Gonçarov’un Oblomov’u 1859’da yayımlandığında Rus edebiyatının en tuhaf kahramanlarından birini dünya edebiyatına armağan etmişti. Oblomov öyle bir adamdı ki romanın neredeyse yarısı boyunca yatağından kalkamıyordu. Kalkması gerekiyordu, bunu biliyordu, köyündeki işler onu bekliyordu ama yapamıyordu. O divan, o sabah cüppesi, o yarı uykulu hal Rus aristokrasisinin çürümüşlüğünün simgesiydi kuşkusuz ama bunun ötesinde, modern insanın eylem ile niyet arasındaki o korkunç uçurumunu da anlatıyordu.
Şimdi 165 yıl sonra Oblomov’un geçmişin gölgeleri arasından uzattığı ya da uzatamadığı elini fark edip ona şu soru sorulabilir: Oblomov bugün yaşasaydı ne yapardı? Muhtemelen elinde akıllı telefon, aynı divanda uzanıyor olurdu. Tek farkla, artık hiçbir şey yapmıyor olmaktan utanmasına bile gerek kalmazdı. Çünkü ekran kaydırıyor, bir şeyler okuyor, haberler akıp gidiyor olurdu. Yani «meşgul/işgal olurdu». Oblomov›un trajedisi açık bir atalet içinde olmasıydı, bugünün dijital Oblomov›u ise sonsuz bir meşguliyet yanılsamasının içinde kaybolmuş durumda olurdu.
Bir paradoks bu. Gonçarov’un kahramanı en azından ataletinin farkındaydı ve bu durum ona derin bir hüzün veriyordu. Dijital çağın Oblomov’u ise kendi hareketsizliğini bile göremez halde. Algoritmalar ona durmadan bir şeyler sunarken o da durmadan tüketirken nasıl olsun ki?
Peki, Oblomov’u Oblomov yapan neydi tam olarak? Tembellik demek kolay ama bu yetersiz bir cevap. Oblomov eylem ile hayal arasındaki kopuşun, niyet ile gerçekleştirme arasındaki uçurumun ta kendisiydi. Her sabah kalkıp köyündeki malikânesini düzene koyacaktı, hayatını değiştirecekti, planları vardı kafasında ve bu planlar orada kaldı, hep kafasında. Psikanalitik bir gözle bakarsak mesele seçim yapmanın getireceği sorumluluktu. Bir şeyi seçmek demek diğerlerini reddetmek demekti ve Oblomov bu fedakârlığa katlanamazdı.
Bu psikolojik yapıyı düşündüğümde aklıma hemen dijital çağın kendi Oblomovları geliyor. Biz de plan yapıyoruz. Diyet listeleri kaydediyoruz, spor programları indiriyoruz, öğrenilecek diller için uygulamalar ediniyoruz, Goodreads’te okunacak kitap listeleri biriktiriyoruz. Bunlar dijital arşivlerde birikip duruyor, tıpkı Oblomov’un zihnindeki hayaller gibi. Pinterest panosundaki sağlıklı tarifler hiç pişirilmiyor, YouTube’daki egzersiz videoları hiç açılmıyor, Kindle’daki kitaplar sayfa bile çevrilmeden bekliyor. Değişime gerek kalmadan değişiyormuş gibi hissetmenin konforu bu.
Ama daha önemlisi şu: Oblomov divan başında uzanırken toplum onu “tembel” diye konumlandırıyordu. Şüphesiz bu olumsuz bir şeydi. Oysa bugün ekran başında oturan insan sürekli bir aktivite halinde görünüyor, kaydırıyor, tıklıyor, beğeniyor, paylaşıyor. Sherry Turkle’ın deyişiyle bu “birlikte yalnız olma” hali, gerçek bir toplumsal katılımı değil onun simülasyonunu üretiyor. Çok aktif görünüp fiziksel ve politik gerçeklikte tam bir atalet içinde olmak, işte dijital Oblomovculuğun özü, dayandığı zemin bu.
Oblomov’un divan başında kalmasının arkasında bir dış zorlama yoktu, tamamen içsel/deruni bir felçti bu. Köylüleri onu bekliyordu, malikânesi düzene ihtiyaç duyuyordu, yaşam ona çağrıda bulunuyordu ama o hareket edemiyordu. İradesinin zayıflığı onu hareketsizliğe mahkûm ediyordu. Dijital Oblomovculukta durum biraz daha karmaşık çünkü burada özgür iradenin çölleşmesi sistematik bir dışsal manipülasyondan da kaynaklanıyor.
Sosyal medya platformlarının tasarımı, eğer harika kelimesini bu bağlamda kullanabilirsek kullanıcıyı maksimum süre ekran başında tutmak üzere inşa edilmiş mühendislik harikalarıdır. Sonsuz kaydırma mekanizması, bildirim tetikleyicileri, dopamin ödül sistemleri, kişiselleştirilmiş içerik akışları… Bunlar insan iradesini sistematik olarak aşındırıyor. Tristan Harris “dikkat ekonomisi” dediğinde kastettiği tam da bu. Dijital platformlar insan dikkatini bir hammadde olarak görüyor ve bu hammaddeyi çıkarmak için psikolojik manipülasyon tekniklerini kullanıyor. Oblomov kendi iç çatışmasıyla baş başaydı. Dijital Oblomov ise milyar dolarlık bir endüstrinin hedefi.
Bu durum determinizm tartışmasına yeni bir boyut kazandırıyor aslında. Felsefe tarihinde özgür irade ile determinizm arasındaki gerilim hep vardı ama dijital çağda determinizm artık metafizik bir mesele olmaktan çıkıp algoritmik bir gerçekliğe dönüştü. Kullanıcının ne göreceği, neye maruz kalacağı, hangi bilgiye erişeceği algoritmalar tarafından belirleniyor. Netflix’in önereceği film, Spotify’ın çalacağı şarkı, Instagram’ın göstereceği paylaşım… Hepsi geçmiş davranışlardan hareketle hesaplanıyor. Eli Pariser, insan kendi dünya görüşünü pekiştiren bir bilgi kabarcığına hapsolup alternatif perspektiflere maruz kalmıyor, diyerek bu durumu “filtre balonu” olarak kavramsallaştırıyordu.
Oblomov kendi düşüncelerinin tutsağıydı divanda. Dijital Oblomov ise algoritmaların ürettiği gerçeklik kabarcığının tutsağı. İkisi de sınırlı dünyalarından çıkamıyor, ikisi de gerçeklikle yüzleşmekten kaçınıyor. Ama dijital formda bu kaçış zengin bir bilgi tüketimi yanılsamasıyla paketlenmiş durumda. Sürekli yeni içeriklere maruz kalınıyor ama bu içerikler dünya görüşünü genişletmiyor, daraltıyor.
