Böyle başlanıyor ya, alışılan bu… Yok alışkanlıklara vurgu için demiyorum aslında, başka ne diyebilirim diye düşündüm. Bu mektuba başlamadan önce düşündüğüm sadece bu değildi tabii. Yeni yıl meselesi her yıl yaşadığım garip bir hâl. Bende hiçbir yıl eskimiyor aslında, içinde anılarımı biriktiren yıllar sapasağlam beynimde, bazıları yer etmiş gönlümde. O nedenle geçen yıl muhasebeden ibaret, hepsi bu işte… Ne yapabildim geçen yıl, ne yapamadım, planlarımın hangileri yarım kaldı… Rabbim ömür ve izin verirse yeni başlayan takvimle neler yapabilirim, diye düşünürüm sadece. O nedenle kutlamam ben, sevinmem bir yıl bitti diye, başlayınca da kutlama bana göre değil. Ben, benimle başlıyorum, kutlanacak olan bir şey varsa o da insan doğup insan kalmaya gayret edenlerin bu gayretlerindeki samimiyetleri, teslimiyetleri… Yani kul olmanın gereğini yerine getiren herkesi hem kutluyor hem de tebrik ediyorum…
Bu dönem garip bir dönem demişimdir zaman zaman ama inan değişik demeyi tercih ediyorum aslında. Garip derken de değişik demek istiyorum. Değişiklik zamanda da değil yine gün 24 saat, bir saat 60 dakika, günün getirdiği sorumluluklar ana hatlarıyla hep aynı. Kıymetinin farkında olma meselesi; nefes alıp verdiğimizin, sorumluluklarımızı yerine getirecek gücümüzün olduğunun, gücümüz kadar hesaba çekileceğimizin farkında olmak… İnancın özgürlüğünde, inandığın sahibine teslim olmak…
Nasılsın? diye sormadım ama sen cevap vermediğin içindir, belki de soruyu yük etmeyeyim diyedir. Bazı cevapsız sorular sorunları besleyebilir diye düşünüyorum ben, şahit oldum çünkü. Birine sordun diyelim, “beni seviyor musun?” diye, öyle ya anlayamadın varsayalım halinden-hareketlerinden, iki türlü yorumlanmaya müsait hâli ve tavrı, o da cevap vermiyor ya. Dön-dolaş beyninde bu sorunun cevabının kalabalığı. Bu sadece sevgi konusunda değil tabii, birçok konuda böyle. Nasılsın? En ciddi sorulardan biridir, cevabı hak eder. Sadece kimin ilgilendiği, kime cevap vereceğinle ilgili ufak tefek kısıtlamalar yapılır cevapta. Nasılsın? denildiğinde kendini kontrol etmen gerekir, nasılsın gerçekten, nasılsın gerçeklerle… Bak gündem nasıl da hâkim olmuş kalemime, “kısıtlama” demişim, bu dönem öyle dönem diye belki de… Demem o ki, “nasılsın?” sorusuna cevap vermemeyi yük etmeyesin diye, iyisindir inşallah temennim duamdır her daim. Şey diyecektim bir de “Nasılsın?” sorusunun cevabını bana vermesen bile, kendine ver, görüşüne güvendiğin insanlara söyle nasıl olduğunu, yardım etsinler zordaysan, yardım etsinler virajları almakta zorlanırsan…
Evet, bu mektupta biraz çocuklardan konuşacağım bile isteye. Çocuk meselesi benim her zaman dilimde. Bildiğin gibi anne olamadım ben, o özlem hâkim oldu her bir zerreme. O nedenle say ki, o özlemle bakıyorum anne-babalara, o özlemle bakıyorum çocukları olanların zenginliklerine… Çocuk ikramdır, emanettir, sorumluluktur ya, istiyorum ki iyilik olsun her dem çocukların düşlerinde, düşüncelerinde… Huzur olsun, güven olsun annelerin yüreklerinde…
Konu çocuk olunca, aslında insan olunca, ilgili oluyor her şey nedenlice sohbetin merkezinde. Okumak mesela, okur olmak-yazar olmak… Bana göre herkes okurdur, her şey okumakla ilgilidir.
