Medeniyet yüzyıllar boyu güneydeydi, sıcağa yakın ılıklık ve soğuktan uzak serinlik zihinlerin olduğu gibi tarımın, ticaretin bereketli ve selamette kalmasını sağlıyordu. Kuzey bilinmeyendi, sertlikti, barbarlıktı, öcüler diyarıydı, ilkesizlik, ölçüsüzlüktü. Gel zaman git zaman, doğudan ve güneyden uzaklaşarak kuzeye ve batıya göç etti medeniyet. Kavgada kazandıktan sonra bunun teorisini oluşturmakta, bilgi iktidarını köklü bir şekilde kurmakta gecikmedi kuzeyli ve batılılar.
Medeniyetler ele alınırken, güney ve doğu azıcık borçlu olunan “eskiler” olarak belli belirsiz selamlanır, Mısır’da beş dakka vakfe yapılır, Antik Grek dünyada kırk yüzyıl sürmesi planlanan medeniyet şenliği başlatılırdı. Aklıselimle bakılması güç olduğundan, bu politik güç kendisini şaşmaz bilim, kutlu bilgi diye yuttururdu. Sonra kuzeye bir şeyler olmaya başladı..
Çocuk edebiyatına değinecekken böylesi ciddi girişler yapmak risk taşıyor. Okur kolları sıvayıp kaşlarını çatıyor ve en yetişkin nağmeleri bekliyor ama hayır Kuzey Avrupa’da altın çağını yaşayan çocuk edebiyatı içindi bunca boğuk sözcük. İster kabul edelim ister etmeyelim, biz eski adil sultan menkıbeleriyle mutlu olurken, güçle ve zorbalıkla elde edilen kuzey iktidarından çok çok insanî hatlar uzanıyor dünyaya. Biz eğitimde taklit ve otoriteye abanırken onlar çocuğun içindeki sesin net duyulması için iletişim olanaklarını eşit ve adil şekilde organize etmeye çalışıyor. Başbakanın makam odasına eğilmeden bükülmeden girip derdini anlatıyor kuzeydeki uzak komşularımız. Böyle olunca da halk, kamu, çocuk, devlet, aile bütünün anlamlı ve uyumlu parçalarına dönüşüyor. Aynı halkaya girip birlikte ip atlıyor.
Taksi şoförü Theodor Björnsityerne’nin (Teddy Popps) başbakan seçildiği “Kayıp Çocuklar” kitabı yukarıdaki arka plandan alıyor gücünü. Taksisine binenlerin şikayetlerine kulak kesilip durduğundan, kimlerin neye, neyin kime ihtiyacı olduğunu öğrenip sıvıyor kollarını. Daha Çok Partisi’ni kuruyor. İnsanlara istediklerinin daha çoğunu, istemediklerinin daha azını verecekleri sözüyle modern siyasetin yalın ve verimli çerçevesini çiziyor. Müthiş hafızasıyla oğlu Finn Popps, taşındıkları konuta ve yeni çevreye uyum sağlamaya çalışıyor. Babaannesi Linda ve babası arasında kuşağının yalnız üyesi olarak ayakta kalmaya çalışıyor. Kuzey Borezya diktatörünün beklenmedik ziyaretiyle yalnızlık da, kardeşsizlik de ortadan kalkıyor. Kim İl-Seng gösterişli ziyareti sonrasında, hatıra olarak küçük oğlu Kim İl İm’i başbakana bırakıyor. Çünkü onda çocuk çok, endişeye mahal yok! Kilimim diye çağrılacak çocuk babasının aksine çok derece sevecen, komik, samimi ve yetenekli. Diktatörler dünyasında gerçek bir insanlık numunesi!
“R”leri söyleyemeyen ve başbakana “baba” diyen Kilimim, üç kafadarların ikinci üyesi oluyor. Babasının yardımcısı Ernst Krantz’ın oğlu Viktor’un dayak yediği okul bahçesi gözlemi sonrasında kim kimdir çalışmaları sürerken karşılaşıyor kafadarların üçüncü ve en akıllı üyesi Sunniva’yla. Babasına saygı duymayan, aslında epeyce aşağılayan haşin kız Sunniva’yla!
