“Düşünmenin eşlik etmediği her inanç şiddet yüklüdür.”
(Dücane Cündioğlu)
Her kavramın kendi ontolojik zemininde okunması gerektiği izahtan vareste bir hakikattir. Buradan hareketle şiddet kavramının da hangi zeminde ne anlam ifade ettiğini anlayabilmek biraz da düşünce dünyalarına nüfuz etmeyi gerektirmektedir.
Modern bakış açısı söz konusu olduğunda açığa çıkan şiddet algısı ve pratikleri ile postmodern bakış açısı söz konusu olduğunda açığa çıkacak olan şiddet algısı ve pratikleri birbirinden farklılıklar barındıracaktır. Bu husus modernizm ve postmodernizmin ana hatlarıyla bilinmesi zaruretini meydana getirmektedir.
Her tür kavramsallaştırmanın beraberinde bir takım genellemeleri ve eksiklikleri barındırdığını söylemek mümkündür. Fakat söz söyleyebilmenin imkânı yer yer kavramsallaştırma yapmayı da beraberinde getirmektedir.[1]
Modernizm ve postmodernizm kavramlarına dönük yapılmış tanımlamalar çoğunlukla dönemsel özellik ve pratik yaşam biçimlerinden, ele alınan disiplinin belirlemiş olduğu paradigmadan hareketle ortaya koyulmakta ve bu şekilde ele alınan kavramın tanımlamasına yönelik oldukça farklı ve geniş bir tanımlar yelpazesi ile karşı karşıya kalınmaktadır. Çalışmamızın ilgili olduğu konu, kavramların felsefi boyutuyla ilişkili olduğu için önceliğimiz kavramın ilgili anlam sahasına dönük tanımları ve felsefe sözlüklerinin yer verdiği tanımlamalar olacaktır.
Modernizm kavramı çoğunlukla modernleşme ve modernlik kavramları ile birlikte tanımlanmaktadır. Modernlik ve modernleşme kavramları her ne kadar sosyolojik bir muhtevaya sahip olsa da[2] bu kavramların ortak buluşma noktası “geleneksel olanı yeni olana tabi kılma” hatta yer yer eski olana düşmanlığa varabilecek bir tavır olarak ifade edilebilir.[3] Felsefî bir kavram olarak Aydınlanma ile bağlantılı ideal ve kabuller için kullanılan modernizm; Aydınlanma düşüncesiyle özdeşleşmiş temel kavramları da içinde barındırmakta ve bu kavramlar doğru şekilde tanımlandığında anlamı daha sarih bir şekilde açığa çıkmaktadır. Bu anlamda modernizm ve Aydınlanma düşüncesinin birbirini tanımlamak için kullanıldığı ve ortak karakteristik yapılara sahip olduğu söylenebilir.
Modernizmin temel karakteristikleri olarak: İnsanın evreni anlamada kendini yegane kriter olarak kabul edecek olduğu “Hümanizm”; özellikle Rene Descartes’ın ruh-beden ayrımını temele alan ve çağdaş zihin felsefelerine kadar etkisini görebileceğimiz Kartezyen felsefesinin bir yansıması olarak “Özne-Nesne Düalizmi”; Charles Sanders Pierce’in kurucusu olduğu, merkezinde insan ve insana fayda sağlayan bilginin bulunduğu “Pragmatizm”; Auguste Comte’ta sistematik olarak karşımızda duran ve bilimin iktidarının bir nevi sağlamlaştırılarak metafizik unsurların sınır dışı edildiği “Pozitivzm” ve pozivist geleneğe bağlı olarak geçmiş düşünce birikimlerinin “ilkel”(!) olarak addedilebilmesine imkân tanıyan “İlerlemeci Tarih Anlayışı” gibi başlıklar ilk olarak öne çıkan başlıklardır.[4]
Modernizm kavramının kendinden önceki düşünce dünyasından kopuş anlamını ihtiva eden bir noktada ‘post’ önekini almasıyla birlikte ardından nasıl bir düşünce dünyasının oluştuğu ve ne gibi pratikler meydana getirdiğine dair tartışmalar yapılmaya başlanmıştır. Bu tartışmaların yapıldığı başlık ise “postmodernizm” kavramsallaştırması olmuştur.
