İçinde bulunduğumuz zamanın tüm gerçeklerine ve sanallaştırılmış her türlü ortamına rağmen düşünebilen insanların gelir geçer sorularına/sorunlarına bulduğu cevap ve cevaplar, ‘oflamalar’ eşliğinde gelen bahaneleri ve yakınmaları bir türlü gideremiyor, ‘zamanın vahimliğiyle’ ilgili söylemleri silip atmaya yetmiyor. “Ben” diyebilen insanın kendi olabilmesi için görmezden geldiği “gerçek”le yüzleşmek istememesi onu parçalamaya iştiyaklı ve parçalanmaya müsait kılıyor. Galip olarak başlanan hayat yolculuğunda uğranılan yenilgiler ve bu yenilgilere yüklenen anlamlar bu parçalar tarafından belirlenmeye başlıyor. “Bir” olanların taksimatı yolun mecrasını değiştirirken herkesten âdil olmasını bekleyen insan kendisine zulmettiğini göremiyor. Bağlandığı, kendini bağımlı kıldığı ve kendini ait hissettiği her şeyde, umduğunu bulduğu sanrısına tutularak bulduğunu ummakla yetiniyor. Bu sayede kendi değerlerinin şekil verdiği araçlara atfettiği bağımsızlığı, teknoloji gibi kavramlarla özdeşleştirip onların gölgesinde oynamayı seçiyor. Kendi sorunlarına çözüm bulmak için müracaat ettiği bu oyuncakların siyasal, ekonomik ve sosyal sorunlarına çözüm sunabileceğine inatla inanmak istiyor.
Daha önce verileştirilemeyenleri ölçülebilir ve parçalanabilir hâle getirerek, “dünyayı ölçmek ve anlamak” için servis edilen büyük veri (big data) içinde kul olmayı kabullenenlerin veri tablolarında aradığı her şeye ulaşması, analiz edilmenin, depolanmanın ve paylaşmanın metalaşmasına hizmet etmesi, işlenen veriler arasında istatistiksel bir sayı değeri olan hayatının merkezine ‘kendini’ koyması telkin ediliyor. Yerinden ediliş başlı başına bir zulümdü ama bu cevr hâlini kendine revâ gören insanın bu durumdan habersizmiş gibi davranması ve bu davranışına kılıflar uydurması gerekiyordu. Bunun için sanallaşmanın kendi içinde barındırdığı tutarsızlığıyla elde ettiği yeni bakış açıları ve yeni değer biçimleri ona yeni bir yaşam vadetmeliydi.
Bugün siber ilerleyicilerin bu vaat etrafında taklalar atmaları ve her yeniliğin insanlığın geleceği için yapıldığını her fırsatta dile getirmeleri bu ön kabulün pekiştirilmesini sağlamak için. Her geçen gün bu eğilimle tetiklenen metalaşma, eşitsizlikleri doğururken bir veri olan insan, tüketici konumuna indirgenerek pazarlamanın konusu hâline getiriliyor. Meta biçiminde “ölçüsüz bağlantılar” aracılığıyla yeni aidiyetler edinmesi haricinde çıkış yolu bulamayan zihinlerin bağlılığı ve bağımlılığı artırılabiliyor. Elde edilen serbest zamanların eğlenceye dönük yüzü sömürülme hissini hazsal içeriklere bırakıyor. Bu özel tahakküm biçimi sayesinde başkaları rahatlıkla görmezden geliniyor, pragmatik yaklaşımlarla hayatlar ikame edilmeye çalışılıyor. Modern durumun akıllılıkla donatılması, üç boyutlu yüzlerin beş boyuta atlamasını ve yükselen frekanslar sayesinde artan kalitelerin 4K formatında ekonomik göstergeler veya sosyal kazanımlar(!) üzerinden okunmasını gerekli kılıyor. İdealize edilmiş kavramlar, gereken şekiller verilerek yitik cennet vaatleri arasına serpiştirilmiş ruh çağırma ayinlerinde medyumlar tarafından kullanılıyor. Tüm bu hâller Hakîkatin önüne sıra sıra yeni ve güncellenmiş aidiyetler olarak diziliyor. Kendimizi aidiyetlerimiz üzerinden tanımlamaya o kadar alıştık ki bu yüzden “en büyük zulmü” görmemiz her geçen gün zorlaşıyor. Bunu kimi zaman kurtarılmış millet sendromuna, kimi zaman çokluk budalalığına ve çoğu zaman korku ve endişe girdabına tutularak yaşıyoruz. Sekteye uğramış siyasi hafızamızı, tekerrür eden vıcık vıcık “akışkanlık”lar üzerinden tahammül üzerine kodluyoruz. Yenilenmiş sürümlere olan mecburiyetimiz aslında kaçmaya çalıştığımız gerçeğin üzerini örtmeye yetmiyor, sadece ‘mış’ gibi davranıyoruz. Yapmacıklığın gereklerini yerine getirmek için arzulu oluşumuz bu kısır döngü içinde mümkün olabiliyor. Mensup olunan! ve dinler tarihinin konusu edilen kurumsal bir dine tabi olmanın ayrıcalıklı kılınmışları olarak kendimizi aldatmaya devam ediyoruz. Kendi yaşam tarzlarının Müslümanı olan kâhinlerin ve şairlerin sunduğu her türlü argümana ve payımıza düşürdükleri hisselere de razı oluyoruz.
