Gonçarov’un Oblomov’u 1859’da yayımlandığında Rus edebiyatının en tuhaf kahramanlarından birini dünya edebiyatına armağan etmişti. Oblomov öyle bir adamdı ki romanın neredeyse yarısı boyunca yatağından kalkamıyordu. Kalkması gerekiyordu, bunu biliyordu, köyündeki işler onu bekliyordu ama yapamıyordu. O divan, o sabah cüppesi, o yarı uykulu hal Rus aristokrasisinin çürümüşlüğünün simgesiydi kuşkusuz ama bunun ötesinde, modern insanın eylem ile niyet arasındaki o korkunç uçurumunu da anlatıyordu.
Şimdi 165 yıl sonra Oblomov’un geçmişin gölgeleri arasından uzattığı ya da uzatamadığı elini fark edip ona şu soru sorulabilir: Oblomov bugün yaşasaydı ne yapardı? Muhtemelen elinde akıllı telefon, aynı divanda uzanıyor olurdu. Tek farkla, artık hiçbir şey yapmıyor olmaktan utanmasına bile gerek kalmazdı. Çünkü ekran kaydırıyor, bir şeyler okuyor, haberler akıp gidiyor olurdu. Yani «meşgul/işgal olurdu». Oblomov›un trajedisi açık bir atalet içinde olmasıydı, bugünün dijital Oblomov›u ise sonsuz bir meşguliyet yanılsamasının içinde kaybolmuş durumda olurdu.
Bir paradoks bu. Gonçarov’un kahramanı en azından ataletinin farkındaydı ve bu durum ona derin bir hüzün veriyordu. Dijital çağın Oblomov’u ise kendi hareketsizliğini bile göremez halde. Algoritmalar ona durmadan bir şeyler sunarken o da durmadan tüketirken nasıl olsun ki?
Peki, Oblomov’u Oblomov yapan neydi tam olarak? Tembellik demek kolay ama bu yetersiz bir cevap. Oblomov eylem ile hayal arasındaki kopuşun, niyet ile gerçekleştirme arasındaki uçurumun ta kendisiydi. Her sabah kalkıp köyündeki malikânesini düzene koyacaktı, hayatını değiştirecekti, planları vardı kafasında ve bu planlar orada kaldı, hep kafasında. Psikanalitik bir gözle bakarsak mesele seçim yapmanın getireceği sorumluluktu. Bir şeyi seçmek demek diğerlerini reddetmek demekti ve Oblomov bu fedakârlığa katlanamazdı.
Hukukun bulunduğu yeri, ne olduğunu ve neye hizmet ettiğini anlamak için cesur sorular sorulmalıdır. Verilecek cevaplar bizlere zarar verse dahi. Hukuk, adil bir düzen yaratmak için var ise, adalet acı da olsa talep edilebilmeli. Ancak geçen zamana bakıldığında; gücü elinde bulunduran erk, hukuku kontrol etmiş ve hukuk ile kendi menfaatleri çerçevesinde toplumu şekillendirmiştir.
; “adalete yönelmek”, “toplumsal yaşam” ve “toplumsal düzen” olmak üzere hukukun üç fonksiyonu ön plana alınmıştır. Burayı biraz açacak olursak; hukuk, adalete yönelmek gibi bir temenni ile inşâ edilmeye çalışılmıştır. Dünya ölçeğindeki her devlet hukukunu adalete yönelme temelinde tanımlamaya ve oluşturmaya çalıştığını iddia etmiştir. Stalin’in Rusya’sı da, Hitler’in Almanya’sı da hukuku adalete yönelen bir olgu olarak tanımlamıştır. Sonuç olarak bakıldığında, yapılan eylemler bu söylemin sadece sözde kaldığını göstermektedir.
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Nerdesin ey Sultan Hamid Han?
Feryadım varır mı bârgâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan
Şu nankör milletinin bak günahına
Tarihler adını andığı zaman
Sana hak verecek ey koca sultan
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasi padişahına
Padişah hem zalim hem deli dedik
İhtilâle kıyam etmeli dedik
Şeytan ne dediyse biz belî dedik
Çalıştık fitnenin intihabına
Sonra cinsi bozuk ahlâkı fena
Epeyce zamandır İslamcı aktivist ve entelektüeller İslam’ı bir ‘din’ olarak görmeyi bilinçli olarak terk etmiş görünüyorlar. Hatta böyle görenlerin İslam’ı tam anlamadıklarını veya kasıtlı olarak daraltmaya ve zayıflatmaya (örneğin Hıristiyanlık gibi bir din olarak göstermeye) çalıştıklarını düşünüyorlar. Çünkü onlara göre İslam’ı din olarak görmek onun bir “dünya nizamı” (da) olduğunu veya böyle bir nizam getirdiğini göz ardı veya inkâr etmek demektir. Zaman zaman ideoloji, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat vs. gibi kelimelerin başına bir sıfat olarak İslam’ı getirerek (İslami siyaset, İslami ekonomi vs.) yapılan; daha çok da İslam siyaseti, İslam ekonomisi gibi isim tamlaması şeklinde ortaya çıkan kullanımlar da bu yaklaşımın tezahürleridir.
