Birkaç yüzyıldır günlük yaşamımıza hâkim olan kelime ve kavramları konuşurken, bir gerilim içerisine girdiğimiz muhakkak. Nedir bu gerilim, bir iki örnek üzerinden izah etmeye çalışalım: ‘Akıl’ dendiğinde ‘rasyonalist akıl’ mı ‘İslamî akıl’ mı diye bir izaha kalkışılması bahsettiğimiz gerilimin bir göstergesi. ‘Yönetim/ iktidar’ dendiğinde, ‘İslamî iktidar mı’, ‘seküler, laik bir iktidar mı?’; ‘Yasa/ma’, İlâhî bir yasama mı hümanist/insan merkezci bir yasama mı? gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. Batılı olana karşı ‘İslamî olanı bulma ve İslam’a uygun şeklini üretme’ gerilimi hangi alanda yaşanmıyor ki?! Bu bulanık arayış(!) iktisattan siyasete, modadan toplumsal alışkanlıklara kadar hemen her alanda dikkatimizi çekiyor. İslamî ekonomi, İslamî iktidar, İslamî moda, İslamî toplum, İslamî bankacılık ve finans vs…
Ortalama bir tarihlendirmeyle 19. yüzyılın kendine özgü şartlarında İslamî olanı arama, İslamî bir alan açma ve yine İslamî olanı tanımlama çabası anlaşılabilir ve izah edilebilirdi. Peki ya bugün? Bugün İslamî kılma çabalarının çoğu, hem de kendi argümanlarını kullanarak ve üreterek seküler ve laik alana entegrasyon görevini üstlenmiyor mu sizce de? Tarihsel konumunu kaybetmişliği, hafif özgüvensizliği, hafif de ötelenmişliğin izlerini hissetmekte zorlanmayacaksınız. Ve bu ötelenmişliğin içerisinde kendine yer açma çabasını… Evet, bir yolun aranıyor olması ana yolun kaybedildiğinin de ilanıdır. Ana yola çıkma çabası ve umudu unutulup tâli, yani yan yollar otoban gibi görülmeye başlandıysa, işte oradaki kaybolmuşluk, tarihinin en derin kaybolmuşluğudur.
İslamîlik kendine yer açma çabasıyken; İslam, insanlığın karşısına kendine özgü bir teklifle çıkmaktadır. Peki, bu teklif nedir? İslamî diyerek insanlığın karşısına konanlara mahkûm ve mecbur olmadığımızı kabul etmek, İslâm’ın teklifinin ne olduğunu anlamak için iyi bir başlangıç olabilir. Karizmatik kişiler, kurumlar, siyasetler, iktidarlar, yaşantılar, modalar, vaatler, korkular, sevinçler… Sureta İslam hakikatteyse neyi, kiminle, nasıl bir hayatı yaşadığını anlayamadan gömülüp gitmek can yakıcı, acı verici… Tüm sadakati pragmatizme; tüm liyakati de menfaati için insanı insan, toplumu toplum yapan tüm aslî değerlere sadakatsizlik olan bir anlayışın insanoğluna vadedebileceği asil bir değer, gıpta edilebilir bir dünya önerisi olabilir mi!?
