“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”
İslam Düşünce Tarihi için bir milat verilecek olsa bu behemehâl Hz. Peygamberin dar-ı bekaya irtihali olurdu. Çünkü Hz. Peygamber’in vefatıyla vahiy kesilmiş Müslümanlar sadece Kur’an ve Sünnetle baş başa kalmışlardır. Bu durum kısa bir müddet içerisinde yeni birtakım sorunların teşkil etmesine sebebiyet vermiştir. Dahası üzerine yapılan fetihler neticesinde kadim dünyanın bilgi havzaları Müslümanların yönetimine geçmiş ve burada pek çok din, dil ve kültürle tanışılması sorunları katmerlendirmiştir. Müellif, tüm bu sorunlarla beraber İslam düşünce geleneğinin bütün sorunlarının en temelde Akıl-Vahiy ilişkisinden türediğini tartışmaya açmaktadır. Bu düşünce geleneklerinin tikel olarak Tanrı, Âlem ve İnsan hakkındaki görüşleri ortaya konulmakta ve bu kavramların birbirleriyle ilişkisini yani Tanrı-Âlem, Tanrı-İnsan ilişkisini nasıl anladıklarını belirtmektedir. Nihayetinde mezkûr ilimlerin alamet-i farikaları tespit edilip ‘çağdaş meseleleri nasıl ele alacağımız ‘sorusu değerlendirilmeye çalışılmıştır.
FAŞİST YALANLARIN KISA TARİHİ
FEDERICO FINCHELSTEIN / İLETİŞİM YAYINLARI
“Faşizm evrensel aklın hakikati söylemek konusunda yegâne kriter olduğu fikrine karşıydı. Faşizm, siyasi hakikatin nihai kaynağı olarak birtakım mitsel kökenler tesis etti. Faşizm siyasette doğru ile yanlış arasındaki ayrımı bulanıklaştırdı. Faşizm milliyetçi ve aynı zamanda mutlak olan bir ‘hakikat ’üretti. Hakikat ise çoğul çağrışımlara kapalı bir şekilde, her türlü muhalefeti dışladı ve hiyerarşik güç ilişkilerinin seçkin bir ürününe dönüştü. Faşistler hakikatin rasyonel tariflerini sorgulayarak, ondan saklı bir mana çıkarmak konusunda ısrarcı oldular. Onlar için hakikat, iktidarın içinden ve iktidar yoluyla ortaya çıkan bir sırdı. Hakikat ve meşruiyet, güçlü, şiddetli ve muktedir olanda saklıydı. Halkı ve ulusu şahsında temsil eden, yaşayan bir mit olan lider, iktidarda olan bu eğilimlere fiili bir varlık kazandırdı. İktidar mitin, şiddet ve istila yoluyla doğrulanmasından türedi”
Faşizm üzerine araştırmalarıyla tanınan Arjantinli tarihçi Federico Finchelstein Türkçeye çevrilmiş bu ikinci kitabında içinde bulunduğumuz dönemi ve pratiklerini anlama noktasında faşist ideologların izini sürmeyi önemle vurguluyor. Yazar bu teklifini, Hitler ve Mussolini başta olmak üzere faşist liderlerin ve propagandacılarının yalanı nasıl sıradan ve mitsel olarak kurguladıklarını tarihsel, felsefi ve en önemlisi de psikolojik bir okumayla ele alarak aktarıyor. Ayrıca faşizmde diğer siyasi geleneklerin aksine ‘yalanın ’rastlantısal olmadığını bilakis mutlak hakikat o imişçesine, söylenilen yalanın temelinde aldatmacadan daha ziyade derin bir inancın yattığını belirtmektedir. Kitap faşizmi taraftarlarının zihinlerinde yatan üç bileşen etrafında irdelemektedir, bunlar; yanılmazlık, hakikat ve tanrı. Öncelikle tarihin ve ampirik gerçekliğin ötesinde değişmez bir hakikat vardır ve bu hakikatin taşıyıcısı konumunda olan ‘kahraman/lider’ ise yanılmazlık durumunun simgesi ve tanrının tecessüm ettiği kişi durumundadır. Kitabın ilgi çekici yanlarından biride faşizmin zulmetme ve hükmetme aracı olarak bugünün popülist, otoriter liderleri tarafından nasıl aktarıldığının izini sürmesiydi diyebiliriz.