Muâdil olduğu iddia edilen bir gerçeklik içinde yaşamak zorunda değiliz. Girilen döngüyü ve mecbur bırakılmakla gönüllü olmak arasındaki farkı, görerek başlayabiliriz. Bunun için öncelikle çok sevdiğimiz, umut bağladığımız, korktuğumuz, sözlerini doğru kabul ettiğimiz, güvendiğimiz, yardım istediğimiz, itaat ettiğimiz, hoşlandığımız, ‘olmazsa olmaz’larımız olan her şeyle yüzleşmek durumundayız. Bu yüzleşme sayesinde bağımlılık ve bağlılık üzerine kurgulanan hayatların kısır döngüsüne çomak sokmak mümkündür. “Lâ” diyebilmek, iyi kullar olmamız için ellerindeki tüm imkânlar ile bizi saygı duruşuna davet edenlere “söz” söyleyebilmektir. Bu şekilde yer değiştirmeye başlayan doğruların kaygan zeminlerin yardımıyla meylettikleri gidişin önü alınabilir. Dilleri Arapça olup hatta birkaç dil bilen, zamanlarının en zeki insanları, ithalat-ihrâcat yapan iş adamlarından teşekkül Mekke egemenlerinin söylemekten kaçındıkları, söylememek için öldükleri ve öldürdükleri ama bizim dilimize pelesenk olan o “söz”ü söyleyebilmektir. Âdil olan budur; insan kendine karşı takındığı tavrı yerine oturtmadığı sürece iddialarını ispat edemeyecektir. İnkâr psikolojisinin değişmiş olan yüzünü görmek gerekmektedir. Bu psikoloji ki insanı bağımlı kılmakta ve iKullar olmanın dayanılmaz çekiciliğine kaptırmaktadır. Bu psikoloji ki insanın etrafını saran ilahların ve rablerin sayısını artırmaktadır. Bu sebeple gününü ya da günün meşgalelerinden arta kalan vakitlerini ekran başlarında geçiren annelerin veya babaların aklına, Salih Kul Lokman’ın verdiği öğüt gelmez; ancak okunduğunda tarihselliği içinde naif bir tonla terennüm edilir. Çoğu zaman popüler yaşam kurguları arasında bu naiflik bile fazla gelebilir. Kuşaklar arasındaki uçurumlar ve gençliğe yüklenen anlamlar bu istikâmetsizliğin önemli bir sonucu. Bize sadece onlara verilecek isimler (y, z, i gibi) üzerinden derlenmiş hayıflanmaları konuşmak kalıyor. Her kuşak bir üst kuşağından aldığı yaşam tarzından ve rehberliğinden umutsuz; üst kuşak ise yaşadığı aynı durumdan dolayı bulamadığı “amacın” bulunabilme ümidini alt kuşağına devretmeye gönüllü. Başlarının çaresine bakması gerekenler talep ettikleri özgürlüklere rağmen baş başa kalacakları sorulardan/sorunlardan kaçmak için atalarından daha fazla bağımlılık ve aidiyet geliştiriyorlar. “Ben çektim evladım çekmesin” modunun gereklerini zalimce yerine getiren bir neslin gelecek nesillere karşı âdil olması nasıl beklenebilir?
Bağımlılıklarımız ve aidiyetlerimiz yalnızca zulümlerimizin ve yerinden edilişlerimizin bir sonucu olduğu için düşünme ve akletme yetisi elinden alınmış insanların var olacağı bir dünya kurgulaması ısıtılıp ısıtılıp servis edilmekte; sürekli değiştirilen nitelikleriyle birbirinden farklı olduğu zannedilen yaşam tarzlarının boyun eğmeye dönük üretimleri sayesinde yeni nesil putlar iKullar için makûlleştirilmektedir. Ön ekler ekleyerek oynadığı uzatmalarla kamufle olan her türlü endüstri türünün ürettiği bu “günlük yaşam teorileri” bünyelere sirayet ederek onun Hakikat’e olan uzaklığını mutlaklaştırabilmektedir. Bu şekilde, bulaştığı bünyelerin elinden almış olduğu kabiliyetlerin yerine “yaşam iksirleri” ile donatılmış ilahların yeni temsilcileri kolaylıkla yerleştirilmektedir. İnsanın, muâdilliğine(!) iknâ edildiği bu dinlerin/yaşam tarzlarının sınırları sanallaştırılarak ve büyük verinin gelecek kurgusuyla silik duruma getirilerek pazarlanmaktadır. Kendi yaşam tarzını dini ve dünyevi ayrımına tâbi tutanların ‘eşitliğe’ yüklediği anlamı ve onu beklediği ya da tevdi ettiği ilahı tahayyül edişi, bu bozulma ve sapma durumunun içinde barınmakta; insanın siyasi ve ahlaki adalete yüklediği anlam kadar kendi adaletine değer vermemesi bu zulümde saklanmaktadır.
