Vazo tamir etme işinden de anlardı. Tüm parçaları birleştirdi.
Vazo eskisi gibi olmadı. Aslında vazo eskisi gibi oldu.
Fakat artık eski bir vazo değildi.”
Günlük işlerin devam ettiği sıradan bir gündü. Çocuk elindeki kitabın sayfasını çevirdi;
“Her Şeyi Onaran Adam, dışarı çıktığında yıkılmaya yüz tutan evin tek kendi evi olmadığını gördü. Mahallesinde onarılması gereken başka evler de vardı.”
“Onardıkça kent büyüyordu. (Sonra) Şehir bir çığ gibi adamın üstüne yıkıldı. Fakat yığınların içinden çıktı adam.
Her Şeyi Onaran Adam, her şeyi yeniden inşa etmesini de biliyordu.
Yeniden işe koyuldu.”
– Onarmak nedir?
– Kırılan bir şeyi tekrar kullanılabilecek hâle getirmek ya da başka bir şeye dönüştürmektir.
– Neye dönüşeceğini nereden anlarız peki?
– Ne olduğunu bilerek yavrucuğum.
– Her şey onarılır mı?
– Bir kere onarmaya başladın mı bir daha duramazsın.
Biliyor musun, büyük makinelerin ürettiği dev gibi şeyleri bile onarabiliriz.
Çünkü o makineleri de ellerimizle kullanırız.
Yanlış yerde duran herhangi bir şeyi de ellerimizle olması gereken yere koyarak onarırız.
Bir yanlışlığı da önce ellerimizle düzeltmemizi söyler, Peygamberimiz.
– Yanlışlık onarılır mı?
– Düzeltilir. Fakat iyilik onarılır.
– İyilik neden onarılır?
– Bozulmasın diye. İyiliği bir çiçek gibi düşün. Bir çiçek elbette iyiliktir. Yüzünü güldürür. Kokusunu içine çekersin. Saklarsın. Zamanla solar lâkin. Zamanla kokusu biter. Bitmiş bir iyilik olur.
Çiçeği güzel bir toprağa ekersen, toprak çiçeğin niyeti olur.
Niyet nedir peki?
Kalbin, davranışları anlamlı kılmasıdır. Kalbinin içinde başlayan hazırlığın kaygılardan arınmasıdır yani. Temizlenmesidir. Kalbin gücü vardır. Sadece ‘kalbin’ erebileceği hakikati düşünecek olursak, kalbimizden hazırlanmadan çıkan davranışların, önce iyi göründüğünü hatta hoşa gittiğini sanıp oyalanırız. Fakat, hazırlıksız iyilikler ortada dolaşıp, yorulurlar. İyiliğimizin ziyan olduğu, hatırlanmadığı, önemsenmediği gibi kuşkulara kapılarak bizler de yorulur ve gerçek iyiliğe ulaşamaz-vesile olamayız. Bulanıklaşır her şey. Hazırlıksız yani niyetsiz iyilikler, yerini bulamaz ve çevresinde olup bitenlere karşı ürküntü duysa da kendi hayal kabuğuna çekilip avunmayı seçer. Kötülüğe galip gelemez. Kalbimiz yorulur.
Kalbimiz ancak niyet ile önce aklımızı sonra düşüncelerimizi ve sonuç olarak davranışlarımızı tüm kaygı ve yorgunluklardan koruyabilir.
Örneğin, bir iyilik yapmak için niyet edip, gün gelip çattığında da hastalık yahut imkânsızlık engeli ile o iyiliği yapamadıysan, kalbin yorulmaz. Çünkü niyetin kalbinde sakladığın tam bir iyilik bohçası olduğundan şüphe duymazsın.’’
Her Şeyi Onaran Adam, kalbinin gücüne güvenen bir adamın hikâyesidir. ‘Yıkılma Sakın!’ der satır aralarında. Yıkıntılara karşı meydan okumanın heyecanına kapılmadan…
Dünyanın süsüne ve gösterişine aldanmaz. Eline aldığı her eşyanın dönüştürülebilir olduğunu savunur. Hatta işe yaramayan kaskatı eşyaları bile ilk fırsatta onarmak ister. O nedenledir ki kırılan vazoyu eski hâline dönüştürmek için uğraşmayıp, onu tekrar vazo olması için onarır. Her şeyin dengeyi koruması için insana musahhar kılındığını bilir.
Her ne kadar Sultan II. Abdülhamit’e ithaf edilmişse de herkesin tek solukta okuyacağı hacmi küçük ama hayali büyük olan bir hikâyedir.
Bir varmış bir yokmuş. Vara var, yoka yok diyen pek azmış. Ballandıra ballandıra anlatana “masal anlatma” diye çıkışılır, tek ayaküstünde on yalan atana Çin’den Maçin’e övgülerin en hası düzülürmüş. Devir değişti diye anlatılar tatsız tutsuzlaşmış. Yüz elli karaktere sıkışan anlatılarsa hem kel hem fodulmuş, kulakları sulamaz, gönülleri gövertmezmiş, aklı ağartmaz, aklamaz paklamazmış. Bakmışlar ki söz kuruyup soluyor, kulaklar paslanıyor, gönüller kararıyor, akıl köreliyor, masalın akça pakça dervişleri toplanmış seğirtmişler sulamaya, damıtmaya, demlemeye.
