlar. Tarihsel olarak “güç” ve “iktidar” varlığını çok mühim gören Batı inanç ve düşünce tarihinde Mitoloji (tasavvuri varlıkların hâkim olduğu bakış), Kilise (din adamlarının ve dogmaların hâkim olduğu yapılanma) ve Devlet (seküler aklın inşa ettiği kurumlaşma) son olarak meydana gelen Şirketleşme (rasyonel akıl gücünün bireyselleşme ile buluştuğu kurumlaşma türü) süreçleri yaşanmıştır.
Kutsallaştırılıp Duygusallığa Terk Edilen Kavram: İçtihat
Sürekli değişen toplum hayatında yeni sorunların ortaya çıkması doğaldır. Yeni sorunlar ise yeni kuralların kapılarını aralar. Bir hukuk sisteminin söz konusu değişimler karşısında donuk kalması toplumsal çöküşün önünü açar. Bu nedenle toplumdaki değişimlerle birlikte hukuksal normların da değişmesi, yenilenmesi, ortaya çıkan sorunlara çözüm üretmesi gerekir. Bu da söz konusu hukuk sisteminin canlı, dinamik bir yapıda olmasını zorunlu kılar.