Sınırlarımızı belirleyen nedir ya da kimdir? İşte o her neyse ‘elde var bir’ ile işe başlayabiliriz. Dinlerden bir din olmayan İslâm işte bu nedenle mensup olunmakla iftihâr edilecek bir yaşam stili değildir.
O bir imaj güzellemesi, çeşniler için hazırlanmış bir sos değildir. Bir hayat tarzıdır ve yoldur. Yolda olmak yürümek demektir, kimi zaman düşmek, kimi zaman sendelemek; tövbe etmek ve maruz kılınanlara karşı direnebilmek, mücadele/cihad edebilmek, her eylem ve işin kulluk/ibadet olduğunu bilmek demektir. Bu her dönemde böyleydi; post dönemlerde, yaşam tarzı modellemelerinin süslenmiş pazarlamaları içinde, kapitalizmin dijitalleşmiş halinde sunulan yeni kölelik tertiplerinde de böyle olacak. Sanallık da bu denklem içinde yenilenmiş sürümleri ile “halkların afyonu ve ezilenlerin sessiz çığlığı” olmaya devam edecek.
Devamlılık içinde kendisine zulmeden insandan herkese ve her şeye zulmetmesini bekleyebiliriz. Zorladığı sınırları göz önüne aldığımızda adalet umduğumuz her kapının yüzümüze kapanması normaldir, olması gerekendir; dünün mazlumlarının bugünün zalimleri olması yadırganamaz. Allah’ın hakkını gözetmeyenlerin kul hakkına yükledikleri anlama bile tutarlı bir bağlılık göstermemeleri olağandır. Hâlbuki çivisi çıkan adaleti yerine çakmak için gönüllü olanların, kendi zalimlikleri üzerinden gönüllülüklerini görmeleri gerekmektedir. Yitirilen temyiz kabiliyetinin yerine yerleşenler buralarda kendilerini gösterecektir. İnsanlar arasındaki farkları/farklılıkları önceleyenler ve yüceltenler bu iddialarından tövbe etmedikleri sürece bağlı olan gözleri, ellerinde tuttukları teraziyi doğrultamayacak, zulüm ve adaletsizlik devam edecektir. “Hak” olan yitirildikten sonra ortaya çıkan boyutlar her türlü istismarla ve kibirle, “batıl” bir şekilde düzenlenmiş zamana oynamalarla, günü öldürmelerle ve boş vaatlerle doldurulacaktır. Oynanan oyunlarla, izlenen videolarla ilişkimizi ve sınırımızı belirleyen işte bu “ilm”dir; insan ise ancak bilerek âdil olabilir.
Sınırlarımızı ve aidiyetlerimizi belirleyen Allah ile ilişkisini Hakikatle düzeltmiş bir insanın kendinden başkaları ile kuracağı ilişki de adalet üzerine olacaktır. İnsanın hayatında Hakikat parçalanırsa kulluk da parçalanır, kendisi de parçalanır. Bu parçalanmayla Allah’ın emrettiği adaleti Allah’a havale ederek zulme düşen insan, ‘Allah’ın adaleti’ üzerine kurguladıkları ve yaptıkları ile zalim kesilir. İyi işlerin kriteri ‘salih amel’ iken bunları farklı standartlar veya kamuoyu vicdanı belirler hâle gelir. Sosyalliğini sosyal medya, infakını görünürlük, huzurunu meta, arkadaşlığını menfaat, imanını taklit, bilgisini internet ölçeğiyle ölçmesi normalleşir. İnsanın kendisiyle başlattığı bu bozulma, yerleşmiş olduğu yanlış yer nedeniyle aştığı sınırlar, ona yetersizliği ve kaybetme korkusunu tattırmaya devam eder. Tedirgin olduğu Hakikatin ona ölümle sunacağı gerçeklikten kaçabileceğini ümit etmesi, bunu da keşfetmeyi umduğu parçacıklarla yapay ortamların büyük havuzlarından gelecek verileri şuursuzca bekliyor olması, bu kırıntılara gönüllü ve bağımlı olanların aynı ümitle beslenmesi bir türlü itiraf edemediği yetersizliğin ve korkunun sonucudur. Gücü elinde tutanların her türlü gelişmişlik ve ilerleme kurgusunda kendi çaresizlikleri bu şekilde gizlenmektedir. Vazgeçilmezlerimiz ve aidiyetlerimiz üzerinden kodlanan gizliliğin üzerimize sirâyet etmesi için kullanılan aracılar muâdil(!) kulluklarımızı bize şirin göstermeye devam edecekler. Bu sonucu değiştirmek “yol”da olanlar için imkânsız değildir. Yolda olanlar birlikte olanlardır; son zamanlarda adı anıldığında ‘tüyleri diken diken olanlar’a rağmen “cemaat” olabilenlerdir. Kendine “söz” dinletenlerin kolektif birliktelikleri, kardeş olmanın engellerini kaldırmaya, yerinden edilmişlikleri her şeye rağmen yerli yerine oturtmaya muktedirdir.
