“Modern sanayi uygarlığı dünyayı ateşe vermenin eşiğinde. Toplumsal oluşumların ve toplulukların kökünün kurutulması, insani müştereklerin bağımlı olduğu canlı yeryüzü-sisteminin söndürülmesiyle iç içe geçmiş durumda. Artık kapitalizmin en son, ‘yakıp-yıkma’ safhasındayız. Askeri bağlamda bu tabir, yenilmiş bir halkın veya yaklaşan bir ordunun faydalanmasını engellemek için hayati kaynakların imha edilmesi anlamına gelir. Daha genel anlamdaysa, bereketli bölgelerin çoraklaştırılıp yenilenme kapasitesini yitirmesine karşılık gelir. Sudan mahrum bırakılmış, nehirleri ve yeraltı suları zehirlenmiş, havası kirlenmiş, toprağı kuraklık ve kimyasal tarımla mahvedilmiş, kavrulmuş bir dünya demektir.”
Modern teknolojik çağın kibrinin ve kibrini daha da perçinleyen araçlarının ivmesini yükselterek arttığı bir çağa tanıklık etmekteyiz. Varolmayı ve varolmanın araçlarını derinleştirip yoğunlaştırmak yerine yokoluşu ve yokoluşun araçlarını derinleştiren yoğunlaştıran patolojik bir çağ. Modern teknolojik çağın algılamayı güçleştiren uyuşturucu araçları da an’ı kavrayıp anlayabilmeyi zorlaştırmakta. Yeyüzü Yakılıp Yıkılırken, Jonathan Crary’nin an’ı kavrayıp anlayabilme çabasının ürünü olan nitelikli bir çalışma. Crary’i modern kapitalizmi değerlendirirken dijital araçları önemli bir noktaya konumlandırıyor. O’na göre sınırsız dijital oyun ve eğlence, sistem karşıtı kitle hareketlerinin ortaya çıkması üzerinde caydırıcı bir etki yaratıyor. İnternet aygıtı her ne kadar bir takım faydalarıyla öne sürülsede daha çok sistem karşıtı örgütlenmeleri ve eylemleri önleyen bir düzenlemeler aygıtıdır. Diğer yandan modern uygarlığın derin sorunlarından biri olan doğa ve çevreyle ilişkisinin kök sebeplerini erken Modern Avrupa’da olduğunu düşünen yazar, burada doğayla ve çevreyle uyumlu bir ilişki tarzının koparılıp, insanın doğal kısıtlamaların ve içgüdüsel kısıtlamaların üstesinden gelmeye yönelik bir yönelimi olduğu inancının pekiştirildiğini vurguluyor. Sonuç olarak tekno-modernizm ve Batı bilimi dinleri için en büyük küfür, dünyanın canlı, bütün canlıların da birbirlerine bağlı ve bağımlı olduğunu söylemektir.
Kariyer ve Başarı Çağında Genç Olmak
Ahmet Dağ / Büyüyen Ay Yayınları
“Önce sanayileşmenin sonrasında teknolojikleşmenin etkisinde kalan gençlik, sömürü ve tüketimin en büyük nesnesi ve hedefi haline getirilmiştir. Özellikle yeni medya teknolojilerinin kullanımı gençleri tüketici pazarının nesnesi haline getirmiştir. Modernitenin ayartıcı tüm unsurlarıyla karşı karşıya kalan gençlik, bu ayartıcı unsurlara karşı nasıl mücadele edeceğini ve bu mücadelede öncüyü bulamamaktadır. Usulsüz ve öncüsüz-ustasız nesil birçok sorunla baş başa kalmıştır. Gençliği sorun olarak görmek ya da onu sorun ile aynı kavramsal çerçevede kullanmak yerine sorunların çözümünü sağlayabilecek bir cevher olarak görmek gerekir. Gençlikten yakınmak ya da onları kınamak yerine potansiyellerinden nasıl faydalanacağımızın üzerinde kafa yormamız lazım.”