Bazen insanların yüzünü okursun, bazen sesini, bazen bir kuşun telaşesini okursun, bazen yavaş yürüyen birisinin yürüyüşünü… Okursun yani. Yazar herkes, bazımız kalemle, bazımız klavye ile, bazımız sesimizle, bazımız sessizliğimizle… Yazarız hepimiz ne varsa içimizde, bir şekilde sızdırırız duruşumuzla… Doğru okumak için gayret gösterenlere, doğruyu yazmak için emek verenlere hürmetlerimle…
Diğer yandan bir de işin edepli edebiyatı var ya, önemli, çok önemli, sözü ziyan etmeden, az sözle öze ulaşanlar, özün adresini yansıtanlar vardır. Dinlemek, okumak, anlamak gerekir her birini nedenlice…Çocukların okuma alışkanlığını geliştirecek olan, sadeleşmiş bir dilin yansıdığı kitaplardır, çocuklar için yazmak basitleştirmek değildir asla. Basit garip bir kelime, bence olmaması gerekiyor hayatımızın hemen hemen hiçbir yerinde. Basite alınmamalı hiçbir şey, her şey hak ettiği kadar önemsenmeli her dönemde. Hele çocuk, bize benzer, gördüklerini taklit eder… Öyle ya, ona terlik alınmasına rağmen annesinin terliğini giymeye ısrar etmesi değil mi bu nedenle. Evcilik oyunlarında bile hatırlarsın ya anne olurduk ya da baba… Çocuk olmak istemezdik, zaten çocuktuk diye…
Sözü uzatmak değil meramım ama konu çocuk olunca kısa anlatacak kadar başarılı olamıyorum işte. İçimde öyle çok şey birikti ki çocuğa dair, hem de birikmeye devam etmekte aldığım her nefesle. Tavsiyem şudur, izin verelim büyüsünler, yardım edelim gerçeği öğrensinler… Bizi okurken görsünler, okumayı iş edindiğimizi, anlamayı görev bildiğimizi görsünler…Tebrik ettiğimizi, teşekkür ettiğimizi, affettiğimizi görsünler…
Selametle diyeceğim yine, nasipse buluşuruz bir sonraki bencileyin ifadelerimle… Önemlisiniz önem verdikleriniz çerçevesinde…
Türkiye sinemasında dindarlık ve dini temaların olduğu pek çok film vardır. Bu filmler dönemin koşullarına göre değişkenlik gösterir ve Türk modernleşmesi ile doğrudan ilgilidir. Halil Uzdu ilk dönem Türk Sineması’nda, din olgusunun genelde ilerlemeyi engelleyici unsur olarak değerlendirildiğini ve “dışlanmış”, “köktenci batıcı zihniyetinin” sinemada geçerli olduğunu kaydeder.
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
Son zamanlarda sıklıkla kentsel yaşamın yergisi yapılırken, modern teknolojik bireyin çağdaş ağıdı yakılmakta ve herkes bâkir olarak varsayılan doğaya davet edilmektedir. Bir tür popüler kültür eleştirisi yapan bu popüler söylem bu yazının çıkış noktasını tayin etmektedir. Genel anlayışa göre kent, hakkında eleştiri yapmanın tüm yollarının sonuna kadar açık olduğu yozlaşmayı ve kayıtsızlığı ifade ederken, doğa da kentin diyalektiği olarak kusursuz güzelliği ve öze/maziye dönüşü portrelemektedir.
Zamanın birinde , elinde not defteriyle yollara düşen ve aldığı yollarda kendine yaklaşmanın ümidini taşıyan bir seyyah varmış. Seyyah dediysem ; amaçsız bir gezgin değil kastım. O kendisine yapıştırılan tüm etiketlerden sıyrılıp, dünyayı tanımaya karar veren ,dünyayı tanıdıkça kendini de çözebileceğini düşünen biriymiş.
Mektup VII
Tekrar Merhabalar diyorum.