İşlevsel birçok parça ve paralel kurgu kitabın Norveç’i (belki de dünyayı) kabaca özetlemesini sağlıyor. Eğitim dünyası, eğitimciler, siyaset dünyası siyasetçiler, çocuklar, ebeveynler, suçlular, istihbarat dünyası, istihbarat savaşları ve istihbaratçılar, bilgi yarışmaları, göçmenler, robotlar dünyası, yapay zekâ… Bu yoğunluk karmaşaya, şişkinliğe neden olmuyor, bir tutam ondan bir tutam bundan ölçülmüş biçilmişliğini de yansıtmıyor. On yaş civarı çocukların kitapta görmek istedikleri belki de böyle bir dünya. Mizahı yoğun, eleştirisi güçlü, çocukları öne çıkaran yerinde durmayan kurmaca bir dünya.
Tekinsizler, kuytuda planlarını yürütürken, Finn, Sunniva ve Kilimim, Koruma Faktörü 50 takımıyla Norveç Ulusal Bilgi yarışmasına hazırlanıyorlar. Çocuklar birer birer kaybolurken Ernst Krantz ellerini ovuşturuyor sırıtarak. Okur polisiyeyle gıdım gıdım kuşatılırken, başbakan Teddy şehirlerdeki çukurları bir bir kapatmakla dolduruyor mesaisini. Mesai, modern zamanlarda iyi siyaset imkânını da ele alıyor. İyiden çok kötüden az verme siyaseti mali kaynak bariyerine tosluyor. Falanca şehrin çukurlarının kapatıldığını duyan filanca şehir “biz de isterük” diye ünlüyor. Ünlemeyi duyan feşmekân şehir de koroya katılıp incir ağacı dikilen başbakanlık bütçesini tellak kuvvetiyle okşamayı sürdürüyor. Gel de başbakan ol şimdi!
Bilinç-bilinçdışı; gerçek-rüya ile takviye ediliyor kaçırılma öyküleri: Sırt çantalı dev sinekler, tuhaf kokular, boynu bükülen çiçekler, haddinden fazla uyuyan ebeveynler, sokaktaki çöp kamyonu ve geride bırakılan evden kaçma notları… Evden kaçan çocukların suç çetelerine katılmasından endişe ediliyor. Endişe eden kim? Devlet, devletin polis teşkilatı. Çeteleri yok edemeyen, çetelerin doğacağı sosyo-ekonomik düzeni sağlayan kim? Devlet, devletin polis teşkilatı! Doğrudan mizaha yürüyen kitabın okuru gülümsetmesinin ötesinde bu tuhaf siyasi sorumluluk başlı başına kara mizah hattı sunuyor okura. Okur, doldurulmamış çukurların arasından geçerek bakıyor koca ülkeye ve dünyaya.
Koruma Faktörü 50, turları bir bir geçerken sorular bizde de belli şeyler uyandırıyor. Bilgi yarışmalarının veri yığma ve yığılanları ödüllendirme mantığının eğitim paradigmamızın metaforu olduğunu düşünmemek için hiçbir sebep yok. Kaç metre, kaç yılı, kaçıncı, kaç, kaç, kaç… Ezber kötüdür yargısı bile bir anlam ağı içinde değil de bıktırıcı tekrarlarla var olabilen ezber imparatorluğunun ulaklarıyla ulaşmadı mı bize? Sanki ezberlerle (masal, destan, şarkı, türkü, şiir) bir yığın medeniyet kurmamışız gibi.
Popülaritesini kaybeden başbakan basit formüllerle tamirata kalkışıyor. Gündem değiştirme diye iyi bildiğimiz siyasi manevrada Norveçlileri gofretle kandırıyor. Kandırmaya yelteniyor diyelim. Gofreti öneren kişide gezinen tilkilerin birbirine değmeyen kuyrukları, zayıflayan başbakanlığı büsbütün imha etmeyi de aralarında gizliyor.
Şer odağını çeşitlendiriyor kitap. Kuzey Borezya’nın yapay zekâ ve robotik destekli istila planıyla, başbakan olma hayalini ve çocuklara haddini bildirme derin projesini birleştiriyor. Hırslı siyasetçiler, dengesiz dünya liderleri ve gerontokratlar birlikte topa tutuluyor. Siyasi popülizmle, otoriter eğitimciler ve yetersiz ebeveynler aynı konjonktürün ürünleri olarak terbiye ediliyor.
