Tarihin hiçbir aşamasında tek bir hakikat iddiası mutlak egemen olmamış; insanlar, toplumlar, devletler ve medeniyetler arası mücadele ve savaş mutlak anlamda son bulmamıştır. Varlık âleminde herşey zıddıyla kaim olmuştur. Gündüzün hikmeti gecede, imanın küfürde, sıcağın soğukta, bilginin cehalette saklıdır. İçtimai yaşamda da bu kural tarih boyunca geçerli olmuş, “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan çıkar.” vecizesiyle izah edilmiştir. Fikri farklılık hakikat için bir yol olarak görülmüştür. Modern öncesi dönemde geçerli olan bu durum modern dönemde bir paradigmanın diğerlerini yok etme, kendini mutlak tek hakikat olarak sunma girişimiyle yüz yüze kalmıştır. Batı’da modernizmin mucitleri ve savunucuları kendilerini dünyanın ulaşabileceği nihai medeniyet seviyesi, diğer toplumları ise henüz modern aşamaya gel(e)memiş ilkel, barbar ve “insanımsı” canlılar olarak görmüşler ve hâlâ görmektedirler.
Batı’da yaşanan yaklaşık bin yıllık feodal dönem ilgili coğrafyanın düşünce insanlarında çok büyük travmalar yaratmış; modern düşünceyi onun karşısında ve ona karşı olarak konumlandırmışlardır. Bunların arasında da en önemlisi, yaratıcı ve ereksel/amaçsal yaratım fikri olmuştur. Rönesans, Reform, Aydınlanma ve Fransız İhtilali ile yaratıcının hipoteze dâhil olmadığı sanat, toplum, siyaset ve bilim inşa etmeye çalışmışlardır. 19. yüzyıla gelindiğinde pek çok alanda bu yaklaşım gerçekleşmiş ancak insanın ontolojik mahiyeti hâlâ yaratım üzerine izah edilmeye devam etmiştir. Canlı âlemin ve insanın ontolojik mahiyetini yaratıcıyı hipoteze dâhil etmeden açıklayan fikir 1859 yılında Türlerin Menşei ve 1871 yılında İnsanın Türeyişi adlı eserleriyle Charles Robert Darwin olmuştur. Darwin eserlerinde teorisini oluştururken Thomas Robert Malthus’un nüfus teoreminde çok fazla etkilendiğini açıkça dile getirmektedir.
Bu yazının devamı
217. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Dolayısıyla gerek âyetlerin gerekse rivâyet malzemesinin dinî irşad ve öğretim faaliyetleri ya da akademik araştırmalarda kullanılabilmesi için bir tetkik sürecinden geçmesi gerektiği açıktır. Bu dikkate alınmadan yapılan iktibaslar, ilgili metinlerin ihtiva etmediği, maksadı aşan çok sayıda açıklamaya (tefsir) ve yorumlamaya (tevil) kapı aralamakta, sonuç olarak “Kontrolsüz Nas Kullanımı” diye isimlendirmeyi tercih ettiğimiz tablo ortaya çıkmaktadır. Buna göre “Kontrolsüz Nas Kullanımı”: Bir nassın ilmî tetkik süzgecinden geçirilmeden, gelenekten devralınan biçimleri ve bunlar üzerine yapılan yorumlar üzerinden dolaşıma sokulması, bir dinî öğretim ya da bilimsel araştırma materyali olarak işlev görmesi anlamına gelmektedir.
Mahremiyet, kişinin kendini güvende ve huzurlu hissetmesi ve toplumun refahının sağlanması için Allah’ın kulları yararına belirlediği yaşama dair sınırlardır. Kişinin sosyo-kültürel yaşantısının da şekillendirdiği mahremiyet sınırları, insanın kendiyle olabilme, kendi olabilme alanını tanımlar. Mahremiyet olgusu, toplumların birbirleriyle etkileşimi ve bu etkileşimin teknolojik gelişmeler ile hızlanması sonucu insanların zihninde zamanla değişime uğramış ve bu değişim hayatın birçok alanına yansımıştır.