Gençler ve gençlik üzerine olan kaygılar veya düşünceler bugünün bir meselesi olmaktan öte, tarihin tüm evrelerinin bir meselesi olagelmiştir. Sokrates dahi Atina’da idam edilirken hakkında yapılan en büyük suçlamalardan biri de gençleri yoldan çıkardığı iddiasıdır. Düzenin kurucuları ve devam ettiricileri günün yaşlılarıyken, itirazcıları ve eleştirenleri gençler olageldiği için gençlerin durumu ve gidişatları bir tartışma mevzusu olmaktadır. İşte bu noktada yazar, bugün bizlerin gündeminde de çokça yer edinen gençlerin kendisini konu ediniyor söz konusu eserinde. Yazara göre torunların dedelerine-ninelerine, evlatların anne-babalarına benzemediği bir çağı yani ‘torunlar-sorunlar’çağını yaşamaktayız. Bu konu etrafında yazarın ısrarla vurguladığı önemli noktalardan biri ise gençleri konuşurken bir ‘sorun’ olarak değil bir ‘mesele’ olarak ele alınması gerektiği. Zira meseleyi sorun üzerinden tanımlayınca sağlıklı bir çözümleme mümkün olamamakta. Yazar, antik çağ filozoflarından, İslam alimlerine kadar birçok düşünürün gençlerle ilgili fikirlerini özet mahiyetinde derleyip, gençliğin kendisine ve kafa karışıklığına dair bir reçete sunmakta. İyi yetişmiş bir gençliğin; güzelliğin, hareketin ve ahlakın en önemli temsili olacağını düşünen yazar, kitabın son bölümlerinde bu doğrultuda bir çaba için nasihat niteliğinde sözleriyle bir yol inşa etmeye çalışıyor.
Dijital Minimalizm
Carl Newport / Metropolis Yayınları
“İnsanlar dijital hayatlarındaki belli araç ve davranışları değerlendirirken bunların ürettiği değerlere odaklanıyorlar yalnızca. Mesela, Twitter’ı aktif olarak kullanmak ara sıra ilginç bir bağlantı yakalamanıza veya daha önce duymadığınız bir şeyi öğrenmenize yarayabilir. Standart iktisadi bakış açısı, bu türden karları olumlar ve ne kadar çok elde ederseniz o kadar iyi olacağını söyler. Bu da, dijital hayatınızı ufak tefek değerler üreten bu tür kaynaklarla ne kadar çok doldurursanız o kadar iyi olacağı anlamına gelir… Thoreau’ nun yeni iktisat kuramında sizden istenen şeyse, bu kazancı ‘kendi hayatınız’ üzerinden hesapladığınız maliyet cetveliyle karşılaştırmanız. Bugünleri görseydi Thoreau size şu soruyu sorardı: Twitter’ı aktif olarak kullanarak ara sıra edindiğiniz bağlantıların ve bilgilerin sağladığı ufak karları elde edebilmek için zamanınızın ve dikkatinizin ne kadarını feda edebilirsiniz?”
Geliştirilen ve hayatın içinde varolmaya başlayan araçların, yaşam biçimi üzerinde bir etkiye sahip oluşu vakıa olarak karşımızda duruyor. Hele ki nesneler üretmenin amaç haline geldiği çağımızda hayatımıza giren nesnelerin hızı karşısında onları algılamak, çözümlemek veya doğru konumlandırmak gittikçe güçleşiyor. Özellikle dijital araçların zaman ve mekan anlamında kuşatıcılığı çok ciddi boyutlara ulaşmış durumda. Bu hal toplum yapısını dahi ciddi bir şekilde etkilemekte. Bu dijital araçlara doğru yaklaşımın ve doğru konumlandırmanın önemine binaen yazılan eser, dijital araçlarla kurulacak ilişki için bir pratik felsefe ortaya koyuyor, dijital minimalizm. Yazar, ortaya koymuş olduğu pratiklerin uygulamasını bir grup gönüllü ile yapıp burdan oluşan çıktılarla pratiğin gelişmini sağlıyor. Yazara göre bugün ekranlar ve 7/24 internet erişimi olmadan adım atamaz haldeyiz. Dijital araçlarımız hayatımızın her anına eşlik ediyor. Faydalarını konuşarak içimizi rahatlatmaya çalışmak gerçekçi bir yaklaşım değil keza doğru bir iktisadi bakış ile kazanımlarının yanında kaybettirdiklerininde cesaretle konuşulması gerekiyor.