Son zamanlarda sıklıkla kentsel yaşamın yergisi yapılırken, modern teknolojik bireyin çağdaş ağıdı yakılmakta ve herkes bâkir olarak varsayılan doğaya davet edilmektedir. Bir tür popüler kültür eleştirisi yapan bu popüler söylem bu yazının çıkış noktasını tayin etmektedir. Genel anlayışa göre kent, hakkında eleştiri yapmanın tüm yollarının sonuna kadar açık olduğu yozlaşmayı ve kayıtsızlığı ifade ederken, doğa da kentin diyalektiği olarak kusursuz güzelliği ve öze/maziye dönüşü portrelemektedir.
Yine yeni bir mektup… Okuman ümidi kelimelerin sığınağı gibi… Yazma gayreti benim işim. İyi olman ümidim ve duamla. Nasıl da hızlı geçiyor zaman, gözden kaçırdıklarımız, farkına varamadıklarımız için bazen telaşlanır yüreğim. Her saniye biricik, bir daha asla yaşanmayacak, bunu düşününce zamanı ve zamanda ikram edilen her nimeti görememekten insan endişe ediyor, en azından ben endişeliyim. Öyle ya çözebileceğim bir sorunu, mutlu edebileceğim bir çocuğu, ümit ekebileceğim bir yüreği farkında olmadan kaçırmak onun için de benim için de büyük ziyan.
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Hayat ne kadar gürültülüyse, ölüm o kadar sessiz. Hayat ne kadar teslim almaya gayreti zorluyorsa, ölüm teslim olmanın adresi. Hayat sahip olma telaşesi iken, ölüm vazgeçişin belgesi. Hayat iddia kumkuması iken, ölüm ispatın tarifi. Hayat telaşenin canlı filmi ise ölüm sükûnetin resmi. Söylenecek ne çok tarif varken benim aklıma gelenler bunlardı işte. Bence hayatı idrak ölümü doğru anlamakla birebir alakalı. Ancak yaşayanlar ölecektir öyle değil mi?
Her Şeyi Onaran Adam
“Vazoyu tamir etti adam.
Vazo tamir etme işinden de anlardı. Tüm parçaları birleştirdi.
Vazo eskisi gibi olmadı. Aslında vazo eskisi gibi oldu.
Fakat artık eski bir vazo değildi.”
Günlük işlerin devam ettiği sıradan bir gündü. Çocuk elindeki kitabın sayfasını çevirdi;
“Her Şeyi Onaran Adam, dışarı çıktığında yıkılmaya yüz tutan evin tek kendi evi olmadığını gördü. Mahallesinde onarılması gereken başka evler de vardı.”
“Onardıkça kent büyüyordu. (Sonra) Şehir bir çığ gibi adamın üstüne yıkıldı. Fakat yığınların içinden çıktı adam.
Her Şeyi Onaran Adam, her şeyi yeniden inşa etmesini de biliyordu.
Yeniden işe koyuldu.”
– Onarmak nedir?
– Kırılan bir şeyi tekrar kullanılabilecek hâle getirmek ya da başka bir şeye dönüştürmektir.
– Neye dönüşeceğini nereden anlarız peki?
– Ne olduğunu bilerek yavrucuğum.
– Her şey onarılır mı?
– Bir kere onarmaya başladın mı bir daha duramazsın.
Biliyor musun, büyük makinelerin ürettiği dev gibi şeyleri bile onarabiliriz.
Çünkü o makineleri de ellerimizle kullanırız.
Yanlış yerde duran herhangi bir şeyi de ellerimizle olması gereken yere koyarak onarırız.
Bir yanlışlığı da önce ellerimizle düzeltmemizi söyler, Peygamberimiz.
– Yanlışlık onarılır mı?
– Düzeltilir. Fakat iyilik onarılır.
– İyilik neden onarılır?
– Bozulmasın diye. İyiliği bir çiçek gibi düşün. Bir çiçek elbette iyiliktir. Yüzünü güldürür. Kokusunu içine çekersin. Saklarsın. Zamanla solar lâkin. Zamanla kokusu biter. Bitmiş bir iyilik olur.
Çiçeği güzel bir toprağa ekersen, toprak çiçeğin niyeti olur.
Niyet nedir peki?