Oblomov’un en belirgin özelliği sürekli ertelemesiydi. Her şeyi yarına bırakırdı çünkü şimdi karar vermek ona çok ağır geliyordu. Karar vermek demek bir olasılığı seçip diğerlerini feda etmek demekti ve bu fedakârlık Oblomov için dayanılmazdı.
“Seçim paradoksu” kavramı tam da bunu anlatıyor. Seçenek bolluğu karar vermeyi kolaylaştırmıyor, felce uğratıyor. Netflix’te film seçerken saatlerce gezinen, menüde ne yiyeceğine karar veremeyen, hangi haberi okuyacağını bilemeyen insan, sonsuz seçenekler karşısında Oblomovlaşıyor. Her seçenek potansiyel olarak daha iyi bir seçeneği kaçırma riski taşıdığından belirsizlik insanı hareketsizleştiriyor.
Daha da ilginci şu: dijital araçlar ertelemeyi meşrulaştıran bir altyapı sunuyor. “Daha sonra oku” listeleri, “izleme listeleri”, kaydetme fonksiyonları… Bunlar ertelemeyi bir organizasyon biçimi olarak yeniden kodluyor. Oblomov yarını bekliyordu ama o yarın hiç gelmiyordu. Dijital Oblomov ise içeriği kaydediyor, listeye ekliyor ve bu kaydetme eyleminin kendisi bir tür tamamlanma hissi veriyor. Kaydettiğimiz yüzlerce makale, “daha sonra izle” listesindeki videolar, kitaplığımızdaki okunacaklar” rafı… Dijital çağın hiç gerçekleşmeyen planları bunlar.
Nicholas Carr “Yüzeysellik” kitabında bu durumu analiz eder ve dijital ortamın yüzeysel bir dikkati yapısını teşvik ettiğine işaret eder. Bugünün Dijital Oblomovları için derin okuma, yerini tarama almış, odaklanma yerini parçalı dikkat, düşünme yerini refleks tepkiler.
Oblomov kitap okumayı severdi ama bitirme disiplinine sahip değildi. Dijital Oblomov ise binlerce kitaba, makaleye, videoya erişebiliyor ama hiçbirini derinlemesine tüketemiyor.
Koltukkafa Aktivizm
Oblomov sosyal sorumluluktan kaçan bir karakterdi. Köylülerinin durumunu düşünürdü, onlar için planlar yapardı ama hiçbir zaman somut bir adım atmazdı. İçinde bir adaletsizlik duygusu vardı ama bu duyguyu eyleme dönüştürecek irade yoktu onda. Dijital çağ bu pasif vicdanlılık halini “slacktivism” denilen şeye dönüştürdü. Bu duruma koltukkafa aktivizm de denmektedir.
Sosyal medyada bir paylaşımı beğenmek, bir hashtag kullanmak, bir kampanyaya dijital imza atmak gerçek bir toplumsal katılım gibi hissettiriyor ama fiziksel ve politik gerçeklikte pek bir şeyi değiştirmiyor. Evgeny Morozov’un “clicktivism” eleştirisinde bunu net bir biçimde ortaya koyuyor. Ona göre dijital platformlar aktivizmi tüketilebilir bir mala dönüştürmüş durumda. İklim değişikliğine dair bir gönderiyi paylaşmak kişiye çevreye duyarlı olduğu hissini veriyor ama yaşam tarzında hiçbir değişiklik gerektirmiyor. Mülteci dramına dair bir fotoğrafı yeniden paylaşmak dayanışma hissi uyandırıyor ama gerçek bir yardım eylemi içermiyor.
Guy Debord’un “Gösteri Toplumu”nu hatırlayalım. Debord, modern toplumda yaşanan deneyimlerin yerini o deneyimlerin temsilleri aldığını söylüyordu. Dijital aktivizm tam da bu. Yani gerçek politik eylemin yerini o eylemin dijital temsilinin alması durumu.
Sokağa çıkmak yerine sanal bir sokağa çıkış, gerçek dayanışma örgütlenmesi yerine sembolik dayanışma gösterisi.
Zeynep Tufekci’nin Twitter devrimleri üzerine araştırmaları bu paradoksu gösteriyor. Sosyal medya hızlı seferberlik imkânı sunuyor ama kalıcı örgütlenme kapasitesini zayıflatıyor. Bir hashtag viral olabiliyor, milyonlarca kişi tarafından kullanılabiliyor ama bu viral dalga geçtikten sonra geride somut bir değişim kalmıyor.
Oblomov’un vicdani rahatsızlığı en azından otantikti, kendi ataletinin farkındaydı ve bu durum ona acı veriyordu. Dijital Oblomov ise kendi pasifliğinin farkında bile değil çünkü dijital aktivizm ona eylemlilik yanılsaması sağlıyor. Oblomov’un zihinsel durumu bir tür kronik konsantrasyon yoksunluğuydu. Bir konuya odaklanamaz, bir düşünceyi sonuna kadar takip edemez, sürekli dağınık bir zihin halinde yaşardı. On dokuzuncu yüzyılın terminolojisiyle buna “abulia” deniyordu. Yani irade zayıflığı ya da yitimi. Bugün aynı duruma “dikkat dağınıklığı bozukluğu” diyoruz ve artık neredeyse normatif bir zihinsel hal olarak yaygınlaşmış durumda.
Johann Hari “Çalınan Dikkat” kitabında bunu belgeliyor. Hari’ye göre çağdaş insan sistematik olarak derin dikkatten yoksun bırakılıyor. Ortalama bir kişi telefonuna günde yüz elli kez bakıyor, her üç dakikada bir dikkatini farklı bir şeye kaydırıyor. Oblomov bir şeye başlayıp bitiremiyordu çünkü iradesi yoktu. Dijital Oblomov ise bir bildirim geldiğinde, bir mesaj düştüğünde, bir güncelleme çıktığında bitiremez hale geliyor. Çünkü sürekli kesintiye uğruyor.
Franco Berardi’nin deyişiyle dijital kapitalizm insanın zihinsel kapasitesini sömürüyor. Fordist üretim tarzı bedeni sömürüyordu, post-fordist üretim ise zihni sömürür. Bilgi işçisinin en değerli kaynağı dikkat ve bu dikkat sürekli parçalanıyor, dağıtılıyor, tüketiliyor. Byung-Chul Han’ın “Yorgunluk Toplumu” eserinde çağdaş insanın fiziksel olarak hareketsiz ama zihinsel olarak aşırı uyarılmış durumda olduğunu ve bu aşırı uyarımın paradoksal biçimde derin bir tükenmişliğe yol açtığını ifade ediyor.