ÖZGÜR TOPLUMUN İSLAMİ TEMELLERİ
NOUH EL HARMOUZİ VE LİNDA WHETSTONE / LİBERTE YAYINLARI
“Sınırında gayrimüslim devletlerin bulunduğu ve sürekli genişleyen hanedan tipi imparatorluğun politik mecburiyetleri, âlimleri tedrici de olsa yavaş yavaş bir dar’ül-İslam fikri geliştirmeye sevk etmiştir. Bu büyük kayma İslam’ın adalet hakkaniyet hukukun üstünlüğü ve bireysel özgürlüklere dayanan bir yaşam tarzından dışlayıcı, bölgesel ve dini bir imparatorluğa evirilmesine yol açmıştır. Böyle bir ortamda üretilmiş ve biraz aşağıda ele alacağımız irtidat (dinden dönme) kanunları siyasi bir kurguydu. Günümüz Müslüman toplumlarında şeriat (hatalı bir şekilde) ilahi kabul edildiği için dinden dönme ile ilgili hükümde ilahi kabul edilmektedir. İslam Hukuku şu an itibariyle yalnızca birkaç kişinin yorumlamaya kural ve yasa çıkarmaya hakkı olduğu kapalı bir sistemdir. Dinden dönme ve tekfir kavramları siyasi grupların rakiplerini ve muhaliflerinin ortadan kaldırmak için kullandığı politik silahlar haline gelmiştir.”
Özgürlük mefhumunu liberal bir perspektiften inceleyen kitap; İslam Medeniyet Tarihi içerisinde bireysel, toplumsal, siyasi, iktisadi, düşünsel alanlarda ne tür kırılmalar ve tezahürler barındırdığının izini sürüyor. Sözgelimi bireysel özgürlüğün neden korunması gerektiği ve İslam’ın bir din olarak sadece etik bir sistem mi yoksa hem etik hem de politik bir sistem mi olduğu sorusundan hareketle özgür ve liberal bir dünya ile uyumlu olup olmadığı cevaplanmaya çalışılmaktadır. Kitaba göre İslam’ın öngördüğü şekliyle “birey” olmak salt kişisel çıkarlara indirgenen durumdan başka bir şeydir. Çünkü İslam toplumlarında bireyin özgün şahsiyetine önem verilmiş ve toplumsal bir rol biçilerek toplumdan soyutlanması engellenmiştir. Bireyin özgün bir karakter olarak toplumsal bir refah için çabalaması klasik dönem İslam toplumlarında desantralize olmuş devletin sonuçları olan ve tüzel kişilikler olan vakıflar, STK’lar üzerinden gerçekleştirilmiştir. Bunun yanında olaylar sadece iktisadi açıdan değil ahlaki açıdan da ele alınmış ve özgürlüğün temel kurumları olan adalet, eşitlik, mülkiyet gibi kavramalara da değinilmiştir.
DERDİMİZ HAYAT, ETNOMETODOLOJİK FRAGMANLAR
NECDET SUBAŞI / MAHYA YAYINLARI
“Doğrudan başlayan ve birbirini takip eden onca hikâye yer yer inanç yer yer de bir ritüel ya da ahlak olarak karşımıza çıkıyordu. Nerede ne yapacağımız konusunda keyfiliğe fırsat verecek bir zemin arasan bulunmazdı. Peşimiz sıra gelen yükler vardı ki öyle kolay kolay sırtımızdan atamazdık. Karşılaştıklarımız hiç de basite alınamazdı. Bir aritmetik problemi gibiydi yaşadığımız. Tamam, üçgenin iç açılarının toplamı bildiğimiz gibiydi ama biz hangi köşesinde sabitlenmiştik her daim? Hangi taraf, hangi kenar bize aitti? Ya da akla gelmiyor değildi, bizden başka köşeleri de vardı bu üçgenin, neydi onlar? Biri bendim tamam, diğeri din miydi? Tarih miydi? Gelenek miydi? Coğrafya mıydı? İnsan mıydı? Neydi? Hepsinin üstünde olan kimdi? Hepsinin içinde olan neydi? Muallâkta ve mütereddittim, muğlâk ve müphemdim.”