İçinde her düşüncenin temsil imkânı bulabileceği, Batı düşüncesinin ortaçağından farklı olarak Tanrı’yı, moderniteden farklı olarak da insanı merkeze almayan düşüncenin ürünü olan merkezsiz düşünme biçimi olan postmodernizm 1960’larda Fransa’da, 1970’lerde ise A.B.D.’de ağırlık kazanmıştır.[5]
Postmodernizmi yaratan şartlar arasında; aydınlanmacı düşünüş biçimi, mekanik bir tanımlamanın sonucu olan insanı makineleştiren hayat tarzı, bilgiyi sadece deneye hasreden görüşler vb. modern karakteristik özellikler[6] ve modernizmin başarısızlığıyla ilgili tecrübe zikredilmektedir.[7] Postmodernizmin öncüsü ve ileri gelen temsilcisi olarak kabul edilen Fransız filozof Jean-François Lyotard, Aydınlanmadan beri gelişen modernist hareketlerin, ferdin hürriyetini yok ettiğini ve onu her yandan kıskaca aldığını ve ezdiğini ifade ederek en büyük meselenin ferdî hürriyet olduğunu ortaya koymakta; bilimsel bilginin ise bilginin bütününü ifade etmediğini dile getirmektedir.[8]
Çoğunlukla farklılığa vurgu yapan postmodernizm; modernizmin kutupsal düşünce ile karakterize olduğunu dile getirerek büyük anlatı ya da teorilerden sakınılması gerektiğini ifade eden; evrensel olandan ziyade yerel ve tikel olana yoğunlaşılması gerektiğini dile getirerek bilgi ve hakikatin olumsal koşullara göreli olduğunu söyleyen; söylemlerin çoğulluğuna vurgu yapan, temelciliğe karşı çıkan, şüpheci ve göreci bir bakış açısıyla karakterize olmuş kültürel-felsefi bir hareket olarak tanımlanabilir.[9]
Postmodernizmin karakteristik özellikleri; “olumsallık”, “anti-hümanizm” ve “perspektivizm” gibi konularda açığa çıkmaktadır.[10]
Modernleşmeyle birlikte başlayan değişim beraberinde bazı pratikleri açığa çıkarmıştır. Bu pratikleri sahiplenenler olduğu gibi oldukça radikal bir şekilde eleştirerek postmodern düşünceye hayat verenler de olmuştur.
Postmodernizmi modern düşüncenin farklı bir yansıması olarak okuyanlar olduğu gibi, modernizmden tamamen farklı ve hatta modernizme tepki/karşıt olduğu şeklinde okuyanlar da mevcuttur.
Gerek farklı bir devam, gerekse de tamamen karşıt bir düşünce olduğu öne sürülsün bir değişimin yaşandığı göz ardı edilemez bir gerçektir.
Postmodern düşünür tanımı içerisinde çokça dile getirilen düşünürlerden bazıları; Michel Foucault, Jean Baudrillard, Gilles Deleuze, Felix Guattari, Zygmunt Bauman, Jacques Derrida, Jean-François Lyotard olarak zikredilebilir. Fakat tüm bu isimlere nazaran şiddeti müstakil olarak çalışarak[11] zikredilen isimlerden temel bir noktada farklılık ortaya koyma gayretinde olan Byung-Chul Han “Olumluluğun Şiddeti” kavramsallaştırmasıyla şiddetin farklı bir boyutuna işaret etmiştir. İşaret ettiği husus her ne kadar kendinden önceki düşünürler tarafından kısmî olarak ele alınmış olsa da bu yönüyle ve bu kadar kapsamlı daha önce dile getirilmemiştir.
Han’ın kendinden önceki düşünürlere göre avantajının bizatihi belirttiği çağın içinde yaşamış olması olduğu söylenebilir. Zira eleştirdiği isimlerin birçoğu Byung-Chul Han’ın eleştiri konusu ettiği dönemi bu kadar yakından görme imkânına sahip değildi ve eleştirilerinin kapsamı da sınırlı bir zaman dilimini kapsamaktaydı. Fakat Han, bir taraftan geçmiş düşünce dünyasının birikimiyle yüzleşirken diğer taraftan da içinde bulunduğu düşünce dünyasının ne gibi çıkmazları olduğuna odaklanmaktadır.
Han’a göre modern düşüncenin genel mantalitesine bağlı olarak ortaya çıkan şiddet türü her ne kadar pre-modern şiddetten farklı bir görünüm arz etse de yine de olumsuzluğun, “öteki”nin şiddetidir ve dışımızdadır. Fakat postmodern düşünce modern düşünceyi kıyasıya eleştirerek her tür baskıcı, olumsuz ve ötekine dair yorumlanabilecek şiddet türüne savaş açarak liberal söylemler ve neoliberal politikalarla özgürlük alanını genişletmiş fakat şiddetin ortadan kalkmasına değil farklı bir görünüme sahip olarak mevcudiyetini devam ettirmesine zemin hazırlamıştır. Gelinen noktada şiddet içselleşmiş, görünmez hâle gelmiş ve tüm olumsuzluklarından arınmıştır. Sanatta pürüzsüzün[12], politikada psikolojinin[13], toplumsal ilişkilerde aynılığın[14], yaşanan zaman diliminde sabitelerini yitiren anlamsız bir hızlanmanın[15], hayatın birçok alanında şeffaflığın[16], iş hayatında başarı ve performansa odaklanma ve ödüllendirme mekanizmalarını yitirmenin[17] şiddeti…
Byung-Chul Han’ın şiddete dair ifade etmiş oldukları, muhakkak bir çözüm önerisinden yoksundur. Fakat tedavinin ön şartı, sorunun doğru tespit edilmesi gerçeğinde kendini temellendirmektedir. Han’ın yapmış olduğu tespitin farklı olması doğru tedavinin uygulanması hususunda önemi haiz gözükmektedir. Byung-Chul Han’ın tespitleri farklı bir boyuta işaret ederek şiddetin artık zannedildiği gibi dışımızda, olumsuz ve negatif bir anlam yüküne değil; içimizde, olumlu ve pozitif bir anlam yüküne sahip olduğuna yöneliktir.
