“Makineleri, marifetleri, büyüleri, hiçbir şeyi insanın hayatını uzatmaya yetmedi; ne de insanı daha mutlu daha huzurlu kılmaya…”
Son zamanlarda sıklıkla kentsel yaşamın yergisi yapılırken, modern teknolojik bireyin çağdaş ağıdı yakılmakta ve herkes bâkir olarak varsayılan doğaya davet edilmektedir. Bir tür popüler kültür eleştirisi yapan bu popüler söylem bu yazının çıkış noktasını tayin etmektedir. Genel anlayışa göre kent, hakkında eleştiri yapmanın tüm yollarının sonuna kadar açık olduğu yozlaşmayı ve kayıtsızlığı ifade ederken, doğa da kentin diyalektiği olarak kusursuz güzelliği ve öze/maziye dönüşü portrelemektedir. Böylece esasen doğanın iyileştirici etkisi vurgulanırken, kentleşme üzerinden bir tür modernite eleştirisi sunulmaktadır. Yani modernitenin açmazlarını somutlaştıran kent-eksenli gerilimler yeni bir mekân arayışını ya da doğaya dönme düşüncesini yüceltmektedir. Yine de bir manifesto şeklinde ele alınan bu karşıt anlatının umut ve heyecan verici olmakla birlikte, ne denli isabetli ve gerçekçi olduğunu da tartışmak gerekmektedir.
Tüm bu düşünceler ekseninde izlediğim bir film oldu “Hayalin Şirin Tadı” (Kemal Tebrizi-2014). İran sinemasının son zamanlarda izlediğim en güzel örneklerinden olduğunu da ifade etmeliyim. Uzun süredir böyle nahif ve hoş bir film izlememiştim doğrusu. Filmin konusu neden beni son yıllarda bir hayli popüler olan “doğaya dönme-kaçış” söylemlerine götürdü derseniz şayet, cevabı basit. Film çevre dostu (ki tüm söylem ve eylemleri bu yönde) olan bir üniversite öğretim görevlisinin çabasını konu ediniyor. Mesajlar her kurulan cümlede net bir biçimde önümüze düşüyor ve bizi, doğayı nasıl hoyratça sömürdüğümüz gerçeğiyle yüzleştiriyor. Bir üniversitede öğretim görevlisi olan Garus Raziyani hayatını çevreyi korumaya adamıştır. Tek düşüncesi ise yenilenebilir enerji kaynakları ve insanları buna yönlendirmek olan Hocayı hayalperest bir öğrencisi (Şirin) kendisine âşık eder. Bu kız öğrencinin hayalleri filmde mesaj niteliğindeki söylemleri daha da düşündürücü kılar diyebiliriz. Tüketim çılgınlığı karşısında ve beton imparatorluklar arasında nefes almaya çalışan insanoğluna, Allah’ın ona bahşettiği nimetlerin ne kadar değerli olduğuna dair bir farkındalık kazandırmaya çalışır Raziyani Hoca. Film boyunca ben de Farabî’nin Erdemli Şehrini hayal ettim, hatırladım. Ya da filmin bize hayal ettirdiği şehri. Kim bilir belki bir gün… Velhâsıl-ı kelam, film bizi kendimize/öz’ümüze/doğa’ya davet etmekte desek yanlış olmaz.
Peki filme kısa bir ara verip izlediğimiz her filmin ve okuduğumuz her kitabın bizi sarsması gerekir fikrinden hareketle aklıma üşüşen şu soruları sorayım: Doğaya dönme, bir sahil kasabası hayalinden doğaya kaçış gerçekten masum bir söylem midir? Kaçma ya da doğaya geri dönmekle ilgili iç açıcı hayalin ödenmeyi bekleyen bedelleri yok mudur? Doğanın çağrısına kulak vermenin ve geriye doğru göçün gerekliliği bir tarafa, bunun imkânlarını oluşturmak adına o güne kadarki kentli birikimleri bir hamlede silmek ya da yok saymak kolay mıdır?