Katmanlı polisiye; tek bir olayı çözen, okuru sadece şüpheli kişilere yönlendiren klasik örgüden farklı olarak ilişkiler ağını öne çıkartıyor. Tekinsiz olanları makbul, makbul olanları tekinsiz göstererek mantıklı şüphe mayalıyor. İki ayrı polisiye durum olduğunu öğreniyor okur. Biri adeta altın tepside sunuluyor kendisine, diğerinde doğru iz sürmesi ve biraz dikkat etmesi yetiyor çözüme yaklaşması için. Çözüme yaklaşırken çözümden uzaklaştığı ve bir üçüncü durum olduğunu ise sonlara doğru öğreniyor. Son hamlesi yazarın, gizli silahı, en keskin heyecan dalgası. Okurun nabzını, üç kafadarla eşleştiren klas bir tuzak.
Tehlikeli imha planının Kuzey Borezya’dan, ya da başbakan yardımcısından değil de, toplumun en saygın bireylerinden gelmesi kitabın özgün yanı. Ulusal bilgi yarışması finalinin çocuklar adına büyük bir tuzak olması ve gerçek durumu hem de mecazi durumu yansıtıyor.
Koca salonda yalnızca çocuklar… ve tuhaf kıyafetli maskeli yetişkinler!
Ödül yemdir aslında. Doğru sorular sorulmadığında bizi yemleyip kafesleyenlerdir ödülü verenler. Dünya düzeni, sanat endüstrisi, ulusal eğitim, yetişkin rolleri gücünü çoğu zaman bu ödüllerden alır. Ödüllerden kurtulanlar, ödülü umursamayanlar bilgelik yolunda büyük bir adım atarlar.
Birçok bilimkurguda değinilen iyi robot, kötü robot ayrıştırması da var kitapta. Sentetik ontolojiye dair fazla iddia taşımayan dokunuşlar bunlar. Belki teknolojinin nötr doğasına daha yakın iyimser satırlar.
Robotun doğası onun araç ya da birey olmasında koyu bir tartışmaya zemin hazırlıyor. Bize yaklaşacaklar mı, bize yaklaştıkça zaaflarla donanacaklar mı? Peki biz ne olacağız? Onlardan önce biz mi değişime uğrayacağız? Çocukların robotlaşması itirazı, yüce yetişkinler birliğince ciddiye alınacak mı? Siyasetin dikey hiyerarşisi, teknolojiyi ve insanları da kendine mi benzetecek? Yeni ırkçılık organik ve sentetikler arasında mı neşet edecek?
Yazar, kazara başbakanlığı, kurucu espri olarak kitabın eksenine oturturken başarının büyük kısmını çocuklar hanesine yazıyor. Kamuoyunun hiçbir anlam taşımayan ezberlerle oyalanıp durmasını, bilgiden uzaktaki cahillik biçimlerini çocukların basiretleriyle çatının üstündeki gökyüzü gözlemleriyle ve telaştan uzak mutluluklarıyla karşı karşıya koyuyor ve adeta terazinin hangi kefesi ağır diye soruyor.
Alkış ve ödül beklemeyen, macera ve dayanışmaları yanlarına kâr kalan çocukları olduğu gibi sevip yüceltiyor. Çocukların değil de yetişkinlerin kaybolduğunu ve acilen kendilerini bulmaları gerektiğini ima ediyor.
1979 yılında Bayburt’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Yunan Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Akademik çalışmalar yürüten çeşitli dernek ve vakıflarda koordinatörlük görevlerinde bulundu. Birçok dil öğrendi; bir kısmını zamanla unuttu. Bir dönem Latinceye Giriş dersleri verdi.
Oğlunun doğumunun ardından çalışmalarını büyük ölçüde çocuk edebiyatı ve okuma kültürü üzerine yoğunlaştırdı. Son on yıldır; Arka Kapak, Agos Kirk, İyi Kitap, Ebeveynus, İthaf Sanat ve Nida dergilerinin yanı sıra Kitapeki, Gazete Duvar ve Bilmek Vaktidir gibi platformlarda kitap eleştirileri ve tanıtım yazıları kaleme almaktadır. Aynı zamanda editörleri arasında yer aldığı Kipatistan sosyal medya grubunda yayın faaliyetlerini sürdürmektedir.