Adım Müslüman
Vejdi Bilgin / Beyan Yayınları
“Dönemin esas aktörlerinden Ömer Karaoğlu içinde yaşadığı durumu, “Hem icrasını, hem fıkhını, hem felsefesini, yetmez gibi bir de tanıtımını yapmak bize kaldı müziğimizin… Türkü dinlemenin caiz görünmediği yıllardan bahsediyorum… Ahmet Mercanın deyişiyle ‘neyi mümin, gitarı gavur’ sayıyorduk ve müziğin geçmişi geleceği bulanıktı hala. Helalliğinde ve haramlığında ittifak olmayan nadir meselelerdendi çünkü,” şeklinde özetler. Protest dini müziğin yükselişine rağmen dindar camiada müziğe karşı olumsuz bakış tam olarak ortadan kalkmaz”
Kitap ismini rahmetli şair Erdem Beyazıt’ın Sürüp Giden Çağlardan adlı şiirinin son dizesinden alıyor: ‘Sabır Savaş Zafer. Adım: MÜSLÜMAN.’ 1949’dan itibaren açılmaya başlanan dini eğitim veren kurumlar ile başlayan süreçte dinin ancak 1974’te iktidara gelen MSP ile ülke gündemine girdiğini belirten yazar bu sürece ivme kazandıran 1980 darbesi ile de zaten siyaset, bürokrasi ve yayıncılıkta belirli bir görünürlüğe sahip olan dinin, üniversitede ki dindar gençler ve özellikle başörtü sorunu(!) ile de görünürlüğünü ve etkisini arttırdığını belirtiyor. Bu anlamda 2000 öncesi yazılan dini-edebi literatürdeki birikim ve aslında onlarla şekillenen sinema ve müzik alanı üzerinden bir İslamcılık okuması yapıyor denilebilir. Yazar bu atmosfer içerisinde üretilen müziğin geleneksel dini musikiyi takip edenler tarafından sanatsal açıdan olumsuz/yetersiz, sanatsal kaygısı olmayanlar tarafından ise de hamaset yüklü bulunduğunu belirtiyor. Bu bağlamda bu müziği geleneksel dini musikiden ayıran yazar protest dini müzik olarak adlandırıyor. Kitap ilerleyen bölümlerde bu protest dini müziğin ana temalarını oluşturan ölüm, şehadet, cihad, kıyam, yalnızlık, gurbet kavramlarını ve çağrışımlarını irdeliyor. Son olarak zaten dönemin gençleri tarafından ortaya konulan protest dini müziğin, dönem gençlerinin üzerindeki etkisini ve onların bu mevcut durumu nasıl yorumladıklarını ele alıyor.
“Sonumuzu unutmaya değil miydi?
Sonlu çizgilere o kadar bağlandığımız,
Bir güzel göz, gülünce çukurlaşan yanak
Ve bir ses şimdi süzülen anılardan
Sonumuzu unutmaya değil miydi?
Hep seni anmaya değil miydi,
Pişmanlık kanatlarını kuşandığımız?
Suçlar gururumuzu kırar, eksiltirdi
Sonra pişmanlık gelir, sana yükseltirdi…
Nedamet zevkine alıştıksa,
Hep seni anmaya değil miydi?
Ama günahla kuşanılan bu kanatlar,
Senden uzaklaştırırmış, düşünmedik.
Neyi değiştiriyor üzüntümüz?”
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”
“Bu argümandan popülizm üzerine düşünmek açısından beş temel yorum çıkarılabilir. İlki, krizlerin ancak ve ancak performans ve dolayımla kriz olabileceğini göstererek, çağdaş popülizmde performansın önemini açıkça ortaya koyar. İkincisi, krizlerin popülizme içkin bir tetikleyici olabildiği kadar dışsal olabildiğine işaret ederek, popülizm üzerine çalışanlar için kriz nosyonunu daha detaylı biçimde tasvir eder. Üçüncü olarak, kriz performanslarının “halkı” tanımlamaya yardımcı olmasından dolayı performanslar “halk” düşmanlarını “elitler” ya da diğer azınlık grupları biçiminde tanımlayabilir ve popülistlere, “halkın” düşmanlarını hedef almalarını sağlayacak görünürde “tarafsız” bir gerekçe verir. Dördüncüsü, popülist aktörlerin kriz performansları sırasında atacakları adımları gösteren dünya çapındaki farklı popülizm örnekleriyle test edebilecek ve uygulanabilecek bir model sunar. Beşinci ve son olarak, popülistlerin kriz performanslarıyla genel olarak “kriz siyaseti” arasında farklar olduğunu gösterir.”