Her çağın düşünce dünyası kendi şiddet türünü açığa çıkarmakta ve ortaya çıkan şiddet biçimleri düşünsel zemin üzerinde kendini inşa etmektedir.
İçinde yaşadığımız çağdaş dönemin belirsiz, olumsuzluklardan âzâde olarak ürettiği şiddet türünü muhakkak postmodern düşünme biçiminin bir yansıması veya sonucu olarak okunmak da mümkündür. Bu dönemin şiddet biçimini olumluluk şiddeti olarak okuduğumuzda ise modern düşünceyle birlikte başlayıp içinde yaşadığımız süreçte sonuçlarını gördüğümüz özgürlük mücadelesinden bağımsız olarak okumamak gerekmektedir. Gelinen noktada fiziksel/dışsal şiddete karşı verilen mücadele meyvelerini vermekte ve dıştan gelebilecek her tür şiddet bir hassasiyet/tepkiyle karşılığını bulmaktadır. Fakat şiddet dıştan değil de içten geliyorsa o vakit neye ve nasıl direnileceği hususu cevaplanmayı bekleyen önemli bir soru olarak karşımızda durmaktadır.
Postmodernizmin sınırlarını silikleştirdiği özgürlük söylemi; isteklerini dizginleyemeyen, her tür dışsal tepkiye dur diyen fakat kendi tepkilerine karşı takati kalmamış bir bitkinlik ortaya koyan, amacı, amaçsızlık olmuş bir düzen içerisinde amacına ulaşabilecek araçlardan yoksun bir şekilde çabalayan, çabalarken de kendine sınır tanımaz bir şekilde şiddet uygulayan bir insan türü oluşturmuştur. Han bu durumu şu sözler ile dile getirir: “Şiddet giderek içselleştirilir, ruhsallaştırılır ve böylelikle görünmez hâle gelir. Giderek Öteki’nin veya Düşman’ın olumsuzluğunu üzerinden atar ve insanın kendine yönelir.”[18] Kuşkusuz bu şiddet türünün de bu insan tipinin de ortaya çıkışı postmodern düşünceden farklı biz zeminde okunamaz.
Pre-Modern ve modern dönemde açığa çıkan şiddet türünün “olumsuzluk”; postmodern dönemde açığa çıkan şiddet türünün ise “olumluluk” şiddeti olarak adlandırılmasına imkân sağlayacak olan temel nokta düşünme biçimi ve yaşam pratiklerinin modern ve postmodern dönemde farklı anlamlar ihtiva ettiğidir. Bu sebeple içinde yaşanılan zamanın düşünce dünyası anlaşılmadan şiddete dair yapılacak her tespit indirgemeci ve bir yönüyle eksik kalacaktır. Kuşkusuz yazıda mevzubahis edilen şiddet türü sadece bir perspektiftir fakat kendinden önceki şiddet türlerine nazaran farklı olması dönemsel düşüncelerin analiz edilmesi gerekliliğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Her pratik/eylem, düşünce ile paralellik arz etmektedir. Bir insanın söylemleri ile eylemleri arasında çelişkiler söz konusu olması bu durumu değiştirmez. Zira dile getirilen ile düşünülenin aynı olmadığını izhar eder. Çünkü pratiğin düşünceden bağımsız olmadığı bir hakikattir. Pratiklerin değiştirilmesinin ön şartı düşüncelerin değiştirilmesinden geçmektedir.
Şiddete karşı verilebilecek mücadelenin ise ilk şartı şiddeti oluşturan temel düşüncenin ne olduğunun ve nereden neşet ettiğinin tespit edilmesi hususudur. Zira modern şiddet türüne karşı verilebilecek mücadele ile postmodern şiddet türüne karşı verilebilecek mücadele birbirinden farklıdır. Bu farklı mücadele biçimlerinden hangisinin tercih edileceği hususu ise düşüncenin neliğini doğru tespit etmemiz gerektiğinde içkindir.
Byun-Chul Han, “Egemenlik toplumundaki kelle alıcı güç, yani ‘dekapitasyon’, disiplin toplumundaki ‘deformasyon’ ve başarı ve performans toplumundaki ‘depresyon’, şiddetin topolojik dönüşümünün birer aşamasıdır”[19] derken döneme göre farklılaşan şiddetin farklı tezahür biçimlerinden bahsetmektedir.
Farklılaşan şiddet görünümlerinin zemini farklılaşan düşünce zeminlerinde saklıdır…
Dipnotlar:
[1] Kasım Küçükalp, Nietzsche ve Postmodernizm, Kibele Yayınları, İstanbul: 2017, s. 69.
[3] Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, “Modernizm” Mad., SAY Yayınları, İstanbul: 2015, s. 305; Süleyman Hayri Bolay, Felsefe Doktrinleri ve Terimleri Sözlüğü, “Modernite” Mad., Nobel Yayınları, Ankara: 2013, s. 257-258.