Herkesin kulluğunu, kendini sorumlu ve ait hissettiği yere göre yaptığını; insanlık tarihinde “Allah’ı başkalarına âdil tutanların”[1] zulümlerinin kendi boylarını aştığını görüyoruz. ‘Yukarıda’ olduğuna inandıkları, yaratıcı ve yoktan var ediciliğine iman ettikleri ama sanal veya gerçek dünyalarında ‘yokmuş’ gibi davrandıkları Allah’ın onlara karşı “âdil” davrandığını da biliyoruz:
“İkiyüzlülerin, erkek-kadın, hepsi aynı türde, aynı yapıda kimselerdir: münkeri emrederler, ma’ruftan men ederler. Ellerini sıkı tutarlar. Allah’ı unuttular da Allah da onları unuttu. Gerçekten yoldan sapmış olanlar da işte bunlar, bu ikiyüzlü kimselerdir!”[2]
Kavramlar düşüncenin yapı taşlarıdır. İnsan kavramlarla düşünür, kavramlarla hayatına yön verir. Bir kavramın anlam sınırlarını belirleyebilmek için o kavramın üretildiği toplumu tanımak bir zorunluluktur. Çünkü kavramlar üretildiği toplumun rengini alır. İslam’a ait tevhid, ihlas ya da salât gibi kavramların anlam sınırlarını belirleyebilmek için öncelikle Kur’an’a, hadislere ve kelimenin kavram özelliği kazandığı Arap toplumuna bakmak bir zorunluluktur. Bu kavramlara dileyenin dilediği gibi bir anlam vermesi düşünülemez.
Mutlakçı dil ile ilgili tanımlamaların, modernlik içinden yapıldığının altını çizmek gerekir. Gelenek ve modernlik arasında yapılagelen ayrımların Türk düşünce tarihi açısından özel yerinin olduğu açıktır. Tanzimat ile birlikte yüzünü Batı’ya çeviren Osmanlı, Batı ile karşılaşmasında bir ‘medeniyet krizi’ yaşar. Söz konusu kriz çok yönlüdür. Örneğin Batılılaştığını sanan aydının bilinçli ya da bilinçsiz geleneğin diliyle konuşması, bu krizin yıllarca sürecek işaretlerini barındırır. Esasen bunda farkında olunsun ya da olunmasın, geleneğin, hayatın en küçük parçasına dek sirayetinin etkisi vardır. Çünkü zihniyetler, değişimlere karşı dirençli yapılardır ve zihniyet değişimleri de bu nedenle tarihte yavaşlığın tarihi olarak adlandırılırlar.
Tarihsel olarak özgürlüğün yayılması, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda, egemen güçlerin çıkarlarıyla çatışmış ve bu durum daha sıkı ideolojik denetim mekanizmalarının devreye sokulmasına yol açmıştır. Günümüzde de benzer süreçler yaşanmaktadır; halkın bilgiye erişimi ve özgür düşünce pratiği genişledikçe, bu alanda müdahaleler ve baskılar çoğalmaktadır.
İddiasını kaybetmiş bir din söylemi ya tarih sahnesinden çekilecek ya da başka ideolojilerin boyunduruğuna girmekten başka bir yol bulamayacaktır. Biz İslam’ın tarih boyunca olduğu gibi bugün de insanlığın problemlerine çözüm bulma potansiyeline sahip olduğuna inanıyoruz. Bu anlamıyla İslam, misyonunu tamamlayarak tarih sahnesindeki yerini almış bir din değildir.
Allah ile bağımız devam etmektedir. Allah, dün olduğu gibi bugün de, yarın da gündemimizde olacak. Çünkü hayat devam ediyor. Bu gerçek… Hayat sona erse de bu gerçek… Allah’ın idraki konusunda alacağımız yolun uzun olduğunu Antik Yunan’dan beri yazılı metinlere geçtiğini bildiğimiz “İnsan Tanrı” tahayyülünden halen kurtulamamış olmaktan anlıyoruz. Halen insana ait kimi cismani tanımların, organların, kavramların, ifadelerin vs Allah için de kullanılabileceğini zannediyoruz.