Kalbin, davranışları anlamlı kılmasıdır. Kalbinin içinde başlayan hazırlığın kaygılardan arınmasıdır yani. Temizlenmesidir. Kalbin gücü vardır. Sadece ‘kalbin’ erebileceği hakikati düşünecek olursak, kalbimizden hazırlanmadan çıkan davranışların, önce iyi göründüğünü hatta hoşa gittiğini sanıp oyalanırız. Fakat, hazırlıksız iyilikler ortada dolaşıp, yorulurlar. İyiliğimizin ziyan olduğu, hatırlanmadığı, önemsenmediği gibi kuşkulara kapılarak bizler de yorulur ve gerçek iyiliğe ulaşamaz-vesile olamayız. Bulanıklaşır her şey. Hazırlıksız yani niyetsiz iyilikler, yerini bulamaz ve çevresinde olup bitenlere karşı ürküntü duysa da kendi hayal kabuğuna çekilip avunmayı seçer. Kötülüğe galip gelemez. Kalbimiz yorulur.
Kalbimiz ancak niyet ile önce aklımızı sonra düşüncelerimizi ve sonuç olarak davranışlarımızı tüm kaygı ve yorgunluklardan koruyabilir.
Örneğin, bir iyilik yapmak için niyet edip, gün gelip çattığında da hastalık yahut imkânsızlık engeli ile o iyiliği yapamadıysan, kalbin yorulmaz. Çünkü niyetin kalbinde sakladığın tam bir iyilik bohçası olduğundan şüphe duymazsın.’’
Dünyanın süsüne ve gösterişine aldanmaz. Eline aldığı her eşyanın dönüştürülebilir olduğunu savunur. Hatta işe yaramayan kaskatı eşyaları bile ilk fırsatta onarmak ister. O nedenledir ki kırılan vazoyu eski hâline dönüştürmek için uğraşmayıp, onu tekrar vazo olması için onarır. Her şeyin dengeyi koruması için insana musahhar kılındığını bilir.
Her ne kadar Sultan II. Abdülhamit’e ithaf edilmişse de herkesin tek solukta okuyacağı hacmi küçük ama hayali büyük olan bir hikâyedir.
Yazar
İlgili Yazılar
Masal Anlatmak: Dinleyen Kulağı Sulamak Hisseden Kalbe Söz Ekmek
Bir varmış bir yokmuş. Vara var, yoka yok diyen pek azmış. Ballandıra ballandıra anlatana “masal anlatma” diye çıkışılır, tek ayaküstünde on yalan atana Çin’den Maçin’e övgülerin en hası düzülürmüş. Devir değişti diye anlatılar tatsız tutsuzlaşmış. Yüz elli karaktere sıkışan anlatılarsa hem kel hem fodulmuş, kulakları sulamaz, gönülleri gövertmezmiş, aklı ağartmaz, aklamaz paklamazmış. Bakmışlar ki söz kuruyup soluyor, kulaklar paslanıyor, gönüller kararıyor, akıl köreliyor, masalın akça pakça dervişleri toplanmış seğirtmişler sulamaya, damıtmaya, demlemeye.
Hayalin Şirin Tadı ya da Şehirden Kaçmanın Reçetesi
Son zamanlarda sıklıkla kentsel yaşamın yergisi yapılırken, modern teknolojik bireyin çağdaş ağıdı yakılmakta ve herkes bâkir olarak varsayılan doğaya davet edilmektedir. Bir tür popüler kültür eleştirisi yapan bu popüler söylem bu yazının çıkış noktasını tayin etmektedir. Genel anlayışa göre kent, hakkında eleştiri yapmanın tüm yollarının sonuna kadar açık olduğu yozlaşmayı ve kayıtsızlığı ifade ederken, doğa da kentin diyalektiği olarak kusursuz güzelliği ve öze/maziye dönüşü portrelemektedir.
Mektup-X
Yine yeni bir mektup… Okuman ümidi kelimelerin sığınağı gibi… Yazma gayreti benim işim. İyi olman ümidim ve duamla. Nasıl da hızlı geçiyor zaman, gözden kaçırdıklarımız, farkına varamadıklarımız için bazen telaşlanır yüreğim. Her saniye biricik, bir daha asla yaşanmayacak, bunu düşününce zamanı ve zamanda ikram edilen her nimeti görememekten insan endişe ediyor, en azından ben endişeliyim. Öyle ya çözebileceğim bir sorunu, mutlu edebileceğim bir çocuğu, ümit ekebileceğim bir yüreği farkında olmadan kaçırmak onun için de benim için de büyük ziyan.
Sezai Karakoç’un Diriliş Düşüncesi’nde Ölüm Metaforu
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Mektup VIII
Hayat ne kadar gürültülüyse, ölüm o kadar sessiz. Hayat ne kadar teslim almaya gayreti zorluyorsa, ölüm teslim olmanın adresi. Hayat sahip olma telaşesi iken, ölüm vazgeçişin belgesi. Hayat iddia kumkuması iken, ölüm ispatın tarifi. Hayat telaşenin canlı filmi ise ölüm sükûnetin resmi. Söylenecek ne çok tarif varken benim aklıma gelenler bunlardı işte. Bence hayatı idrak ölümü doğru anlamakla birebir alakalı. Ancak yaşayanlar ölecektir öyle değil mi?