[4] Ayrıntılı bilgi için bakınız: Küçükalp, a.g.e., s. 69-105; Tuncay İmamoğlu, Modern Batı Düşüncesinin Felsefi Temelleri –Din ve İnsan Algısı Üzerine Bir Değerlendirme-, İz Yayıncılık, 2013: İstanbul, 35-52.
[5] Ahmet Dağ, Ölümcül Şiddet –Baudrillard’ın Düşüncesi-, Külliyat Yayınları, 2014: İstanbul, s. 66-67.
[6] Bolay, a.g.e., “Postmodernizm” Mad., s. 302-305.
Tarihin hiçbir aşamasında tek bir hakikat iddiası mutlak egemen olmamış; insanlar, toplumlar, devletler ve medeniyetler arası mücadele ve savaş mutlak anlamda son bulmamıştır. Varlık âleminde herşey zıddıyla kaim olmuştur. Gündüzün hikmeti gecede, imanın küfürde, sıcağın soğukta, bilginin cehalette saklıdır. İçtimai yaşamda da bu kural tarih boyunca geçerli olmuş, “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan çıkar.” vecizesiyle izah edilmiştir.
Epeyce zamandır İslamcı aktivist ve entelektüeller İslam’ı bir ‘din’ olarak görmeyi bilinçli olarak terk etmiş görünüyorlar. Hatta böyle görenlerin İslam’ı tam anlamadıklarını veya kasıtlı olarak daraltmaya ve zayıflatmaya (örneğin Hıristiyanlık gibi bir din olarak göstermeye) çalıştıklarını düşünüyorlar. Çünkü onlara göre İslam’ı din olarak görmek onun bir “dünya nizamı” (da) olduğunu veya böyle bir nizam getirdiğini göz ardı veya inkâr etmek demektir. Zaman zaman ideoloji, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat vs. gibi kelimelerin başına bir sıfat olarak İslam’ı getirerek (İslami siyaset, İslami ekonomi vs.) yapılan; daha çok da İslam siyaseti, İslam ekonomisi gibi isim tamlaması şeklinde ortaya çıkan kullanımlar da bu yaklaşımın tezahürleridir.
“Dil, varlığın evidir.” diyor, Martin Heidegger. Varlığı, düşünceyi anlamak, etkilemek ancak dil aracılığıyla mümkündür. İnsan kelimeler ve kavramlar aracılığıyla düşünür, her şeyi adı ile algılar. Var olanları adlandırarak onların özelliklerini belirler, kendisi ile diğer varlık alanları arasındaki ilişkileri kurar. Kavramlara yüklenen anlamlar eşyayı, hayatı, olayları, evreni anlamlandırmada doğrudan etkilidir. Kavramlar dünya görüşüne ve dini perspektife şekil verirler. Kelimeler, kavramlar hangi anlam dünyasını yüklenmişse varlıklarla o anlam dünyası üzerinden ilişki kurar. Bu ilişkiler zihni doğrudan yönlendirir ve zihin bu ilişkiler üzerinden düşünür.
Dünyalılar sara hastalığına tutulmuş. İnsanlık cinnet üstüne cinnet geçiriyor. Her taraftan insan kaynaklı krizlerin feryat –figanları yükseliyor. Olan bitenin azıcık bir kısmına şahit oluyoruz, şoklar yaşıyoruz. Tarihte de benzeri kriz nöbetleri yaşandı ve insanoğlu hemcinsini akla hayale gelmeyen yöntemlerle aşağıladı ve hayvanın hayvana verdiğinden çok daha büyük zararlar verdi. Bugün olan biteni anlamak çok zor. …
Varoluşun temel olgularından biridir müzik. İnsanı büyüleme gücü en yüksek sanattır müzik. Sevgileri, coşkuları, hasreti sesler aracılığıyla anlatma sanatıdır müzik. Bir araya gelen ses dalgalarının oluşturduğu uyumlu, ritimli, hoşa giden, insanda çeşitli duygular oluşturan kompozisyonlardır müzik. Varlığı tanımlama biçimlerinden biridir müzik.
Modernizm ve Postmodernizm – Farklılaşan Şiddet Görünümlerinin Zemini –
“Düşünmenin eşlik etmediği her inanç şiddet yüklüdür.”
(Dücane Cündioğlu)
Her kavramın kendi ontolojik zemininde okunması gerektiği izahtan vareste bir hakikattir. Buradan hareketle şiddet kavramının da hangi zeminde ne anlam ifade ettiğini anlayabilmek biraz da düşünce dünyalarına nüfuz etmeyi gerektirmektedir.
Modern bakış açısı söz konusu olduğunda açığa çıkan şiddet algısı ve pratikleri ile postmodern bakış açısı söz konusu olduğunda açığa çıkacak olan şiddet algısı ve pratikleri birbirinden farklılıklar barındıracaktır. Bu husus modernizm ve postmodernizmin ana hatlarıyla bilinmesi zaruretini meydana getirmektedir.