Muâdil(!) Gerçekliğin Popülaritesinde Yeni Kulluklar
İçinde bulunduğumuz zamanın tüm gerçeklerine ve sanallaştırılmış her türlü ortamına rağmen düşünebilen insanların gelir geçer sorularına/sorunlarına bulduğu cevap ve cevaplar, ‘oflamalar’ eşliğinde gelen bahaneleri ve yakınmaları bir türlü gideremiyor, ‘zamanın vahimliğiyle’ ilgili söylemleri silip atmaya yetmiyor. “Ben” diyebilen insanın kendi olabilmesi için görmezden geldiği “gerçek”le yüzleşmek istememesi onu parçalamaya iştiyaklı ve parçalanmaya müsait kılıyor. Galip olarak başlanan hayat yolculuğunda uğranılan yenilgiler ve bu yenilgilere yüklenen anlamlar bu parçalar tarafından belirlenmeye başlıyor. “Bir” olanların taksimatı yolun mecrasını değiştirirken herkesten âdil olmasını bekleyen insan kendisine zulmettiğini göremiyor. Bağlandığı, kendini bağımlı kıldığı ve kendini ait hissettiği her şeyde, umduğunu bulduğu sanrısına tutularak bulduğunu ummakla yetiniyor. Bu sayede kendi değerlerinin şekil verdiği araçlara atfettiği bağımsızlığı, teknoloji gibi kavramlarla özdeşleştirip onların gölgesinde oynamayı seçiyor. Kendi sorunlarına çözüm bulmak için müracaat ettiği bu oyuncakların siyasal, ekonomik ve sosyal sorunlarına çözüm sunabileceğine inatla inanmak istiyor.
Daha önce verileştirilemeyenleri ölçülebilir ve parçalanabilir hâle getirerek, “dünyayı ölçmek ve anlamak” için servis edilen büyük veri (big data) içinde kul olmayı kabullenenlerin veri tablolarında aradığı her şeye ulaşması, analiz edilmenin, depolanmanın ve paylaşmanın metalaşmasına hizmet etmesi, işlenen veriler arasında istatistiksel bir sayı değeri olan hayatının merkezine ‘kendini’ koyması telkin ediliyor. Yerinden ediliş başlı başına bir zulümdü ama bu cevr hâlini kendine revâ gören insanın bu durumdan habersizmiş gibi davranması ve bu davranışına kılıflar uydurması gerekiyordu. Bunun için sanallaşmanın kendi içinde barındırdığı tutarsızlığıyla elde ettiği yeni bakış açıları ve yeni değer biçimleri ona yeni bir yaşam vadetmeliydi.
Bugün siber ilerleyicilerin bu vaat etrafında taklalar atmaları ve her yeniliğin insanlığın geleceği için yapıldığını her fırsatta dile getirmeleri bu ön kabulün pekiştirilmesini sağlamak için. Her geçen gün bu eğilimle tetiklenen metalaşma, eşitsizlikleri doğururken bir veri olan insan, tüketici konumuna indirgenerek pazarlamanın konusu hâline getiriliyor. Meta biçiminde “ölçüsüz bağlantılar” aracılığıyla yeni aidiyetler edinmesi haricinde çıkış yolu bulamayan zihinlerin bağlılığı ve bağımlılığı artırılabiliyor. Elde edilen serbest zamanların eğlenceye dönük yüzü sömürülme hissini hazsal içeriklere bırakıyor. Bu özel tahakküm biçimi sayesinde başkaları rahatlıkla görmezden geliniyor, pragmatik yaklaşımlarla hayatlar ikame edilmeye çalışılıyor. Modern durumun akıllılıkla donatılması, üç boyutlu yüzlerin beş boyuta atlamasını ve yükselen frekanslar sayesinde artan kalitelerin 4K formatında ekonomik göstergeler veya sosyal kazanımlar(!) üzerinden okunmasını gerekli kılıyor. İdealize edilmiş kavramlar, gereken şekiller verilerek yitik cennet vaatleri arasına serpiştirilmiş ruh çağırma ayinlerinde medyumlar tarafından kullanılıyor. Tüm bu hâller Hakîkatin önüne sıra sıra yeni ve güncellenmiş aidiyetler olarak diziliyor. Kendimizi aidiyetlerimiz üzerinden tanımlamaya o kadar alıştık ki bu yüzden “en büyük zulmü” görmemiz her geçen gün zorlaşıyor. Bunu kimi zaman kurtarılmış millet sendromuna, kimi zaman çokluk budalalığına ve çoğu zaman korku ve endişe girdabına tutularak yaşıyoruz. Sekteye uğramış siyasi hafızamızı, tekerrür eden vıcık vıcık “akışkanlık”lar üzerinden tahammül üzerine kodluyoruz. Yenilenmiş sürümlere olan mecburiyetimiz aslında kaçmaya çalıştığımız gerçeğin üzerini örtmeye yetmiyor, sadece ‘mış’ gibi davranıyoruz. Yapmacıklığın gereklerini yerine getirmek için arzulu oluşumuz bu kısır döngü içinde mümkün olabiliyor. Mensup olunan! ve dinler tarihinin konusu edilen kurumsal bir dine tabi olmanın ayrıcalıklı kılınmışları olarak kendimizi aldatmaya devam ediyoruz. Kendi yaşam tarzlarının Müslümanı olan kâhinlerin ve şairlerin sunduğu her türlü argümana ve payımıza düşürdükleri hisselere de razı oluyoruz.
