İslam’ın ortaya çıktığı dönemde yaşanan hadiselere dair bilgi içeren çok sayıda tarihî belge mevcuttur. Mushaf ve Mushaf dışında çeşitli eserlere dağılmış hâlde bulunan rivâyet malzemesi bunların başında gelir. Kur’ân âyetlerinin yazılı formunu ihtiva eden Mushaf, -kıraat ve Mushaf farklılıklarını istisna tutacak olursak-[2] büyük ölçüde statik bir metin yapısına sahiptir. Kur’ân âyetlerinin tefsir edilmesinde özellikle tâbiîn döneminden itibaren tebarüz eden zorluklar, âyetlerin metin yapısındaki değişimden ziyade sözlü bir hitapken, yazılı bir kitaba dönüşen Kur’ân âyetlerinin ilk söylendiği tarihî bağlamına, başka bir deyişle nüzul ortamına dair bilgi eksikliğinden kaynaklanır. Kur’ân’ın nüzul dönemiyle dolaylı muhatapları arasındaki zamansal ve kültürel mesafe açıldıkça âyetlerin özgün anlamlarını tespit daha da güçleşmektedir.
Mushaf dışındaki hadis, siyer, tefsir vd. isnadlı ve isnadsız rivâyetlerin tefsir edilmesinde durum farklılık arz etmektedir.
Bu türden metinlerin nakledilmesinde ilk dönemlerden itibaren âyetlerin naklindekine benzer bir standardizasyon sağlanamamıştır. Bu durum hâliyle ilgili metinlerin isnad ve metin bakımından muhtelif sebeplerle deformasyona uğrayarak nakledilmesiyle sonuçlanmıştır. Rivâyetlerin nakledilme sürecinde soruna yol açan olguların başında ihtisar, taktîʿ, maʿnen rivâyet, idrâc ve tashife ilaveten müstensih müdahaleleri ve muhakkik hataları gelmektedir. Bundan dolayı rivâyetlerin kaynaklarda mevcut formları her zaman doğrudan kullanılmaya uygun değildir. Ancak bir tetkik sürecinden sonra kullanılabilir hâle gelmektedir. Bu, tarihî bağlamına vâkıf olunamayan Kur’ân âyetleri için de geçerlidir.
Bu yazının devamı
220. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Yorgun bedenler, bıkkın gönüller… Kendilerine bile izahını yapamadıkları bir çağda her türlü ikilemin kıskacında aradıklarının derman sunamamasının verdiği sancıyla can çekişmekteler.
Yalnız değiller; yalnız değiliz…
Muhabbet ve merhametin, sadakat ve adaletin, kanaat ve sabrın, itaat ve istişarenin, saygı ve sevginin tasfiye edildiği bir toplumda, ebeveyn çaresizliği arasına sıkıştırılmış çocukların dünyasına dair bir şeyler söylemek için önce onları tanımak gerekiyor. ‘Tanım’lamanın işimize gelen ve rahatsızlık vermeyen tarafı, ‘tanıma’yı silikleştirdiği için bilimsel tasnifler “çocuğa göre” olması gereken davranışlarımızı mekanikleştirmeye başlıyor. İlişkilerin ‘ne’ üzerinden ve ‘ne ile’ kurulacağı karmaşası, ‘tekno-çağ’ın mekanik her aracını tutarsız ilişkiler sarmalında asgari saçmalık seviyesine taşımayı kolaylaştırıyor.
Ahlâkın toplumda bir geçerlilik ve gerçeklik kazanabilmesi için bireyin kendisinde bulunanlardan daha üstün bir değere sahip ahlâki güçler olduğu ve bu güçlere boyun eğecek şekilde yetiştirilmiş olması gerektiği kabul edilmelidir. Bunu sağlamanın yolu da otoritenin varlığını kabul etmekten geçmektedir zira hiçbir duygu otorite duygusunun içine sızamamakta ve onu etkileyememektedir
Alışkanlıklar insanın hayatını idame ettirebilmesi için gereklidir. Bir babanın her gün işe gitmesi, bir annenin çocuklarıyla ilgilenebilmesi, bir öğrencinin derslerini zamanında yapabilmesi gibi alışkanlıklar son derece faydalıdır. Bu tür alışkanlıklarını terk eden bir baba, anne ya da öğrenci ise sıkıntı yaşayacaktır. Fakat iş, düşünce eylemine gelince durum biraz değişmektedir. Hep aynı tarz düşünen, herhangi bir konuda düşüncelerini değiştirmemekte ısrar eden bir kişi için bu alışkanlık zararlıdır. Fakat insanların çoğu fikri anlamda şüphe içinde bir hayat yaşamaktansa içinde şüpheye yer olmayan rahat bir hayatı tercih ederler.
