İçinde bulunduğumuz zamanın tüm gerçeklerine ve sanallaştırılmış her türlü ortamına rağmen düşünebilen insanların gelir geçer sorularına/sorunlarına bulduğu cevap ve cevaplar, ‘oflamalar’ eşliğinde gelen bahaneleri ve yakınmaları bir türlü gideremiyor, ‘zamanın vahimliğiyle’ ilgili söylemleri silip atmaya yetmiyor. “Ben” diyebilen insanın kendi olabilmesi için görmezden geldiği “gerçek”le yüzleşmek istememesi onu parçalamaya iştiyaklı ve parçalanmaya müsait kılıyor. Galip olarak başlanan hayat yolculuğunda uğranılan yenilgiler ve bu yenilgilere yüklenen anlamlar bu parçalar tarafından belirlenmeye başlıyor. “Bir” olanların taksimatı yolun mecrasını değiştirirken herkesten âdil olmasını bekleyen insan kendisine zulmettiğini göremiyor. Bağlandığı, kendini bağımlı kıldığı ve kendini ait hissettiği her şeyde, umduğunu bulduğu sanrısına tutularak bulduğunu ummakla yetiniyor. Bu sayede kendi değerlerinin şekil verdiği araçlara atfettiği bağımsızlığı, teknoloji gibi kavramlarla özdeşleştirip onların gölgesinde oynamayı seçiyor. Kendi sorunlarına çözüm bulmak için müracaat ettiği bu oyuncakların siyasal, ekonomik ve sosyal sorunlarına çözüm sunabileceğine inatla inanmak istiyor.
Bu yazının devamı
202. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Eleştiri, insan ve yaşamına değer katan bir kavramdır. Eleştiri ile varlığımızın konumunu ve söylemlerimizin işlerliğini test etme imkânına kavuşuruz. Test etme, ilk bakışta oldukça sevimsiz bir kelime. Fakat bu sevimsizlik algısını, kendimizi yoklamak, tanımak ve bu minvaldeki olumluluklara ulaşmak açısından tersine çevirebiliriz. Bu açıdan eleştirilmek, çoğunun kaçındığı şekilde varlığımızı, söylemlerimizi, kültürel ve düşünsel sermayemizi tehlikeye atan veya şüpheli kılan bir muamele değildir.
Modern yaşamlar içinde dağılan dikkatlerimiz, savrulan zihinlerimiz. Disipline edemediğimiz iç selliğimiz. Dalıp, dalıp çıktığımız gaflet anlarımız. Ve çıkarken gösterdiğimiz pişmanlıklarımız. Pişman olduğumuz ama bir o kadar da vazgeçemediğimiz
İnsanın öznel değerini kaybederek insandan insana kapital olarak bakılan bir dünyada nefes alıp vermekteyiz. Değerlerin kapital üzerinden yeniden tanımlandığı bir dünyada, kapital üzerinden üretilen itibar karşısında bocalayan insan, pek kıymetsiz şeyle değişti kendini.
Dilin ihtiyaç duyduğu sesler, iletişim betimleri, simgeler, sözcükler, renkler ve ona anlam katan birçok etmen, bu hazinenin yaşantısını sürdürmesine, kendini geliştirip ilerletmesine ve dahası varlığını yenilemesine olanak sağlarken, bireyden topluma kültür miraslarını kaydederek, nesilleri birbirine bağlar. Bu yönüyle dil toplumsal bir köprüdür. Elbette bu köprü toplumların sadece filolojisiyle yetinmez. Onların anlam atfettiği simgesel betimlere de kucak açar.
“Ey gönlüm, derdin varsa eğer uyan uykudan! Seni yemen ve uyuman için getirmediler. Farz edelim cümle âlemi yedin, ölümden kurtulamazsın savaşsan da! Kendinden daha ne kadar zarar göreceksin? Ey kendine afet olan! Afet musibet sensin; kalk kendi önünden.”