Oblomov’un yorgunluğu varoluşsal bir yorgunluktu, yaşamın anlamsızlığından kaynaklanan bir bitkinlik. Dijital Oblomov’un yorgunluğu ise nörolojiktir. O, sürekli uyarı bombardımanından kaynaklanan zihinsel bir tükenme hali yaşamaktadır. İkisi de eyleme geçemiyor ama biri hiçbir şey yapmadığı için, öteki çok fazla şey yaptığı için. Bu paradoks dijital Oblomovculuğun belki de en çarpıcı özelliği.
Oblomov öznenin modern anlamda krizini temsil ediyordu aslında. Dijital Oblomov, kendi yaşamının öznesi olamıyor çünkü hiçbir karar veremiyor. Dış dünya onun üzerinden akıp gidiyor ve o yalnızca pasif bir gözlemci olarak kalıyor. Sosyal medya çağında özne daha farklı bir dönüşüm geçirmiş durumda. Bu aktif görünün hareketsiz özne artık tamamen pasif değil, aksine sürekli bir kendini üretim halinde ama bu üretim otantik bir öznelik değil, performatif bir benlik inşası.
Erving Goffman’ın dramaturjik sosyolojisinden hareketle söyleyebiliriz ki sosyal medya insanın ön sahne performansını kalıcılaştırmış, arka sahne alanını neredeyse ortadan kaldırmış. Oblomov arka sahne alanında yaşıyordu, toplumsal maskeleri reddeden, performatif rollere girmekten kaçınan biriydi. Dijital Oblomov ise sürekli ön sahnede ama bu sahnede oynadığı rol kendini sürekli meşgul, başarılı, mutlu, üretken göstermekten ibaret.
Jodi Dean’in “iletişimsel kapitalizm” kavramsallaştırmasına göre söyleyecek olursak sosyal medya iletişimi bir meta haline getirmiş. İletişim artık anlam aktarımı için değil, değer üretimi için gerçekleşiyor. Beğeni, takipçi, etkileşim… Bunlar sosyal sermaye biçimleri ve bunları maksimize etmek için özneler kendilerini sürekli sergiliyor. Ama bu sergileme süreci paradoksal biçimde derin bir boşluk hissi yaratıyor çünkü sergilenen benlik ile yaşanan benlik arasında büyük bir uçurum gün be gün ve üstelik geri dönüşü olmayacak bir biçimde açılıyor.
Oblomov en azından kendi benliğinin bütünlüğüne sahipti. O, tembeldi, eyleme geçemiyordu ama kendine karşı dürüsttü. Dijital Oblomov ise parçalanmış bir öznellik yaşıyor. Sosyal medyadaki performatif benlik ile gerçek yaşamdaki hareketsiz benlik arasında sürekli bir gerilim var. Bu gerilim otantik eylemlilik kapasitesini zayıflatıyor çünkü enerji gerçek eylemlere değil, eylemlerin temsiline harcanıyor.
Kronik Şimdide Yaşamak
Oblomov zamanı düz bir çizgi olarak yaşamıyordu. Geçmişte kaybolmuş, gelecekten korkuyordu ve şimdide donup kalmıştı. Hartmut Rosa’nın hızlanma sosyolojisi perspektifinden bakarsak modern toplum zamanın hızlanmasıyla karakterize oluyor ama bu hızlanma paradoksal biçimde zaman yoksunluğu üretiyor. Herkes çok meşgul ama kimsenin zamanı yok.
Dijital teknolojiler bu hızlanmayı astronomik düzeylere çıkardı. Bilgi anında ulaşılabilir, iletişim anlık, güncellemeler sürekli. Ama bu anlıklık hali “şimdicilik” durumu yarattı. Bu durumda insanlar, kronik bir şimdide yaşıyor, geçmişle bağları zayıflıyor, geleceği planlama kapasiteleri köreliyor. Her an yeni bir uyarı, yeni bir bilgi, yeni bir kriz var ve bu sürekli aciliyet hali uzun vadeli düşünmeyi imkânsızlaştırıyor.
Oblomov gelecek kuramıyordu çünkü iradesiz bir insandı. Dijital Oblomov gelecek kuramıyor çünkü gelecek sürekli şimdiye indirgeniyor. Sosyal medyanın zaman yapısı parçalı. Bir gönderi akışı geçmişe doğru gitmiyor, sürekli yenileniyor. Hafıza dışsallaştırılmış ve bu dışsallaştırma zihinsel zamansal sürekliliği bozuyor. İnsan geçmiş deneyimlerinden ders çıkaramıyor çünkü bu deneyimler dijital arşivlerde donmuş halde, yaşayan bir hafıza olarak işlev görmüyor.
Bu durum politik açıdan da önemli. Gelecek inşa edemeyen bir toplum değişim yaratamaz. Oblomov’un Rusya’sı değişime direnen, donmuş bir toplumdu. Dijital çağın toplumu ise çok hızlı görünüyor ama kendi ekseni etrafında dönüyor. Bu toplumda sürekli yeni krizler yaşanıyor, yeni gündemler oluyor, yeni viral konular doğuyor ama yapısal hiçbir şey değişmiyor. Mark Fisher’ın “kapitalist realizm”i dediği şey bu durumdan başka bir şey değil. Çünkü kapitalizmin sonunu hayal etmek imkânsızlaşmış çünkü alternatif gelecekler düşünme kapasitesi körleşmiş durumda.
Oblomov yalnız bir insandı ama bu yalnızlığının farkındaydı. Arkadaşı Ştolts’u özlüyordu, Olga’ya âşıktı, insan ilişkilerinin değerini biliyordu ama bu ilişkileri sürdürecek enerjiyi kendinde bulamıyordu. Onun yalnızlığı varoluşsal bir yalnızlıktı, modern bireyin trajedisiydi.
Dijital çağda yalnızlık bambaşka bir biçim almış durumda. Sherry Turkle “Yalnız Birliktelik” kitabında şunu, insanlar hiç olmadıkları kadar bağlı birbirlerine ama hiç olmadıkları kadar yalnızlar, diyor. Artık birbirimizle değil ekranlarımızla ilişki kuruyoruz. Fiziksel olarak aynı odadayız ama zihnen başka yerlerdeyiz. Sosyal medya sürekli bir bağlantılılık yanılsaması yaratıyor ama bu bağlantı yüzeysel, geçici, otantiklikten yoksun. Arkadaş sayısı binlere ulaşabiliyor ama hiçbiriyle gerçek bir dostluk ilişkisi içinde değiliz.