Ekranlarla duvarları örülen bu alanlarda, hepimiz farklılıklar içinde yaşıyoruz. Farklı ilişkiler, farklı tanımlar üzerinden farklı kişiliklerle gerçekleşiyor. El telefonları farklı olay mahallerini yanımızda dolaştırırken, “zeka pırıltısıyla” parlayan gözlerine hayran olduğumuz yapay zekaya bağlılığımız artıyor, insana olan hayranlığımız ise gitgide azalıyor. Ekranların sağlığı tehdit eden etkileriyle beraber içerisinde barındırdığı bu yeni dünya, kendi başına en şiddetli eylemi sergiliyor: Değersizleşiyoruz!
Din Dilinde “Kontrolsüz Nas Kullanımı” Olgusu: “Faiz Yiyen, Annesiyle Kâbe’de Zina Etmiş gibidir.” Rivâyeti Örneği
Giriş
İslam’ın ortaya çıktığı dönemde yaşanan hadiselere dair bilgi içeren çok sayıda tarihî belge mevcuttur. Mushaf ve Mushaf dışında çeşitli eserlere dağılmış hâlde bulunan rivâyet malzemesi bunların başında gelir. Kur’ân âyetlerinin yazılı formunu ihtiva eden Mushaf, -kıraat ve Mushaf farklılıklarını istisna tutacak olursak-[2] büyük ölçüde statik bir metin yapısına sahiptir. Kur’ân âyetlerinin tefsir edilmesinde özellikle tâbiîn döneminden itibaren tebarüz eden zorluklar, âyetlerin metin yapısındaki değişimden ziyade sözlü bir hitapken, yazılı bir kitaba dönüşen Kur’ân âyetlerinin ilk söylendiği tarihî bağlamına, başka bir deyişle nüzul ortamına dair bilgi eksikliğinden kaynaklanır. Kur’ân’ın nüzul dönemiyle dolaylı muhatapları arasındaki zamansal ve kültürel mesafe açıldıkça âyetlerin özgün anlamlarını tespit daha da güçleşmektedir.
Bu türden metinlerin nakledilmesinde ilk dönemlerden itibaren âyetlerin naklindekine benzer bir standardizasyon sağlanamamıştır. Bu durum hâliyle ilgili metinlerin isnad ve metin bakımından muhtelif sebeplerle deformasyona uğrayarak nakledilmesiyle sonuçlanmıştır. Rivâyetlerin nakledilme sürecinde soruna yol açan olguların başında ihtisar, taktîʿ, maʿnen rivâyet, idrâc ve tashife ilaveten müstensih müdahaleleri ve muhakkik hataları gelmektedir. Bundan dolayı rivâyetlerin kaynaklarda mevcut formları her zaman doğrudan kullanılmaya uygun değildir. Ancak bir tetkik sürecinden sonra kullanılabilir hâle gelmektedir. Bu, tarihî bağlamına vâkıf olunamayan Kur’ân âyetleri için de geçerlidir.
Bu yazının devamı 220. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Çocukluğun Görsel Devinimi: Teyakkûz Hâlleri
Yorgun bedenler, bıkkın gönüller… Kendilerine bile izahını yapamadıkları bir çağda her türlü ikilemin kıskacında aradıklarının derman sunamamasının verdiği sancıyla can çekişmekteler.