Kütüphanelerde çocuklar ve okuma kültürü üzerine çeşitli çalışmalar yürütmektedir. Hep yaşlıdır; ya da hiç yaşlanmamaktadır.
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.
Ne yazık ki silahlar ona doğrultulunca, dev de kendini savunmak zorunda kalıyor. Asıl mesele, Demir Dev’in güvende hissetme ihtiyacından kaynaklanıyor. Hogarth’ın yaralanması ise bardağı taşıran son damla oluyor ve dev, bir savaş makinesine dönüşüyor. Ama unutmayalım: O, sevgiyi öğrenmiş bir varlık. Kendini feda etmeye bile hazır…
Haktan yana bir şair Mustafa Ökkeş Evren. Çocuk haklarını şiirlemiş. ‘Çocuk haktır. Çocuğun her çığlığı hakikattir’ diyor. Son şiir kitabında ”hiç haksız olur mu çocuklar?” diye soruyor bize. Her çocuğun hakları ile var olması gerektiğini hatırlatırken, tertemiz bir dünyanın da kapılarından geçiriyor teker teker. Her şiirinde ‘çocuk’ sesi duyuyoruz. Tertemiz, sade ve masum bir dünya …
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim.
Bu mektupta kelamdan konuşalım dedim, kavramdan, anlamdan, bizi ilgilendiren en önemli konuların birinden yazayım istedim. Öyle ya, anlaşmak ancak ve ancak, anlamaya durmak, anlatmaya çalışmakla mümkündür, bunun için de söze/kelama ihtiyaç vardır. Gündemi dolduran konular bazen gönlü yoruyor ama daha sonraki mektuplara ertelemek doğru olur düşüncesi ile gündemden bahsetmeyip, kelam hakkında dile gelebilenleri yazayım istedim etraflıca olamasa bile…
Çocuk Özerkliği Olarak Makul Medeniyet
Medeniyet yüzyıllar boyu güneydeydi, sıcağa yakın ılıklık ve soğuktan uzak serinlik zihinlerin olduğu gibi tarımın, ticaretin bereketli ve selamette kalmasını sağlıyordu. Kuzey bilinmeyendi, sertlikti, barbarlıktı, öcüler diyarıydı, ilkesizlik, ölçüsüzlüktü. Gel zaman git zaman, doğudan ve güneyden uzaklaşarak kuzeye ve batıya göç etti medeniyet. Kavgada kazandıktan sonra bunun teorisini oluşturmakta, bilgi iktidarını köklü bir şekilde kurmakta gecikmedi kuzeyli ve batılılar.
Medeniyetler ele alınırken, güney ve doğu azıcık borçlu olunan “eskiler” olarak belli belirsiz selamlanır, Mısır’da beş dakka vakfe yapılır, Antik Grek dünyada kırk yüzyıl sürmesi planlanan medeniyet şenliği başlatılırdı. Aklıselimle bakılması güç olduğundan, bu politik güç kendisini şaşmaz bilim, kutlu bilgi diye yuttururdu. Sonra kuzeye bir şeyler olmaya başladı..
Çocuk edebiyatına değinecekken böylesi ciddi girişler yapmak risk taşıyor. Okur kolları sıvayıp kaşlarını çatıyor ve en yetişkin nağmeleri bekliyor ama hayır Kuzey Avrupa’da altın çağını yaşayan çocuk edebiyatı içindi bunca boğuk sözcük. İster kabul edelim ister etmeyelim, biz eski adil sultan menkıbeleriyle mutlu olurken, güçle ve zorbalıkla elde edilen kuzey iktidarından çok çok insanî hatlar uzanıyor dünyaya. Biz eğitimde taklit ve otoriteye abanırken onlar çocuğun içindeki sesin net duyulması için iletişim olanaklarını eşit ve adil şekilde organize etmeye çalışıyor. Başbakanın makam odasına eğilmeden bükülmeden girip derdini anlatıyor kuzeydeki uzak komşularımız. Böyle olunca da halk, kamu, çocuk, devlet, aile bütünün anlamlı ve uyumlu parçalarına dönüşüyor. Aynı halkaya girip birlikte ip atlıyor.
