Her şeyin çoğaldığı, amelin azaldığı, laf kalabalığının öze kavuşmayı zorlaştırdığı bir düzlemde yaşıyoruz. Derdimiz üzüm yemeyi aştı; üzümün kimyasıyla uğraşırken sarhoşluğa kapılıp yemeyi ihmal ediyor, zafiyet yaşıyoruz.
Derdimiz ne? Varoluşsal nedenimizi bolca söz üretimine adayıp bozulan dünyaya bir dur diyememek mi? Yoksa sözlere aldırmayıp gemiyi inşa etmek mi?
Elbette teorisi olmayanın pratiği olmaz; ama kul olarak yaratılmış olan bizlerin teorisyeni Allah, pratiğini îfâ eden de biz kullar idik. Lakin bir ara devreler karıştı galiba; pratikten sorumlu olan insan eylemi bırakıp söz üzerinde mugalata yapmaya başladı. Bu hâl, sözünü ilmihâle çeviren ideolojilerin karşısında hak sözün sahibini etkisiz hâle getirdi. Ciltler dolusu yorumlar, sözler, yeni yeni teoriler hâle ilmihâl sunamaz hâlde kütüphanelerde mehcûr kaldı. Bu muydu hak sözün sahibinin ortaya koyması gereken!?
Sözün çokluğu insanı yorar. İşletmede bir kural olduğu söylenir. Müşterinin önüne bol seçenek koyarsanız kafası karışır, bir şey almadan mekândan çıkabilir. Hikâye edilir ki; adamın biri ayakkabı almak için mağazaya girer.
Tezgâhtar sorar:
– ‘Kışlık mı Yazlık mı?’
– Kışlık.
– Şöyle buyurun efendim. Bağcıklı mı bağcıksız mı?
– Bağcıklı.
– Şöyle buyurun efendim. Siyah mı başka renk mi?
– Siyah.
– Şöyle buyurun efendim.
Derken dükkanın sonuna gelirler. Müşteri der ki:
– Eeee ben ayakkabı alacaktım.
Tezgâhtar:
– ‘Siz ayakkabı almayı bırakın da sistem nasıl sistem!’ der.
Hâl-i pürmelâlimiz buna benzemesin. Kelâmî, felsefî, tefsirî, avâmî tartışmalar derken düşman kapıdan içeriye giriyor. Ansızın hasmının üzerine saldıran kurt gibi saldırıveriyor. Sonu gelmeyen tartışmaların altında ezilmemenin mücadelesini veren kişiler laf yetiştirmekten iş yapamaz hâle geliyorlar.
Peygamberlere karşı çıkanlar laf yetiştirmek yerine durup bir dinleselerdi ‘iman’ edeceklerdi. Lafı çoğaltarak hakikatten etkilenme ihtimali olan fıtratlarını gürültüye boğuyor, işittikleri hak sözün özgül ağırlığından kaçıyorlardı. Hak sözün o vakarlı duruşunun karşısında lehve’l- hadîs ile sözü şamataya vurup hakikatin duyulmasına mani olmaya çalışıyorlardı: “Vahiy inerken gürültü yapın, batılın sesini yükseltin, ilahları çoğaltın ki hak sesi duymasınlar. Batıl sözlerinizi çoğaltın, hak suretinde libaslar giydirin, söz gardırobunu doldurun söz kıyafetleriyle. Hayata atılacak kişi söz gardırobunun karşısında tercih etme konusunda zorluk yaşasın. Marka sözler üretin, popülerleştirin. Sözün özgül ağırlıklarını seyreltin batılın cin tonikleri ile. Öze ulaşmasın insan, yosunlar kaplamış özün hakikatinden uzak yosunun faydalarını konuşsun, tartışsın, yosunu gündem eylesin onu tebliğ etsin veya özden beslenen düşüncelerini dogmalaştırıp hakikatin üzerine yeni perdeler çeksin.”
İnsanlık neden bir tek kelime etrafında toplanamadı? O yüce resullerin; “Gelin bir kelime etrafında birleşelim!” Çağrısına hep karşı çıktılar.
Tek bir kelime etrafında toplanmak ‘Bir’lemeyi gerektirirdi. O zaman hevânın çoğalttığı arzular nasıl karşılık bulacaktı. Teori üretme işi duracak, kulluk Allah’a olacak, adalet sağlanacaktı.
Sürekli felsefe yapan birisine soruyorlar:
– İşlerinizi ne ara yapıyorsunuz?