Benimsenen “doğanın sıcaklığı” fikri, doğada hayatta kalmanın bile bitmeyen mücadeleler silsilesi barındırdığı gerçeğini neden ve nasıl bastırmaktadır? Yani doğa, içinde hiçbir gücün ve güçlüğün olmadığı bu kadar steril ve nostaljik bir mekân mıdır gerçekten?
Pratiklik ve erişilebilirlik yönüyle öne çıkan kent mekânı, bu açıdan Alain de Botton’un vurguladığı gibi, eski zaman insanlarının aksine, çok fazla şeyi fakat tümüyle yüzeysel öğrenen ve yaşayan; hiçbir şeye yeterince hayret edemeyen ve minnettarlık hissini yitirmiş bireylerin hem kaotik hem de belirsiz dünyasını ifade etmektedir. Bu durum apartman mimarisiyle somutlaştırılabilir. Yani kentte olmanın eşzamanlı iticiliği ve çekiciliği biraz da apartmanda ikamet etmenin güvenli fakat zevksiz tabiatında karşılık bulur. Modern kentliler gibi apartman sakinleri de zamanla aynılaşırlar. Benzer zevklere, benzer endişelere ve benzer meşgalelere hapsolurlar. Mimari düzeyde yalnızca dış’ın olduğu bir uzamda, toplumsal ilişkiler yalnızca yüzeyler üzerine kuruludur ve oradaki bireyler de yalnızca bedensel görünümlerine indirgenmektedirler. Dolayısıyla burada hayaller ve idealler değil; planlar ve hedefler öne çıkmaktadır. Doğada hayatta kalmayı ifade eden insani çaba, kent yaşamında belli bir kesintisizlik içinde hep daha fazlasını elde etme hırsına dönüşmektedir.
Kaçmak ya da uzaklaşmak varlığın bedensel devinimini gerektirse ve ona koşutmuş gibi görünse de, esasında varlığa içkin bir durumu ifade etmektedir. Bu durumda kişi en çok da en fazla yakın olduğu şeye uzaktır ya da en uzakmış gibi göründüğü şeye yakındır.
Çünkü onun içselliği kendinden uzak olanın, bu durumda bir kentli için doğanın ya da bir taşralı için kentin kusursuzluk algısı –esasında yanılgısıyla doludur. “Ben nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir” diyen Baudelaire de bu çelişkiyi anlatmaktadır. Bulunulan yerden ayrılma, uzaklaşma eylemi bu bağlamda içsel mutsuzluk halinin yansıması ve sonucudur. Rasim Özdenören de benzer şekilde, kendini değiştiremeyenin bir avuntu olarak kentini değiştirmeye yöneldiğinden bahseder.[1]
Balta girmemiş mekânların ve samimi ilişkilerin yurdu olarak varsayılan doğa, bir kesime göre fantastik bir umut, diğerleri için kapitalizme entegre sonu gelmez bir hammaddeyse de; her ikisi için birden el değmemişliğin gerisinde güncel bir özel mülkiyet sorunsalının orta yeridir. Bu sebeple, kaçışın ve uzaklara gitmenin sürdürülebilirliği yok gibidir. Kentliler, gittiği her yere başka kentler inşa etmeye meyillidir.[2] Yine de doğa, henüz tam anlamıyla tüketilmemiş ve her şey olmaya hazır olduğu ümit edilen bir yerdir. Doğaya atfedilen olumlu ve yapıcı niteliklerin kentli karakterin tam da sahip olmadığı şeyleri tamamladığı düşüncesi bu ümidin asıl kaynağıdır. Doğa, kentli için bir tür tamamlanma ve fazlalıkları atma vaadi taşımaktadır.
