İyi olman öyle kıymetli ki zira iyilik hayatın vazgeçilmezi, iyi olmak için gayret etmek yaşıyor olmanın en önemli sorumluluklarından biri. İnan senden haber almamaya da alıştım gibi. Bekledim elbet, yazarsın diye düşündüm, senin adına düşünmek ümit etmekten ibaret bildiğin gibi. Yok, ümitlerimi boşa çıkardın, diyecek değilim; sözünün bittiğini değil biriktiğini varsayıyorum lakin ‘niye yazmıyorsun?’ diye sorup sorgulamaktan vazgeçtim. Düşündüm de yazmayı tercih eden benim, elimden kalemimi almadıkları müddetçe -ki vermemek için elimden geleni yapmaya gayret ederim- yazmaya devam ederim. Ya alırlarsa mı diyorsun, o zaman da beynimde yazarım, gönlümde yazarım… Bir şekilde sessizliğimi bozarım. Hülasa ben sese, söze, kelama, kaleme tutunarak yaşayanlardan biriyim. Yüreğim böyle soluk alıyor sanki. Aklımdan geçenlerin her birini yazmıyorum, ben ancak yüreğimde kalanlar ve aklımda kalanlarla ilgiliyim. Ümid ediyorum sen de gönlüne, aklına, kıyıya, kenara yazıyorsundur, yazıyor olduğunu varsaymak, iz bıraktığını düşünmek ne denlice iyi geliyor gönlüme, zira yaşamak iz bıraktır bir diğer yanıyla…
Son dönem hayat ve ölüm, başlangıç ve son üzerine düşünüyorum. Yok oturup düşüneyim dediğim şeyler değil bunlar, düşüncelerin nasıl böyle beynime hücum ettiğini de tarif edebilecek düzeyde ifade zengini değilim. Zorlandığım bir dönemin içinden geçiyorum, zorluk benim içimde büyüyor sanki. Bilmen gerekir mi bilmiyorum ancak ben anlatmalıyım zira bu da işe yarar ümidimin yansıması, ancak öyle tarif edebilirim. İnsan eliyle oluşturulan zorluklara bakınca zorlanıyorum işte. Nedeni kendince malum bir kavganın başlatanı, besleyeni, sürdüreni olanlara bakınca, gidip kulağına fısıldamak istiyorum, hayatı düşündün mü, zira hayat ölümün ispatı bilindiği gibi.
Hayat ne kadar gürültülüyse, ölüm o kadar sessiz. Hayat ne kadar teslim almaya gayreti zorluyorsa, ölüm teslim olmanın adresi. Hayat sahip olma telaşesi iken, ölüm vazgeçişin belgesi. Hayat iddia kumkuması iken, ölüm ispatın tarifi. Hayat telaşenin canlı filmi ise ölüm sükûnetin resmi. Söylenecek ne çok tarif varken benim aklıma gelenler bunlardı işte. Bence hayatı idrak ölümü doğru anlamakla birebir alakalı. Ancak yaşayanlar ölecektir öyle değil mi?
Düşünüyorum da, hayatı ölüme ramak kala yaşadığımız halde düşünce ve planlarımızda ölümü teğet geçmemiz nasıl tarif edilebilir ki… Bunu anlamanın zor olmasından hareketle ifade etmekte zorlaşıyor belki. Oysa her nefes bir fırsat, her fırsat bir sorumluluk, öyle değil mi? Her nefesle yaklaştığımız, kaçınılması imkânsız sona doğru giderken hükmün sahibi hesap soracak, bence işte bu nedenle muhasebe her Müslümanın birincil vazifesi.
Hayatı ziyan etmemek, israf etmemek, gereği gibi yaşamaya özen göstermek önemli görevlerimizden biri, bu görevi gereği gibi yerine getirenler için yaşam güzel bir yolculuk, menzil özel bir dinlenme yeri. Ne mutlu böyle yaşayabilenlere. En büyük israf ömür sanki geri gelmeyecek her zaman dilimi…
Bazen kalabalık mekanları uzaktan seyretme imkanı buluyor, öyle bakıyorum; gelip geçene, koşup gidene, diğerini geçmek için itip kakana, kırmızı ışıkta beklememek için hayatını tehlikeye atana, haklılığını ispatlar düşüncesiyle bağırıp çağırana, herkesin konuşup kimsenin dinlemeye gayreti olmamasına, üzerindeki kıyafet fark edilsin gayretiyle dikkati çekmeye çalışırken koparana… Böyle seyrederken, toprağa bastığımı, bastığımız toprağın ne olduğu tekrar tekrar düşünüyorum. Belki de kolay anlamadığımdandır, bazı şeylerin üzerinde çok düşünüyorum ben… Toprak vatan demek, toprak benim mayam demek, toprak yaşam için ikramda bulunan en büyük hazinem demek, toprak yolculuğumuzun sonu demek…
Bizden önce gidenler var, onlarsız kalıyoruz. Bizden önce ömrü bitenler var, yokluklarıyla yanıyoruz. Bizden önce gidenler var biz onların önde olduklarının farkındayız. Ölüm deyip tarif ettiğimiz bu hakikat hayatın anahtarı gibi. Bunu bilmenin ötesine bir adım atarak anlamak için mesai harcadığımızda sanki her şey hak ettiği kıymeti bulacak, hayat gerçek bir yaşam olacaktır.