– Kölelerimiz ne güne duruyor! Cevabını veriyor.
Bu kaçınılmaz bir kaderdir. Teoriyi vahiyden alıp, teorinin mihraklarını çoğaltırsan efendileri de çoğaltmış olursun. Ve birçok efendisi olan kölenin davranış karmaşası yaşaması gibi hareketin çokluğunda boğulup asıl işlerini îfâ edemez olursun.
İdeolojilerin ve izmlerin çokluğunda kaybolan insanlığın aslına dönebilmesi için kaynağın başına yeniden dönmesi gerekir. Kaynaktan akarak gelirken kollara ayrılan suya karışan katkıları ayrıştırabilmesi gerekir. Bunun için cehd lazım, azim lazım ve her duyduğu söze zebun olmaması lazım. Ayrıştırıcı Furkân’a sahip olan insan kafa karışıklığı yaşamayan insandır. Demagoglar ve mugalatacılar Furkân sahibini kandıramazlar. O, mihenk taşı vahiyle sahte ile gerçeği ayırt edecektir.
Bunu Allah mı istedi? Bitmiştir Furkân sahibi için. Sözü çoğaltmaz, özgül ağırlığına bakar ve “işittim, itaat ettim” der. Öyle küçük hesaplarla uğraşmaz; Müddessir Sûresi’ndeki o canı çıkasıcası tipik nankör insan gibi. Hakikatin karşısında hesap kitap olmaz; hakikatin karşısında itaat ve teslimiyet olur. Bunda zorlananlar sözü çoğaltırda çoğaltır. Çok konuştukça arsızlaşır, Hucurât Sûresi’nde dediği gibi: “Allah’a da dinini öğretme”ye kalkışır. Haddini bilmez, ukalalaşır. Ve hakikati zamana hapsedip kendi yorumunu hakikatleştirir.
Bu karmaşanın içinden sıyrılıp hakikatle tanışmak ve saf bir ilişki kurmak istiyorsa insan öncelikle ne istediğini belirlemeli ve sözün labirentlerinden çıkıp, fıtratın çizdiği yoldaki çizgiyi takip ederek yola devam etmeli. Sağdan soldan bağıran söz düellolarına cevap vermemeli. Cevap verme telaşı Gazzâli’yi yormuş, mistikleştirmiştir. Hak sözün sahibi reaksiyoner değil aksiyonerdir. Biz hakkı yaşayalım, inancımızı tartışmaya açmayalım, bırakalım batıl sahibi laf çoğaltsın dursun, sözü eğsin büksün, kalbinde maraz olan etkilensin.
Piyasa pazarlıkla dönüyor, pazarlık yalanı üretiyor, yalan günahı davet ediyor. Lafın çokluğu zannı çoğaltıyor. Yeryüzünde çokluğun peşinden koşma ömrü tüketiyor, asaleti yok ediyor.
Marka ürün pazara düşmez, piyasaya hitap etmez, pazarlığa da açık değildir. Hakikat bir markadır. Hakikat elbisesini giyen asilleşir, asıllaşır. Piyasada dolaşmaz, piyasa ağzıyla konuşmaz, o sözüyle değil, duruşuyla hakikati temsil eder. Hakikat elbisesini giyenin özgül bir ağırlığı vardır, girdiği yere saygınlık götürür. Cicili bicili ziynetlerle hakikati gölgede bırakmaz. Nettir, kafası karışık olmadığı için duruşu da nettir.
“İlim bir noktaydı cahiller onu çoğalttı” demiş ya bir bilge. Cahillerin çoğalttığı bilgi yükünün altında ezilmemek için peygamberlerin getirdiği yalın hakikatle hayat bulmaya çalışalım. Peygambere gelip, bana hakikati söyle yaşayayım diyen kişiye iman manzumeleri anlatıldığında Allah’a yemin olsun ki, ne bir eksik ne de fazla yapacağım diyen kişinin safiyetiyle hakikate teslim olup salih amel işleyenlerden olalım inşallah.
Mutlakçı dil ile ilgili tanımlamaların, modernlik içinden yapıldığının altını çizmek gerekir. Gelenek ve modernlik arasında yapılagelen ayrımların Türk düşünce tarihi açısından özel yerinin olduğu açıktır. Tanzimat ile birlikte yüzünü Batı’ya çeviren Osmanlı, Batı ile karşılaşmasında bir ‘medeniyet krizi’ yaşar. Söz konusu kriz çok yönlüdür. Örneğin Batılılaştığını sanan aydının bilinçli ya da bilinçsiz geleneğin diliyle konuşması, bu krizin yıllarca sürecek işaretlerini barındırır. Esasen bunda farkında olunsun ya da olunmasın, geleneğin, hayatın en küçük parçasına dek sirayetinin etkisi vardır. Çünkü zihniyetler, değişimlere karşı dirençli yapılardır ve zihniyet değişimleri de bu nedenle tarihte yavaşlığın tarihi olarak adlandırılırlar.