Doğanın ve uzak taşranın çekiciliği, onun aynı zamanda iticiliğini içermektedir. Kalabalık olmayan ve tanıdıklardan oluşan insanlarla ve aşina bir çevreyle kuşatılmış olmak hem özgürleştirici hem de esir edici bir durumdur. Az ve tümüyle tanıdıktan oluşan bir kitle, Elias Canetti’nin ifade ettiği gibi, düşünülebilecek en korkunç kitledir.[3] Bu yönüyle doğanın temin ettiği genişlik ve ferahlama hissi yanıltıcı olabilmektedir; öyle ki kaçış eyleminin kendisi bile öznenin belirlediği bir teşebbüsün ötesinde, bugün kentleşme kalıpları ya da kültür endüstrisinin ürettiği bir trenddir. Adorno haklıdır: “En pratik şeydir kaçış, büyük sermayenin en hararetle benimsediği şey: Uzaklara kaçırılırız… Mesajla doludur kaçış. Karşıtı olan mesaj da gerçekte olduğu şeye benzer: Kaçıştan kaçma isteği. Şeyleşmeye karşı direnci şeyleştirir”.[4]
Kendi karşıtını da kendisi üreten bu endüstrinin gölgesinde uzaklık, özgürlük ve doğallık göndermeleri, bu nedenle kentin karşısında değil; daha önce vurgulandığı gibi, kentle birlikte ama daha yüce totaliter bir iktidar şemasının altında aynı amaca hizmet etmektedir.
Bugün modern kentli için uzak ve ıssız bir yerlere gitme fikri, yazının başında da ifade edildiği üzere oldukça popüler bir konu ve bir moda unsurudur. Bugün hemen her kentli, hiç değilse emekli olduktan sonra geride ve geriye kalan tek ve belki de son plan olarak köyüne, toprağına geri dönmeyi planlamaktadır. Bu planın içi, doğayla iç içe köydeki müstakil evin bahçesinde katkısız sebze meyveler yetiştirmek ve hayvanlar beslemek; onların yapaylaştırılmamış, dondurulmamış, fiyatlandırılmamış ve piyasaya düşmemiş nimetlerinden faydalanmak fikriyle yüklenmiştir. Beri yandan, kentten kaçıp doğa simülasyonu içinde huzur arayan modern bireyin kaçınılmaz olarak yakalanacağı başka türlü bir ruh hali, bir karakter formu ve bir yaşam biçimi olarak kentlilik vardır. Tavrına ve bakışına sinen bu “kentlilik hali”, doğadaki her şeyi kentle irtibatlandırmayı ve karşılaştırmayı; ona verdiği değerde de kenti ölçü almayı şart koşacaktır. Tam da bu nedenle doğa, iddia edilegeldiğinin aksine, kaçış menzili olarak sınırsız kopuşun ve koşulsuz özgürlüğün mutlak adresi olamayacak kadar kentle ilintilidir.
Yakın zamanda yaşadığım bir diyalog bunu gösteriyor; bu kaçışın aslında özgürlüğümüz ve mutluluğumuz olmadığını. Kafa dinlemek amacıyla şehre yakın ama şehrin dışında bir yere misafirliğe gittiğimiz ailenin -ki yaşadıkları ortam gayet sakin, oldukça doğal, yemyeşil orman ve dağ havasıyla çevrili bir yerdi-, kızıyla yaşadığım diyalog benim için ilgi çekiciydi. Ben dediğimde genç kız, “Yok abla, bir yere kadar güzel, iyi hoş ama sonra aşırı sıkılıyorsun. Hiçbir sosyalliğin olmuyor. Herkesin unuttuğu bir yerde yaşıyorsun gibi” demişti. Bu sözler aslında yaptığımız köy ziyaretlerimizde de duymaya alışık olduğumuz sözler. Kentli’nin doğallığa öykünmesi, olmadığı yerde mutlu olacakmış hissini yaşaması durumu. Doğanın içinde ama kentli yaşamın dışında kalma yazgısı, kaçışla ya da doğaya dönüşle ilgili kusursuz hayalin ödenmeyi bekleyen belki de en gerçekçi bedelidir. Bu nedenle Bukowski’nin dediği gibi, “heves yeterli değildir değişmek için. Adımlar doğal olmalı ve hayatın içinden gelmelidir”.
Dipnotlar:
[1] Rasim Özdenören, Kent İlişkileri, İstanbul: İz Yayıncılık, 2015, s.82-83.
Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu.