Taksi şoförü Theodor Björnsityerne’nin (Teddy Popps) başbakan seçildiği “Kayıp Çocuklar” kitabı yukarıdaki arka plandan alıyor gücünü. Taksisine binenlerin şikayetlerine kulak kesilip durduğundan, kimlerin neye, neyin kime ihtiyacı olduğunu öğrenip sıvıyor kollarını. Daha Çok Partisi’ni kuruyor. İnsanlara istediklerinin daha çoğunu, istemediklerinin daha azını verecekleri sözüyle modern siyasetin yalın ve verimli çerçevesini çiziyor. Müthiş hafızasıyla oğlu Finn Popps, taşındıkları konuta ve yeni çevreye uyum sağlamaya çalışıyor. Babaannesi Linda ve babası arasında kuşağının yalnız üyesi olarak ayakta kalmaya çalışıyor. Kuzey Borezya diktatörünün beklenmedik ziyaretiyle yalnızlık da, kardeşsizlik de ortadan kalkıyor. Kim İl-Seng gösterişli ziyareti sonrasında, hatıra olarak küçük oğlu Kim İl İm’i başbakana bırakıyor. Çünkü onda çocuk çok, endişeye mahal yok! Kilimim diye çağrılacak çocuk babasının aksine çok derece sevecen, komik, samimi ve yetenekli. Diktatörler dünyasında gerçek bir insanlık numunesi!
“R”leri söyleyemeyen ve başbakana “baba” diyen Kilimim, üç kafadarların ikinci üyesi oluyor. Babasının yardımcısı Ernst Krantz’ın oğlu Viktor’un dayak yediği okul bahçesi gözlemi sonrasında kim kimdir çalışmaları sürerken karşılaşıyor kafadarların üçüncü ve en akıllı üyesi Sunniva’yla. Babasına saygı duymayan, aslında epeyce aşağılayan haşin kız Sunniva’yla!
İşlevsel birçok parça ve paralel kurgu kitabın Norveç’i (belki de dünyayı) kabaca özetlemesini sağlıyor. Eğitim dünyası, eğitimciler, siyaset dünyası siyasetçiler, çocuklar, ebeveynler, suçlular, istihbarat dünyası, istihbarat savaşları ve istihbaratçılar, bilgi yarışmaları, göçmenler, robotlar dünyası, yapay zekâ… Bu yoğunluk karmaşaya, şişkinliğe neden olmuyor, bir tutam ondan bir tutam bundan ölçülmüş biçilmişliğini de yansıtmıyor. On yaş civarı çocukların kitapta görmek istedikleri belki de böyle bir dünya. Mizahı yoğun, eleştirisi güçlü, çocukları öne çıkaran yerinde durmayan kurmaca bir dünya.
Tekinsizler, kuytuda planlarını yürütürken, Finn, Sunniva ve Kilimim, Koruma Faktörü 50 takımıyla Norveç Ulusal Bilgi yarışmasına hazırlanıyorlar. Çocuklar birer birer kaybolurken Ernst Krantz ellerini ovuşturuyor sırıtarak. Okur polisiyeyle gıdım gıdım kuşatılırken, başbakan Teddy şehirlerdeki çukurları bir bir kapatmakla dolduruyor mesaisini. Mesai, modern zamanlarda iyi siyaset imkânını da ele alıyor. İyiden çok kötüden az verme siyaseti mali kaynak bariyerine tosluyor. Falanca şehrin çukurlarının kapatıldığını duyan filanca şehir “biz de isterük” diye ünlüyor. Ünlemeyi duyan feşmekân şehir de koroya katılıp incir ağacı dikilen başbakanlık bütçesini tellak kuvvetiyle okşamayı sürdürüyor. Gel de başbakan ol şimdi!