Dijital Divan: Çağdaş Oblomovculuğun Ekran Başındaki Dönüşümü
İki Divan Arasında
Gonçarov’un Oblomov’u 1859’da yayımlandığında Rus edebiyatının en tuhaf kahramanlarından birini dünya edebiyatına armağan etmişti. Oblomov öyle bir adamdı ki romanın neredeyse yarısı boyunca yatağından kalkamıyordu. Kalkması gerekiyordu, bunu biliyordu, köyündeki işler onu bekliyordu ama yapamıyordu. O divan, o sabah cüppesi, o yarı uykulu hal Rus aristokrasisinin çürümüşlüğünün simgesiydi kuşkusuz ama bunun ötesinde, modern insanın eylem ile niyet arasındaki o korkunç uçurumunu da anlatıyordu.
Şimdi 165 yıl sonra Oblomov’un geçmişin gölgeleri arasından uzattığı ya da uzatamadığı elini fark edip ona şu soru sorulabilir: Oblomov bugün yaşasaydı ne yapardı? Muhtemelen elinde akıllı telefon, aynı divanda uzanıyor olurdu. Tek farkla, artık hiçbir şey yapmıyor olmaktan utanmasına bile gerek kalmazdı. Çünkü ekran kaydırıyor, bir şeyler okuyor, haberler akıp gidiyor olurdu. Yani «meşgul/işgal olurdu». Oblomov›un trajedisi açık bir atalet içinde olmasıydı, bugünün dijital Oblomov›u ise sonsuz bir meşguliyet yanılsamasının içinde kaybolmuş durumda olurdu.
Bir paradoks bu. Gonçarov’un kahramanı en azından ataletinin farkındaydı ve bu durum ona derin bir hüzün veriyordu. Dijital çağın Oblomov’u ise kendi hareketsizliğini bile göremez halde. Algoritmalar ona durmadan bir şeyler sunarken o da durmadan tüketirken nasıl olsun ki?
Peki, Oblomov’u Oblomov yapan neydi tam olarak? Tembellik demek kolay ama bu yetersiz bir cevap. Oblomov eylem ile hayal arasındaki kopuşun, niyet ile gerçekleştirme arasındaki uçurumun ta kendisiydi. Her sabah kalkıp köyündeki malikânesini düzene koyacaktı, hayatını değiştirecekti, planları vardı kafasında ve bu planlar orada kaldı, hep kafasında. Psikanalitik bir gözle bakarsak mesele seçim yapmanın getireceği sorumluluktu. Bir şeyi seçmek demek diğerlerini reddetmek demekti ve Oblomov bu fedakârlığa katlanamazdı.
Bu yazının devamı 222. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
222. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Hukuk: Devletin Manipülatif Bir Aracı mı Yoksa Toplumsal Düzenin Temeli mi?
Hukukun bulunduğu yeri, ne olduğunu ve neye hizmet ettiğini anlamak için cesur sorular sorulmalıdır. Verilecek cevaplar bizlere zarar verse dahi. Hukuk, adil bir düzen yaratmak için var ise, adalet acı da olsa talep edilebilmeli. Ancak geçen zamana bakıldığında; gücü elinde bulunduran erk, hukuku kontrol etmiş ve hukuk ile kendi menfaatleri çerçevesinde toplumu şekillendirmiştir.
Hukukta Eleştirel Düşünmenin Yeri
; “adalete yönelmek”, “toplumsal yaşam” ve “toplumsal düzen” olmak üzere hukukun üç fonksiyonu ön plana alınmıştır. Burayı biraz açacak olursak; hukuk, adalete yönelmek gibi bir temenni ile inşâ edilmeye çalışılmıştır. Dünya ölçeğindeki her devlet hukukunu adalete yönelme temelinde tanımlamaya ve oluşturmaya çalıştığını iddia etmiştir. Stalin’in Rusya’sı da, Hitler’in Almanya’sı da hukuku adalete yönelen bir olgu olarak tanımlamıştır. Sonuç olarak bakıldığında, yapılan eylemler bu söylemin sadece sözde kaldığını göstermektedir.
Dünyanın Boyasıyla Boyanmış Yüzler
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Tövbenin Siyaseti ya da Siyasetin Tövbesi
Nerdesin ey Sultan Hamid Han?
Feryadım varır mı bârgâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan
Şu nankör milletinin bak günahına
Tarihler adını andığı zaman
Sana hak verecek ey koca sultan
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasi padişahına
Padişah hem zalim hem deli dedik
İhtilâle kıyam etmeli dedik
Şeytan ne dediyse biz belî dedik
Çalıştık fitnenin intihabına
Sonra cinsi bozuk ahlâkı fena
İslam’ın Vaadleri İle Müslümanların Hayatı Arasındaki Mesafeye Dair Bir Açıklama Denemesi
Epeyce zamandır İslamcı aktivist ve entelektüeller İslam’ı bir ‘din’ olarak görmeyi bilinçli olarak terk etmiş görünüyorlar. Hatta böyle görenlerin İslam’ı tam anlamadıklarını veya kasıtlı olarak daraltmaya ve zayıflatmaya (örneğin Hıristiyanlık gibi bir din olarak göstermeye) çalıştıklarını düşünüyorlar. Çünkü onlara göre İslam’ı din olarak görmek onun bir “dünya nizamı” (da) olduğunu veya böyle bir nizam getirdiğini göz ardı veya inkâr etmek demektir. Zaman zaman ideoloji, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat vs. gibi kelimelerin başına bir sıfat olarak İslam’ı getirerek (İslami siyaset, İslami ekonomi vs.) yapılan; daha çok da İslam siyaseti, İslam ekonomisi gibi isim tamlaması şeklinde ortaya çıkan kullanımlar da bu yaklaşımın tezahürleridir.
Alışverişe devam et