“Sen neden, kimden kaçtın da bunca zaman derin uykulara daldın?” diye soruyorum kendime. Her günüm bir yıl gibi geçmişçesine derin izler bırakırken kalbimde, “Değdi mi bu kadar uykuya?” diye sormadan edemiyorum. Ashab-ı Kehf’in mücadelesini sen ne kadar yaşadın da kaçmayı hak ettin sorusu gelir ardından. Onlar kadar dinin için mücadele ettin mi? Peki, onlar kadar imanın var mı ki senin? Ama onlar tek değillerdi de senin gibi. Gerçi sen de tek sayılmazsın. Senden öte senden ziyade kaç benlik daha taşıyorsun bu topraktan olma bedende. Taşıdığın her sıfatla yeni bir sen oluyorsun.
Kalabalık, gün be gün kaş üstünde göz arar oldu. Ben gün be gün kabuğuma çekilmekten kabuğum kavladı, çıplak kaldım. Yaşlı anam ve ben, bu uçsuz bucaksız düzlüğün ortasında, üstünde biriken karlardan beli bükülmüş bu ihtiyar damda, yalnızlığın kandiline katran olduk. Pili zayıflayan radyonun fersiz sesi, sönmeye yüz tutmuş sobanın cılız çıtırtısı, anamın yorgan altında ovduğu dizlerindeki müzmin sızı; yalnızlığı ve çaresizliği yüzümüze soğuk bir şamar gibi çarpıyordu.
Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti.
Yine uzun uzun yollar yürüdükten sonra seyyahın yolu bir kasabaya varmış. Bu kasaba; ormanın içinde, ince toprak yolları olan, evleri birbirine mesafeli, güzel, ferah bir yermiş. Kış artık kendini iyice hissettirdiğinden, seyyah hemen kendine kalacak yer bulma kaygısına düşmüş. Şöyle bir çevresine bakınmış ama gördüğü ilk evle diğer ev arasında bayağı uzaklık olduğundan, ilk evin kapısını tıklamak zorunda kalmış. Bahçesindeki yemyeşil çamlarıyla mini bir ormanın içinde olduğunu düşündüren bu evin kapısını yaşlı bir bey açmış. Beyaz sakalları, maviye çalan gözleriyle ‘ihtiyar’ dedin mi ilk gözünde canlanacak çehreye sahipmiş.
Şiir / Adaletin Amentüsü
Haykırıyor âdem evladı, dillerde adaletin amentüsü,
Dualarla örülüdür yeryüzündeki masumiyetin örtüsü.
Kurmadığımız cümlelerden imtihan ediliyoruz,
Kurulan türlü tezgâhların ağırlığında eziliyoruz.
Bu dönen devrandır, şu hayat seyrandır der misin?
Ziyan olan her yaşantın için tövbe eder misin?
Gün geliyor ve bizler yek sıra halinde diziliyoruz,
Gidilen iki yolun sonunda tek sonuca seçiliyoruz.
Değişmez kanundur bu, hak daima galip gelecek,
Yetersizlik içinde olanlar yeter demeye devam edecek.
Gariptir ki şu, evrimi reddedip her yöne evriliyoruz,
Hakkın terazisine gelince bir put misali devriliyoruz.
Doğruları mazilerimizde bıraktık, dünlerin berisinde,
Kaldı hür hülyalarımız, hep bu günlerin gerisinde.
Her koşumuzun sonuna ramak kala geçiliyoruz,
Her taşın altında varız diye sorguya çekiliyoruz.
Duyduğumuz her şey duyulanlardan ibarettir,
Görülen şeyler beşer için eşsiz birer ibrettir.
Konuşmalar işitiliyor, soylu meclislerden sivriliyoruz,
Zifiri karanlıklardan geçip bir muştuyla diriliyoruz.
Gözyaşı toprağı ıslattığında filizlenecek olan hayrettir,
Nasip, dümeni ele geçirdiğinde tek çıkar yol ahirettir.
.
İlgili Yazılar
Derin Uykular
“Sen neden, kimden kaçtın da bunca zaman derin uykulara daldın?” diye soruyorum kendime. Her günüm bir yıl gibi geçmişçesine derin izler bırakırken kalbimde, “Değdi mi bu kadar uykuya?” diye sormadan edemiyorum. Ashab-ı Kehf’in mücadelesini sen ne kadar yaşadın da kaçmayı hak ettin sorusu gelir ardından. Onlar kadar dinin için mücadele ettin mi? Peki, onlar kadar imanın var mı ki senin? Ama onlar tek değillerdi de senin gibi. Gerçi sen de tek sayılmazsın. Senden öte senden ziyade kaç benlik daha taşıyorsun bu topraktan olma bedende. Taşıdığın her sıfatla yeni bir sen oluyorsun.
Kar/Anlık Ağlıyor
Kalabalık, gün be gün kaş üstünde göz arar oldu. Ben gün be gün kabuğuma çekilmekten kabuğum kavladı, çıplak kaldım. Yaşlı anam ve ben, bu uçsuz bucaksız düzlüğün ortasında, üstünde biriken karlardan beli bükülmüş bu ihtiyar damda, yalnızlığın kandiline katran olduk. Pili zayıflayan radyonun fersiz sesi, sönmeye yüz tutmuş sobanın cılız çıtırtısı, anamın yorgan altında ovduğu dizlerindeki müzmin sızı; yalnızlığı ve çaresizliği yüzümüze soğuk bir şamar gibi çarpıyordu.
Şiir
vaziyet
başlamaya hasretli dilim
ötelerden belletilene köprüsün
çaktın kibriti lazım değil ruh
elinde eksik tarif
önünde müşkül bir yol
kalbimin ortasından dilimin ucuna kıvranan
geldiğin gibi olmuyorsun hiç
senden değil bu elbet
rahat ol
şamar oğlanı zaman
Beyaz Adama Aldırma, Umudunu Kaybetme
Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti.
Seyyah II
Yine uzun uzun yollar yürüdükten sonra seyyahın yolu bir kasabaya varmış. Bu kasaba; ormanın içinde, ince toprak yolları olan, evleri birbirine mesafeli, güzel, ferah bir yermiş. Kış artık kendini iyice hissettirdiğinden, seyyah hemen kendine kalacak yer bulma kaygısına düşmüş. Şöyle bir çevresine bakınmış ama gördüğü ilk evle diğer ev arasında bayağı uzaklık olduğundan, ilk evin kapısını tıklamak zorunda kalmış. Bahçesindeki yemyeşil çamlarıyla mini bir ormanın içinde olduğunu düşündüren bu evin kapısını yaşlı bir bey açmış. Beyaz sakalları, maviye çalan gözleriyle ‘ihtiyar’ dedin mi ilk gözünde canlanacak çehreye sahipmiş.