Bilinç-bilinçdışı; gerçek-rüya ile takviye ediliyor kaçırılma öyküleri: Sırt çantalı dev sinekler, tuhaf kokular, boynu bükülen çiçekler, haddinden fazla uyuyan ebeveynler, sokaktaki çöp kamyonu ve geride bırakılan evden kaçma notları… Evden kaçan çocukların suç çetelerine katılmasından endişe ediliyor. Endişe eden kim? Devlet, devletin polis teşkilatı. Çeteleri yok edemeyen, çetelerin doğacağı sosyo-ekonomik düzeni sağlayan kim? Devlet, devletin polis teşkilatı! Doğrudan mizaha yürüyen kitabın okuru gülümsetmesinin ötesinde bu tuhaf siyasi sorumluluk başlı başına kara mizah hattı sunuyor okura. Okur, doldurulmamış çukurların arasından geçerek bakıyor koca ülkeye ve dünyaya.
Koruma Faktörü 50, turları bir bir geçerken sorular bizde de belli şeyler uyandırıyor. Bilgi yarışmalarının veri yığma ve yığılanları ödüllendirme mantığının eğitim paradigmamızın metaforu olduğunu düşünmemek için hiçbir sebep yok. Kaç metre, kaç yılı, kaçıncı, kaç, kaç, kaç… Ezber kötüdür yargısı bile bir anlam ağı içinde değil de bıktırıcı tekrarlarla var olabilen ezber imparatorluğunun ulaklarıyla ulaşmadı mı bize? Sanki ezberlerle (masal, destan, şarkı, türkü, şiir) bir yığın medeniyet kurmamışız gibi.
Popülaritesini kaybeden başbakan basit formüllerle tamirata kalkışıyor. Gündem değiştirme diye iyi bildiğimiz siyasi manevrada Norveçlileri gofretle kandırıyor. Kandırmaya yelteniyor diyelim. Gofreti öneren kişide gezinen tilkilerin birbirine değmeyen kuyrukları, zayıflayan başbakanlığı büsbütün imha etmeyi de aralarında gizliyor.
Şer odağını çeşitlendiriyor kitap. Kuzey Borezya’nın yapay zekâ ve robotik destekli istila planıyla, başbakan olma hayalini ve çocuklara haddini bildirme derin projesini birleştiriyor. Hırslı siyasetçiler, dengesiz dünya liderleri ve gerontokratlar birlikte topa tutuluyor. Siyasi popülizmle, otoriter eğitimciler ve yetersiz ebeveynler aynı konjonktürün ürünleri olarak terbiye ediliyor.
Katmanlı polisiye; tek bir olayı çözen, okuru sadece şüpheli kişilere yönlendiren klasik örgüden farklı olarak ilişkiler ağını öne çıkartıyor. Tekinsiz olanları makbul, makbul olanları tekinsiz göstererek mantıklı şüphe mayalıyor. İki ayrı polisiye durum olduğunu öğreniyor okur. Biri adeta altın tepside sunuluyor kendisine, diğerinde doğru iz sürmesi ve biraz dikkat etmesi yetiyor çözüme yaklaşması için. Çözüme yaklaşırken çözümden uzaklaştığı ve bir üçüncü durum olduğunu ise sonlara doğru öğreniyor. Son hamlesi yazarın, gizli silahı, en keskin heyecan dalgası. Okurun nabzını, üç kafadarla eşleştiren klas bir tuzak.
Tehlikeli imha planının Kuzey Borezya’dan, ya da başbakan yardımcısından değil de, toplumun en saygın bireylerinden gelmesi kitabın özgün yanı. Ulusal bilgi yarışması finalinin çocuklar adına büyük bir tuzak olması ve gerçek durumu hem de mecazi durumu yansıtıyor.
Koca salonda yalnızca çocuklar… ve tuhaf kıyafetli maskeli yetişkinler!
Ödül yemdir aslında. Doğru sorular sorulmadığında bizi yemleyip kafesleyenlerdir ödülü verenler. Dünya düzeni, sanat endüstrisi, ulusal eğitim, yetişkin rolleri gücünü çoğu zaman bu ödüllerden alır. Ödüllerden kurtulanlar, ödülü umursamayanlar bilgelik yolunda büyük bir adım atarlar.