Son iki yüzyılda fikirden uygarlığa, teknolojiden bili/ş/im ve iletişim sistemlerine kadar toplumları domine eden, etkileyen ve yönlendiren Batı uygarlığı, diğer din ve uygarlıkların yaşadığı, yukarıda bahsettiğimiz gerilimden ve bu gerilim sonucu ortaya çıkan İslamî çözümlerden! hoşnutsuz görünmemektedir. Bilakis, taklitler aslını yüceltir fehvasınca İslam’la değil, İslamîlerle yaşamayı kendi meşruiyeti içerisinde değerlendirmektedir. Zira İslamî denilende kendini ve kendinden bazı izleri görmektedir. İnsanın hayatını en çok kuşatan para, ekonomi konusuna bakınız. Koca koca coğrafyaların ekonomilerini ve yönetimlerini esir alan dünya para devleri ve pazarlar kimlerin iştahını kabartmamaktadır? Bu para devlerine ve onların hükmettikleri pazarlara iştahla bakan hangi göz, hangi idrak İslam’ın teklifini anlayabilir ki? Büyük bir hayranlık içerisinde onları izleyen gözlerde kendini görmektedir dünya kapital uygarlığı. Dünyanın neresinde olursa olsun modern devletler bu sermayedarların çıkarlarını korumak üzere seferberdirler. Ve Kur’an bu devletleri Firavun; bunların biriktirme yarışını da ‘ateşlerine odun taşımak’ olarak görür. Meşru mudurlar, yasallık ve hukukîlik şartını sağlayabiliyorlarsa ulusal veya uluslararası hukuka göre meşrudurlar. İşte yeni bir soru da ‘meşruluk’; kime göre ve neye göre? Hangi meşruluğu ve kimin meşruluğunu konuşuyoruz. Karun’un mu, Karun’a verilen keşke bize de verilseydi deyip gıpta eden gözlerle bakanların mı, ‘Yazıklar olsun size! İman edip yeryüzünde salihler olarak yaşayanlar için Allah’ın mükafatı dururken ha! Allah’ın vereceği mükafata ancak sabredenler erişir’(Kasas 80) diyenlerin meşruluk ölçüsünü mü konuşacağız.
Haşa, hiç kimse Allah ve İslam adına konuşmayacak. İslamî ile değil direk İslam’la ilgilenecek ve çıkarcıların meşruiyet telakkilerinin altında ezilmeden, özgüvensizliğe düşmeden, ötelenmişliğe aldırış etmeden, sadece İslam konuşulacak. Yanlışlarımızı özgüvensizliğimizle değil, yine İslam’la tamir edecek, ileri bir adım daha atacağız. (Belki hukukî ama) Haram olana bırak el, adım; göz atmaya, niyet etmeye, iştah kabartmaya hatta yan gözle bakmaya dahi tenezzül etmemeyi mü’minlik göreceğiz.
Birileri yoldan çıktı, imanın hem dünya hem ahiret izzet-i ikramından; helal olmayanın debdebesine daldı, Allah’ın vaatlerinden ümit kesti diye biz de Kur’an’ı mı terk edeceğiz?
…
Meşruluk, meşru olma hali…
Genel itibariyle devlet ve iktidar alanıyla ilişkili olarak ele alınan meşruluk kavramının, insanın ve toplumun tüm yapıp ettiklerini de içine alan geniş bir anlam alanı vardır. Meşruluk, meşruiyet; insanın tüm yapıp ettiklerini gerekçelendirmesi, doğruluk ve yanlışlığını birtakım ilkelere dayandırmasıdır. Sahip kılındığı fuâd, bir diğer ifadeyle vicdan gereği insanın meşruiyet arayışı vardır. Aslında meşruiyet arayan ve üreten bir varlıktır insan. İçine sinmeyen ama bir yanıyla da doğruluğuna inanmak istediği bir şeyle karşılaştığında; ‘umarım yaptığının mantıklı bir gerekçesi vardır’ der mesela. Hatta mantıklı bir gerekçesi olmayacağını biliyor dahi olsa ‘mantıksız gibi görünen işin mantıklı bir iş’ olduğuna inanmak ister. Burada meşruluk ‘mantık’ kelimesiyle ifade edilmiştir. Yani yapılan işle sahip olduğu ilkelerin tutarlı olmasını, meşru olmasını arar. Bu, en yalın haliyle bir meşruiyet arayışıdır.
Toplumsal düzlemdeyse meşruiyetin kaynağı, bir davranışın çoğunluk tarafından veya uzun süredir yapılıyor olmasıdır. Bir işi veya davranışı meşru kılan teamüldür, ma’şeri vicdandır. ‘Ne yani yıllardır herkes yanlış yapıyor da bir sen mi doğru yapıyorsun?’ ifadesiyle meşruiyet kaynağı çoklukla gerekçelendirilmiştir. Burada topluma ilâhi bir irade atfedilmiştir. Biri çıkar ve sorar: ‘Peki, ya gerçekten yanlış yapıyorlarsa?’