Her tür kavramsallaştırmanın beraberinde bir takım genellemeleri ve eksiklikleri barındırdığını söylemek mümkündür. Fakat söz söyleyebilmenin imkânı yer yer kavramsallaştırma yapmayı da beraberinde getirmektedir.[1]
Modernizm ve postmodernizm kavramlarına dönük yapılmış tanımlamalar çoğunlukla dönemsel özellik ve pratik yaşam biçimlerinden, ele alınan disiplinin belirlemiş olduğu paradigmadan hareketle ortaya koyulmakta ve bu şekilde ele alınan kavramın tanımlamasına yönelik oldukça farklı ve geniş bir tanımlar yelpazesi ile karşı karşıya kalınmaktadır. Çalışmamızın ilgili olduğu konu, kavramların felsefi boyutuyla ilişkili olduğu için önceliğimiz kavramın ilgili anlam sahasına dönük tanımları ve felsefe sözlüklerinin yer verdiği tanımlamalar olacaktır.
Modernizm kavramı çoğunlukla modernleşme ve modernlik kavramları ile birlikte tanımlanmaktadır. Modernlik ve modernleşme kavramları her ne kadar sosyolojik bir muhtevaya sahip olsa da[2] bu kavramların ortak buluşma noktası “geleneksel olanı yeni olana tabi kılma” hatta yer yer eski olana düşmanlığa varabilecek bir tavır olarak ifade edilebilir.[3] Felsefî bir kavram olarak Aydınlanma ile bağlantılı ideal ve kabuller için kullanılan modernizm; Aydınlanma düşüncesiyle özdeşleşmiş temel kavramları da içinde barındırmakta ve bu kavramlar doğru şekilde tanımlandığında anlamı daha sarih bir şekilde açığa çıkmaktadır. Bu anlamda modernizm ve Aydınlanma düşüncesinin birbirini tanımlamak için kullanıldığı ve ortak karakteristik yapılara sahip olduğu söylenebilir.
Modernizmin temel karakteristikleri olarak: İnsanın evreni anlamada kendini yegane kriter olarak kabul edecek olduğu “Hümanizm”; özellikle Rene Descartes’ın ruh-beden ayrımını temele alan ve çağdaş zihin felsefelerine kadar etkisini görebileceğimiz Kartezyen felsefesinin bir yansıması olarak “Özne-Nesne Düalizmi”; Charles Sanders Pierce’in kurucusu olduğu, merkezinde insan ve insana fayda sağlayan bilginin bulunduğu “Pragmatizm”; Auguste Comte’ta sistematik olarak karşımızda duran ve bilimin iktidarının bir nevi sağlamlaştırılarak metafizik unsurların sınır dışı edildiği “Pozitivzm” ve pozivist geleneğe bağlı olarak geçmiş düşünce birikimlerinin “ilkel”(!) olarak addedilebilmesine imkân tanıyan “İlerlemeci Tarih Anlayışı” gibi başlıklar ilk olarak öne çıkan başlıklardır.[4]
Modernizm kavramının kendinden önceki düşünce dünyasından kopuş anlamını ihtiva eden bir noktada ‘post’ önekini almasıyla birlikte ardından nasıl bir düşünce dünyasının oluştuğu ve ne gibi pratikler meydana getirdiğine dair tartışmalar yapılmaya başlanmıştır. Bu tartışmaların yapıldığı başlık ise “postmodernizm” kavramsallaştırması olmuştur.
İçinde her düşüncenin temsil imkânı bulabileceği, Batı düşüncesinin ortaçağından farklı olarak Tanrı’yı, moderniteden farklı olarak da insanı merkeze almayan düşüncenin ürünü olan merkezsiz düşünme biçimi olan postmodernizm 1960’larda Fransa’da, 1970’lerde ise A.B.D.’de ağırlık kazanmıştır.[5]
Postmodernizmi yaratan şartlar arasında; aydınlanmacı düşünüş biçimi, mekanik bir tanımlamanın sonucu olan insanı makineleştiren hayat tarzı, bilgiyi sadece deneye hasreden görüşler vb. modern karakteristik özellikler[6] ve modernizmin başarısızlığıyla ilgili tecrübe zikredilmektedir.[7] Postmodernizmin öncüsü ve ileri gelen temsilcisi olarak kabul edilen Fransız filozof Jean-François Lyotard, Aydınlanmadan beri gelişen modernist hareketlerin, ferdin hürriyetini yok ettiğini ve onu her yandan kıskaca aldığını ve ezdiğini ifade ederek en büyük meselenin ferdî hürriyet olduğunu ortaya koymakta; bilimsel bilginin ise bilginin bütününü ifade etmediğini dile getirmektedir.[8]
Çoğunlukla farklılığa vurgu yapan postmodernizm; modernizmin kutupsal düşünce ile karakterize olduğunu dile getirerek büyük anlatı ya da teorilerden sakınılması gerektiğini ifade eden; evrensel olandan ziyade yerel ve tikel olana yoğunlaşılması gerektiğini dile getirerek bilgi ve hakikatin olumsal koşullara göreli olduğunu söyleyen; söylemlerin çoğulluğuna vurgu yapan, temelciliğe karşı çıkan, şüpheci ve göreci bir bakış açısıyla karakterize olmuş kültürel-felsefi bir hareket olarak tanımlanabilir.[9]
Postmodernizmin karakteristik özellikleri; “olumsallık”, “anti-hümanizm” ve “perspektivizm” gibi konularda açığa çıkmaktadır.[10]
Modernleşmeyle birlikte başlayan değişim beraberinde bazı pratikleri açığa çıkarmıştır. Bu pratikleri sahiplenenler olduğu gibi oldukça radikal bir şekilde eleştirerek postmodern düşünceye hayat verenler de olmuştur.