Sosyal sermaye erozyonu dijital çağda daha da derinleşmiş durumda. İnsanlar artık fiziksel toplulukların parçası değiller.
Bu çağda mahalle kültürü çökmüş, yerel dayanışma ağları zayıflamış, yüz yüze etkileşimler minimuma inmiş. Dijital platformlar bu boşluğu doldurur gibi görünse de atomizasyonu derinleştiriyor aslında.
Oblomov en azından uşağı Zahar’la gerçek bir ilişki yaşıyordu. Kaba da olsa otantik bir bağ vardı aralarında. Dijital Oblomov ise ekran arkasındaki avatarlarla etkileşiyor, arkadaşlarının yaşamlarını Instagram hikâyelerinden takip ediyor ama onlarla gerçek bir sohbet etmiyor. Aile üyeleriyle aynı evde otursa bile herkes kendi ekranına bakıyor. Zygmunt Bauman “Akışkan Modernite”de bu duruma dair hiçbir bağ kalıcı değil, her şey geçici, yüzeysel hale geldiğine dair bahisler açıyor.
Daha da trajik olan, bu yalnızlığın bile performatif biçimde kamufle edilmesi. Sosyal medyada herkes mutlu, sosyal, çevrili görünmek zorunda. Yalnızlık bir başarısızlık işareti olarak kodlandığı için gizleniyor, bastırılıyor. Oblomov yalnızlığını yaşıyordu ve bu yaşam ona bir tür melankolik derinlik kazandırıyordu. Dijital Oblomov ise yalnızlığını inkâr ediyor, filtreliyor, yok sayıyor ve bu inkâr süreci psikolojik tahribatı derinleştiriyor.
Bilgi Bolluğu, Bilgelik Yoksulluğu
Oblomov eğitimli bir insandı, kitap okurdu, düşünürdü ama tüm bu entelektüel birikim eyleme dönüşmüyordu. Bilgi ile eylem arasında bir kopukluk vardı. T.S. Eliot’ın Kaya şiirindeki o dizeleri hatırlayalım: “Yaşarken kaybettiğimiz Hayat nerede? Bilgide kaybettiğimiz bilgelik nerede? Malumatta kaybettiğimiz bilgi nerede?”
Dijital çağ insanlık tarihinin gördüğü en büyük bilgi bolluğunu yaratmış durumda. İnternet sonsuz bir bilgi deposu, her soru anında cevaplanabilir, her konu hakkında yüzlerce kaynak bulunabilir.
Ama bu bilgi bolluğu bilgelik/ler üret(e)medi. Neil Postman “Technopoly”de bunu öngörmüştü. Postman, enformasyon fazlalığı anlam üretimini zorlaştırdığını, insanın bilgi okyanusunda boğulduğunu ama bu bilgiyi sentezleyemediğini, eleştirel bir perspektifle değerlendiremediğini ifade ediyor.
Oblomov bir kitabı yarım bırakırdı çünkü konsantrasyonu yoktu. Dijital Oblomov yüzlerce makale başlığına göz atıyor, hiçbirini tam okumuyor. Bilgi tüketimi yüzeysel, parçalı olmuş, derin okuma yerini tarama almış. Wikipedia’dan bir maddeyi tarıyor, özet geçiyor, bağlam anlamadan bilgi parçalarını topluyor ama bu toplama süreci kavrayış üretmiyor. Bilgi ile bilgelik arasındaki fark, bilginin eyleme, bütünlüklü bir dünya görüşüne, etik bir duruşa dönüşebilmesidir. Oblomov bilgiyi eyleme dönüştüremiyordu. Dijital Oblomov ise bilgiyi bile gerçek anlamıyla edinemiyor.
Pasifleştirilmiş Özne
Oblomov tüketiyordu ama üretmiyordu. Köylülerin emeğiyle geçiniyordu, hiçbir şey yaratmıyordu. Bu feodal toplumsal ilişkilerin bir sonucuydu. Dijital kapitalizm ise daha sofistike bir pasifleştirme mekanizması yaratmış durumda. Kullanıcı her zaman tüketici konumunda. “User” kelimesi bile bunu ele veriyor. Yani kullanan ama yaratan değil. Christian Fuchs’un dijital emek analizinde, kullanıcıların içerik ürettiğini ama bu içeriğin üzerindeki mülkiyet platformlara ait olduğunu ifade ediyor. Daha da önemlisi, kullanıcıların ürettiği veri asıl değerli ürün ve bu veri reklamcılara satılıyor. Dolayısıyla kullanıcı hem tüketici hem üretici ama asla sahip değil. Oblomov mülk sahibiydi ama etkisizdi. Dijital Oblomov üretiyor ama mülksüz. İkisi de kendi eylemliliklerinden yoksun ama dijital formda bu yoksunluk yaratıcılık ve ifade özgürlüğü söylemiyle kamufle ediliyor.
Bu durum politik öznenin de dönüşümünü içeriyor. Klasik siyaset teorisinde özne, kendi çıkarlarını tanıyan, kolektif eylemde bulunabilen, toplumsal değişim yaratma kapasitesine sahip aktördü. Neoliberal dijital çağda ise özne tüketici-kullanıcıya indirgenmiş durumda. Her şey piyasa mantığına göre yeniden kodlanmış, vatandaşlık tüketiciliğe, politik katılım kullanıcı deneyimine, kolektif mücadele bireysel tercih seçimine dönüşmüş.
Dijital Divandan Kalkış Mümkün mü?
Gonçarov’un romanı bir trajediydi çünkü Oblomov değişemedi. Arkadaşı Ştolts onu kurtarmaya çalıştı, Olga’nın aşkı onu harekete geçirmeye çalıştı ama hiçbiri başarılı olamadı. Oblomov kendi divanının başında öldü, tıpkı yaşadığı gibi. Bu son bireysel bir trajedinin ötesinde toplumsal bir metafordu. Rusya’nın modernleşemeyişinin, değişime direnişinin, hareketsizliğinin trajedisi. Dijital Oblomovculuk da benzer bir trajedi içeriyor mu? Sorunun cevabı kolay değil çünkü dijital kapitalizm hem bireylerin hem de toplumların eylemlilik kapasitesini sistematik olarak zayıflatırken aynı zamanda çeşitli direniş biçimlerini de mümkün kılıyor. Bir yandan dijital detoks hareketleri, yavaşlık kültürü, dikkat ekonomisine eleştiri, veri mahremiyeti mücadeleleri gibi direniş biçimleri ortaya çıkıyor. Bu hareketler dijital Oblomovculuğun farkında olan, ona karşı durmaya çalışan toplulukları temsil ediyor. Ama bu direnişlerin kendisi de genellikle dijital platformlar üzerinden örgütleniyor ve bu paradoksal bir hal alıyor.