“Edward Said, entelektüeli, bir müçtehit olarak görüyor ve ondan içtihat yapmasını bekliyor; tabii ki entelektüel bir bakışla… Her ne kadar İslam’ın din olduğundan söz etse bile laik entelektüel zihni gereği İslam’ı bir “düşünce” olarak algılıyor. Daha doğrusu şu: Müslüman entelektüel hem naslara iman edip hem de iman ettiği bu sınırları entelektüel cüretle aşabilir mi? Edward Said de sanırım daha çok Müslüman entelektüelleri kastederek şöyle demez mi zaten: “Entelektüel, her zaman bağlılık sorununun amansız meydan okuması ile kuşatılmış durumda.” Yukarıda andığım iki adın da (Nuri Pakdil ve Atasoy Müftüoğlu) birer insan, Müslüman, yazar ve sanatçı olarak hayatlarına, entelektüel çabalarına yakından tanık oldum. Her iki insanın da konuşurken, yazarken, tartışırken ve toplumsal, siyasal anlamda tavır alırken, Müslüman ve entelektüel olmanın, daha doğrusu olamamanın “çelişkisini” kaçınılmaz olarak yaşadıkları kanaatindeyim; bu çelişkileri gördüm.”
“Kur’an’a göre insan değersiz bir şey değildir. Maddenin bir kereliğine ve sonsuza kadar yok olacak, minicik bir parçası değildir. Bedeniyle öyle olsa dahi, ruhuyla birlikte doğada sürüklenir ve ‘şeylerin hiç doğmadığı yere’ değil, şeylerin gerçek olduğu yere doğru ilerler. Ahirete inanmayanların, ‘yaşam dünyadan ibarettir, yaşarız ve ölürüz bizi yalnızca zaman yok eder’ diyerek reddettikleri öteyaşamın mevcudiyeti inananların hayatının kilit taşıdır. Onların gerçekten geçici ve yıkıcı olan bu dünyada yaşamalarının sebebi, kalıcı ve mutlu bir dünyada yeniden doğmaktır.
Kitap Seçkisi
Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken
“Modern sanayi uygarlığı dünyayı ateşe vermenin eşiğinde. Toplumsal oluşumların ve toplulukların kökünün kurutulması, insani müştereklerin bağımlı olduğu canlı yeryüzü-sisteminin söndürülmesiyle iç içe geçmiş durumda. Artık kapitalizmin en son, ‘yakıp-yıkma’ safhasındayız. Askeri bağlamda bu tabir, yenilmiş bir halkın veya yaklaşan bir ordunun faydalanmasını engellemek için hayati kaynakların imha edilmesi anlamına gelir. Daha genel anlamdaysa, bereketli bölgelerin çoraklaştırılıp yenilenme kapasitesini yitirmesine karşılık gelir. Sudan mahrum bırakılmış, nehirleri ve yeraltı suları zehirlenmiş, havası kirlenmiş, toprağı kuraklık ve kimyasal tarımla mahvedilmiş, kavrulmuş bir dünya demektir.”
Modern teknolojik çağın kibrinin ve kibrini daha da perçinleyen araçlarının ivmesini yükselterek arttığı bir çağa tanıklık etmekteyiz. Varolmayı ve varolmanın araçlarını derinleştirip yoğunlaştırmak yerine yokoluşu ve yokoluşun araçlarını derinleştiren yoğunlaştıran patolojik bir çağ. Modern teknolojik çağın algılamayı güçleştiren uyuşturucu araçları da an’ı kavrayıp anlayabilmeyi zorlaştırmakta. Yeyüzü Yakılıp Yıkılırken, Jonathan Crary’nin an’ı kavrayıp anlayabilme çabasının ürünü olan nitelikli bir çalışma. Crary’i modern kapitalizmi değerlendirirken dijital araçları önemli bir noktaya konumlandırıyor. O’na göre sınırsız dijital oyun ve eğlence, sistem karşıtı kitle hareketlerinin ortaya çıkması üzerinde caydırıcı bir etki yaratıyor. İnternet aygıtı her ne kadar bir takım faydalarıyla öne sürülsede daha çok sistem karşıtı örgütlenmeleri ve eylemleri önleyen bir düzenlemeler aygıtıdır. Diğer yandan modern uygarlığın derin sorunlarından biri olan doğa ve çevreyle ilişkisinin kök sebeplerini erken Modern Avrupa’da olduğunu düşünen yazar, burada doğayla ve çevreyle uyumlu bir ilişki tarzının koparılıp, insanın doğal kısıtlamaların ve içgüdüsel kısıtlamaların üstesinden gelmeye yönelik bir yönelimi olduğu inancının pekiştirildiğini vurguluyor. Sonuç olarak tekno-modernizm ve Batı bilimi dinleri için en büyük küfür, dünyanın canlı, bütün canlıların da birbirlerine bağlı ve bağımlı olduğunu söylemektir.