Muâdil olduğu iddia edilen bir gerçeklik içinde yaşamak zorunda değiliz. Girilen döngüyü ve mecbur bırakılmakla gönüllü olmak arasındaki farkı, görerek başlayabiliriz. Bunun için öncelikle çok sevdiğimiz, umut bağladığımız, korktuğumuz, sözlerini doğru kabul ettiğimiz, güvendiğimiz, yardım istediğimiz, itaat ettiğimiz, hoşlandığımız, ‘olmazsa olmaz’larımız olan her şeyle yüzleşmek durumundayız. Bu yüzleşme sayesinde bağımlılık ve bağlılık üzerine kurgulanan hayatların kısır döngüsüne çomak sokmak mümkündür. “Lâ” diyebilmek, iyi kullar olmamız için ellerindeki tüm imkânlar ile bizi saygı duruşuna davet edenlere “söz” söyleyebilmektir. Bu şekilde yer değiştirmeye başlayan doğruların kaygan zeminlerin yardımıyla meylettikleri gidişin önü alınabilir. Dilleri Arapça olup hatta birkaç dil bilen, zamanlarının en zeki insanları, ithalat-ihrâcat yapan iş adamlarından teşekkül Mekke egemenlerinin söylemekten kaçındıkları, söylememek için öldükleri ve öldürdükleri ama bizim dilimize pelesenk olan o “söz”ü söyleyebilmektir. Âdil olan budur; insan kendine karşı takındığı tavrı yerine oturtmadığı sürece iddialarını ispat edemeyecektir. İnkâr psikolojisinin değişmiş olan yüzünü görmek gerekmektedir. Bu psikoloji ki insanı bağımlı kılmakta ve iKullar olmanın dayanılmaz çekiciliğine kaptırmaktadır. Bu psikoloji ki insanın etrafını saran ilahların ve rablerin sayısını artırmaktadır. Bu sebeple gününü ya da günün meşgalelerinden arta kalan vakitlerini ekran başlarında geçiren annelerin veya babaların aklına, Salih Kul Lokman’ın verdiği öğüt gelmez; ancak okunduğunda tarihselliği içinde naif bir tonla terennüm edilir. Çoğu zaman popüler yaşam kurguları arasında bu naiflik bile fazla gelebilir. Kuşaklar arasındaki uçurumlar ve gençliğe yüklenen anlamlar bu istikâmetsizliğin önemli bir sonucu. Bize sadece onlara verilecek isimler (y, z, i gibi) üzerinden derlenmiş hayıflanmaları konuşmak kalıyor. Her kuşak bir üst kuşağından aldığı yaşam tarzından ve rehberliğinden umutsuz; üst kuşak ise yaşadığı aynı durumdan dolayı bulamadığı “amacın” bulunabilme ümidini alt kuşağına devretmeye gönüllü. Başlarının çaresine bakması gerekenler talep ettikleri özgürlüklere rağmen baş başa kalacakları sorulardan/sorunlardan kaçmak için atalarından daha fazla bağımlılık ve aidiyet geliştiriyorlar. “Ben çektim evladım çekmesin” modunun gereklerini zalimce yerine getiren bir neslin gelecek nesillere karşı âdil olması nasıl beklenebilir?
Bağımlılıklarımız ve aidiyetlerimiz yalnızca zulümlerimizin ve yerinden edilişlerimizin bir sonucu olduğu için düşünme ve akletme yetisi elinden alınmış insanların var olacağı bir dünya kurgulaması ısıtılıp ısıtılıp servis edilmekte; sürekli değiştirilen nitelikleriyle birbirinden farklı olduğu zannedilen yaşam tarzlarının boyun eğmeye dönük üretimleri sayesinde yeni nesil putlar iKullar için makûlleştirilmektedir. Ön ekler ekleyerek oynadığı uzatmalarla kamufle olan her türlü endüstri türünün ürettiği bu “günlük yaşam teorileri” bünyelere sirayet ederek onun Hakikat’e olan uzaklığını mutlaklaştırabilmektedir. Bu şekilde, bulaştığı bünyelerin elinden almış olduğu kabiliyetlerin yerine “yaşam iksirleri” ile donatılmış ilahların yeni temsilcileri kolaylıkla yerleştirilmektedir. İnsanın, muâdilliğine(!) iknâ edildiği bu dinlerin/yaşam tarzlarının sınırları sanallaştırılarak ve büyük verinin gelecek kurgusuyla silik duruma getirilerek pazarlanmaktadır. Kendi yaşam tarzını dini ve dünyevi ayrımına tâbi tutanların ‘eşitliğe’ yüklediği anlamı ve onu beklediği ya da tevdi ettiği ilahı tahayyül edişi, bu bozulma ve sapma durumunun içinde barınmakta; insanın siyasi ve ahlaki adalete yüklediği anlam kadar kendi adaletine değer vermemesi bu zulümde saklanmaktadır.