Böyle başlanıyor ya, alışılan bu… Yok alışkanlıklara vurgu için demiyorum aslında, başka ne diyebilirim diye düşündüm. Bu mektuba başlamadan önce düşündüğüm sadece bu değildi tabii. Yeni yıl meselesi her yıl yaşadığım garip bir hâl. Bende hiçbir yıl eskimiyor aslında, içinde anılarımı biriktiren yıllar sapasağlam beynimde, bazıları yer etmiş gönlümde. O nedenle geçen yıl muhasebeden ibaret, hepsi bu işte… Ne yapabildim geçen yıl, ne yapamadım, planlarımın hangileri yarım kaldı… Rabbim ömür ve izin verirse yeni başlayan takvimle neler yapabilirim, diye düşünürüm sadece. O nedenle kutlamam ben, sevinmem bir yıl bitti diye, başlayınca da kutlama bana göre değil. Ben, benimle başlıyorum, kutlanacak olan bir şey varsa o da insan doğup insan kalmaya gayret edenlerin bu gayretlerindeki samimiyetleri, teslimiyetleri… Yani kul olmanın gereğini yerine getiren herkesi hem kutluyor hem de tebrik ediyorum…
Bu dönem garip bir dönem demişimdir zaman zaman ama inan değişik demeyi tercih ediyorum aslında. Garip derken de değişik demek istiyorum. Değişiklik zamanda da değil yine gün 24 saat, bir saat 60 dakika, günün getirdiği sorumluluklar ana hatlarıyla hep aynı. Kıymetinin farkında olma meselesi; nefes alıp verdiğimizin, sorumluluklarımızı yerine getirecek gücümüzün olduğunun, gücümüz kadar hesaba çekileceğimizin farkında olmak… İnancın özgürlüğünde, inandığın sahibine teslim olmak…
Nasılsın? diye sormadım ama sen cevap vermediğin içindir, belki de soruyu yük etmeyeyim diyedir. Bazı cevapsız sorular sorunları besleyebilir diye düşünüyorum ben, şahit oldum çünkü. Birine sordun diyelim, “beni seviyor musun?” diye, öyle ya anlayamadın varsayalım halinden-hareketlerinden, iki türlü yorumlanmaya müsait hâli ve tavrı, o da cevap vermiyor ya. Dön-dolaş beyninde bu sorunun cevabının kalabalığı. Bu sadece sevgi konusunda değil tabii, birçok konuda böyle. Nasılsın? En ciddi sorulardan biridir, cevabı hak eder. Sadece kimin ilgilendiği, kime cevap vereceğinle ilgili ufak tefek kısıtlamalar yapılır cevapta. Nasılsın? denildiğinde kendini kontrol etmen gerekir, nasılsın gerçekten, nasılsın gerçeklerle… Bak gündem nasıl da hâkim olmuş kalemime, “kısıtlama” demişim, bu dönem öyle dönem diye belki de… Demem o ki, “nasılsın?” sorusuna cevap vermemeyi yük etmeyesin diye, iyisindir inşallah temennim duamdır her daim. Şey diyecektim bir de “Nasılsın?” sorusunun cevabını bana vermesen bile, kendine ver, görüşüne güvendiğin insanlara söyle nasıl olduğunu, yardım etsinler zordaysan, yardım etsinler virajları almakta zorlanırsan…
Evet, bu mektupta biraz çocuklardan konuşacağım bile isteye. Çocuk meselesi benim her zaman dilimde. Bildiğin gibi anne olamadım ben, o özlem hâkim oldu her bir zerreme. O nedenle say ki, o özlemle bakıyorum anne-babalara, o özlemle bakıyorum çocukları olanların zenginliklerine… Çocuk ikramdır, emanettir, sorumluluktur ya, istiyorum ki iyilik olsun her dem çocukların düşlerinde, düşüncelerinde… Huzur olsun, güven olsun annelerin yüreklerinde…
Bazen insanların yüzünü okursun, bazen sesini, bazen bir kuşun telaşesini okursun, bazen yavaş yürüyen birisinin yürüyüşünü… Okursun yani. Yazar herkes, bazımız kalemle, bazımız klavye ile, bazımız sesimizle, bazımız sessizliğimizle… Yazarız hepimiz ne varsa içimizde, bir şekilde sızdırırız duruşumuzla… Doğru okumak için gayret gösterenlere, doğruyu yazmak için emek verenlere hürmetlerimle…