Kariyer ve Başarı Çağında Genç Olmak
“Önce sanayileşmenin sonrasında teknolojikleşmenin etkisinde kalan gençlik, sömürü ve tüketimin en büyük nesnesi ve hedefi haline getirilmiştir. Özellikle yeni medya teknolojilerinin kullanımı gençleri tüketici pazarının nesnesi haline getirmiştir. Modernitenin ayartıcı tüm unsurlarıyla karşı karşıya kalan gençlik, bu ayartıcı unsurlara karşı nasıl mücadele edeceğini ve bu mücadelede öncüyü bulamamaktadır. Usulsüz ve öncüsüz-ustasız nesil birçok sorunla baş başa kalmıştır. Gençliği sorun olarak görmek ya da onu sorun ile aynı kavramsal çerçevede kullanmak yerine sorunların çözümünü sağlayabilecek bir cevher olarak görmek gerekir. Gençlikten yakınmak ya da onları kınamak yerine potansiyellerinden nasıl faydalanacağımızın üzerinde kafa yormamız lazım.”
Gençler ve gençlik üzerine olan kaygılar veya düşünceler bugünün bir meselesi olmaktan öte, tarihin tüm evrelerinin bir meselesi olagelmiştir. Sokrates dahi Atina’da idam edilirken hakkında yapılan en büyük suçlamalardan biri de gençleri yoldan çıkardığı iddiasıdır. Düzenin kurucuları ve devam ettiricileri günün yaşlılarıyken, itirazcıları ve eleştirenleri gençler olageldiği için gençlerin durumu ve gidişatları bir tartışma mevzusu olmaktadır. İşte bu noktada yazar, bugün bizlerin gündeminde de çokça yer edinen gençlerin kendisini konu ediniyor söz konusu eserinde. Yazara göre torunların dedelerine-ninelerine, evlatların anne-babalarına benzemediği bir çağı yani ‘torunlar-sorunlar’çağını yaşamaktayız. Bu konu etrafında yazarın ısrarla vurguladığı önemli noktalardan biri ise gençleri konuşurken bir ‘sorun’ olarak değil bir ‘mesele’ olarak ele alınması gerektiği. Zira meseleyi sorun üzerinden tanımlayınca sağlıklı bir çözümleme mümkün olamamakta. Yazar, antik çağ filozoflarından, İslam alimlerine kadar birçok düşünürün gençlerle ilgili fikirlerini özet mahiyetinde derleyip, gençliğin kendisine ve kafa karışıklığına dair bir reçete sunmakta. İyi yetişmiş bir gençliğin; güzelliğin, hareketin ve ahlakın en önemli temsili olacağını düşünen yazar, kitabın son bölümlerinde bu doğrultuda bir çaba için nasihat niteliğinde sözleriyle bir yol inşa etmeye çalışıyor.
Dijital Minimalizm
“İnsanlar dijital hayatlarındaki belli araç ve davranışları değerlendirirken bunların ürettiği değerlere odaklanıyorlar yalnızca. Mesela, Twitter’ı aktif olarak kullanmak ara sıra ilginç bir bağlantı yakalamanıza veya daha önce duymadığınız bir şeyi öğrenmenize yarayabilir. Standart iktisadi bakış açısı, bu türden karları olumlar ve ne kadar çok elde ederseniz o kadar iyi olacağını söyler. Bu da, dijital hayatınızı ufak tefek değerler üreten bu tür kaynaklarla ne kadar çok doldurursanız o kadar iyi olacağı anlamına gelir… Thoreau’ nun yeni iktisat kuramında sizden istenen şeyse, bu kazancı ‘kendi hayatınız’ üzerinden hesapladığınız maliyet cetveliyle karşılaştırmanız. Bugünleri görseydi Thoreau size şu soruyu sorardı: Twitter’ı aktif olarak kullanarak ara sıra edindiğiniz bağlantıların ve bilgilerin sağladığı ufak karları elde edebilmek için zamanınızın ve dikkatinizin ne kadarını feda edebilirsiniz?”