Son derece velud bir yazar olan Necdet Subaşı, bu kitabında hem günlük hayatımızda (etnometodolojik) hem de tüm yaşamımız içerisinde aşina olduğumuz, içine doğduğumuz otuz tane kavram ve meselenin tarihten, siyasete, sosyolojiden, psikolojiye, ekonomiden, coğrafyaya kadar geniş bir yelpaze içerisinde izini sürüyor. Yazar bilumum dertleri ve salvoları karşısında hayatı anlama/tanımlama, hayata yön verme/yol gösterme, işaret etme/ışık tutma çabasının derdinde. Tam burada yazarın kendisini de yakan bir soruyu aktarmalıyız; Derdimiz Hayat mıydı? Hayatımız ders miydi? Kitabın hemen girişinden de öyle anlaşılıyor ki izi sürülen kavramlar yazarın kendi hayat hikayesini merkeze alarak ele alınmış. Yazar izini sürdüğü kavramları ve meseleleri biraz akademik biraz da edebi bir üslupla kelimelerle raks edercesine ve aralarındaki ilişkileri/içkinlikleri hissettirerek aktarmış. Sözgelimi bir fıtratla belirli bir ‘coğrafyada’, belirli bir ‘kabile’ içinde belirli bir ‘zaman’ aralığında doğar bir ‘anne’nin kucağında gözlerimizi hayata açarız. ‘Yer yer elem ve ıstırap yer yer de neşe ve huzur’ olan imtihan’larla belirli bir muhitte hayatın müdavimi oluruz.
Öncelikle, terörizmin bir kişinin davranışını etkilemek, cezaya çarptırmak ya da intikam almak amacıyla yasadışı şiddet kullanımı şeklinde tanımlanması gerektiğini düşünüyorum. Eğer terörü bu şekilde tanımlarsak, keşfedeceğimiz ilk şey, küresel olarak hem hükümetler hem de özel gruplar tarafından çok geniş bir ölçekte hayata geçirildiğidir.”
İmam Şafii: Âlim ve Veli Kecia Ali / Türkçesi: Mehmet Ali Okan Doğan – Vakıfbank Kültür Yayınları ”Şafii, bilinmeyen veya doğrulanamayacak kanıtlara yaslanan geniş kapsamlı mutabakatlardansa metinsel kaynakları yeğ tutar. Bu tercihi, onu ilk dönemlerinde rakiplerinin karşı çıktığı başka bir tercihe götürür: Şafii, bir sahabeden kaynaklanan tek tük rivayetleri dahi, ilahi metinlerin zincirinden boşanmış insan …
Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken Jonathan Crary / Metis Yayınları “Modern sanayi uygarlığı dünyayı ateşe vermenin eşiğinde. Toplumsal oluşumların ve toplulukların kökünün kurutulması, insani müştereklerin bağımlı olduğu canlı yeryüzü-sisteminin söndürülmesiyle iç içe geçmiş durumda. Artık kapitalizmin en son, ‘yakıp-yıkma’ safhasındayız. Askeri bağlamda bu tabir, yenilmiş bir halkın veya yaklaşan bir ordunun faydalanmasını engellemek …
“Bu argümandan popülizm üzerine düşünmek açısından beş temel yorum çıkarılabilir. İlki, krizlerin ancak ve ancak performans ve dolayımla kriz olabileceğini göstererek, çağdaş popülizmde performansın önemini açıkça ortaya koyar. İkincisi, krizlerin popülizme içkin bir tetikleyici olabildiği kadar dışsal olabildiğine işaret ederek, popülizm üzerine çalışanlar için kriz nosyonunu daha detaylı biçimde tasvir eder. Üçüncü olarak, kriz performanslarının “halkı” tanımlamaya yardımcı olmasından dolayı performanslar “halk” düşmanlarını “elitler” ya da diğer azınlık grupları biçiminde tanımlayabilir ve popülistlere, “halkın” düşmanlarını hedef almalarını sağlayacak görünürde “tarafsız” bir gerekçe verir. Dördüncüsü, popülist aktörlerin kriz performansları sırasında atacakları adımları gösteren dünya çapındaki farklı popülizm örnekleriyle test edebilecek ve uygulanabilecek bir model sunar. Beşinci ve son olarak, popülistlerin kriz performanslarıyla genel olarak “kriz siyaseti” arasında farklar olduğunu gösterir.”