O bir imaj güzellemesi, çeşniler için hazırlanmış bir sos değildir. Bir hayat tarzıdır ve yoldur. Yolda olmak yürümek demektir, kimi zaman düşmek, kimi zaman sendelemek; tövbe etmek ve maruz kılınanlara karşı direnebilmek, mücadele/cihad edebilmek, her eylem ve işin kulluk/ibadet olduğunu bilmek demektir. Bu her dönemde böyleydi; post dönemlerde, yaşam tarzı modellemelerinin süslenmiş pazarlamaları içinde, kapitalizmin dijitalleşmiş halinde sunulan yeni kölelik tertiplerinde de böyle olacak. Sanallık da bu denklem içinde yenilenmiş sürümleri ile “halkların afyonu ve ezilenlerin sessiz çığlığı” olmaya devam edecek.
Devamlılık içinde kendisine zulmeden insandan herkese ve her şeye zulmetmesini bekleyebiliriz. Zorladığı sınırları göz önüne aldığımızda adalet umduğumuz her kapının yüzümüze kapanması normaldir, olması gerekendir; dünün mazlumlarının bugünün zalimleri olması yadırganamaz. Allah’ın hakkını gözetmeyenlerin kul hakkına yükledikleri anlama bile tutarlı bir bağlılık göstermemeleri olağandır. Hâlbuki çivisi çıkan adaleti yerine çakmak için gönüllü olanların, kendi zalimlikleri üzerinden gönüllülüklerini görmeleri gerekmektedir. Yitirilen temyiz kabiliyetinin yerine yerleşenler buralarda kendilerini gösterecektir. İnsanlar arasındaki farkları/farklılıkları önceleyenler ve yüceltenler bu iddialarından tövbe etmedikleri sürece bağlı olan gözleri, ellerinde tuttukları teraziyi doğrultamayacak, zulüm ve adaletsizlik devam edecektir. “Hak” olan yitirildikten sonra ortaya çıkan boyutlar her türlü istismarla ve kibirle, “batıl” bir şekilde düzenlenmiş zamana oynamalarla, günü öldürmelerle ve boş vaatlerle doldurulacaktır. Oynanan oyunlarla, izlenen videolarla ilişkimizi ve sınırımızı belirleyen işte bu “ilm”dir; insan ise ancak bilerek âdil olabilir.
Sınırlarımızı ve aidiyetlerimizi belirleyen Allah ile ilişkisini Hakikatle düzeltmiş bir insanın kendinden başkaları ile kuracağı ilişki de adalet üzerine olacaktır. İnsanın hayatında Hakikat parçalanırsa kulluk da parçalanır, kendisi de parçalanır. Bu parçalanmayla Allah’ın emrettiği adaleti Allah’a havale ederek zulme düşen insan, ‘Allah’ın adaleti’ üzerine kurguladıkları ve yaptıkları ile zalim kesilir. İyi işlerin kriteri ‘salih amel’ iken bunları farklı standartlar veya kamuoyu vicdanı belirler hâle gelir. Sosyalliğini sosyal medya, infakını görünürlük, huzurunu meta, arkadaşlığını menfaat, imanını taklit, bilgisini internet ölçeğiyle ölçmesi normalleşir. İnsanın kendisiyle başlattığı bu bozulma, yerleşmiş olduğu yanlış yer nedeniyle aştığı sınırlar, ona yetersizliği ve kaybetme korkusunu tattırmaya devam eder. Tedirgin olduğu Hakikatin ona ölümle sunacağı gerçeklikten kaçabileceğini ümit etmesi, bunu da keşfetmeyi umduğu parçacıklarla yapay ortamların büyük havuzlarından gelecek verileri şuursuzca bekliyor olması, bu kırıntılara gönüllü ve bağımlı olanların aynı ümitle beslenmesi bir türlü itiraf edemediği yetersizliğin ve korkunun sonucudur. Gücü elinde tutanların her türlü gelişmişlik ve ilerleme kurgusunda kendi çaresizlikleri bu şekilde gizlenmektedir. Vazgeçilmezlerimiz ve aidiyetlerimiz üzerinden kodlanan gizliliğin üzerimize sirâyet etmesi için kullanılan aracılar muâdil(!) kulluklarımızı bize şirin göstermeye devam edecekler. Bu sonucu değiştirmek “yol”da olanlar için imkânsız değildir. Yolda olanlar birlikte olanlardır; son zamanlarda adı anıldığında ‘tüyleri diken diken olanlar’a rağmen “cemaat” olabilenlerdir. Kendine “söz” dinletenlerin kolektif birliktelikleri, kardeş olmanın engellerini kaldırmaya, yerinden edilmişlikleri her şeye rağmen yerli yerine oturtmaya muktedirdir.