İktidarlar meşruiyeti çoğu kez ‘yasal, hukukî dayanak’ olarak tanımlar. Bu yasal dayanağın oluşmasında yine ‘yerleşik örfün’ etkisi azımsanamaz düzeyde ise de yasal dayanak her zaman yerleşik örfle at başı gitmez, gitmek zorunda da hissetmez.
Modern dönemde iktidar, meşruiyeti, ulus çıkarları, ulus çıkarlarının tehdit altında olduğu iddiası gibi gerekçelendirmelerle izah eder. Burada iktidar erkine ilahî irade atfedilmiştir.
Max Weber meşruluğu; geleneksel, karizmatik ve yasal/ussal gerekçelerden doğan olmak üzere bir üçlemeyle izah eder.
Kapitalist toplumlarsa meşruiyeti para ve iş üzerinden gerekçelendirirler. Hollywood filmlerinden hatırlanacaktır: ‘Ben, vergisini veren bir Amerikan vatandaşıyım!’
Mesela demokrasiler, halktan aldığı yetkiyle meşruiyetinin sınırlarını belirlerler, halk meşruiyet kaynağı olarak görülmüştür. Her yönetim kendisini insanlık için en ideal yönetim olduğu iddiasıyla meşrulaştırmaktadır. Bu da bir meşruiyet üretim biçimi olarak görülebilir.
Sonuç Niyetine
Garaudy’nin hatıralarında geçen bir örnekle konuyu toplayalım. Garaudy, Ortadoğu ve Müslüman halkların yoğunlukta olduğu coğrafyaları gezerken iki durumla karşı karşıya kalıyor. İlki, ilmî, siyasî, fikrî ve toplumsal olarak Batı uygarlığına benzemeye çalışan halklar, ilim ve fikir mahfilleri. (Biz buna İslamîlik üretenler demiştik) Diğeriyse, Batı uygarlığının etkisine girmeyeceğiz diye kadim ilmî birikimi ayniyle nakletmeyi ve savunmayı İslâm’a sadakat sanıp bunun üzerinden İslam’ı müdafaa etmeye çalışanlar… Garaudy, iki yaklaşım biçimini de umutsuz görmektedir. Çünkü bu ikisinin de geleceğinde İslam yok; birinde Batı diğerinde kendi içinde değerli ama bugüne dair bir işleme tâbi tutulmamış taklit zihniyeti vardır. Bir dönemin sorularına cevap vermiş ve sorunlarıyla baş etmiş bir alimin ilmi birikiminin çok iyi biliniyor olması, aynı birikimle bugünün soru ve sorunlarına cevap üretilebileceği anlamına gelmeyecektir.
Nihayetinde içerisinde yaşadığımız coğrafya insanları, gerçekten iman ediyor ve İslam’ın her dönem için bir teklif olduğuna dair inanç taşıyorlarsa; İslam’ın her dönem, her toplum ve her coğrafya için temel ilkeler veren meşruiyet ilkelerini (buna meşruiyet çizgisi de diyebiliriz) işleyip ortaya koyarak, tarihteki yerlerini alabilirler. Yoksa sahte İslamilikler ve ezik bir halde yaban ellerde meşru görülmenin, meşru kabul edilmenin aşkıyla leylasına kavuşamayan mecnun misali kaybolup gideceklerdir.
“Sırlarımı, düşlerimi, yüreğimi sırtladım,
Mavi diye sarıldığım umutları boşladım,
Yol boyunca dert yüklenmiş bir kervana rastladım,
Arkasından gidiyorum sizin olsun bu şehir.”