“Edward Said, entelektüeli, bir müçtehit olarak görüyor ve ondan içtihat yapmasını bekliyor; tabii ki entelektüel bir bakışla… Her ne kadar İslam’ın din olduğundan söz etse bile laik entelektüel zihni gereği İslam’ı bir “düşünce” olarak algılıyor. Daha doğrusu şu: Müslüman entelektüel hem naslara iman edip hem de iman ettiği bu sınırları entelektüel cüretle aşabilir mi? Edward Said de sanırım daha çok Müslüman entelektüelleri kastederek şöyle demez mi zaten: “Entelektüel, her zaman bağlılık sorununun amansız meydan okuması ile kuşatılmış durumda.” Yukarıda andığım iki adın da (Nuri Pakdil ve Atasoy Müftüoğlu) birer insan, Müslüman, yazar ve sanatçı olarak hayatlarına, entelektüel çabalarına yakından tanık oldum. Her iki insanın da konuşurken, yazarken, tartışırken ve toplumsal, siyasal anlamda tavır alırken, Müslüman ve entelektüel olmanın, daha doğrusu olamamanın “çelişkisini” kaçınılmaz olarak yaşadıkları kanaatindeyim; bu çelişkileri gördüm.”
Kitap Seçkisi
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”
İslam Düşünce Tarihi için bir milat verilecek olsa bu behemehâl Hz. Peygamberin dar-ı bekaya irtihali olurdu. Çünkü Hz. Peygamber’in vefatıyla vahiy kesilmiş Müslümanlar sadece Kur’an ve Sünnetle baş başa kalmışlardır. Bu durum kısa bir müddet içerisinde yeni birtakım sorunların teşkil etmesine sebebiyet vermiştir. Dahası üzerine yapılan fetihler neticesinde kadim dünyanın bilgi havzaları Müslümanların yönetimine geçmiş ve burada pek çok din, dil ve kültürle tanışılması sorunları katmerlendirmiştir. Müellif, tüm bu sorunlarla beraber İslam düşünce geleneğinin bütün sorunlarının en temelde Akıl-Vahiy ilişkisinden türediğini tartışmaya açmaktadır. Bu düşünce geleneklerinin tikel olarak Tanrı, Âlem ve İnsan hakkındaki görüşleri ortaya konulmakta ve bu kavramların birbirleriyle ilişkisini yani Tanrı-Âlem, Tanrı-İnsan ilişkisini nasıl anladıklarını belirtmektedir. Nihayetinde mezkûr ilimlerin alamet-i farikaları tespit edilip ‘çağdaş meseleleri nasıl ele alacağımız ‘sorusu değerlendirilmeye çalışılmıştır.