Öte yandan dijital altyapının kendisini dönüştürme potansiyeli de var. Açık kaynak hareketleri, merkezi olmayan ağlar, kullanıcı sahipliğine dayalı platformlar, veri kooperatifleri gibi alternatif modeller dijital kapitalizmin hegemonyasına karşı başka bir dijital gelecek inşa etmeye çalışıyor. Ama bu alternatifler henüz marjinal ve ana akım platformların gücüyle yarışacak ölçeğe ulaşamamış durumda.
Belki de asıl soru şu: Oblomovculuk tamamen olumsuz mu? Kapitalist sistemin dayattığı sürekli üretkenlik, kesintisiz performans, bitmeyen optimizasyon baskısına karşı, Oblomovculukta bir direniş biçimi görmek mümkün mü? Byung-Chul Han’ın “Yorgunluk Toplumu” eleştirisinden hareketle belki de gerçek direniş hiçbir şey yapmamaktır. Sürekli uyarıya cevap vermemek, algoritmanın akışına teslim olmamak gibi. Ama bu yorumlama dikkatli olmayı gerektiriyor zira Oblomovculuk bir tür yavaşlama, duraklama, düşünme için alan açma olarak okunabilir ama aynı zamanda politik hareketsizliğin, toplumsal sorumluluktan kaçışın, dünyanın acılarına duyarsızlaşmanın da adı olabilir. Dijital Oblomov ekran başında dururken iklim krizi derinleşiyor, eşitsizlikler artıyor, adaletsizlikler çoğalıyor.
Nihai olarak dijital Oblomovculuk çağımızın en ciddi zihinsel, sosyal ve politik krizlerinden birini temsil ediyor. Gonçarov’un yarattığı karakter, bugün milyarlarca insanın yaşadığı bir durumun metaforuna dönüşmüş durumda. Divan değişip, ekran olmuş; hareketsizlik değişip, hiperharekete dönüşmüş vaziyette. Ama özünde aynı trajedi tekrarlanıyor. Eyleme geçememe, gerçeklikle yüzleşememe, kendi yaşamının öznesi olamama trajedisi. Bu trajediden çıkış bireylerin iradesinden çok kolektif bir uyanışı, dijital altyapıların demokratikleştirilmesini, dikkat ekonomisinin eleştirel biçimde dönüştürülmesini gerektiriyor.
Oblomov kendi divanının başında öldü. Dijital Oblomov da kendi ekran başında ölecek mi yoksa bir gün kalkıp gerçek dünyayla yüzleşecek mi? Bu soru bireysel bir tercih meselesi değil, toplumsal bir gelecek inşası meselesi olarak önümüzde duruyor.
Sosyolog Zygmunt Bauman ise mutluluk konusuna oldukça farklı bir noktadan yaklaşır. Ona göre “mutluluk, dertsizlik değil; dertlerle mücadele edebilme gücüdür. Mutluluk, sorunların yokluğu değil, onlarla yüzleşip onları aşabilme cesaretidir. İnsan hayatı hiçbir zaman tamamen huzurlu değildir; ancak anlamlı bir mücadele sürdüğü sürece ‘mutlu bir yaşam’dan söz edilebilir.”
İslâmcılık’a ve İslâmcılara ne olduğu tartışması büyük bir kitleyi çoktan beridir usandırmış olsa da bilhassa bu fikriyata emek ve gönül vermiş olanlar, yılgınlık, endişe ve ümit
Bütünsel Yaklaşım son dönemde İslâmî metinlerin bilimsel bir perspektifle tetkik edilmesini konu edinen metot önerilerinden birisidir. Aynı zamanda Mehmet Apaydın’ın doktora tezi olan bu metot, araştırmacılara geçmiş dönemde metinlerin anlaşılması maksadıyla uygulanagelen yöntemlerden farklı bir yol önermektedir. Bu çalışmada gerek İslâmî ilimler alanında uzmanlaşmış gerekse ilgili araştırmaları yakından takip eden okuyucu kitlesi açısından bu metodun neler önerdiği ve gelecekte ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğu hususunu irdelemeye çalışacağız.
“Dil, varlığın evidir.” diyor, Martin Heidegger. Varlığı, düşünceyi anlamak, etkilemek ancak dil aracılığıyla mümkündür. İnsan kelimeler ve kavramlar aracılığıyla düşünür, her şeyi adı ile algılar. Var olanları adlandırarak onların özelliklerini belirler, kendisi ile diğer varlık alanları arasındaki ilişkileri kurar. Kavramlara yüklenen anlamlar eşyayı, hayatı, olayları, evreni anlamlandırmada doğrudan etkilidir. Kavramlar dünya görüşüne ve dini perspektife şekil verirler. Kelimeler, kavramlar hangi anlam dünyasını yüklenmişse varlıklarla o anlam dünyası üzerinden ilişki kurar. Bu ilişkiler zihni doğrudan yönlendirir ve zihin bu ilişkiler üzerinden düşünür.
Allah’ım! Bu mefhum bize ne kadar da yabancı… Bürokraside, akademik(!) dünyada, sanatta, eğitimde ve hatta sokakta… Çünkü toplumumuzda eleştirmek demek bir tür körlük içinde yargılamak demektir. Eleştirinin bizim toplumumuzdaki yeri, daha büyük ün için karşısındaki kişiyi yerle bir etmekle aynı şeydir. Dolayısıyla eleştiriye maruz kalma ihtimali bile üstünlüğü elden kaçırma korkusuna sebep olmaktadır. Bu zihinsel kalıplar içinde dürüst, ard niyetsiz ve makul bir eleştiriye bile rest çekmek, muhatabına aşırı tepkiler göstermek, kendisinde vehmettiği o enaniyete bağlı gücün kaybedilmesi olarak telâkki edilmektedir.
Dijital Divan: Çağdaş Oblomovculuğun Ekran Başındaki Dönüşümü
İki Divan Arasında
Gonçarov’un Oblomov’u 1859’da yayımlandığında Rus edebiyatının en tuhaf kahramanlarından birini dünya edebiyatına armağan etmişti. Oblomov öyle bir adamdı ki romanın neredeyse yarısı boyunca yatağından kalkamıyordu. Kalkması gerekiyordu, bunu biliyordu, köyündeki işler onu bekliyordu ama yapamıyordu. O divan, o sabah cüppesi, o yarı uykulu hal Rus aristokrasisinin çürümüşlüğünün simgesiydi kuşkusuz ama bunun ötesinde, modern insanın eylem ile niyet arasındaki o korkunç uçurumunu da anlatıyordu.