Âdem’in iki oğlu arasında gerçekleşen durum detaya inildiğinde iki açıdan çok önemlidir. Birincisi,insanlık tarihinde ilk kez yasak olan; yani insan fıtratına aykırı olan, insanın yaratılış amacına aykırı olan bir eylem gerçekleşmiş oldu.Bu, kötülüğün, yanlışlığın tohumunun yeryüzüne atılışıydı; dosdoğru olan gidişattan ayrılıştı. İkincisi ve daha da önemlisi ise yanlış ve dolayısıyla yasak olan bu eylem bir şeylerle gerekçelendirilip meşrulaştırılmaya çalışıldı.Sonraki tüm kötülüklerin, zulümlerin, haksızlıkların, ahlaksızlıkların, yanlışlıkların ilk tohumunu insanlık toprağına atan Kabil,kendince yaptığı yanlışı meşrulaştırmıştı.
Bu bakımdan mevcut içtihat şartlarına ilave olarak günümüzdeki içtihat faaliyeti için “realiteyi görme ve dikkate alma” şartı da ilave edilmelidir. Tarihsel fıkıh birikiminin potansiyelini açığa çıkarmak ve bu yolla hayata katkıda bulunup yanlış uygulamaları ahlâki zemine çekecek şekilde yön vermek üzere günümüz İslam hukukçularının/fıkıhçıların karşılaşılan sorunların çözümüne yönelik içtihat faaliyetinde bulunmaları hem bir hak hem de görevdir.
Bilinen insanlık tarihinin en kadim meselesidir göç… Bir yerden başka bir yere gitmek anlamında hareketi/dinamizmi/devingenliği havi bir boyuta sahiptir. Nedenleri çeşitlidir… Coğrafyanın zorlayıcılığı olabileceği gibi açlık-yoksulluk-kıtlık-savaş da olabilir… Bir inancın-itikadın-ideolojinin yayılmasını sağlamak ya da ticari faaliyetler de dahildir bu nedenlerin arasına… Her halükarda mekan değişimi söz konusudur ve bu değişim tarih boyunca başka değişimleri de beraberinde getirmiştir.
Yaratılmış en değerli varlık olan insan neslinin kader, ecel ve rızık konusunda hem Yüce Allah’ın ve hem de kendisinin hatta diğer varlıklar ile eşyanın gerekli yetenek, kazanım ve koşullarını bilmesi elzem bir husustur. Ancak görüldüğü kadarıyla bazı insanlar nezdinde hem olgusal aşamaları ve hem de sorumluluk ve irade basamaklarını olduğu gibi anlamasının bazı engelleri olduğu muhakkaktır.
Meşruluk İstenci ve Ayak Değiştirme Halleri
Siz haddi aşan bir kavim olmayı seçtiniz diye,
biz de Kur’an’dan vaz mı geçelim.
Zuhruf-5
Bir şeyle mukayyetiz, serbest değiliz efendim
Turgut Uyar
Birkaç yüzyıldır günlük yaşamımıza hâkim olan kelime ve kavramları konuşurken, bir gerilim içerisine girdiğimiz muhakkak. Nedir bu gerilim, bir iki örnek üzerinden izah etmeye çalışalım: ‘Akıl’ dendiğinde ‘rasyonalist akıl’ mı ‘İslamî akıl’ mı diye bir izaha kalkışılması bahsettiğimiz gerilimin bir göstergesi. ‘Yönetim/ iktidar’ dendiğinde, ‘İslamî iktidar mı’, ‘seküler, laik bir iktidar mı?’; ‘Yasa/ma’, İlâhî bir yasama mı hümanist/insan merkezci bir yasama mı? gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. Batılı olana karşı ‘İslamî olanı bulma ve İslam’a uygun şeklini üretme’ gerilimi hangi alanda yaşanmıyor ki?! Bu bulanık arayış(!) iktisattan siyasete, modadan toplumsal alışkanlıklara kadar hemen her alanda dikkatimizi çekiyor. İslamî ekonomi, İslamî iktidar, İslamî moda, İslamî toplum, İslamî bankacılık ve finans vs…
Ortalama bir tarihlendirmeyle 19. yüzyılın kendine özgü şartlarında İslamî olanı arama, İslamî bir alan açma ve yine İslamî olanı tanımlama çabası anlaşılabilir ve izah edilebilirdi. Peki ya bugün? Bugün İslamî kılma çabalarının çoğu, hem de kendi argümanlarını kullanarak ve üreterek seküler ve laik alana entegrasyon görevini üstlenmiyor mu sizce de? Tarihsel konumunu kaybetmişliği, hafif özgüvensizliği, hafif de ötelenmişliğin izlerini hissetmekte zorlanmayacaksınız. Ve bu ötelenmişliğin içerisinde kendine yer açma çabasını… Evet, bir yolun aranıyor olması ana yolun kaybedildiğinin de ilanıdır. Ana yola çıkma çabası ve umudu unutulup tâli, yani yan yollar otoban gibi görülmeye başlandıysa, işte oradaki kaybolmuşluk, tarihinin en derin kaybolmuşluğudur.