FAŞİST YALANLARIN KISA TARİHİ
“Faşizm evrensel aklın hakikati söylemek konusunda yegâne kriter olduğu fikrine karşıydı. Faşizm, siyasi hakikatin nihai kaynağı olarak birtakım mitsel kökenler tesis etti. Faşizm siyasette doğru ile yanlış arasındaki ayrımı bulanıklaştırdı. Faşizm milliyetçi ve aynı zamanda mutlak olan bir ‘hakikat ’üretti. Hakikat ise çoğul çağrışımlara kapalı bir şekilde, her türlü muhalefeti dışladı ve hiyerarşik güç ilişkilerinin seçkin bir ürününe dönüştü. Faşistler hakikatin rasyonel tariflerini sorgulayarak, ondan saklı bir mana çıkarmak konusunda ısrarcı oldular. Onlar için hakikat, iktidarın içinden ve iktidar yoluyla ortaya çıkan bir sırdı. Hakikat ve meşruiyet, güçlü, şiddetli ve muktedir olanda saklıydı. Halkı ve ulusu şahsında temsil eden, yaşayan bir mit olan lider, iktidarda olan bu eğilimlere fiili bir varlık kazandırdı. İktidar mitin, şiddet ve istila yoluyla doğrulanmasından türedi”
Faşizm üzerine araştırmalarıyla tanınan Arjantinli tarihçi Federico Finchelstein Türkçeye çevrilmiş bu ikinci kitabında içinde bulunduğumuz dönemi ve pratiklerini anlama noktasında faşist ideologların izini sürmeyi önemle vurguluyor. Yazar bu teklifini, Hitler ve Mussolini başta olmak üzere faşist liderlerin ve propagandacılarının yalanı nasıl sıradan ve mitsel olarak kurguladıklarını tarihsel, felsefi ve en önemlisi de psikolojik bir okumayla ele alarak aktarıyor. Ayrıca faşizmde diğer siyasi geleneklerin aksine ‘yalanın ’rastlantısal olmadığını bilakis mutlak hakikat o imişçesine, söylenilen yalanın temelinde aldatmacadan daha ziyade derin bir inancın yattığını belirtmektedir. Kitap faşizmi taraftarlarının zihinlerinde yatan üç bileşen etrafında irdelemektedir, bunlar; yanılmazlık, hakikat ve tanrı. Öncelikle tarihin ve ampirik gerçekliğin ötesinde değişmez bir hakikat vardır ve bu hakikatin taşıyıcısı konumunda olan ‘kahraman/lider’ ise yanılmazlık durumunun simgesi ve tanrının tecessüm ettiği kişi durumundadır. Kitabın ilgi çekici yanlarından biride faşizmin zulmetme ve hükmetme aracı olarak bugünün popülist, otoriter liderleri tarafından nasıl aktarıldığının izini sürmesiydi diyebiliriz.
ÖZGÜR TOPLUMUN İSLAMİ TEMELLERİ
“Sınırında gayrimüslim devletlerin bulunduğu ve sürekli genişleyen hanedan tipi imparatorluğun politik mecburiyetleri, âlimleri tedrici de olsa yavaş yavaş bir dar’ül-İslam fikri geliştirmeye sevk etmiştir. Bu büyük kayma İslam’ın adalet hakkaniyet hukukun üstünlüğü ve bireysel özgürlüklere dayanan bir yaşam tarzından dışlayıcı, bölgesel ve dini bir imparatorluğa evirilmesine yol açmıştır. Böyle bir ortamda üretilmiş ve biraz aşağıda ele alacağımız irtidat (dinden dönme) kanunları siyasi bir kurguydu. Günümüz Müslüman toplumlarında şeriat (hatalı bir şekilde) ilahi kabul edildiği için dinden dönme ile ilgili hükümde ilahi kabul edilmektedir. İslam Hukuku şu an itibariyle yalnızca birkaç kişinin yorumlamaya kural ve yasa çıkarmaya hakkı olduğu kapalı bir sistemdir. Dinden dönme ve tekfir kavramları siyasi grupların rakiplerini ve muhaliflerinin ortadan kaldırmak için kullandığı politik silahlar haline gelmiştir.”