Gerek farklı bir devam, gerekse de tamamen karşıt bir düşünce olduğu öne sürülsün bir değişimin yaşandığı göz ardı edilemez bir gerçektir.
Postmodern düşünür tanımı içerisinde çokça dile getirilen düşünürlerden bazıları; Michel Foucault, Jean Baudrillard, Gilles Deleuze, Felix Guattari, Zygmunt Bauman, Jacques Derrida, Jean-François Lyotard olarak zikredilebilir. Fakat tüm bu isimlere nazaran şiddeti müstakil olarak çalışarak[11] zikredilen isimlerden temel bir noktada farklılık ortaya koyma gayretinde olan Byung-Chul Han “Olumluluğun Şiddeti” kavramsallaştırmasıyla şiddetin farklı bir boyutuna işaret etmiştir. İşaret ettiği husus her ne kadar kendinden önceki düşünürler tarafından kısmî olarak ele alınmış olsa da bu yönüyle ve bu kadar kapsamlı daha önce dile getirilmemiştir.
Han’ın kendinden önceki düşünürlere göre avantajının bizatihi belirttiği çağın içinde yaşamış olması olduğu söylenebilir. Zira eleştirdiği isimlerin birçoğu Byung-Chul Han’ın eleştiri konusu ettiği dönemi bu kadar yakından görme imkânına sahip değildi ve eleştirilerinin kapsamı da sınırlı bir zaman dilimini kapsamaktaydı. Fakat Han, bir taraftan geçmiş düşünce dünyasının birikimiyle yüzleşirken diğer taraftan da içinde bulunduğu düşünce dünyasının ne gibi çıkmazları olduğuna odaklanmaktadır.
Han’a göre modern düşüncenin genel mantalitesine bağlı olarak ortaya çıkan şiddet türü her ne kadar pre-modern şiddetten farklı bir görünüm arz etse de yine de olumsuzluğun, “öteki”nin şiddetidir ve dışımızdadır. Fakat postmodern düşünce modern düşünceyi kıyasıya eleştirerek her tür baskıcı, olumsuz ve ötekine dair yorumlanabilecek şiddet türüne savaş açarak liberal söylemler ve neoliberal politikalarla özgürlük alanını genişletmiş fakat şiddetin ortadan kalkmasına değil farklı bir görünüme sahip olarak mevcudiyetini devam ettirmesine zemin hazırlamıştır. Gelinen noktada şiddet içselleşmiş, görünmez hâle gelmiş ve tüm olumsuzluklarından arınmıştır. Sanatta pürüzsüzün[12], politikada psikolojinin[13], toplumsal ilişkilerde aynılığın[14], yaşanan zaman diliminde sabitelerini yitiren anlamsız bir hızlanmanın[15], hayatın birçok alanında şeffaflığın[16], iş hayatında başarı ve performansa odaklanma ve ödüllendirme mekanizmalarını yitirmenin[17] şiddeti…
Byung-Chul Han’ın şiddete dair ifade etmiş oldukları, muhakkak bir çözüm önerisinden yoksundur. Fakat tedavinin ön şartı, sorunun doğru tespit edilmesi gerçeğinde kendini temellendirmektedir. Han’ın yapmış olduğu tespitin farklı olması doğru tedavinin uygulanması hususunda önemi haiz gözükmektedir. Byung-Chul Han’ın tespitleri farklı bir boyuta işaret ederek şiddetin artık zannedildiği gibi dışımızda, olumsuz ve negatif bir anlam yüküne değil; içimizde, olumlu ve pozitif bir anlam yüküne sahip olduğuna yöneliktir.
İçinde yaşadığımız çağdaş dönemin belirsiz, olumsuzluklardan âzâde olarak ürettiği şiddet türünü muhakkak postmodern düşünme biçiminin bir yansıması veya sonucu olarak okunmak da mümkündür. Bu dönemin şiddet biçimini olumluluk şiddeti olarak okuduğumuzda ise modern düşünceyle birlikte başlayıp içinde yaşadığımız süreçte sonuçlarını gördüğümüz özgürlük mücadelesinden bağımsız olarak okumamak gerekmektedir. Gelinen noktada fiziksel/dışsal şiddete karşı verilen mücadele meyvelerini vermekte ve dıştan gelebilecek her tür şiddet bir hassasiyet/tepkiyle karşılığını bulmaktadır. Fakat şiddet dıştan değil de içten geliyorsa o vakit neye ve nasıl direnileceği hususu cevaplanmayı bekleyen önemli bir soru olarak karşımızda durmaktadır.