Yalnız değiller; yalnız değiliz…
Muhabbet ve merhametin, sadakat ve adaletin, kanaat ve sabrın, itaat ve istişarenin, saygı ve sevginin tasfiye edildiği bir toplumda, ebeveyn çaresizliği arasına sıkıştırılmış çocukların dünyasına dair bir şeyler söylemek için önce onları tanımak gerekiyor. ‘Tanım’lamanın işimize gelen ve rahatsızlık vermeyen tarafı, ‘tanıma’yı silikleştirdiği için bilimsel tasnifler “çocuğa göre” olması gereken davranışlarımızı mekanikleştirmeye başlıyor. İlişkilerin ‘ne’ üzerinden ve ‘ne ile’ kurulacağı karmaşası, ‘tekno-çağ’ın mekanik her aracını tutarsız ilişkiler sarmalında asgari saçmalık seviyesine taşımayı kolaylaştırıyor.
Ahlâkın Sosyolojisi Sosyolojinin Ahlâkı
Ahlâkın toplumda bir geçerlilik ve gerçeklik kazanabilmesi için bireyin kendisinde bulunanlardan daha üstün bir değere sahip ahlâki güçler olduğu ve bu güçlere boyun eğecek şekilde yetiştirilmiş olması gerektiği kabul edilmelidir. Bunu sağlamanın yolu da otoritenin varlığını kabul etmekten geçmektedir zira hiçbir duygu otorite duygusunun içine sızamamakta ve onu etkileyememektedir
Eleştirel Düşünebilmek ve Eleştiri Geleneğimiz
Alışkanlıklar insanın hayatını idame ettirebilmesi için gereklidir. Bir babanın her gün işe gitmesi, bir annenin çocuklarıyla ilgilenebilmesi, bir öğrencinin derslerini zamanında yapabilmesi gibi alışkanlıklar son derece faydalıdır. Bu tür alışkanlıklarını terk eden bir baba, anne ya da öğrenci ise sıkıntı yaşayacaktır. Fakat iş, düşünce eylemine gelince durum biraz değişmektedir. Hep aynı tarz düşünen, herhangi bir konuda düşüncelerini değiştirmemekte ısrar eden bir kişi için bu alışkanlık zararlıdır. Fakat insanların çoğu fikri anlamda şüphe içinde bir hayat yaşamaktansa içinde şüpheye yer olmayan rahat bir hayatı tercih ederler.
Bağlı Kalın! Yeni Sürüm Yükleniyor… – Şiddetin Öğretilen Yüzü –
Ekranlarla duvarları örülen bu alanlarda, hepimiz farklılıklar içinde yaşıyoruz. Farklı ilişkiler, farklı tanımlar üzerinden farklı kişiliklerle gerçekleşiyor. El telefonları farklı olay mahallerini yanımızda dolaştırırken, “zeka pırıltısıyla” parlayan gözlerine hayran olduğumuz yapay zekaya bağlılığımız artıyor, insana olan hayranlığımız ise gitgide azalıyor. Ekranların sağlığı tehdit eden etkileriyle beraber içerisinde barındırdığı bu yeni dünya, kendi başına en şiddetli eylemi sergiliyor: Değersizleşiyoruz!
Filistin Cephesinde Değişen Bir Şey Yok: İhanet, Drama, Cinayet, Kehanet ve Kıyamet
Yahudi Siyonizmi: Siyonizm, bedeni doğu, aklı batı, ruhu araf, kalbi sarı. Siyonizm, geçmişi Avrupa, bugünü Gazze, yarını Fırat. Siyonizm, dünü altın buzağı, şimdisi kızıl düve, sonrası kurban. Siyonizm, okuduğu Tevrat, anladığı Kâbil, anlamadığı 10 Emir. Siyonizm, adı Kudüs, sanı hırsız, cismi katil. Siyonizm, tutunduğu dünya, istikameti Gog ve Magog, menzilinde altın çağ. Siyonizm, Tanrı’yı ırkçı zanneden ve O’na sürekli şımaran.
Alışverişe devam et
Nida Dergisi Destek
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba. Yardım almak istediğiniz konuyu aşağıdan seçebilirsiniz.
Hangi konuda yardımcı olabiliriz?
Bize mesaj bırakın
İletişim bilgileriniz yalnızca talebinize dönüş yapmak amacıyla kullanılır.