Mutlakçı dil ile ilgili tanımlamaların, modernlik içinden yapıldığının altını çizmek gerekir. Gelenek ve modernlik arasında yapılagelen ayrımların Türk düşünce tarihi açısından özel yerinin olduğu açıktır. Tanzimat ile birlikte yüzünü Batı’ya çeviren Osmanlı, Batı ile karşılaşmasında bir ‘medeniyet krizi’ yaşar. Söz konusu kriz çok yönlüdür. Örneğin Batılılaştığını sanan aydının bilinçli ya da bilinçsiz geleneğin diliyle konuşması, bu krizin yıllarca sürecek işaretlerini barındırır. Esasen bunda farkında olunsun ya da olunmasın, geleneğin, hayatın en küçük parçasına dek sirayetinin etkisi vardır. Çünkü zihniyetler, değişimlere karşı dirençli yapılardır ve zihniyet değişimleri de bu nedenle tarihte yavaşlığın tarihi olarak adlandırılırlar.
Tanpınar, metinlerinde kimi zaman “mutlakçı şair”, “mutlakçı sanatkâr” gibi ifadelere yer verir. Mutlak kavramı Tanpınar’ın lügatinde, sanatkârın bir şekilde ‘muayyen’ bir hayat iklimine yaslanıyor olarak konuşmasına gönderme yapar. Bu iklimde insanın aslî vazifesi, ebedi asl’a ulaşmaktır. Dolayısıyla kavram, geleneğin hayat, insan ve eşya karşısında almış olduğu tavrı da içerir. Nitekim Tanpınar, 19. yüzyıldaki medeniyet krizini, “mutlakı kaybetmekten doğan buhran” şeklinde betimler.
Bu yazının devamı
201. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Şiirin en çok hangi mısrası Demirel’in derhal faksa sarılmasına yol açmıştır, bunu kestirmek güç. Belki tamamı, belki de bazı bölümleri. Ancak “Köylü milletin efendisidir.” şiarının söylem olarak takipçisi sayılan ve “Çoban Sülü” olarak da anılan mezkûr politikacı, belki de şu mısradan daha fazla rahatsız olmuştur:
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler.
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarak
düşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için ona
yapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-
durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona bir
takım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.
Bir anlam aranıyor ve bir hikmet, her şeyi yerli yerinde yapmak için; gözlerin görmediği sır perdesini değil, gözler önünde kini anlayıp kavramak için. Bir heyecan koşar adım geliyor, yetişiyor kalabalıklara, her şeyi sıradanlaştıranların içinde yerleşecek bir gönül arıyor. Bir korku recayla karışık,
“Ey gönlüm, derdin varsa eğer uyan uykudan! Seni yemen ve uyuman için getirmediler. Farz edelim cümle âlemi yedin, ölümden kurtulamazsın savaşsan da! Kendinden daha ne kadar zarar göreceksin? Ey kendine afet olan! Afet musibet sensin; kalk kendi önünden.”
“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”
“Mutlakçı Dil ” Etrafında Birkaç Söz
Mutlakçı dil ile ilgili tanımlamaların, modernlik içinden yapıldığının altını çizmek gerekir. Gelenek ve modernlik arasında yapılagelen ayrımların Türk düşünce tarihi açısından özel yerinin olduğu açıktır. Tanzimat ile birlikte yüzünü Batı’ya çeviren Osmanlı, Batı ile karşılaşmasında bir ‘medeniyet krizi’ yaşar. Söz konusu kriz çok yönlüdür. Örneğin Batılılaştığını sanan aydının bilinçli ya da bilinçsiz geleneğin diliyle konuşması, bu krizin yıllarca sürecek işaretlerini barındırır. Esasen bunda farkında olunsun ya da olunmasın, geleneğin, hayatın en küçük parçasına dek sirayetinin etkisi vardır. Çünkü zihniyetler, değişimlere karşı dirençli yapılardır ve zihniyet değişimleri de bu nedenle tarihte yavaşlığın tarihi olarak adlandırılırlar.
Tanpınar, metinlerinde kimi zaman “mutlakçı şair”, “mutlakçı sanatkâr” gibi ifadelere yer verir. Mutlak kavramı Tanpınar’ın lügatinde, sanatkârın bir şekilde ‘muayyen’ bir hayat iklimine yaslanıyor olarak konuşmasına gönderme yapar. Bu iklimde insanın aslî vazifesi, ebedi asl’a ulaşmaktır. Dolayısıyla kavram, geleneğin hayat, insan ve eşya karşısında almış olduğu tavrı da içerir. Nitekim Tanpınar, 19. yüzyıldaki medeniyet krizini, “mutlakı kaybetmekten doğan buhran” şeklinde betimler.
Bu yazının devamı 201. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Köylülerin Öç Alma Vakti mi?
Şiirin en çok hangi mısrası Demirel’in derhal faksa sarılmasına yol açmıştır, bunu kestirmek güç. Belki tamamı, belki de bazı bölümleri. Ancak “Köylü milletin efendisidir.” şiarının söylem olarak takipçisi sayılan ve “Çoban Sülü” olarak da anılan mezkûr politikacı, belki de şu mısradan daha fazla rahatsız olmuştur:
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler.
İçtihat Etme Sorumluluğumuz
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarak
düşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için ona
yapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-
durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona bir
takım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.
Akıbet Muttakilerindir
Bir anlam aranıyor ve bir hikmet, her şeyi yerli yerinde yapmak için; gözlerin görmediği sır perdesini değil, gözler önünde kini anlayıp kavramak için. Bir heyecan koşar adım geliyor, yetişiyor kalabalıklara, her şeyi sıradanlaştıranların içinde yerleşecek bir gönül arıyor. Bir korku recayla karışık,
Kalk Kendi Önünden
“Ey gönlüm, derdin varsa eğer uyan uykudan! Seni yemen ve uyuman için getirmediler. Farz edelim cümle âlemi yedin, ölümden kurtulamazsın savaşsan da! Kendinden daha ne kadar zarar göreceksin? Ey kendine afet olan! Afet musibet sensin; kalk kendi önünden.”
Yazmasak Deli Olur Muyduk?
“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”
Alışverişe devam et
Nida Dergisi Destek
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba. Yardım almak istediğiniz konuyu aşağıdan seçebilirsiniz.
Hangi konuda yardımcı olabiliriz?
Bize mesaj bırakın
İletişim bilgileriniz yalnızca talebinize dönüş yapmak amacıyla kullanılır.