Postmodernizmin sınırlarını silikleştirdiği özgürlük söylemi; isteklerini dizginleyemeyen, her tür dışsal tepkiye dur diyen fakat kendi tepkilerine karşı takati kalmamış bir bitkinlik ortaya koyan, amacı, amaçsızlık olmuş bir düzen içerisinde amacına ulaşabilecek araçlardan yoksun bir şekilde çabalayan, çabalarken de kendine sınır tanımaz bir şekilde şiddet uygulayan bir insan türü oluşturmuştur. Han bu durumu şu sözler ile dile getirir: “Şiddet giderek içselleştirilir, ruhsallaştırılır ve böylelikle görünmez hâle gelir. Giderek Öteki’nin veya Düşman’ın olumsuzluğunu üzerinden atar ve insanın kendine yönelir.”[18] Kuşkusuz bu şiddet türünün de bu insan tipinin de ortaya çıkışı postmodern düşünceden farklı biz zeminde okunamaz.
Pre-Modern ve modern dönemde açığa çıkan şiddet türünün “olumsuzluk”; postmodern dönemde açığa çıkan şiddet türünün ise “olumluluk” şiddeti olarak adlandırılmasına imkân sağlayacak olan temel nokta düşünme biçimi ve yaşam pratiklerinin modern ve postmodern dönemde farklı anlamlar ihtiva ettiğidir. Bu sebeple içinde yaşanılan zamanın düşünce dünyası anlaşılmadan şiddete dair yapılacak her tespit indirgemeci ve bir yönüyle eksik kalacaktır. Kuşkusuz yazıda mevzubahis edilen şiddet türü sadece bir perspektiftir fakat kendinden önceki şiddet türlerine nazaran farklı olması dönemsel düşüncelerin analiz edilmesi gerekliliğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Her pratik/eylem, düşünce ile paralellik arz etmektedir. Bir insanın söylemleri ile eylemleri arasında çelişkiler söz konusu olması bu durumu değiştirmez. Zira dile getirilen ile düşünülenin aynı olmadığını izhar eder. Çünkü pratiğin düşünceden bağımsız olmadığı bir hakikattir. Pratiklerin değiştirilmesinin ön şartı düşüncelerin değiştirilmesinden geçmektedir.
Şiddete karşı verilebilecek mücadelenin ise ilk şartı şiddeti oluşturan temel düşüncenin ne olduğunun ve nereden neşet ettiğinin tespit edilmesi hususudur. Zira modern şiddet türüne karşı verilebilecek mücadele ile postmodern şiddet türüne karşı verilebilecek mücadele birbirinden farklıdır. Bu farklı mücadele biçimlerinden hangisinin tercih edileceği hususu ise düşüncenin neliğini doğru tespit etmemiz gerektiğinde içkindir.
Byun-Chul Han, “Egemenlik toplumundaki kelle alıcı güç, yani ‘dekapitasyon’, disiplin toplumundaki ‘deformasyon’ ve başarı ve performans toplumundaki ‘depresyon’, şiddetin topolojik dönüşümünün birer aşamasıdır”[19] derken döneme göre farklılaşan şiddetin farklı tezahür biçimlerinden bahsetmektedir.
Farklılaşan şiddet görünümlerinin zemini farklılaşan düşünce zeminlerinde saklıdır…
Dipnotlar:
[1] Kasım Küçükalp, Nietzsche ve Postmodernizm, Kibele Yayınları, İstanbul: 2017, s. 69.
[2] Küçükalp, a.g.e., s. 70.
[3] Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, “Modernizm” Mad., SAY Yayınları, İstanbul: 2015, s. 305; Süleyman Hayri Bolay, Felsefe Doktrinleri ve Terimleri Sözlüğü, “Modernite” Mad., Nobel Yayınları, Ankara: 2013, s. 257-258.
[4] Ayrıntılı bilgi için bakınız: Küçükalp, a.g.e., s. 69-105; Tuncay İmamoğlu, Modern Batı Düşüncesinin Felsefi Temelleri –Din ve İnsan Algısı Üzerine Bir Değerlendirme-, İz Yayıncılık, 2013: İstanbul, 35-52.
[5] Ahmet Dağ, Ölümcül Şiddet –Baudrillard’ın Düşüncesi-, Külliyat Yayınları, 2014: İstanbul, s. 66-67.
[6] Bolay, a.g.e., “Postmodernizm” Mad., s. 302-305.
[7] Küçükalp, a.g.e., s. 148.
[8] Jean-François Lyotard, Postmodern Durum, Çev: İsmet Birkan, BilgeSu Yayınları, 2019: Ankara, s. 7-10; Bolay, a.g.e., “Postmodernizm” Mad., s. 302-305.
[9] Cevizci, a.g.e., “Postmodernizm” Mad., s. 353-354.
[10] Küçükalp, a.g.e., s. 162-232.
[11] Byung-Chul Han, Şiddetin Topolojisi, Çev: Dilek Zaptçıoğlu, Metis Yayınları, İstanbul, (1. Baskı) 2015.