Bugün baba otoritesi, anne şefkati, aile, terbiye, ahlâk gibi tüm değer ve kurumları hedef alan topyekûn bir saldırı hatta bir toplum mühendisliği projesi ile karşı karşıyayız. Aile içinde baba otoritesinin sarsılması, anneliğin ve anne şefkatinin sanki bir yükmüş gibi algılanıyor olması, çocukların bencil ve narsist bir psikolojinin içerisine sürüklenmesi, aile ile birlikte toplumu ve insanlığı hedef alan topyekûn bir saldırıdır.
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur.
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
Çağımızın önemli Müslüman düşünürlerinden olan Taha Abdurrahman’ın “Ahlak Sorunsalı: Batı Modernitesi’nin Ahlakî Eleştirisine Bir Katkı” adlı kitabında bulunan “Söz Medeniyeti” başlıklı makalesinden özetle yazdığımız bu yazı, yazarın kurma gayretinde olduğu ahlâk projesinin sadece bir kısmını teşkil ediyor. Bir bütünlük içinde okumaya çalıştığı Müslüman düşünce geleneği ve Batı düşünce geleneği eleştirilerini, bir adım daha öteye taşıyıp ‘yenilikçi’ bir proje ortaya koyma kaygısı taşıyor. Bu sebeple yazarın fikrini anlayabilmek açısından eserlerinin bütünlük içinde okunmasında fayda olduğu kanaatindeyiz, keza bütünlüklü okuma yapılmadığı takdirde yazıda bahsedilen hususların anlamı noksan kalacaktır.
Lafı Çoğaltırken Özgül Ağırlığını Kaybetmek…
Her şeyin çoğaldığı, amelin azaldığı, laf kalabalığının öze kavuşmayı zorlaştırdığı bir düzlemde yaşıyoruz. Derdimiz üzüm yemeyi aştı; üzümün kimyasıyla uğraşırken sarhoşluğa kapılıp yemeyi ihmal ediyor, zafiyet yaşıyoruz.
Derdimiz ne? Varoluşsal nedenimizi bolca söz üretimine adayıp bozulan dünyaya bir dur diyememek mi? Yoksa sözlere aldırmayıp gemiyi inşa etmek mi?
Elbette teorisi olmayanın pratiği olmaz; ama kul olarak yaratılmış olan bizlerin teorisyeni Allah, pratiğini îfâ eden de biz kullar idik. Lakin bir ara devreler karıştı galiba; pratikten sorumlu olan insan eylemi bırakıp söz üzerinde mugalata yapmaya başladı. Bu hâl, sözünü ilmihâle çeviren ideolojilerin karşısında hak sözün sahibini etkisiz hâle getirdi. Ciltler dolusu yorumlar, sözler, yeni yeni teoriler hâle ilmihâl sunamaz hâlde kütüphanelerde mehcûr kaldı. Bu muydu hak sözün sahibinin ortaya koyması gereken!?
Yapamayacağı şeylerin, yapmayacağı işlerin lafını çoğaltırken amele ruh kalmaması, vakit kalmaması…
Sözün çokluğu insanı yorar. İşletmede bir kural olduğu söylenir. Müşterinin önüne bol seçenek koyarsanız kafası karışır, bir şey almadan mekândan çıkabilir. Hikâye edilir ki; adamın biri ayakkabı almak için mağazaya girer.
Tezgâhtar sorar:
– ‘Kışlık mı Yazlık mı?’
– Kışlık.
– Şöyle buyurun efendim. Bağcıklı mı bağcıksız mı?
– Bağcıklı.
– Şöyle buyurun efendim. Siyah mı başka renk mi?
– Siyah.
– Şöyle buyurun efendim.
Derken dükkanın sonuna gelirler. Müşteri der ki:
– Eeee ben ayakkabı alacaktım.
Tezgâhtar:
– ‘Siz ayakkabı almayı bırakın da sistem nasıl sistem!’ der.