Adını duyduğumuz bir kitap ya da film, odağı kendisine ya da bir benzerine yönlendiriyor. Çünkü çokça duyulur, okunur, görünür ise bir şey, popülaritesi de fazladır, vitrindeki yerini almıştır. Böyle olunca adını sık duymadığımız çalışmalar, eserler ve elbette sinema filmleri, bir köşede öylece kalakalıyor. Peki, bu durum o eserin, filmin kalitesini etkiler mi? Bir eserin değeri onu okuyanın sayısına, kitlesinin büyüklüğüne göre mi değerlendirilir? Bir eserin kalabalık kitleler tarafından düşünülmüyor, yazılmıyor ya da gündemde yer almıyor olması onun niteliğinden bir şey kaybettirir mi?
Yaşlı teyzemizi ziyarete gittik.O da oradaydı.Seksen üç yaşında, görmüş geçirmiş bir teyze. Temiz, onurlu bir yüzü vardı.Yaşlılar ilgilenilmeyi, konuşmayı severler.Sorular sorarak onu konuşturmak istedim. Niyetim sadece hoşbeş etmekti.Kısaca hayatını özetledi. Etkilenmemek elde değil. Neler yaşıyor insanlar da hâlâ ayaktalar.“İnsan her acıya katlanabiliyor demek ki” demekten kendimi alamadım.Bir sonraki nesli yani bizleri ve bizden sonrakileri düşündüm. …
İncecik bir ip çizgi şeklinde boydan boya uzanıyor. Çocuk, elinde ip cambazlarına has olan sopayla dengesini korumaya ve karşıya geçmeye çalışıyor. Üstelik ipin bir ucunu tutan başka bir el var. Çocuğun kaderi biraz da bu ele bağlı. Kendi çabasıyla bu çaba birleştiğinde karşıya geçmek mümkün olabilecek. Kaderinin başka ellere de bağlı olduğu söylenebilir. Neyi anlatıyorum? Hüseyin Karatay’ın geçtiğimiz aylarda ikinci basımı yapılan Hayal Tutkusu kitabının kapağını. Yorumlamaya çalıştığımız kapak ile Karatay’ın anlatımı oldukça örtüşüyor.
Hayalin Şirin Tadı ya da Şehirden Kaçmanın Reçetesi
“Makineleri, marifetleri, büyüleri, hiçbir şeyi insanın hayatını uzatmaya yetmedi; ne de insanı daha mutlu daha huzurlu kılmaya…”
Son zamanlarda sıklıkla kentsel yaşamın yergisi yapılırken, modern teknolojik bireyin çağdaş ağıdı yakılmakta ve herkes bâkir olarak varsayılan doğaya davet edilmektedir. Bir tür popüler kültür eleştirisi yapan bu popüler söylem bu yazının çıkış noktasını tayin etmektedir. Genel anlayışa göre kent, hakkında eleştiri yapmanın tüm yollarının sonuna kadar açık olduğu yozlaşmayı ve kayıtsızlığı ifade ederken, doğa da kentin diyalektiği olarak kusursuz güzelliği ve öze/maziye dönüşü portrelemektedir. Böylece esasen doğanın iyileştirici etkisi vurgulanırken, kentleşme üzerinden bir tür modernite eleştirisi sunulmaktadır. Yani modernitenin açmazlarını somutlaştıran kent-eksenli gerilimler yeni bir mekân arayışını ya da doğaya dönme düşüncesini yüceltmektedir. Yine de bir manifesto şeklinde ele alınan bu karşıt anlatının umut ve heyecan verici olmakla birlikte, ne denli isabetli ve gerçekçi olduğunu da tartışmak gerekmektedir.