Sadece meal üzerinden yapılacak bir okuma kişiye Kur’ân hakkında genel bir bilgi verir fakat doğru anlamın yakalanabilmesi ancak Siyer merkezli bir okumayla mümkündür. Siyer’in yanında nüzul ve tefsir bilgisi, Peygamber öncesi Arap tarihi, dinler tarihi
Tevhide dayalı bir nizam olan İslam’da bilindiği gibi hüküm ve talimatlar, ilke ve mesajlar sadece Allah’a karşı sorumluluklarımızdan ibaret olmayıp insanlara dair de çok büyük yekûn tutan vecibelerimiz vardır (Hukuk-u ‘ibad). Elbette dinin aslı başta Allah’a ve bildirdiği iman esaslarına gerektiği gibi iman etmek,
Sosyolog Zygmunt Bauman ise mutluluk konusuna oldukça farklı bir noktadan yaklaşır. Ona göre “mutluluk, dertsizlik değil; dertlerle mücadele edebilme gücüdür. Mutluluk, sorunların yokluğu değil, onlarla yüzleşip onları aşabilme cesaretidir. İnsan hayatı hiçbir zaman tamamen huzurlu değildir; ancak anlamlı bir mücadele sürdüğü sürece ‘mutlu bir yaşam’dan söz edilebilir.”
Yanlış İnsan Tasavvurunun İfşası: Batı, Self-Sosyal Öjenizm ve Gazze
Tarihin hiçbir aşamasında tek bir hakikat iddiası mutlak egemen olmamış; insanlar, toplumlar, devletler ve medeniyetler arası mücadele ve savaş mutlak anlamda son bulmamıştır. Varlık âleminde herşey zıddıyla kaim olmuştur. Gündüzün hikmeti gecede, imanın küfürde, sıcağın soğukta, bilginin cehalette saklıdır. İçtimai yaşamda da bu kural tarih boyunca geçerli olmuş, “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan çıkar.” vecizesiyle izah edilmiştir. Fikri farklılık hakikat için bir yol olarak görülmüştür. Modern öncesi dönemde geçerli olan bu durum modern dönemde bir paradigmanın diğerlerini yok etme, kendini mutlak tek hakikat olarak sunma girişimiyle yüz yüze kalmıştır. Batı’da modernizmin mucitleri ve savunucuları kendilerini dünyanın ulaşabileceği nihai medeniyet seviyesi, diğer toplumları ise henüz modern aşamaya gel(e)memiş ilkel, barbar ve “insanımsı” canlılar olarak görmüşler ve hâlâ görmektedirler.
Batı’da yaşanan yaklaşık bin yıllık feodal dönem ilgili coğrafyanın düşünce insanlarında çok büyük travmalar yaratmış; modern düşünceyi onun karşısında ve ona karşı olarak konumlandırmışlardır. Bunların arasında da en önemlisi, yaratıcı ve ereksel/amaçsal yaratım fikri olmuştur. Rönesans, Reform, Aydınlanma ve Fransız İhtilali ile yaratıcının hipoteze dâhil olmadığı sanat, toplum, siyaset ve bilim inşa etmeye çalışmışlardır. 19. yüzyıla gelindiğinde pek çok alanda bu yaklaşım gerçekleşmiş ancak insanın ontolojik mahiyeti hâlâ yaratım üzerine izah edilmeye devam etmiştir. Canlı âlemin ve insanın ontolojik mahiyetini yaratıcıyı hipoteze dâhil etmeden açıklayan fikir 1859 yılında Türlerin Menşei ve 1871 yılında İnsanın Türeyişi adlı eserleriyle Charles Robert Darwin olmuştur. Darwin eserlerinde teorisini oluştururken Thomas Robert Malthus’un nüfus teoreminde çok fazla etkilendiğini açıkça dile getirmektedir.