Muâdil(!) Gerçekliğin Popülaritesinde Yeni Kulluklar
İçinde bulunduğumuz zamanın tüm gerçeklerine ve sanallaştırılmış her türlü ortamına rağmen düşünebilen insanların gelir geçer sorularına/sorunlarına bulduğu cevap ve cevaplar, ‘oflamalar’ eşliğinde gelen bahaneleri ve yakınmaları bir türlü gideremiyor, ‘zamanın vahimliğiyle’ ilgili söylemleri silip atmaya yetmiyor. “Ben” diyebilen insanın kendi olabilmesi için görmezden geldiği “gerçek”le yüzleşmek istememesi onu parçalamaya iştiyaklı ve parçalanmaya müsait kılıyor. Galip olarak başlanan hayat yolculuğunda uğranılan yenilgiler ve bu yenilgilere yüklenen anlamlar bu parçalar tarafından belirlenmeye başlıyor. “Bir” olanların taksimatı yolun mecrasını değiştirirken herkesten âdil olmasını bekleyen insan kendisine zulmettiğini göremiyor. Bağlandığı, kendini bağımlı kıldığı ve kendini ait hissettiği her şeyde, umduğunu bulduğu sanrısına tutularak bulduğunu ummakla yetiniyor. Bu sayede kendi değerlerinin şekil verdiği araçlara atfettiği bağımsızlığı, teknoloji gibi kavramlarla özdeşleştirip onların gölgesinde oynamayı seçiyor. Kendi sorunlarına çözüm bulmak için müracaat ettiği bu oyuncakların siyasal, ekonomik ve sosyal sorunlarına çözüm sunabileceğine inatla inanmak istiyor.
Bu yazının devamı 202. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Eleştiriye Dair
Eleştiri, insan ve yaşamına değer katan bir kavramdır. Eleştiri ile varlığımızın konumunu ve söylemlerimizin işlerliğini test etme imkânına kavuşuruz. Test etme, ilk bakışta oldukça sevimsiz bir kelime. Fakat bu sevimsizlik algısını, kendimizi yoklamak, tanımak ve bu minvaldeki olumluluklara ulaşmak açısından tersine çevirebiliriz. Bu açıdan eleştirilmek, çoğunun kaçındığı şekilde varlığımızı, söylemlerimizi, kültürel ve düşünsel sermayemizi tehlikeye atan veya şüpheli kılan bir muamele değildir.
Yolda Olmanın Adıdır Takva
Modern yaşamlar içinde dağılan dikkatlerimiz, savrulan zihinlerimiz. Disipline edemediğimiz iç selliğimiz. Dalıp, dalıp çıktığımız gaflet anlarımız. Ve çıkarken gösterdiğimiz pişmanlıklarımız. Pişman olduğumuz ama bir o kadar da vazgeçemediğimiz
Çocuk Hayatın Nesnesi mi?
İnsanın öznel değerini kaybederek insandan insana kapital olarak bakılan bir dünyada nefes alıp vermekteyiz. Değerlerin kapital üzerinden yeniden tanımlandığı bir dünyada, kapital üzerinden üretilen itibar karşısında bocalayan insan, pek kıymetsiz şeyle değişti kendini.
Sosyal Medyanın Gölgesinde Dilin Varlığı
Dilin ihtiyaç duyduğu sesler, iletişim betimleri, simgeler, sözcükler, renkler ve ona anlam katan birçok etmen, bu hazinenin yaşantısını sürdürmesine, kendini geliştirip ilerletmesine ve dahası varlığını yenilemesine olanak sağlarken, bireyden topluma kültür miraslarını kaydederek, nesilleri birbirine bağlar. Bu yönüyle dil toplumsal bir köprüdür. Elbette bu köprü toplumların sadece filolojisiyle yetinmez. Onların anlam atfettiği simgesel betimlere de kucak açar.
Kalk Kendi Önünden
“Ey gönlüm, derdin varsa eğer uyan uykudan! Seni yemen ve uyuman için getirmediler. Farz edelim cümle âlemi yedin, ölümden kurtulamazsın savaşsan da! Kendinden daha ne kadar zarar göreceksin? Ey kendine afet olan! Afet musibet sensin; kalk kendi önünden.”
Alışverişe devam et
Nida Dergisi Destek
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba. Yardım almak istediğiniz konuyu aşağıdan seçebilirsiniz.
Hangi konuda yardımcı olabiliriz?
Bize mesaj bırakın
İletişim bilgileriniz yalnızca talebinize dönüş yapmak amacıyla kullanılır.