Şimdi 165 yıl sonra Oblomov’un geçmişin gölgeleri arasından uzattığı ya da uzatamadığı elini fark edip ona şu soru sorulabilir: Oblomov bugün yaşasaydı ne yapardı? Muhtemelen elinde akıllı telefon, aynı divanda uzanıyor olurdu. Tek farkla, artık hiçbir şey yapmıyor olmaktan utanmasına bile gerek kalmazdı. Çünkü ekran kaydırıyor, bir şeyler okuyor, haberler akıp gidiyor olurdu. Yani «meşgul/işgal olurdu». Oblomov›un trajedisi açık bir atalet içinde olmasıydı, bugünün dijital Oblomov›u ise sonsuz bir meşguliyet yanılsamasının içinde kaybolmuş durumda olurdu.
Bir paradoks bu. Gonçarov’un kahramanı en azından ataletinin farkındaydı ve bu durum ona derin bir hüzün veriyordu. Dijital çağın Oblomov’u ise kendi hareketsizliğini bile göremez halde. Algoritmalar ona durmadan bir şeyler sunarken o da durmadan tüketirken nasıl olsun ki?
Peki, Oblomov’u Oblomov yapan neydi tam olarak? Tembellik demek kolay ama bu yetersiz bir cevap. Oblomov eylem ile hayal arasındaki kopuşun, niyet ile gerçekleştirme arasındaki uçurumun ta kendisiydi. Her sabah kalkıp köyündeki malikânesini düzene koyacaktı, hayatını değiştirecekti, planları vardı kafasında ve bu planlar orada kaldı, hep kafasında. Psikanalitik bir gözle bakarsak mesele seçim yapmanın getireceği sorumluluktu. Bir şeyi seçmek demek diğerlerini reddetmek demekti ve Oblomov bu fedakârlığa katlanamazdı.
Bu psikolojik yapıyı düşündüğümde aklıma hemen dijital çağın kendi Oblomovları geliyor. Biz de plan yapıyoruz. Diyet listeleri kaydediyoruz, spor programları indiriyoruz, öğrenilecek diller için uygulamalar ediniyoruz, Goodreads’te okunacak kitap listeleri biriktiriyoruz. Bunlar dijital arşivlerde birikip duruyor, tıpkı Oblomov’un zihnindeki hayaller gibi. Pinterest panosundaki sağlıklı tarifler hiç pişirilmiyor, YouTube’daki egzersiz videoları hiç açılmıyor, Kindle’daki kitaplar sayfa bile çevrilmeden bekliyor. Değişime gerek kalmadan değişiyormuş gibi hissetmenin konforu bu.
Ama daha önemlisi şu: Oblomov divan başında uzanırken toplum onu “tembel” diye konumlandırıyordu. Şüphesiz bu olumsuz bir şeydi. Oysa bugün ekran başında oturan insan sürekli bir aktivite halinde görünüyor, kaydırıyor, tıklıyor, beğeniyor, paylaşıyor. Sherry Turkle’ın deyişiyle bu “birlikte yalnız olma” hali, gerçek bir toplumsal katılımı değil onun simülasyonunu üretiyor. Çok aktif görünüp fiziksel ve politik gerçeklikte tam bir atalet içinde olmak, işte dijital Oblomovculuğun özü, dayandığı zemin bu.
Oblomov’un divan başında kalmasının arkasında bir dış zorlama yoktu, tamamen içsel/deruni bir felçti bu. Köylüleri onu bekliyordu, malikânesi düzene ihtiyaç duyuyordu, yaşam ona çağrıda bulunuyordu ama o hareket edemiyordu. İradesinin zayıflığı onu hareketsizliğe mahkûm ediyordu. Dijital Oblomovculukta durum biraz daha karmaşık çünkü burada özgür iradenin çölleşmesi sistematik bir dışsal manipülasyondan da kaynaklanıyor.
Sosyal medya platformlarının tasarımı, eğer harika kelimesini bu bağlamda kullanabilirsek kullanıcıyı maksimum süre ekran başında tutmak üzere inşa edilmiş mühendislik harikalarıdır. Sonsuz kaydırma mekanizması, bildirim tetikleyicileri, dopamin ödül sistemleri, kişiselleştirilmiş içerik akışları… Bunlar insan iradesini sistematik olarak aşındırıyor. Tristan Harris “dikkat ekonomisi” dediğinde kastettiği tam da bu. Dijital platformlar insan dikkatini bir hammadde olarak görüyor ve bu hammaddeyi çıkarmak için psikolojik manipülasyon tekniklerini kullanıyor. Oblomov kendi iç çatışmasıyla baş başaydı. Dijital Oblomov ise milyar dolarlık bir endüstrinin hedefi.
Bu durum determinizm tartışmasına yeni bir boyut kazandırıyor aslında. Felsefe tarihinde özgür irade ile determinizm arasındaki gerilim hep vardı ama dijital çağda determinizm artık metafizik bir mesele olmaktan çıkıp algoritmik bir gerçekliğe dönüştü. Kullanıcının ne göreceği, neye maruz kalacağı, hangi bilgiye erişeceği algoritmalar tarafından belirleniyor. Netflix’in önereceği film, Spotify’ın çalacağı şarkı, Instagram’ın göstereceği paylaşım… Hepsi geçmiş davranışlardan hareketle hesaplanıyor. Eli Pariser, insan kendi dünya görüşünü pekiştiren bir bilgi kabarcığına hapsolup alternatif perspektiflere maruz kalmıyor, diyerek bu durumu “filtre balonu” olarak kavramsallaştırıyordu.
Oblomov kendi düşüncelerinin tutsağıydı divanda. Dijital Oblomov ise algoritmaların ürettiği gerçeklik kabarcığının tutsağı. İkisi de sınırlı dünyalarından çıkamıyor, ikisi de gerçeklikle yüzleşmekten kaçınıyor. Ama dijital formda bu kaçış zengin bir bilgi tüketimi yanılsamasıyla paketlenmiş durumda. Sürekli yeni içeriklere maruz kalınıyor ama bu içerikler dünya görüşünü genişletmiyor, daraltıyor.
Oblomov’un en belirgin özelliği sürekli ertelemesiydi. Her şeyi yarına bırakırdı çünkü şimdi karar vermek ona çok ağır geliyordu. Karar vermek demek bir olasılığı seçip diğerlerini feda etmek demekti ve bu fedakârlık Oblomov için dayanılmazdı.