Robotun doğası onun araç ya da birey olmasında koyu bir tartışmaya zemin hazırlıyor. Bize yaklaşacaklar mı, bize yaklaştıkça zaaflarla donanacaklar mı? Peki biz ne olacağız? Onlardan önce biz mi değişime uğrayacağız? Çocukların robotlaşması itirazı, yüce yetişkinler birliğince ciddiye alınacak mı? Siyasetin dikey hiyerarşisi, teknolojiyi ve insanları da kendine mi benzetecek? Yeni ırkçılık organik ve sentetikler arasında mı neşet edecek?
Yazar, kazara başbakanlığı, kurucu espri olarak kitabın eksenine oturturken başarının büyük kısmını çocuklar hanesine yazıyor. Kamuoyunun hiçbir anlam taşımayan ezberlerle oyalanıp durmasını, bilgiden uzaktaki cahillik biçimlerini çocukların basiretleriyle çatının üstündeki gökyüzü gözlemleriyle ve telaştan uzak mutluluklarıyla karşı karşıya koyuyor ve adeta terazinin hangi kefesi ağır diye soruyor.
Alkış ve ödül beklemeyen, macera ve dayanışmaları yanlarına kâr kalan çocukları olduğu gibi sevip yüceltiyor. Çocukların değil de yetişkinlerin kaybolduğunu ve acilen kendilerini bulmaları gerektiğini ima ediyor.
Müsaadenizle yetişkinler!
Yazar
1979 yılında Bayburt’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Yunan Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Akademik çalışmalar yürüten çeşitli dernek ve vakıflarda koordinatörlük görevlerinde bulundu. Birçok dil öğrendi; bir kısmını zamanla unuttu. Bir dönem Latinceye Giriş dersleri verdi.
Oğlunun doğumunun ardından çalışmalarını büyük ölçüde çocuk edebiyatı ve okuma kültürü üzerine yoğunlaştırdı. Son on yıldır; Arka Kapak, Agos Kirk, İyi Kitap, Ebeveynus, İthaf Sanat ve Nida dergilerinin yanı sıra Kitapeki, Gazete Duvar ve Bilmek Vaktidir gibi platformlarda kitap eleştirileri ve tanıtım yazıları kaleme almaktadır. Aynı zamanda editörleri arasında yer aldığı Kipatistan sosyal medya grubunda yayın faaliyetlerini sürdürmektedir.
Kütüphanelerde çocuklar ve okuma kültürü üzerine çeşitli çalışmalar yürütmektedir. Hep yaşlıdır; ya da hiç yaşlanmamaktadır.
İlgili Yazılar
Gassal: Randevuyla Çalışmıyoruz
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Demir Dev ve Ben Filistinliyim
Ne yazık ki silahlar ona doğrultulunca, dev de kendini savunmak zorunda kalıyor. Asıl mesele, Demir Dev’in güvende hissetme ihtiyacından kaynaklanıyor. Hogarth’ın yaralanması ise bardağı taşıran son damla oluyor ve dev, bir savaş makinesine dönüşüyor. Ama unutmayalım: O, sevgiyi öğrenmiş bir varlık. Kendini feda etmeye bile hazır…
Hiç Haksız Olur Mu Çocuklar?
Haktan yana bir şair Mustafa Ökkeş Evren. Çocuk haklarını şiirlemiş. ‘Çocuk haktır. Çocuğun her çığlığı hakikattir’ diyor. Son şiir kitabında ”hiç haksız olur mu çocuklar?” diye soruyor bize. Her çocuğun hakları ile var olması gerektiğini hatırlatırken, tertemiz bir dünyanın da kapılarından geçiriyor teker teker. Her şiirinde ‘çocuk’ sesi duyuyoruz. Tertemiz, sade ve masum bir dünya …
Mektup V
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim.
Mektup II
Bu mektupta kelamdan konuşalım dedim, kavramdan, anlamdan, bizi ilgilendiren en önemli konuların birinden yazayım istedim. Öyle ya, anlaşmak ancak ve ancak, anlamaya durmak, anlatmaya çalışmakla mümkündür, bunun için de söze/kelama ihtiyaç vardır. Gündemi dolduran konular bazen gönlü yoruyor ama daha sonraki mektuplara ertelemek doğru olur düşüncesi ile gündemden bahsetmeyip, kelam hakkında dile gelebilenleri yazayım istedim etraflıca olamasa bile…