Tüm bu düşünceler ekseninde izlediğim bir film oldu “Hayalin Şirin Tadı” (Kemal Tebrizi-2014). İran sinemasının son zamanlarda izlediğim en güzel örneklerinden olduğunu da ifade etmeliyim. Uzun süredir böyle nahif ve hoş bir film izlememiştim doğrusu. Filmin konusu neden beni son yıllarda bir hayli popüler olan “doğaya dönme-kaçış” söylemlerine götürdü derseniz şayet, cevabı basit. Film çevre dostu (ki tüm söylem ve eylemleri bu yönde) olan bir üniversite öğretim görevlisinin çabasını konu ediniyor. Mesajlar her kurulan cümlede net bir biçimde önümüze düşüyor ve bizi, doğayı nasıl hoyratça sömürdüğümüz gerçeğiyle yüzleştiriyor. Bir üniversitede öğretim görevlisi olan Garus Raziyani hayatını çevreyi korumaya adamıştır. Tek düşüncesi ise yenilenebilir enerji kaynakları ve insanları buna yönlendirmek olan Hocayı hayalperest bir öğrencisi (Şirin) kendisine âşık eder. Bu kız öğrencinin hayalleri filmde mesaj niteliğindeki söylemleri daha da düşündürücü kılar diyebiliriz. Tüketim çılgınlığı karşısında ve beton imparatorluklar arasında nefes almaya çalışan insanoğluna, Allah’ın ona bahşettiği nimetlerin ne kadar değerli olduğuna dair bir farkındalık kazandırmaya çalışır Raziyani Hoca. Film boyunca ben de Farabî’nin Erdemli Şehrini hayal ettim, hatırladım. Ya da filmin bize hayal ettirdiği şehri. Kim bilir belki bir gün… Velhâsıl-ı kelam, film bizi kendimize/öz’ümüze/doğa’ya davet etmekte desek yanlış olmaz.
Peki filme kısa bir ara verip izlediğimiz her filmin ve okuduğumuz her kitabın bizi sarsması gerekir fikrinden hareketle aklıma üşüşen şu soruları sorayım: Doğaya dönme, bir sahil kasabası hayalinden doğaya kaçış gerçekten masum bir söylem midir? Kaçma ya da doğaya geri dönmekle ilgili iç açıcı hayalin ödenmeyi bekleyen bedelleri yok mudur? Doğanın çağrısına kulak vermenin ve geriye doğru göçün gerekliliği bir tarafa, bunun imkânlarını oluşturmak adına o güne kadarki kentli birikimleri bir hamlede silmek ya da yok saymak kolay mıdır?
Pratiklik ve erişilebilirlik yönüyle öne çıkan kent mekânı, bu açıdan Alain de Botton’un vurguladığı gibi, eski zaman insanlarının aksine, çok fazla şeyi fakat tümüyle yüzeysel öğrenen ve yaşayan; hiçbir şeye yeterince hayret edemeyen ve minnettarlık hissini yitirmiş bireylerin hem kaotik hem de belirsiz dünyasını ifade etmektedir. Bu durum apartman mimarisiyle somutlaştırılabilir. Yani kentte olmanın eşzamanlı iticiliği ve çekiciliği biraz da apartmanda ikamet etmenin güvenli fakat zevksiz tabiatında karşılık bulur. Modern kentliler gibi apartman sakinleri de zamanla aynılaşırlar. Benzer zevklere, benzer endişelere ve benzer meşgalelere hapsolurlar. Mimari düzeyde yalnızca dış’ın olduğu bir uzamda, toplumsal ilişkiler yalnızca yüzeyler üzerine kuruludur ve oradaki bireyler de yalnızca bedensel görünümlerine indirgenmektedirler. Dolayısıyla burada hayaller ve idealler değil; planlar ve hedefler öne çıkmaktadır. Doğada hayatta kalmayı ifade eden insani çaba, kent yaşamında belli bir kesintisizlik içinde hep daha fazlasını elde etme hırsına dönüşmektedir.
Çünkü onun içselliği kendinden uzak olanın, bu durumda bir kentli için doğanın ya da bir taşralı için kentin kusursuzluk algısı –esasında yanılgısıyla doludur. “Ben nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir” diyen Baudelaire de bu çelişkiyi anlatmaktadır. Bulunulan yerden ayrılma, uzaklaşma eylemi bu bağlamda içsel mutsuzluk halinin yansıması ve sonucudur. Rasim Özdenören de benzer şekilde, kendini değiştiremeyenin bir avuntu olarak kentini değiştirmeye yöneldiğinden bahseder.[1]
Balta girmemiş mekânların ve samimi ilişkilerin yurdu olarak varsayılan doğa, bir kesime göre fantastik bir umut, diğerleri için kapitalizme entegre sonu gelmez bir hammaddeyse de; her ikisi için birden el değmemişliğin gerisinde güncel bir özel mülkiyet sorunsalının orta yeridir. Bu sebeple, kaçışın ve uzaklara gitmenin sürdürülebilirliği yok gibidir. Kentliler, gittiği her yere başka kentler inşa etmeye meyillidir.[2] Yine de doğa, henüz tam anlamıyla tüketilmemiş ve her şey olmaya hazır olduğu ümit edilen bir yerdir. Doğaya atfedilen olumlu ve yapıcı niteliklerin kentli karakterin tam da sahip olmadığı şeyleri tamamladığı düşüncesi bu ümidin asıl kaynağıdır. Doğa, kentli için bir tür tamamlanma ve fazlalıkları atma vaadi taşımaktadır.