Bu yazının devamı 217. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Din Dilinde “Kontrolsüz Nas Kullanımı” Olgusu: “Faiz Yiyen, Annesiyle Kâbe’de Zina Etmiş gibidir.” Rivâyeti Örneği
Dolayısıyla gerek âyetlerin gerekse rivâyet malzemesinin dinî irşad ve öğretim faaliyetleri ya da akademik araştırmalarda kullanılabilmesi için bir tetkik sürecinden geçmesi gerektiği açıktır. Bu dikkate alınmadan yapılan iktibaslar, ilgili metinlerin ihtiva etmediği, maksadı aşan çok sayıda açıklamaya (tefsir) ve yorumlamaya (tevil) kapı aralamakta, sonuç olarak “Kontrolsüz Nas Kullanımı” diye isimlendirmeyi tercih ettiğimiz tablo ortaya çıkmaktadır. Buna göre “Kontrolsüz Nas Kullanımı”: Bir nassın ilmî tetkik süzgecinden geçirilmeden, gelenekten devralınan biçimleri ve bunlar üzerine yapılan yorumlar üzerinden dolaşıma sokulması, bir dinî öğretim ya da bilimsel araştırma materyali olarak işlev görmesi anlamına gelmektedir.
Mahremiyet Algısının Dönüşümü ve Mimariye Etkisi
Mahremiyet, kişinin kendini güvende ve huzurlu hissetmesi ve toplumun refahının sağlanması için Allah’ın kulları yararına belirlediği yaşama dair sınırlardır. Kişinin sosyo-kültürel yaşantısının da şekillendirdiği mahremiyet sınırları, insanın kendiyle olabilme, kendi olabilme alanını tanımlar. Mahremiyet olgusu, toplumların birbirleriyle etkileşimi ve bu etkileşimin teknolojik gelişmeler ile hızlanması sonucu insanların zihninde zamanla değişime uğramış ve bu değişim hayatın birçok alanına yansımıştır.
Kur’ân’ı Anlamada Yöntem – Salât Kavramı Örneği –
Sadece meal üzerinden yapılacak bir okuma kişiye Kur’ân hakkında genel bir bilgi verir fakat doğru anlamın yakalanabilmesi ancak Siyer merkezli bir okumayla mümkündür. Siyer’in yanında nüzul ve tefsir bilgisi, Peygamber öncesi Arap tarihi, dinler tarihi
Kur’ân’da İnfak
Tevhide dayalı bir nizam olan İslam’da bilindiği gibi hüküm ve talimatlar, ilke ve mesajlar sadece Allah’a karşı sorumluluklarımızdan ibaret olmayıp insanlara dair de çok büyük yekûn tutan vecibelerimiz vardır (Hukuk-u ‘ibad). Elbette dinin aslı başta Allah’a ve bildirdiği iman esaslarına gerektiği gibi iman etmek,
Mutluluk ve Ahlâk İlişkisi
Sosyolog Zygmunt Bauman ise mutluluk konusuna oldukça farklı bir noktadan yaklaşır. Ona göre “mutluluk, dertsizlik değil; dertlerle mücadele edebilme gücüdür. Mutluluk, sorunların yokluğu değil, onlarla yüzleşip onları aşabilme cesaretidir. İnsan hayatı hiçbir zaman tamamen huzurlu değildir; ancak anlamlı bir mücadele sürdüğü sürece ‘mutlu bir yaşam’dan söz edilebilir.”
Alışverişe devam et
Nida Dergisi Destek
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba. Yardım almak istediğiniz konuyu aşağıdan seçebilirsiniz.
Hangi konuda yardımcı olabiliriz?
Bize mesaj bırakın
İletişim bilgileriniz yalnızca talebinize dönüş yapmak amacıyla kullanılır.