Herkesin kulluğunu, kendini sorumlu ve ait hissettiği yere göre yaptığını; insanlık tarihinde “Allah’ı başkalarına âdil tutanların”[1] zulümlerinin kendi boylarını aştığını görüyoruz. ‘Yukarıda’ olduğuna inandıkları, yaratıcı ve yoktan var ediciliğine iman ettikleri ama sanal veya gerçek dünyalarında ‘yokmuş’ gibi davrandıkları Allah’ın onlara karşı “âdil” davrandığını da biliyoruz:
“İkiyüzlülerin, erkek-kadın, hepsi aynı türde, aynı yapıda kimselerdir: münkeri emrederler, ma’ruftan men ederler. Ellerini sıkı tutarlar. Allah’ı unuttular da Allah da onları unuttu. Gerçekten yoldan sapmış olanlar da işte bunlar, bu ikiyüzlü kimselerdir!”[2]
Dipnotlar:
[1] En’âm 6/1, Bakara 2/165
[2] Tevbe 9/67
İlgili Yazılar
Batılı Bir Kavram: “Özgürlük”
Kavramlar düşüncenin yapı taşlarıdır. İnsan kavramlarla düşünür, kavramlarla hayatına yön verir. Bir kavramın anlam sınırlarını belirleyebilmek için o kavramın üretildiği toplumu tanımak bir zorunluluktur. Çünkü kavramlar üretildiği toplumun rengini alır. İslam’a ait tevhid, ihlas ya da salât gibi kavramların anlam sınırlarını belirleyebilmek için öncelikle Kur’an’a, hadislere ve kelimenin kavram özelliği kazandığı Arap toplumuna bakmak bir zorunluluktur. Bu kavramlara dileyenin dilediği gibi bir anlam vermesi düşünülemez.
“Mutlakçı Dil ” Etrafında Birkaç Söz
Mutlakçı dil ile ilgili tanımlamaların, modernlik içinden yapıldığının altını çizmek gerekir. Gelenek ve modernlik arasında yapılagelen ayrımların Türk düşünce tarihi açısından özel yerinin olduğu açıktır. Tanzimat ile birlikte yüzünü Batı’ya çeviren Osmanlı, Batı ile karşılaşmasında bir ‘medeniyet krizi’ yaşar. Söz konusu kriz çok yönlüdür. Örneğin Batılılaştığını sanan aydının bilinçli ya da bilinçsiz geleneğin diliyle konuşması, bu krizin yıllarca sürecek işaretlerini barındırır. Esasen bunda farkında olunsun ya da olunmasın, geleneğin, hayatın en küçük parçasına dek sirayetinin etkisi vardır. Çünkü zihniyetler, değişimlere karşı dirençli yapılardır ve zihniyet değişimleri de bu nedenle tarihte yavaşlığın tarihi olarak adlandırılırlar.
Düşüncenin Evrimi
Tarihsel olarak özgürlüğün yayılması, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda, egemen güçlerin çıkarlarıyla çatışmış ve bu durum daha sıkı ideolojik denetim mekanizmalarının devreye sokulmasına yol açmıştır. Günümüzde de benzer süreçler yaşanmaktadır; halkın bilgiye erişimi ve özgür düşünce pratiği genişledikçe, bu alanda müdahaleler ve baskılar çoğalmaktadır.
İddiasını Kaybetmiş Bir Din Söylemi ya da İçtihadı Yeniden Düşünmek
İddiasını kaybetmiş bir din söylemi ya tarih sahnesinden çekilecek ya da başka ideolojilerin boyunduruğuna girmekten başka bir yol bulamayacaktır. Biz İslam’ın tarih boyunca olduğu gibi bugün de insanlığın problemlerine çözüm bulma potansiyeline sahip olduğuna inanıyoruz. Bu anlamıyla İslam, misyonunu tamamlayarak tarih sahnesindeki yerini almış bir din değildir.
İnsanda Yüzün İkamesi ve Allah ile Yüzleşme
Allah ile bağımız devam etmektedir. Allah, dün olduğu gibi bugün de, yarın da gündemimizde olacak. Çünkü hayat devam ediyor. Bu gerçek… Hayat sona erse de bu gerçek… Allah’ın idraki konusunda alacağımız yolun uzun olduğunu Antik Yunan’dan beri yazılı metinlere geçtiğini bildiğimiz “İnsan Tanrı” tahayyülünden halen kurtulamamış olmaktan anlıyoruz. Halen insana ait kimi cismani tanımların, organların, kavramların, ifadelerin vs Allah için de kullanılabileceğini zannediyoruz.