Hâl-i pürmelâlimiz buna benzemesin. Kelâmî, felsefî, tefsirî, avâmî tartışmalar derken düşman kapıdan içeriye giriyor. Ansızın hasmının üzerine saldıran kurt gibi saldırıveriyor. Sonu gelmeyen tartışmaların altında ezilmemenin mücadelesini veren kişiler laf yetiştirmekten iş yapamaz hâle geliyorlar.
Peygamberlere karşı çıkanlar laf yetiştirmek yerine durup bir dinleselerdi ‘iman’ edeceklerdi. Lafı çoğaltarak hakikatten etkilenme ihtimali olan fıtratlarını gürültüye boğuyor, işittikleri hak sözün özgül ağırlığından kaçıyorlardı. Hak sözün o vakarlı duruşunun karşısında lehve’l- hadîs ile sözü şamataya vurup hakikatin duyulmasına mani olmaya çalışıyorlardı: “Vahiy inerken gürültü yapın, batılın sesini yükseltin, ilahları çoğaltın ki hak sesi duymasınlar. Batıl sözlerinizi çoğaltın, hak suretinde libaslar giydirin, söz gardırobunu doldurun söz kıyafetleriyle. Hayata atılacak kişi söz gardırobunun karşısında tercih etme konusunda zorluk yaşasın. Marka sözler üretin, popülerleştirin. Sözün özgül ağırlıklarını seyreltin batılın cin tonikleri ile. Öze ulaşmasın insan, yosunlar kaplamış özün hakikatinden uzak yosunun faydalarını konuşsun, tartışsın, yosunu gündem eylesin onu tebliğ etsin veya özden beslenen düşüncelerini dogmalaştırıp hakikatin üzerine yeni perdeler çeksin.”
Tek bir kelime etrafında toplanmak ‘Bir’lemeyi gerektirirdi. O zaman hevânın çoğalttığı arzular nasıl karşılık bulacaktı. Teori üretme işi duracak, kulluk Allah’a olacak, adalet sağlanacaktı.
Sürekli felsefe yapan birisine soruyorlar:
– İşlerinizi ne ara yapıyorsunuz?
– Kölelerimiz ne güne duruyor! Cevabını veriyor.
Bu kaçınılmaz bir kaderdir. Teoriyi vahiyden alıp, teorinin mihraklarını çoğaltırsan efendileri de çoğaltmış olursun. Ve birçok efendisi olan kölenin davranış karmaşası yaşaması gibi hareketin çokluğunda boğulup asıl işlerini îfâ edemez olursun.
İdeolojilerin ve izmlerin çokluğunda kaybolan insanlığın aslına dönebilmesi için kaynağın başına yeniden dönmesi gerekir. Kaynaktan akarak gelirken kollara ayrılan suya karışan katkıları ayrıştırabilmesi gerekir. Bunun için cehd lazım, azim lazım ve her duyduğu söze zebun olmaması lazım. Ayrıştırıcı Furkân’a sahip olan insan kafa karışıklığı yaşamayan insandır. Demagoglar ve mugalatacılar Furkân sahibini kandıramazlar. O, mihenk taşı vahiyle sahte ile gerçeği ayırt edecektir.
Bunu Allah mı istedi? Bitmiştir Furkân sahibi için. Sözü çoğaltmaz, özgül ağırlığına bakar ve “işittim, itaat ettim” der. Öyle küçük hesaplarla uğraşmaz; Müddessir Sûresi’ndeki o canı çıkasıcası tipik nankör insan gibi. Hakikatin karşısında hesap kitap olmaz; hakikatin karşısında itaat ve teslimiyet olur. Bunda zorlananlar sözü çoğaltırda çoğaltır. Çok konuştukça arsızlaşır, Hucurât Sûresi’nde dediği gibi: “Allah’a da dinini öğretme”ye kalkışır. Haddini bilmez, ukalalaşır. Ve hakikati zamana hapsedip kendi yorumunu hakikatleştirir.
Bu karmaşanın içinden sıyrılıp hakikatle tanışmak ve saf bir ilişki kurmak istiyorsa insan öncelikle ne istediğini belirlemeli ve sözün labirentlerinden çıkıp, fıtratın çizdiği yoldaki çizgiyi takip ederek yola devam etmeli. Sağdan soldan bağıran söz düellolarına cevap vermemeli. Cevap verme telaşı Gazzâli’yi yormuş, mistikleştirmiştir. Hak sözün sahibi reaksiyoner değil aksiyonerdir. Biz hakkı yaşayalım, inancımızı tartışmaya açmayalım, bırakalım batıl sahibi laf çoğaltsın dursun, sözü eğsin büksün, kalbinde maraz olan etkilensin.