“Seçim paradoksu” kavramı tam da bunu anlatıyor. Seçenek bolluğu karar vermeyi kolaylaştırmıyor, felce uğratıyor. Netflix’te film seçerken saatlerce gezinen, menüde ne yiyeceğine karar veremeyen, hangi haberi okuyacağını bilemeyen insan, sonsuz seçenekler karşısında Oblomovlaşıyor. Her seçenek potansiyel olarak daha iyi bir seçeneği kaçırma riski taşıdığından belirsizlik insanı hareketsizleştiriyor.
Daha da ilginci şu: dijital araçlar ertelemeyi meşrulaştıran bir altyapı sunuyor. “Daha sonra oku” listeleri, “izleme listeleri”, kaydetme fonksiyonları… Bunlar ertelemeyi bir organizasyon biçimi olarak yeniden kodluyor. Oblomov yarını bekliyordu ama o yarın hiç gelmiyordu. Dijital Oblomov ise içeriği kaydediyor, listeye ekliyor ve bu kaydetme eyleminin kendisi bir tür tamamlanma hissi veriyor. Kaydettiğimiz yüzlerce makale, “daha sonra izle” listesindeki videolar, kitaplığımızdaki okunacaklar” rafı… Dijital çağın hiç gerçekleşmeyen planları bunlar.
Nicholas Carr “Yüzeysellik” kitabında bu durumu analiz eder ve dijital ortamın yüzeysel bir dikkati yapısını teşvik ettiğine işaret eder. Bugünün Dijital Oblomovları için derin okuma, yerini tarama almış, odaklanma yerini parçalı dikkat, düşünme yerini refleks tepkiler.
Koltukkafa Aktivizm
Oblomov sosyal sorumluluktan kaçan bir karakterdi. Köylülerinin durumunu düşünürdü, onlar için planlar yapardı ama hiçbir zaman somut bir adım atmazdı. İçinde bir adaletsizlik duygusu vardı ama bu duyguyu eyleme dönüştürecek irade yoktu onda. Dijital çağ bu pasif vicdanlılık halini “slacktivism” denilen şeye dönüştürdü. Bu duruma koltukkafa aktivizm de denmektedir.
Sosyal medyada bir paylaşımı beğenmek, bir hashtag kullanmak, bir kampanyaya dijital imza atmak gerçek bir toplumsal katılım gibi hissettiriyor ama fiziksel ve politik gerçeklikte pek bir şeyi değiştirmiyor. Evgeny Morozov’un “clicktivism” eleştirisinde bunu net bir biçimde ortaya koyuyor. Ona göre dijital platformlar aktivizmi tüketilebilir bir mala dönüştürmüş durumda. İklim değişikliğine dair bir gönderiyi paylaşmak kişiye çevreye duyarlı olduğu hissini veriyor ama yaşam tarzında hiçbir değişiklik gerektirmiyor. Mülteci dramına dair bir fotoğrafı yeniden paylaşmak dayanışma hissi uyandırıyor ama gerçek bir yardım eylemi içermiyor.
Guy Debord’un “Gösteri Toplumu”nu hatırlayalım. Debord, modern toplumda yaşanan deneyimlerin yerini o deneyimlerin temsilleri aldığını söylüyordu. Dijital aktivizm tam da bu. Yani gerçek politik eylemin yerini o eylemin dijital temsilinin alması durumu.
Zeynep Tufekci’nin Twitter devrimleri üzerine araştırmaları bu paradoksu gösteriyor. Sosyal medya hızlı seferberlik imkânı sunuyor ama kalıcı örgütlenme kapasitesini zayıflatıyor. Bir hashtag viral olabiliyor, milyonlarca kişi tarafından kullanılabiliyor ama bu viral dalga geçtikten sonra geride somut bir değişim kalmıyor.
Oblomov’un vicdani rahatsızlığı en azından otantikti, kendi ataletinin farkındaydı ve bu durum ona acı veriyordu. Dijital Oblomov ise kendi pasifliğinin farkında bile değil çünkü dijital aktivizm ona eylemlilik yanılsaması sağlıyor. Oblomov’un zihinsel durumu bir tür kronik konsantrasyon yoksunluğuydu. Bir konuya odaklanamaz, bir düşünceyi sonuna kadar takip edemez, sürekli dağınık bir zihin halinde yaşardı. On dokuzuncu yüzyılın terminolojisiyle buna “abulia” deniyordu. Yani irade zayıflığı ya da yitimi. Bugün aynı duruma “dikkat dağınıklığı bozukluğu” diyoruz ve artık neredeyse normatif bir zihinsel hal olarak yaygınlaşmış durumda.
Johann Hari “Çalınan Dikkat” kitabında bunu belgeliyor. Hari’ye göre çağdaş insan sistematik olarak derin dikkatten yoksun bırakılıyor. Ortalama bir kişi telefonuna günde yüz elli kez bakıyor, her üç dakikada bir dikkatini farklı bir şeye kaydırıyor. Oblomov bir şeye başlayıp bitiremiyordu çünkü iradesi yoktu. Dijital Oblomov ise bir bildirim geldiğinde, bir mesaj düştüğünde, bir güncelleme çıktığında bitiremez hale geliyor. Çünkü sürekli kesintiye uğruyor.
Franco Berardi’nin deyişiyle dijital kapitalizm insanın zihinsel kapasitesini sömürüyor. Fordist üretim tarzı bedeni sömürüyordu, post-fordist üretim ise zihni sömürür. Bilgi işçisinin en değerli kaynağı dikkat ve bu dikkat sürekli parçalanıyor, dağıtılıyor, tüketiliyor. Byung-Chul Han’ın “Yorgunluk Toplumu” eserinde çağdaş insanın fiziksel olarak hareketsiz ama zihinsel olarak aşırı uyarılmış durumda olduğunu ve bu aşırı uyarımın paradoksal biçimde derin bir tükenmişliğe yol açtığını ifade ediyor.
Oblomov’un yorgunluğu varoluşsal bir yorgunluktu, yaşamın anlamsızlığından kaynaklanan bir bitkinlik. Dijital Oblomov’un yorgunluğu ise nörolojiktir. O, sürekli uyarı bombardımanından kaynaklanan zihinsel bir tükenme hali yaşamaktadır. İkisi de eyleme geçemiyor ama biri hiçbir şey yapmadığı için, öteki çok fazla şey yaptığı için. Bu paradoks dijital Oblomovculuğun belki de en çarpıcı özelliği.