Diğer yandan bir de işin edepli edebiyatı var ya, önemli, çok önemli, sözü ziyan etmeden, az sözle öze ulaşanlar, özün adresini yansıtanlar vardır. Dinlemek, okumak, anlamak gerekir her birini nedenlice…Çocukların okuma alışkanlığını geliştirecek olan, sadeleşmiş bir dilin yansıdığı kitaplardır, çocuklar için yazmak basitleştirmek değildir asla. Basit garip bir kelime, bence olmaması gerekiyor hayatımızın hemen hemen hiçbir yerinde. Basite alınmamalı hiçbir şey, her şey hak ettiği kadar önemsenmeli her dönemde. Hele çocuk, bize benzer, gördüklerini taklit eder… Öyle ya, ona terlik alınmasına rağmen annesinin terliğini giymeye ısrar etmesi değil mi bu nedenle. Evcilik oyunlarında bile hatırlarsın ya anne olurduk ya da baba… Çocuk olmak istemezdik, zaten çocuktuk diye…
Sözü uzatmak değil meramım ama konu çocuk olunca kısa anlatacak kadar başarılı olamıyorum işte. İçimde öyle çok şey birikti ki çocuğa dair, hem de birikmeye devam etmekte aldığım her nefesle. Tavsiyem şudur, izin verelim büyüsünler, yardım edelim gerçeği öğrensinler… Bizi okurken görsünler, okumayı iş edindiğimizi, anlamayı görev bildiğimizi görsünler…Tebrik ettiğimizi, teşekkür ettiğimizi, affettiğimizi görsünler…
Selametle diyeceğim yine, nasipse buluşuruz bir sonraki bencileyin ifadelerimle… Önemlisiniz önem verdikleriniz çerçevesinde…
İlgili Yazılar
Modern Dünyada Takva’yı Anlamak
Türkiye sinemasında dindarlık ve dini temaların olduğu pek çok film vardır. Bu filmler dönemin koşullarına göre değişkenlik gösterir ve Türk modernleşmesi ile doğrudan ilgilidir. Halil Uzdu ilk dönem Türk Sineması’nda, din olgusunun genelde ilerlemeyi engelleyici unsur olarak değerlendirildiğini ve “dışlanmış”, “köktenci batıcı zihniyetinin” sinemada geçerli olduğunu kaydeder.
Sinvar’ın Âsası
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
Yaşı zindanlara sığmayan bir öfke.
Şiir / Adaletin Amentüsü
Haykırıyor âdem evladı, dillerde adaletin amentüsü,
Dualarla örülüdür yeryüzündeki masumiyetin örtüsü.
Kurmadığımız cümlelerden imtihan ediliyoruz,
Kurulan türlü tezgâhların ağırlığında eziliyoruz.
Bu dönen devrandır, şu hayat seyrandır der misin?
Ziyan olan her yaşantın için tövbe eder misin?
Gün geliyor ve bizler yek sıra halinde diziliyoruz,
Gidilen iki yolun sonunda tek sonuca seçiliyoruz.
Değişmez kanundur bu, hak daima galip gelecek,
Yetersizlik içinde olanlar yeter demeye devam edecek.
Hayalin Şirin Tadı ya da Şehirden Kaçmanın Reçetesi
Son zamanlarda sıklıkla kentsel yaşamın yergisi yapılırken, modern teknolojik bireyin çağdaş ağıdı yakılmakta ve herkes bâkir olarak varsayılan doğaya davet edilmektedir. Bir tür popüler kültür eleştirisi yapan bu popüler söylem bu yazının çıkış noktasını tayin etmektedir. Genel anlayışa göre kent, hakkında eleştiri yapmanın tüm yollarının sonuna kadar açık olduğu yozlaşmayı ve kayıtsızlığı ifade ederken, doğa da kentin diyalektiği olarak kusursuz güzelliği ve öze/maziye dönüşü portrelemektedir.
Seyyah
Zamanın birinde , elinde not defteriyle yollara düşen ve aldığı yollarda kendine yaklaşmanın ümidini taşıyan bir seyyah varmış. Seyyah dediysem ; amaçsız bir gezgin değil kastım. O kendisine yapıştırılan tüm etiketlerden sıyrılıp, dünyayı tanımaya karar veren ,dünyayı tanıdıkça kendini de çözebileceğini düşünen biriymiş.