Dünyayı sürgün yeri bilenler, ölüme son değil; bir ara durak olarak bakarlar. Sürgünün zihnimize ilk gelen çağrışımı, kişinin bir yerden başka yere cebren gönderilmesidir. Sürgünlerin atası, insanlığın atası olan Hz. Âdem’in sürgünüdür. O ilk sürgünden bu yana dünya, ‘yitik cennet’e kavuşma yolunda uğranılan geçici mekân değişikliğidir. Ancak bu sürgün, hikmetin yerini bulması ve insanın cennet yurdunu hak etmesi içindir. Yoksa Hristiyan doktrininde olduğu gibi insanı bir günah mirasının darağacında sürekli sallandırmak değildir. Miras alınacak bir şey varsa, Âdem’in, tövbesiyle tekrar düştüğü yerden ayağa kalkmasıdır.
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Sezai Karakoç, Yitik Cennet’e bu kadim hikâye ile başlar: “Çiçek gövdeye geri gönderildi. Ehlî olan yabana gönderildi, ehliliğin şartlarını şaşırdığı için. Kınama olarak değil, yeniden başlamak için.
Bu yazının devamı
211. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İnsan her daim yolcudur. Yavrucuğum, adımlarına dikkat et. Güdülerinin seni yönetmesine izin vermemek için dik tut bilincini ve bedenini. Aksi hâlde yolcu olduğunu unutur ve bilincini kaybedersin. Yolda olmak, sınanmaktır. Ve günahların çoğu imtihan sırasında düşülen çukurlardadır. Tehlikeyi sezemeyecek kadar bilincini kaybedip çıkmaz sokaklara saparsan zincirleme kazalara kurban gidersin.
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
Sezai Karakoç’un Diriliş Düşüncesi’nde Ölüm Metaforu
“Artık ben gideceğim, ata eğer vuruyorlar,
Hatıralarımı birer birer yakacağım”1
Dünyayı sürgün yeri bilenler, ölüme son değil; bir ara durak olarak bakarlar. Sürgünün zihnimize ilk gelen çağrışımı, kişinin bir yerden başka yere cebren gönderilmesidir. Sürgünlerin atası, insanlığın atası olan Hz. Âdem’in sürgünüdür. O ilk sürgünden bu yana dünya, ‘yitik cennet’e kavuşma yolunda uğranılan geçici mekân değişikliğidir. Ancak bu sürgün, hikmetin yerini bulması ve insanın cennet yurdunu hak etmesi içindir. Yoksa Hristiyan doktrininde olduğu gibi insanı bir günah mirasının darağacında sürekli sallandırmak değildir. Miras alınacak bir şey varsa, Âdem’in, tövbesiyle tekrar düştüğü yerden ayağa kalkmasıdır.
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Bu yazının devamı 211. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Kara Tahta’dan Öğretmenliğe Dair Notlar
Sinemada eğitimcileri, muallimleri konu alan filmlerin mühim bir bölümünde onların yaşadıkları zorluklardan bahsedilir.
Mobeselere Yakalandık
Sen benim son düşümsün
Karşılaştık mı daha evvel?
Alacaklısın göçüp giden yanımdan
Tevbe Hayat Yolunun Neresindedir?
İnsan her daim yolcudur. Yavrucuğum, adımlarına dikkat et. Güdülerinin seni yönetmesine izin vermemek için dik tut bilincini ve bedenini. Aksi hâlde yolcu olduğunu unutur ve bilincini kaybedersin. Yolda olmak, sınanmaktır. Ve günahların çoğu imtihan sırasında düşülen çukurlardadır. Tehlikeyi sezemeyecek kadar bilincini kaybedip çıkmaz sokaklara saparsan zincirleme kazalara kurban gidersin.
Emperyalizm ve Edebiyat
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
Kosmosun Gölgesinde Dirayetli Bir Kaos Öyküsü: Evrenin Öncesi ve Şimdisi
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize.
Alışverişe devam et