[12] Byung-Chul Han, Güzeli Kurtarmak, Çev: Kadir Filiz, İnsan Yayınları, İstanbul, (1. Baskı) 2018.
[13] Byung-Chul Han, Psikopolitika –Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri-, Çev: Haluk Barışcan, Metis Yayınları, İstanbul, (1. Baskı) 2019.
[14] Byung-Chul Han, Eros’un Istırabı, Çev: Şeyda Öztürk, Metis Yayınları, İstanbul, (1. Baskı) 2019.
[15] Byung-Chul Han, Zamanın Kokusu –Bulunma Sanatı Üzerine Felsefi Bir Deneme-, Çev: Şeyda Öztürk, Metis Yayınları, İstanbul, (1. Baskı) 2018.
[16] Byung-Chul Han, Şeffaflık Toplumu, Çev: Haluk Barışcan, Metis Yayınları, İstanbul, (1. Baskı) 2017.
[17] Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu, Çev: Samet Yalçın, Açılım Kitap Yayınları, İstanbul, (1. Baskı) 2015.
[18] Han, Şiddetin Topolojisi, s. 11.
[19] Han, a.g.e., s. 11.
Yazar
İlgili Yazılar
Yanlış İnsan Tasavvurunun İfşası: Batı, Self-Sosyal Öjenizm ve Gazze
Tarihin hiçbir aşamasında tek bir hakikat iddiası mutlak egemen olmamış; insanlar, toplumlar, devletler ve medeniyetler arası mücadele ve savaş mutlak anlamda son bulmamıştır. Varlık âleminde herşey zıddıyla kaim olmuştur. Gündüzün hikmeti gecede, imanın küfürde, sıcağın soğukta, bilginin cehalette saklıdır. İçtimai yaşamda da bu kural tarih boyunca geçerli olmuş, “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan çıkar.” vecizesiyle izah edilmiştir.
İslam’ın Vaadleri İle Müslümanların Hayatı Arasındaki Mesafeye Dair Bir Açıklama Denemesi
Epeyce zamandır İslamcı aktivist ve entelektüeller İslam’ı bir ‘din’ olarak görmeyi bilinçli olarak terk etmiş görünüyorlar. Hatta böyle görenlerin İslam’ı tam anlamadıklarını veya kasıtlı olarak daraltmaya ve zayıflatmaya (örneğin Hıristiyanlık gibi bir din olarak göstermeye) çalıştıklarını düşünüyorlar. Çünkü onlara göre İslam’ı din olarak görmek onun bir “dünya nizamı” (da) olduğunu veya böyle bir nizam getirdiğini göz ardı veya inkâr etmek demektir. Zaman zaman ideoloji, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat vs. gibi kelimelerin başına bir sıfat olarak İslam’ı getirerek (İslami siyaset, İslami ekonomi vs.) yapılan; daha çok da İslam siyaseti, İslam ekonomisi gibi isim tamlaması şeklinde ortaya çıkan kullanımlar da bu yaklaşımın tezahürleridir.
Her Paradigmanın Kendine Özgü Bir Dili Vardır
“Dil, varlığın evidir.” diyor, Martin Heidegger. Varlığı, düşünceyi anlamak, etkilemek ancak dil aracılığıyla mümkündür. İnsan kelimeler ve kavramlar aracılığıyla düşünür, her şeyi adı ile algılar. Var olanları adlandırarak onların özelliklerini belirler, kendisi ile diğer varlık alanları arasındaki ilişkileri kurar. Kavramlara yüklenen anlamlar eşyayı, hayatı, olayları, evreni anlamlandırmada doğrudan etkilidir. Kavramlar dünya görüşüne ve dini perspektife şekil verirler. Kelimeler, kavramlar hangi anlam dünyasını yüklenmişse varlıklarla o anlam dünyası üzerinden ilişki kurar. Bu ilişkiler zihni doğrudan yönlendirir ve zihin bu ilişkiler üzerinden düşünür.
Müslümanların Yitik Değeri: Vicdan
Dünyalılar sara hastalığına tutulmuş. İnsanlık cinnet üstüne cinnet geçiriyor. Her taraftan insan kaynaklı krizlerin feryat –figanları yükseliyor. Olan bitenin azıcık bir kısmına şahit oluyoruz, şoklar yaşıyoruz. Tarihte de benzeri kriz nöbetleri yaşandı ve insanoğlu hemcinsini akla hayale gelmeyen yöntemlerle aşağıladı ve hayvanın hayvana verdiğinden çok daha büyük zararlar verdi. Bugün olan biteni anlamak çok zor. …
Popüler Kültürden Uzak Bir Müzik
Varoluşun temel olgularından biridir müzik. İnsanı büyüleme gücü en yüksek sanattır müzik. Sevgileri, coşkuları, hasreti sesler aracılığıyla anlatma sanatıdır müzik. Bir araya gelen ses dalgalarının oluşturduğu uyumlu, ritimli, hoşa giden, insanda çeşitli duygular oluşturan kompozisyonlardır müzik. Varlığı tanımlama biçimlerinden biridir müzik.