Özgürlük mefhumunu liberal bir perspektiften inceleyen kitap; İslam Medeniyet Tarihi içerisinde bireysel, toplumsal, siyasi, iktisadi, düşünsel alanlarda ne tür kırılmalar ve tezahürler barındırdığının izini sürüyor. Sözgelimi bireysel özgürlüğün neden korunması gerektiği ve İslam’ın bir din olarak sadece etik bir sistem mi yoksa hem etik hem de politik bir sistem mi olduğu sorusundan hareketle özgür ve liberal bir dünya ile uyumlu olup olmadığı cevaplanmaya çalışılmaktadır. Kitaba göre İslam’ın öngördüğü şekliyle “birey” olmak salt kişisel çıkarlara indirgenen durumdan başka bir şeydir. Çünkü İslam toplumlarında bireyin özgün şahsiyetine önem verilmiş ve toplumsal bir rol biçilerek toplumdan soyutlanması engellenmiştir. Bireyin özgün bir karakter olarak toplumsal bir refah için çabalaması klasik dönem İslam toplumlarında desantralize olmuş devletin sonuçları olan ve tüzel kişilikler olan vakıflar, STK’lar üzerinden gerçekleştirilmiştir. Bunun yanında olaylar sadece iktisadi açıdan değil ahlaki açıdan da ele alınmış ve özgürlüğün temel kurumları olan adalet, eşitlik, mülkiyet gibi kavramalara da değinilmiştir.
DERDİMİZ HAYAT, ETNOMETODOLOJİK FRAGMANLAR
“Doğrudan başlayan ve birbirini takip eden onca hikâye yer yer inanç yer yer de bir ritüel ya da ahlak olarak karşımıza çıkıyordu. Nerede ne yapacağımız konusunda keyfiliğe fırsat verecek bir zemin arasan bulunmazdı. Peşimiz sıra gelen yükler vardı ki öyle kolay kolay sırtımızdan atamazdık. Karşılaştıklarımız hiç de basite alınamazdı. Bir aritmetik problemi gibiydi yaşadığımız. Tamam, üçgenin iç açılarının toplamı bildiğimiz gibiydi ama biz hangi köşesinde sabitlenmiştik her daim? Hangi taraf, hangi kenar bize aitti? Ya da akla gelmiyor değildi, bizden başka köşeleri de vardı bu üçgenin, neydi onlar? Biri bendim tamam, diğeri din miydi? Tarih miydi? Gelenek miydi? Coğrafya mıydı? İnsan mıydı? Neydi? Hepsinin üstünde olan kimdi? Hepsinin içinde olan neydi? Muallâkta ve mütereddittim, muğlâk ve müphemdim.”
Son derece velud bir yazar olan Necdet Subaşı, bu kitabında hem günlük hayatımızda (etnometodolojik) hem de tüm yaşamımız içerisinde aşina olduğumuz, içine doğduğumuz otuz tane kavram ve meselenin tarihten, siyasete, sosyolojiden, psikolojiye, ekonomiden, coğrafyaya kadar geniş bir yelpaze içerisinde izini sürüyor. Yazar bilumum dertleri ve salvoları karşısında hayatı anlama/tanımlama, hayata yön verme/yol gösterme, işaret etme/ışık tutma çabasının derdinde. Tam burada yazarın kendisini de yakan bir soruyu aktarmalıyız; Derdimiz Hayat mıydı? Hayatımız ders miydi? Kitabın hemen girişinden de öyle anlaşılıyor ki izi sürülen kavramlar yazarın kendi hayat hikayesini merkeze alarak ele alınmış. Yazar izini sürdüğü kavramları ve meseleleri biraz akademik biraz da edebi bir üslupla kelimelerle raks edercesine ve aralarındaki ilişkileri/içkinlikleri hissettirerek aktarmış. Sözgelimi bir fıtratla belirli bir ‘coğrafyada’, belirli bir ‘kabile’ içinde belirli bir ‘zaman’ aralığında doğar bir ‘anne’nin kucağında gözlerimizi hayata açarız. ‘Yer yer elem ve ıstırap yer yer de neşe ve huzur’ olan imtihan’larla belirli bir muhitte hayatın müdavimi oluruz.