Diğer yandan; hayatını israf edenler aklıma gelince de içim ürperiyor, tüm yaptıklarımı tekrar tekrar gözden geçirme ihtiyacı hissediyorum. Olası görmezden geldiklerimi, gereğinden çok önemsediklerimi, yapmam gerekip de yapmadıklarımı düşünüyorum. Burada düğüm çözülüyor sanki, boğazım düğüm düğüm oluyor. Farkında olmamak tadına varamamaktır, farkında olmamak hak ettiği değeri sunamamaktır. Bu nedenle farkında olmak için gayret göstermemiz gerekir. Farkında olarak yaşayanlara, hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çekenlere, yapılanların her birinin kayıt altına alındığının bilincinde olanlara hürmetlerim…
Bu mektup böyle oldu nedenlice, yanlışlar bana aittir elbet, eksiklikler benden. Konu önemli ve ağır, kelimelere tutunarak anlatmak zor ancak anlamak zaruri en samimisinden…
Toplum için önemli bütün değer alanları manipülatörler tarafından aldanma yapıları olarak işgal edilip yeniden inşa edilebilir. Siyaset, medya, ekonomi, eğitim vb. alanlar manipülatif girişimler için son derece elverişlidir. Gönüllü vatandaşlar, üyeler, izleyiciler, takipçiler, zorunlu katılımcılar, istendik çocuklar ve elemanlar her zaman için kitlesel yönlendirmelerin nesnesi konumundadırlar.
. Eğitimcinin gittiği yerin öğrencileri, yöneticileri, velileri, toplumu ve bizatihi eğitim sisteminin kendisi ile açmazları olabilecektir. Asıl muhatabı talebeler olan eğitimciler, en çok onlarla beraber mücadele verme, sorunların üstesinden gelme ile karşı karşıyadırlar. Ancak eğitimci için olmazsa olmaz bir şey vardır: Sorunların arızî; çözümün, çare bulmanın, sabrın ise zaruri olduğudur. Asıl odaklanılan şey sabır ise ve sabırlı olan kişi eğitimciyse değişimin/dönüşümün veya yenilenmenin muhakkak gerçekleşeceğine inanmak gerekir.
Çocukların olduğu yerde umutlar, meraklı bakışlar vardır. Kahkahaların ve gülümsemelerin bulaşıcılığı söz konusudur çocukların olduğu yerlerde. Eğitimci Mösyö Lazhar, çocukların masumiyetinin mükemmel bir tasvirinin olduğu yerde çalışan, değişim talebini maskeleyen bir sığınak olarak okullarda “insan olmayı öğrenme” sürecine kafa yormaktadır.
Açık Mektuplar, okuyucularını Rasim Özdenören’in yarım asrı aşan sanat hayatının başlarına götürüyor. Dönemin önemli neşriyatlardan Yeni İstiklal Gazetesi’nin sanat-edebiyat sayfalarına yollanan yazılara verilen cevaplar, Açık Mektuplar’ı oluşturuyor. Daha evvel aynı sayfalarda Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’in de isimlerine rastlıyoruz. Rasim Özdenören, Sezai Karakoç ile tanıştıktan sonra -bir dönem- yazı yazmaktan vazgeçer. Hatta, 1962 ile 1964 yılları arasında, adı geçen sayfaların editörlüğünü yapan Nuri Pakdil, kendisinden yazı isteyince önceden yazdıklarından yollar.