Doğanın ve uzak taşranın çekiciliği, onun aynı zamanda iticiliğini içermektedir. Kalabalık olmayan ve tanıdıklardan oluşan insanlarla ve aşina bir çevreyle kuşatılmış olmak hem özgürleştirici hem de esir edici bir durumdur. Az ve tümüyle tanıdıktan oluşan bir kitle, Elias Canetti’nin ifade ettiği gibi, düşünülebilecek en korkunç kitledir.[3] Bu yönüyle doğanın temin ettiği genişlik ve ferahlama hissi yanıltıcı olabilmektedir; öyle ki kaçış eyleminin kendisi bile öznenin belirlediği bir teşebbüsün ötesinde, bugün kentleşme kalıpları ya da kültür endüstrisinin ürettiği bir trenddir. Adorno haklıdır: “En pratik şeydir kaçış, büyük sermayenin en hararetle benimsediği şey: Uzaklara kaçırılırız… Mesajla doludur kaçış. Karşıtı olan mesaj da gerçekte olduğu şeye benzer: Kaçıştan kaçma isteği. Şeyleşmeye karşı direnci şeyleştirir”.[4]
Kendi karşıtını da kendisi üreten bu endüstrinin gölgesinde uzaklık, özgürlük ve doğallık göndermeleri, bu nedenle kentin karşısında değil; daha önce vurgulandığı gibi, kentle birlikte ama daha yüce totaliter bir iktidar şemasının altında aynı amaca hizmet etmektedir.
Bugün modern kentli için uzak ve ıssız bir yerlere gitme fikri, yazının başında da ifade edildiği üzere oldukça popüler bir konu ve bir moda unsurudur. Bugün hemen her kentli, hiç değilse emekli olduktan sonra geride ve geriye kalan tek ve belki de son plan olarak köyüne, toprağına geri dönmeyi planlamaktadır. Bu planın içi, doğayla iç içe köydeki müstakil evin bahçesinde katkısız sebze meyveler yetiştirmek ve hayvanlar beslemek; onların yapaylaştırılmamış, dondurulmamış, fiyatlandırılmamış ve piyasaya düşmemiş nimetlerinden faydalanmak fikriyle yüklenmiştir. Beri yandan, kentten kaçıp doğa simülasyonu içinde huzur arayan modern bireyin kaçınılmaz olarak yakalanacağı başka türlü bir ruh hali, bir karakter formu ve bir yaşam biçimi olarak kentlilik vardır. Tavrına ve bakışına sinen bu “kentlilik hali”, doğadaki her şeyi kentle irtibatlandırmayı ve karşılaştırmayı; ona verdiği değerde de kenti ölçü almayı şart koşacaktır. Tam da bu nedenle doğa, iddia edilegeldiğinin aksine, kaçış menzili olarak sınırsız kopuşun ve koşulsuz özgürlüğün mutlak adresi olamayacak kadar kentle ilintilidir.