İlgili Yazılar
Kitap Seçkisi
Öncelikle, terörizmin bir kişinin davranışını etkilemek, cezaya çarptırmak ya da intikam almak amacıyla yasadışı şiddet kullanımı şeklinde tanımlanması gerektiğini düşünüyorum. Eğer terörü bu şekilde tanımlarsak, keşfedeceğimiz ilk şey, küresel olarak hem hükümetler hem de özel gruplar tarafından çok geniş bir ölçekte hayata geçirildiğidir.”
Kitap Seçkisi
İmam Şafii: Âlim ve Veli Kecia Ali / Türkçesi: Mehmet Ali Okan Doğan – Vakıfbank Kültür Yayınları ”Şafii, bilinmeyen veya doğrulanamayacak kanıtlara yaslanan geniş kapsamlı mutabakatlardansa metinsel kaynakları yeğ tutar. Bu tercihi, onu ilk dönemlerinde rakiplerinin karşı çıktığı başka bir tercihe götürür: Şafii, bir sahabeden kaynaklanan tek tük rivayetleri dahi, ilahi metinlerin zincirinden boşanmış insan …
Kitap Seçkisi
Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken Jonathan Crary / Metis Yayınları “Modern sanayi uygarlığı dünyayı ateşe vermenin eşiğinde. Toplumsal oluşumların ve toplulukların kökünün kurutulması, insani müştereklerin bağımlı olduğu canlı yeryüzü-sisteminin söndürülmesiyle iç içe geçmiş durumda. Artık kapitalizmin en son, ‘yakıp-yıkma’ safhasındayız. Askeri bağlamda bu tabir, yenilmiş bir halkın veya yaklaşan bir ordunun faydalanmasını engellemek …
Kitap Seçkisi
“Bu argümandan popülizm üzerine düşünmek açısından beş temel yorum çıkarılabilir. İlki, krizlerin ancak ve ancak performans ve dolayımla kriz olabileceğini göstererek, çağdaş popülizmde performansın önemini açıkça ortaya koyar. İkincisi, krizlerin popülizme içkin bir tetikleyici olabildiği kadar dışsal olabildiğine işaret ederek, popülizm üzerine çalışanlar için kriz nosyonunu daha detaylı biçimde tasvir eder. Üçüncü olarak, kriz performanslarının “halkı” tanımlamaya yardımcı olmasından dolayı performanslar “halk” düşmanlarını “elitler” ya da diğer azınlık grupları biçiminde tanımlayabilir ve popülistlere, “halkın” düşmanlarını hedef almalarını sağlayacak görünürde “tarafsız” bir gerekçe verir. Dördüncüsü, popülist aktörlerin kriz performansları sırasında atacakları adımları gösteren dünya çapındaki farklı popülizm örnekleriyle test edebilecek ve uygulanabilecek bir model sunar. Beşinci ve son olarak, popülistlerin kriz performanslarıyla genel olarak “kriz siyaseti” arasında farklar olduğunu gösterir.”
Kitap Seçkisi
“Edward Said, entelektüeli, bir müçtehit olarak görüyor ve ondan içtihat yapmasını bekliyor; tabii ki entelektüel bir bakışla… Her ne kadar İslam’ın din olduğundan söz etse bile laik entelektüel zihni gereği İslam’ı bir “düşünce” olarak algılıyor. Daha doğrusu şu: Müslüman entelektüel hem naslara iman edip hem de iman ettiği bu sınırları entelektüel cüretle aşabilir mi? Edward Said de sanırım daha çok Müslüman entelektüelleri kastederek şöyle demez mi zaten: “Entelektüel, her zaman bağlılık sorununun amansız meydan okuması ile kuşatılmış durumda.” Yukarıda andığım iki adın da (Nuri Pakdil ve Atasoy Müftüoğlu) birer insan, Müslüman, yazar ve sanatçı olarak hayatlarına, entelektüel çabalarına yakından tanık oldum. Her iki insanın da konuşurken, yazarken, tartışırken ve toplumsal, siyasal anlamda tavır alırken, Müslüman ve entelektüel olmanın, daha doğrusu olamamanın “çelişkisini” kaçınılmaz olarak yaşadıkları kanaatindeyim; bu çelişkileri gördüm.”