İslamîlik kendine yer açma çabasıyken; İslam, insanlığın karşısına kendine özgü bir teklifle çıkmaktadır. Peki, bu teklif nedir? İslamî diyerek insanlığın karşısına konanlara mahkûm ve mecbur olmadığımızı kabul etmek, İslâm’ın teklifinin ne olduğunu anlamak için iyi bir başlangıç olabilir. Karizmatik kişiler, kurumlar, siyasetler, iktidarlar, yaşantılar, modalar, vaatler, korkular, sevinçler… Sureta İslam hakikatteyse neyi, kiminle, nasıl bir hayatı yaşadığını anlayamadan gömülüp gitmek can yakıcı, acı verici… Tüm sadakati pragmatizme; tüm liyakati de menfaati için insanı insan, toplumu toplum yapan tüm aslî değerlere sadakatsizlik olan bir anlayışın insanoğluna vadedebileceği asil bir değer, gıpta edilebilir bir dünya önerisi olabilir mi!?
Son iki yüzyılda fikirden uygarlığa, teknolojiden bili/ş/im ve iletişim sistemlerine kadar toplumları domine eden, etkileyen ve yönlendiren Batı uygarlığı, diğer din ve uygarlıkların yaşadığı, yukarıda bahsettiğimiz gerilimden ve bu gerilim sonucu ortaya çıkan İslamî çözümlerden! hoşnutsuz görünmemektedir. Bilakis, taklitler aslını yüceltir fehvasınca İslam’la değil, İslamîlerle yaşamayı kendi meşruiyeti içerisinde değerlendirmektedir. Zira İslamî denilende kendini ve kendinden bazı izleri görmektedir. İnsanın hayatını en çok kuşatan para, ekonomi konusuna bakınız. Koca koca coğrafyaların ekonomilerini ve yönetimlerini esir alan dünya para devleri ve pazarlar kimlerin iştahını kabartmamaktadır? Bu para devlerine ve onların hükmettikleri pazarlara iştahla bakan hangi göz, hangi idrak İslam’ın teklifini anlayabilir ki? Büyük bir hayranlık içerisinde onları izleyen gözlerde kendini görmektedir dünya kapital uygarlığı. Dünyanın neresinde olursa olsun modern devletler bu sermayedarların çıkarlarını korumak üzere seferberdirler. Ve Kur’an bu devletleri Firavun; bunların biriktirme yarışını da ‘ateşlerine odun taşımak’ olarak görür. Meşru mudurlar, yasallık ve hukukîlik şartını sağlayabiliyorlarsa ulusal veya uluslararası hukuka göre meşrudurlar. İşte yeni bir soru da ‘meşruluk’; kime göre ve neye göre? Hangi meşruluğu ve kimin meşruluğunu konuşuyoruz. Karun’un mu, Karun’a verilen keşke bize de verilseydi deyip gıpta eden gözlerle bakanların mı, ‘Yazıklar olsun size! İman edip yeryüzünde salihler olarak yaşayanlar için Allah’ın mükafatı dururken ha! Allah’ın vereceği mükafata ancak sabredenler erişir’(Kasas 80) diyenlerin meşruluk ölçüsünü mü konuşacağız.