Yakın zamanda yaşadığım bir diyalog bunu gösteriyor; bu kaçışın aslında özgürlüğümüz ve mutluluğumuz olmadığını. Kafa dinlemek amacıyla şehre yakın ama şehrin dışında bir yere misafirliğe gittiğimiz ailenin -ki yaşadıkları ortam gayet sakin, oldukça doğal, yemyeşil orman ve dağ havasıyla çevrili bir yerdi-, kızıyla yaşadığım diyalog benim için ilgi çekiciydi. Ben dediğimde genç kız, “Yok abla, bir yere kadar güzel, iyi hoş ama sonra aşırı sıkılıyorsun. Hiçbir sosyalliğin olmuyor. Herkesin unuttuğu bir yerde yaşıyorsun gibi” demişti. Bu sözler aslında yaptığımız köy ziyaretlerimizde de duymaya alışık olduğumuz sözler. Kentli’nin doğallığa öykünmesi, olmadığı yerde mutlu olacakmış hissini yaşaması durumu. Doğanın içinde ama kentli yaşamın dışında kalma yazgısı, kaçışla ya da doğaya dönüşle ilgili kusursuz hayalin ödenmeyi bekleyen belki de en gerçekçi bedelidir. Bu nedenle Bukowski’nin dediği gibi, “heves yeterli değildir değişmek için. Adımlar doğal olmalı ve hayatın içinden gelmelidir”.
Dipnotlar:
[1] Rasim Özdenören, Kent İlişkileri, İstanbul: İz Yayıncılık, 2015, s.82-83.
[2] Özdenören, a.g.e., s.82.
[3] Elias Canetti, İnsanın Taşrası, İstanbul: Payel Yayınevi, 2011, s.215.
[4] Theodor W. Adorno, Minima Moralia, çev. Ahmet Doğukan ve Orhan Koçak. İstanbul: Metis Yayınları, 2005 S.208.
İlgili Yazılar
Kaymak
Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu.
Değişmek mi Zor Değiştirmek mi? İmparatorlar Kulübü’nde Karakterli Olmayı Aramak
Adını duyduğumuz bir kitap ya da film, odağı kendisine ya da bir benzerine yönlendiriyor. Çünkü çokça duyulur, okunur, görünür ise bir şey, popülaritesi de fazladır, vitrindeki yerini almıştır. Böyle olunca adını sık duymadığımız çalışmalar, eserler ve elbette sinema filmleri, bir köşede öylece kalakalıyor. Peki, bu durum o eserin, filmin kalitesini etkiler mi? Bir eserin değeri onu okuyanın sayısına, kitlesinin büyüklüğüne göre mi değerlendirilir? Bir eserin kalabalık kitleler tarafından düşünülmüyor, yazılmıyor ya da gündemde yer almıyor olması onun niteliğinden bir şey kaybettirir mi?
İnsan Her Acıya Katlanabilir Mi
Yaşlı teyzemizi ziyarete gittik.O da oradaydı.Seksen üç yaşında, görmüş geçirmiş bir teyze. Temiz, onurlu bir yüzü vardı.Yaşlılar ilgilenilmeyi, konuşmayı severler.Sorular sorarak onu konuşturmak istedim. Niyetim sadece hoşbeş etmekti.Kısaca hayatını özetledi. Etkilenmemek elde değil. Neler yaşıyor insanlar da hâlâ ayaktalar.“İnsan her acıya katlanabiliyor demek ki” demekten kendimi alamadım.Bir sonraki nesli yani bizleri ve bizden sonrakileri düşündüm. …
Özgür Ruhların ve Tutsak Bedenlerin Şehri
Jetler, tanklar, silahlar ve kurşunlar
Kuşlardan daha fazla uçuyorlar
Ortadoğuda, bilhassa Gazze’de
Anne sütünden daha fazla, yağmurdan da…
Hayale Tutunmak ya da Hayalle Tutunmak
İncecik bir ip çizgi şeklinde boydan boya uzanıyor. Çocuk, elinde ip cambazlarına has olan sopayla dengesini korumaya ve karşıya geçmeye çalışıyor. Üstelik ipin bir ucunu tutan başka bir el var. Çocuğun kaderi biraz da bu ele bağlı. Kendi çabasıyla bu çaba birleştiğinde karşıya geçmek mümkün olabilecek. Kaderinin başka ellere de bağlı olduğu söylenebilir. Neyi anlatıyorum? Hüseyin Karatay’ın geçtiğimiz aylarda ikinci basımı yapılan Hayal Tutkusu kitabının kapağını. Yorumlamaya çalıştığımız kapak ile Karatay’ın anlatımı oldukça örtüşüyor.