Mektup VIII
Umarım iyisindir;
İyi olman öyle kıymetli ki zira iyilik hayatın vazgeçilmezi, iyi olmak için gayret etmek yaşıyor olmanın en önemli sorumluluklarından biri. İnan senden haber almamaya da alıştım gibi. Bekledim elbet, yazarsın diye düşündüm, senin adına düşünmek ümit etmekten ibaret bildiğin gibi. Yok, ümitlerimi boşa çıkardın, diyecek değilim; sözünün bittiğini değil biriktiğini varsayıyorum lakin ‘niye yazmıyorsun?’ diye sorup sorgulamaktan vazgeçtim. Düşündüm de yazmayı tercih eden benim, elimden kalemimi almadıkları müddetçe -ki vermemek için elimden geleni yapmaya gayret ederim- yazmaya devam ederim. Ya alırlarsa mı diyorsun, o zaman da beynimde yazarım, gönlümde yazarım… Bir şekilde sessizliğimi bozarım. Hülasa ben sese, söze, kelama, kaleme tutunarak yaşayanlardan biriyim. Yüreğim böyle soluk alıyor sanki. Aklımdan geçenlerin her birini yazmıyorum, ben ancak yüreğimde kalanlar ve aklımda kalanlarla ilgiliyim. Ümid ediyorum sen de gönlüne, aklına, kıyıya, kenara yazıyorsundur, yazıyor olduğunu varsaymak, iz bıraktığını düşünmek ne denlice iyi geliyor gönlüme, zira yaşamak iz bıraktır bir diğer yanıyla…
Son dönem hayat ve ölüm, başlangıç ve son üzerine düşünüyorum. Yok oturup düşüneyim dediğim şeyler değil bunlar, düşüncelerin nasıl böyle beynime hücum ettiğini de tarif edebilecek düzeyde ifade zengini değilim. Zorlandığım bir dönemin içinden geçiyorum, zorluk benim içimde büyüyor sanki. Bilmen gerekir mi bilmiyorum ancak ben anlatmalıyım zira bu da işe yarar ümidimin yansıması, ancak öyle tarif edebilirim. İnsan eliyle oluşturulan zorluklara bakınca zorlanıyorum işte. Nedeni kendince malum bir kavganın başlatanı, besleyeni, sürdüreni olanlara bakınca, gidip kulağına fısıldamak istiyorum, hayatı düşündün mü, zira hayat ölümün ispatı bilindiği gibi.
Hayat ne kadar gürültülüyse, ölüm o kadar sessiz. Hayat ne kadar teslim almaya gayreti zorluyorsa, ölüm teslim olmanın adresi. Hayat sahip olma telaşesi iken, ölüm vazgeçişin belgesi. Hayat iddia kumkuması iken, ölüm ispatın tarifi. Hayat telaşenin canlı filmi ise ölüm sükûnetin resmi. Söylenecek ne çok tarif varken benim aklıma gelenler bunlardı işte. Bence hayatı idrak ölümü doğru anlamakla birebir alakalı. Ancak yaşayanlar ölecektir öyle değil mi?
Düşünüyorum da, hayatı ölüme ramak kala yaşadığımız halde düşünce ve planlarımızda ölümü teğet geçmemiz nasıl tarif edilebilir ki… Bunu anlamanın zor olmasından hareketle ifade etmekte zorlaşıyor belki. Oysa her nefes bir fırsat, her fırsat bir sorumluluk, öyle değil mi? Her nefesle yaklaştığımız, kaçınılması imkânsız sona doğru giderken hükmün sahibi hesap soracak, bence işte bu nedenle muhasebe her Müslümanın birincil vazifesi.
Hayatı ziyan etmemek, israf etmemek, gereği gibi yaşamaya özen göstermek önemli görevlerimizden biri, bu görevi gereği gibi yerine getirenler için yaşam güzel bir yolculuk, menzil özel bir dinlenme yeri. Ne mutlu böyle yaşayabilenlere. En büyük israf ömür sanki geri gelmeyecek her zaman dilimi…
Bazen kalabalık mekanları uzaktan seyretme imkanı buluyor, öyle bakıyorum; gelip geçene, koşup gidene, diğerini geçmek için itip kakana, kırmızı ışıkta beklememek için hayatını tehlikeye atana, haklılığını ispatlar düşüncesiyle bağırıp çağırana, herkesin konuşup kimsenin dinlemeye gayreti olmamasına, üzerindeki kıyafet fark edilsin gayretiyle dikkati çekmeye çalışırken koparana… Böyle seyrederken, toprağa bastığımı, bastığımız toprağın ne olduğu tekrar tekrar düşünüyorum. Belki de kolay anlamadığımdandır, bazı şeylerin üzerinde çok düşünüyorum ben… Toprak vatan demek, toprak benim mayam demek, toprak yaşam için ikramda bulunan en büyük hazinem demek, toprak yolculuğumuzun sonu demek…
Bizden önce gidenler var, onlarsız kalıyoruz. Bizden önce ömrü bitenler var, yokluklarıyla yanıyoruz. Bizden önce gidenler var biz onların önde olduklarının farkındayız. Ölüm deyip tarif ettiğimiz bu hakikat hayatın anahtarı gibi. Bunu bilmenin ötesine bir adım atarak anlamak için mesai harcadığımızda sanki her şey hak ettiği kıymeti bulacak, hayat gerçek bir yaşam olacaktır.