Haşa, hiç kimse Allah ve İslam adına konuşmayacak. İslamî ile değil direk İslam’la ilgilenecek ve çıkarcıların meşruiyet telakkilerinin altında ezilmeden, özgüvensizliğe düşmeden, ötelenmişliğe aldırış etmeden, sadece İslam konuşulacak. Yanlışlarımızı özgüvensizliğimizle değil, yine İslam’la tamir edecek, ileri bir adım daha atacağız. (Belki hukukî ama) Haram olana bırak el, adım; göz atmaya, niyet etmeye, iştah kabartmaya hatta yan gözle bakmaya dahi tenezzül etmemeyi mü’minlik göreceğiz.
Birileri yoldan çıktı, imanın hem dünya hem ahiret izzet-i ikramından; helal olmayanın debdebesine daldı, Allah’ın vaatlerinden ümit kesti diye biz de Kur’an’ı mı terk edeceğiz?
…
Meşruluk, meşru olma hali…
Genel itibariyle devlet ve iktidar alanıyla ilişkili olarak ele alınan meşruluk kavramının, insanın ve toplumun tüm yapıp ettiklerini de içine alan geniş bir anlam alanı vardır. Meşruluk, meşruiyet; insanın tüm yapıp ettiklerini gerekçelendirmesi, doğruluk ve yanlışlığını birtakım ilkelere dayandırmasıdır. Sahip kılındığı fuâd, bir diğer ifadeyle vicdan gereği insanın meşruiyet arayışı vardır. Aslında meşruiyet arayan ve üreten bir varlıktır insan. İçine sinmeyen ama bir yanıyla da doğruluğuna inanmak istediği bir şeyle karşılaştığında; ‘umarım yaptığının mantıklı bir gerekçesi vardır’ der mesela. Hatta mantıklı bir gerekçesi olmayacağını biliyor dahi olsa ‘mantıksız gibi görünen işin mantıklı bir iş’ olduğuna inanmak ister. Burada meşruluk ‘mantık’ kelimesiyle ifade edilmiştir. Yani yapılan işle sahip olduğu ilkelerin tutarlı olmasını, meşru olmasını arar. Bu, en yalın haliyle bir meşruiyet arayışıdır.
Toplumsal düzlemdeyse meşruiyetin kaynağı, bir davranışın çoğunluk tarafından veya uzun süredir yapılıyor olmasıdır. Bir işi veya davranışı meşru kılan teamüldür, ma’şeri vicdandır. ‘Ne yani yıllardır herkes yanlış yapıyor da bir sen mi doğru yapıyorsun?’ ifadesiyle meşruiyet kaynağı çoklukla gerekçelendirilmiştir. Burada topluma ilâhi bir irade atfedilmiştir. Biri çıkar ve sorar: ‘Peki, ya gerçekten yanlış yapıyorlarsa?’
Modern dönemde iktidar, meşruiyeti, ulus çıkarları, ulus çıkarlarının tehdit altında olduğu iddiası gibi gerekçelendirmelerle izah eder. Burada iktidar erkine ilahî irade atfedilmiştir.
Max Weber meşruluğu; geleneksel, karizmatik ve yasal/ussal gerekçelerden doğan olmak üzere bir üçlemeyle izah eder.
Kapitalist toplumlarsa meşruiyeti para ve iş üzerinden gerekçelendirirler. Hollywood filmlerinden hatırlanacaktır: ‘Ben, vergisini veren bir Amerikan vatandaşıyım!’
Mesela demokrasiler, halktan aldığı yetkiyle meşruiyetinin sınırlarını belirlerler, halk meşruiyet kaynağı olarak görülmüştür. Her yönetim kendisini insanlık için en ideal yönetim olduğu iddiasıyla meşrulaştırmaktadır. Bu da bir meşruiyet üretim biçimi olarak görülebilir.