Piyasa pazarlıkla dönüyor, pazarlık yalanı üretiyor, yalan günahı davet ediyor. Lafın çokluğu zannı çoğaltıyor. Yeryüzünde çokluğun peşinden koşma ömrü tüketiyor, asaleti yok ediyor.
Marka ürün pazara düşmez, piyasaya hitap etmez, pazarlığa da açık değildir. Hakikat bir markadır. Hakikat elbisesini giyen asilleşir, asıllaşır. Piyasada dolaşmaz, piyasa ağzıyla konuşmaz, o sözüyle değil, duruşuyla hakikati temsil eder. Hakikat elbisesini giyenin özgül bir ağırlığı vardır, girdiği yere saygınlık götürür. Cicili bicili ziynetlerle hakikati gölgede bırakmaz. Nettir, kafası karışık olmadığı için duruşu da nettir.
“İlim bir noktaydı cahiller onu çoğalttı” demiş ya bir bilge. Cahillerin çoğalttığı bilgi yükünün altında ezilmemek için peygamberlerin getirdiği yalın hakikatle hayat bulmaya çalışalım. Peygambere gelip, bana hakikati söyle yaşayayım diyen kişiye iman manzumeleri anlatıldığında Allah’a yemin olsun ki, ne bir eksik ne de fazla yapacağım diyen kişinin safiyetiyle hakikate teslim olup salih amel işleyenlerden olalım inşallah.
Yazar
İlgili Yazılar
“Mutlakçı Dil ” Etrafında Birkaç Söz
Mutlakçı dil ile ilgili tanımlamaların, modernlik içinden yapıldığının altını çizmek gerekir. Gelenek ve modernlik arasında yapılagelen ayrımların Türk düşünce tarihi açısından özel yerinin olduğu açıktır. Tanzimat ile birlikte yüzünü Batı’ya çeviren Osmanlı, Batı ile karşılaşmasında bir ‘medeniyet krizi’ yaşar. Söz konusu kriz çok yönlüdür. Örneğin Batılılaştığını sanan aydının bilinçli ya da bilinçsiz geleneğin diliyle konuşması, bu krizin yıllarca sürecek işaretlerini barındırır. Esasen bunda farkında olunsun ya da olunmasın, geleneğin, hayatın en küçük parçasına dek sirayetinin etkisi vardır. Çünkü zihniyetler, değişimlere karşı dirençli yapılardır ve zihniyet değişimleri de bu nedenle tarihte yavaşlığın tarihi olarak adlandırılırlar.
Meskulen Erkek, Feminen Kadın Bağlamında İnsan ve Aile
Bugün baba otoritesi, anne şefkati, aile, terbiye, ahlâk gibi tüm değer ve kurumları hedef alan topyekûn bir saldırı hatta bir toplum mühendisliği projesi ile karşı karşıyayız. Aile içinde baba otoritesinin sarsılması, anneliğin ve anne şefkatinin sanki bir yükmüş gibi algılanıyor olması, çocukların bencil ve narsist bir psikolojinin içerisine sürüklenmesi, aile ile birlikte toplumu ve insanlığı hedef alan topyekûn bir saldırıdır.
Yeniden Başlamak Üzerine: Varoluşsal, Psikolojik ve Toplumsal Bir İnceleme
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur.
Acının Teni: Filistin, Taş Çocukları Ve Hanzala
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
Taha Abdurrahman’da Sözellik Eleştirisi
Çağımızın önemli Müslüman düşünürlerinden olan Taha Abdurrahman’ın “Ahlak Sorunsalı: Batı Modernitesi’nin Ahlakî Eleştirisine Bir Katkı” adlı kitabında bulunan “Söz Medeniyeti” başlıklı makalesinden özetle yazdığımız bu yazı, yazarın kurma gayretinde olduğu ahlâk projesinin sadece bir kısmını teşkil ediyor. Bir bütünlük içinde okumaya çalıştığı Müslüman düşünce geleneği ve Batı düşünce geleneği eleştirilerini, bir adım daha öteye taşıyıp ‘yenilikçi’ bir proje ortaya koyma kaygısı taşıyor. Bu sebeple yazarın fikrini anlayabilmek açısından eserlerinin bütünlük içinde okunmasında fayda olduğu kanaatindeyiz, keza bütünlüklü okuma yapılmadığı takdirde yazıda bahsedilen hususların anlamı noksan kalacaktır.