Diğer yandan; hayatını israf edenler aklıma gelince de içim ürperiyor, tüm yaptıklarımı tekrar tekrar gözden geçirme ihtiyacı hissediyorum. Olası görmezden geldiklerimi, gereğinden çok önemsediklerimi, yapmam gerekip de yapmadıklarımı düşünüyorum. Burada düğüm çözülüyor sanki, boğazım düğüm düğüm oluyor. Farkında olmamak tadına varamamaktır, farkında olmamak hak ettiği değeri sunamamaktır. Bu nedenle farkında olmak için gayret göstermemiz gerekir. Farkında olarak yaşayanlara, hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çekenlere, yapılanların her birinin kayıt altına alındığının bilincinde olanlara hürmetlerim…
Bu mektup böyle oldu nedenlice, yanlışlar bana aittir elbet, eksiklikler benden. Konu önemli ve ağır, kelimelere tutunarak anlatmak zor ancak anlamak zaruri en samimisinden…
İlgili Yazılar
Edebiyat ve Manipülasyon
Toplum için önemli bütün değer alanları manipülatörler tarafından aldanma yapıları olarak işgal edilip yeniden inşa edilebilir. Siyaset, medya, ekonomi, eğitim vb. alanlar manipülatif girişimler için son derece elverişlidir. Gönüllü vatandaşlar, üyeler, izleyiciler, takipçiler, zorunlu katılımcılar, istendik çocuklar ve elemanlar her zaman için kitlesel yönlendirmelerin nesnesi konumundadırlar.
Ataleti Yenmenin Anahtarı: Kalk ve Diren (1988)
. Eğitimcinin gittiği yerin öğrencileri, yöneticileri, velileri, toplumu ve bizatihi eğitim sisteminin kendisi ile açmazları olabilecektir. Asıl muhatabı talebeler olan eğitimciler, en çok onlarla beraber mücadele verme, sorunların üstesinden gelme ile karşı karşıyadırlar. Ancak eğitimci için olmazsa olmaz bir şey vardır: Sorunların arızî; çözümün, çare bulmanın, sabrın ise zaruri olduğudur. Asıl odaklanılan şey sabır ise ve sabırlı olan kişi eğitimciyse değişimin/dönüşümün veya yenilenmenin muhakkak gerçekleşeceğine inanmak gerekir.
Küçürek Öyküler
Tekasür
– Bu kabristan çok büyümüş.
– Say say bitmiyor, sorma…
Diasporaki “Canım Öğretmenim” Dertlere Deva Olabilir Mi?
Çocukların olduğu yerde umutlar, meraklı bakışlar vardır. Kahkahaların ve gülümsemelerin bulaşıcılığı söz konusudur çocukların olduğu yerlerde. Eğitimci Mösyö Lazhar, çocukların masumiyetinin mükemmel bir tasvirinin olduğu yerde çalışan, değişim talebini maskeleyen bir sığınak olarak okullarda “insan olmayı öğrenme” sürecine kafa yormaktadır.
Genç Özdenören’in Açık Mektuplar’ı
Açık Mektuplar, okuyucularını Rasim Özdenören’in yarım asrı aşan sanat hayatının başlarına götürüyor. Dönemin önemli neşriyatlardan Yeni İstiklal Gazetesi’nin sanat-edebiyat sayfalarına yollanan yazılara verilen cevaplar, Açık Mektuplar’ı oluşturuyor. Daha evvel aynı sayfalarda Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’in de isimlerine rastlıyoruz. Rasim Özdenören, Sezai Karakoç ile tanıştıktan sonra -bir dönem- yazı yazmaktan vazgeçer. Hatta, 1962 ile 1964 yılları arasında, adı geçen sayfaların editörlüğünü yapan Nuri Pakdil, kendisinden yazı isteyince önceden yazdıklarından yollar.