Sonuç Niyetine
Nihayetinde içerisinde yaşadığımız coğrafya insanları, gerçekten iman ediyor ve İslam’ın her dönem için bir teklif olduğuna dair inanç taşıyorlarsa; İslam’ın her dönem, her toplum ve her coğrafya için temel ilkeler veren meşruiyet ilkelerini (buna meşruiyet çizgisi de diyebiliriz) işleyip ortaya koyarak, tarihteki yerlerini alabilirler. Yoksa sahte İslamilikler ve ezik bir halde yaban ellerde meşru görülmenin, meşru kabul edilmenin aşkıyla leylasına kavuşamayan mecnun misali kaybolup gideceklerdir.
İlgili Yazılar
İnsanlar mı Şehirlerini Kaybetti Şehirler mi İnsanlarını
“Sırlarımı, düşlerimi, yüreğimi sırtladım,
Mavi diye sarıldığım umutları boşladım,
Yol boyunca dert yüklenmiş bir kervana rastladım,
Arkasından gidiyorum sizin olsun bu şehir.”
İnsan ve İslam
Âdem’in iki oğlu arasında gerçekleşen durum detaya inildiğinde iki açıdan çok önemlidir. Birincisi,insanlık tarihinde ilk kez yasak olan; yani insan fıtratına aykırı olan, insanın yaratılış amacına aykırı olan bir eylem gerçekleşmiş oldu.Bu, kötülüğün, yanlışlığın tohumunun yeryüzüne atılışıydı; dosdoğru olan gidişattan ayrılıştı. İkincisi ve daha da önemlisi ise yanlış ve dolayısıyla yasak olan bu eylem bir şeylerle gerekçelendirilip meşrulaştırılmaya çalışıldı.Sonraki tüm kötülüklerin, zulümlerin, haksızlıkların, ahlaksızlıkların, yanlışlıkların ilk tohumunu insanlık toprağına atan Kabil,kendince yaptığı yanlışı meşrulaştırmıştı.
Günümüzde İçtihadın Anlamı ve İmkânı
Bu bakımdan mevcut içtihat şartlarına ilave olarak günümüzdeki içtihat faaliyeti için “realiteyi görme ve dikkate alma” şartı da ilave edilmelidir. Tarihsel fıkıh birikiminin potansiyelini açığa çıkarmak ve bu yolla hayata katkıda bulunup yanlış uygulamaları ahlâki zemine çekecek şekilde yön vermek üzere günümüz İslam hukukçularının/fıkıhçıların karşılaşılan sorunların çözümüne yönelik içtihat faaliyetinde bulunmaları hem bir hak hem de görevdir.
Kim Yerli? Kim Göçmen? Kim Yabancı?
Bilinen insanlık tarihinin en kadim meselesidir göç… Bir yerden başka bir yere gitmek anlamında hareketi/dinamizmi/devingenliği havi bir boyuta sahiptir. Nedenleri çeşitlidir… Coğrafyanın zorlayıcılığı olabileceği gibi açlık-yoksulluk-kıtlık-savaş da olabilir… Bir inancın-itikadın-ideolojinin yayılmasını sağlamak ya da ticari faaliyetler de dahildir bu nedenlerin arasına… Her halükarda mekan değişimi söz konusudur ve bu değişim tarih boyunca başka değişimleri de beraberinde getirmiştir.
İnsanın Varlık Yasasının Sünnetullah Bağlamında Teşekkül Esasları
Yaratılmış en değerli varlık olan insan neslinin kader, ecel ve rızık konusunda hem Yüce Allah’ın ve hem de kendisinin hatta diğer varlıklar ile eşyanın gerekli yetenek, kazanım ve koşullarını bilmesi elzem bir husustur. Ancak görüldüğü kadarıyla bazı insanlar nezdinde hem olgusal aşamaları ve hem de sorumluluk ve irade basamaklarını olduğu gibi anlamasının bazı engelleri olduğu muhakkaktır.