Geliştirilen ve hayatın içinde varolmaya başlayan araçların, yaşam biçimi üzerinde bir etkiye sahip oluşu vakıa olarak karşımızda duruyor. Hele ki nesneler üretmenin amaç haline geldiği çağımızda hayatımıza giren nesnelerin hızı karşısında onları algılamak, çözümlemek veya doğru konumlandırmak gittikçe güçleşiyor. Özellikle dijital araçların zaman ve mekan anlamında kuşatıcılığı çok ciddi boyutlara ulaşmış durumda. Bu hal toplum yapısını dahi ciddi bir şekilde etkilemekte. Bu dijital araçlara doğru yaklaşımın ve doğru konumlandırmanın önemine binaen yazılan eser, dijital araçlarla kurulacak ilişki için bir pratik felsefe ortaya koyuyor, dijital minimalizm. Yazar, ortaya koymuş olduğu pratiklerin uygulamasını bir grup gönüllü ile yapıp burdan oluşan çıktılarla pratiğin gelişmini sağlıyor. Yazara göre bugün ekranlar ve 7/24 internet erişimi olmadan adım atamaz haldeyiz. Dijital araçlarımız hayatımızın her anına eşlik ediyor. Faydalarını konuşarak içimizi rahatlatmaya çalışmak gerçekçi bir yaklaşım değil keza doğru bir iktisadi bakış ile kazanımlarının yanında kaybettirdiklerininde cesaretle konuşulması gerekiyor.
Adım Müslüman
“Dönemin esas aktörlerinden Ömer Karaoğlu içinde yaşadığı durumu, “Hem icrasını, hem fıkhını, hem felsefesini, yetmez gibi bir de tanıtımını yapmak bize kaldı müziğimizin… Türkü dinlemenin caiz görünmediği yıllardan bahsediyorum… Ahmet Mercanın deyişiyle ‘neyi mümin, gitarı gavur’ sayıyorduk ve müziğin geçmişi geleceği bulanıktı hala. Helalliğinde ve haramlığında ittifak olmayan nadir meselelerdendi çünkü,” şeklinde özetler. Protest dini müziğin yükselişine rağmen dindar camiada müziğe karşı olumsuz bakış tam olarak ortadan kalkmaz”
Kitap ismini rahmetli şair Erdem Beyazıt’ın Sürüp Giden Çağlardan adlı şiirinin son dizesinden alıyor: ‘Sabır Savaş Zafer. Adım: MÜSLÜMAN.’ 1949’dan itibaren açılmaya başlanan dini eğitim veren kurumlar ile başlayan süreçte dinin ancak 1974’te iktidara gelen MSP ile ülke gündemine girdiğini belirten yazar bu sürece ivme kazandıran 1980 darbesi ile de zaten siyaset, bürokrasi ve yayıncılıkta belirli bir görünürlüğe sahip olan dinin, üniversitede ki dindar gençler ve özellikle başörtü sorunu(!) ile de görünürlüğünü ve etkisini arttırdığını belirtiyor. Bu anlamda 2000 öncesi yazılan dini-edebi literatürdeki birikim ve aslında onlarla şekillenen sinema ve müzik alanı üzerinden bir İslamcılık okuması yapıyor denilebilir. Yazar bu atmosfer içerisinde üretilen müziğin geleneksel dini musikiyi takip edenler tarafından sanatsal açıdan olumsuz/yetersiz, sanatsal kaygısı olmayanlar tarafından ise de hamaset yüklü bulunduğunu belirtiyor. Bu bağlamda bu müziği geleneksel dini musikiden ayıran yazar protest dini müzik olarak adlandırıyor. Kitap ilerleyen bölümlerde bu protest dini müziğin ana temalarını oluşturan ölüm, şehadet, cihad, kıyam, yalnızlık, gurbet kavramlarını ve çağrışımlarını irdeliyor. Son olarak zaten dönemin gençleri tarafından ortaya konulan protest dini müziğin, dönem gençlerinin üzerindeki etkisini ve onların bu mevcut durumu nasıl yorumladıklarını ele alıyor.
İlgili Yazılar
Kitap seçkisi
“Sonumuzu unutmaya değil miydi?
Sonlu çizgilere o kadar bağlandığımız,
Bir güzel göz, gülünce çukurlaşan yanak
Ve bir ses şimdi süzülen anılardan
Sonumuzu unutmaya değil miydi?
Hep seni anmaya değil miydi,
Pişmanlık kanatlarını kuşandığımız?
Suçlar gururumuzu kırar, eksiltirdi
Sonra pişmanlık gelir, sana yükseltirdi…
Nedamet zevkine alıştıksa,
Hep seni anmaya değil miydi?
Ama günahla kuşanılan bu kanatlar,
Senden uzaklaştırırmış, düşünmedik.
Neyi değiştiriyor üzüntümüz?”
Kitap Seçkisi
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”
Kitap Seçkisi
“Bu argümandan popülizm üzerine düşünmek açısından beş temel yorum çıkarılabilir. İlki, krizlerin ancak ve ancak performans ve dolayımla kriz olabileceğini göstererek, çağdaş popülizmde performansın önemini açıkça ortaya koyar. İkincisi, krizlerin popülizme içkin bir tetikleyici olabildiği kadar dışsal olabildiğine işaret ederek, popülizm üzerine çalışanlar için kriz nosyonunu daha detaylı biçimde tasvir eder. Üçüncü olarak, kriz performanslarının “halkı” tanımlamaya yardımcı olmasından dolayı performanslar “halk” düşmanlarını “elitler” ya da diğer azınlık grupları biçiminde tanımlayabilir ve popülistlere, “halkın” düşmanlarını hedef almalarını sağlayacak görünürde “tarafsız” bir gerekçe verir. Dördüncüsü, popülist aktörlerin kriz performansları sırasında atacakları adımları gösteren dünya çapındaki farklı popülizm örnekleriyle test edebilecek ve uygulanabilecek bir model sunar. Beşinci ve son olarak, popülistlerin kriz performanslarıyla genel olarak “kriz siyaseti” arasında farklar olduğunu gösterir.”
Kitap Seçkisi
“Edward Said, entelektüeli, bir müçtehit olarak görüyor ve ondan içtihat yapmasını bekliyor; tabii ki entelektüel bir bakışla… Her ne kadar İslam’ın din olduğundan söz etse bile laik entelektüel zihni gereği İslam’ı bir “düşünce” olarak algılıyor. Daha doğrusu şu: Müslüman entelektüel hem naslara iman edip hem de iman ettiği bu sınırları entelektüel cüretle aşabilir mi? Edward Said de sanırım daha çok Müslüman entelektüelleri kastederek şöyle demez mi zaten: “Entelektüel, her zaman bağlılık sorununun amansız meydan okuması ile kuşatılmış durumda.” Yukarıda andığım iki adın da (Nuri Pakdil ve Atasoy Müftüoğlu) birer insan, Müslüman, yazar ve sanatçı olarak hayatlarına, entelektüel çabalarına yakından tanık oldum. Her iki insanın da konuşurken, yazarken, tartışırken ve toplumsal, siyasal anlamda tavır alırken, Müslüman ve entelektüel olmanın, daha doğrusu olamamanın “çelişkisini” kaçınılmaz olarak yaşadıkları kanaatindeyim; bu çelişkileri gördüm.”
Kitap Seçkisi
“Kur’an’a göre insan değersiz bir şey değildir. Maddenin bir kereliğine ve sonsuza kadar yok olacak, minicik bir parçası değildir. Bedeniyle öyle olsa dahi, ruhuyla birlikte doğada sürüklenir ve ‘şeylerin hiç doğmadığı yere’ değil, şeylerin gerçek olduğu yere doğru ilerler. Ahirete inanmayanların, ‘yaşam dünyadan ibarettir, yaşarız ve ölürüz bizi yalnızca zaman yok eder’ diyerek reddettikleri öteyaşamın mevcudiyeti inananların hayatının kilit taşıdır. Onların gerçekten geçici ve yıkıcı olan bu dünyada yaşamalarının sebebi, kalıcı ve mutlu bir dünyada yeniden doğmaktır.