Oblomov öznenin modern anlamda krizini temsil ediyordu aslında. Dijital Oblomov, kendi yaşamının öznesi olamıyor çünkü hiçbir karar veremiyor. Dış dünya onun üzerinden akıp gidiyor ve o yalnızca pasif bir gözlemci olarak kalıyor. Sosyal medya çağında özne daha farklı bir dönüşüm geçirmiş durumda. Bu aktif görünün hareketsiz özne artık tamamen pasif değil, aksine sürekli bir kendini üretim halinde ama bu üretim otantik bir öznelik değil, performatif bir benlik inşası.
Erving Goffman’ın dramaturjik sosyolojisinden hareketle söyleyebiliriz ki sosyal medya insanın ön sahne performansını kalıcılaştırmış, arka sahne alanını neredeyse ortadan kaldırmış. Oblomov arka sahne alanında yaşıyordu, toplumsal maskeleri reddeden, performatif rollere girmekten kaçınan biriydi. Dijital Oblomov ise sürekli ön sahnede ama bu sahnede oynadığı rol kendini sürekli meşgul, başarılı, mutlu, üretken göstermekten ibaret.
Jodi Dean’in “iletişimsel kapitalizm” kavramsallaştırmasına göre söyleyecek olursak sosyal medya iletişimi bir meta haline getirmiş. İletişim artık anlam aktarımı için değil, değer üretimi için gerçekleşiyor. Beğeni, takipçi, etkileşim… Bunlar sosyal sermaye biçimleri ve bunları maksimize etmek için özneler kendilerini sürekli sergiliyor. Ama bu sergileme süreci paradoksal biçimde derin bir boşluk hissi yaratıyor çünkü sergilenen benlik ile yaşanan benlik arasında büyük bir uçurum gün be gün ve üstelik geri dönüşü olmayacak bir biçimde açılıyor.
Oblomov en azından kendi benliğinin bütünlüğüne sahipti. O, tembeldi, eyleme geçemiyordu ama kendine karşı dürüsttü. Dijital Oblomov ise parçalanmış bir öznellik yaşıyor. Sosyal medyadaki performatif benlik ile gerçek yaşamdaki hareketsiz benlik arasında sürekli bir gerilim var. Bu gerilim otantik eylemlilik kapasitesini zayıflatıyor çünkü enerji gerçek eylemlere değil, eylemlerin temsiline harcanıyor.
Kronik Şimdide Yaşamak
Oblomov zamanı düz bir çizgi olarak yaşamıyordu. Geçmişte kaybolmuş, gelecekten korkuyordu ve şimdide donup kalmıştı. Hartmut Rosa’nın hızlanma sosyolojisi perspektifinden bakarsak modern toplum zamanın hızlanmasıyla karakterize oluyor ama bu hızlanma paradoksal biçimde zaman yoksunluğu üretiyor. Herkes çok meşgul ama kimsenin zamanı yok.
Dijital teknolojiler bu hızlanmayı astronomik düzeylere çıkardı. Bilgi anında ulaşılabilir, iletişim anlık, güncellemeler sürekli. Ama bu anlıklık hali “şimdicilik” durumu yarattı. Bu durumda insanlar, kronik bir şimdide yaşıyor, geçmişle bağları zayıflıyor, geleceği planlama kapasiteleri köreliyor. Her an yeni bir uyarı, yeni bir bilgi, yeni bir kriz var ve bu sürekli aciliyet hali uzun vadeli düşünmeyi imkânsızlaştırıyor.
Oblomov gelecek kuramıyordu çünkü iradesiz bir insandı. Dijital Oblomov gelecek kuramıyor çünkü gelecek sürekli şimdiye indirgeniyor. Sosyal medyanın zaman yapısı parçalı. Bir gönderi akışı geçmişe doğru gitmiyor, sürekli yenileniyor. Hafıza dışsallaştırılmış ve bu dışsallaştırma zihinsel zamansal sürekliliği bozuyor. İnsan geçmiş deneyimlerinden ders çıkaramıyor çünkü bu deneyimler dijital arşivlerde donmuş halde, yaşayan bir hafıza olarak işlev görmüyor.
Bu durum politik açıdan da önemli. Gelecek inşa edemeyen bir toplum değişim yaratamaz. Oblomov’un Rusya’sı değişime direnen, donmuş bir toplumdu. Dijital çağın toplumu ise çok hızlı görünüyor ama kendi ekseni etrafında dönüyor. Bu toplumda sürekli yeni krizler yaşanıyor, yeni gündemler oluyor, yeni viral konular doğuyor ama yapısal hiçbir şey değişmiyor. Mark Fisher’ın “kapitalist realizm”i dediği şey bu durumdan başka bir şey değil. Çünkü kapitalizmin sonunu hayal etmek imkânsızlaşmış çünkü alternatif gelecekler düşünme kapasitesi körleşmiş durumda.
Oblomov yalnız bir insandı ama bu yalnızlığının farkındaydı. Arkadaşı Ştolts’u özlüyordu, Olga’ya âşıktı, insan ilişkilerinin değerini biliyordu ama bu ilişkileri sürdürecek enerjiyi kendinde bulamıyordu. Onun yalnızlığı varoluşsal bir yalnızlıktı, modern bireyin trajedisiydi.
Dijital çağda yalnızlık bambaşka bir biçim almış durumda. Sherry Turkle “Yalnız Birliktelik” kitabında şunu, insanlar hiç olmadıkları kadar bağlı birbirlerine ama hiç olmadıkları kadar yalnızlar, diyor. Artık birbirimizle değil ekranlarımızla ilişki kuruyoruz. Fiziksel olarak aynı odadayız ama zihnen başka yerlerdeyiz. Sosyal medya sürekli bir bağlantılılık yanılsaması yaratıyor ama bu bağlantı yüzeysel, geçici, otantiklikten yoksun. Arkadaş sayısı binlere ulaşabiliyor ama hiçbiriyle gerçek bir dostluk ilişkisi içinde değiliz.
Bu çağda mahalle kültürü çökmüş, yerel dayanışma ağları zayıflamış, yüz yüze etkileşimler minimuma inmiş. Dijital platformlar bu boşluğu doldurur gibi görünse de atomizasyonu derinleştiriyor aslında.
Oblomov en azından uşağı Zahar’la gerçek bir ilişki yaşıyordu. Kaba da olsa otantik bir bağ vardı aralarında. Dijital Oblomov ise ekran arkasındaki avatarlarla etkileşiyor, arkadaşlarının yaşamlarını Instagram hikâyelerinden takip ediyor ama onlarla gerçek bir sohbet etmiyor. Aile üyeleriyle aynı evde otursa bile herkes kendi ekranına bakıyor. Zygmunt Bauman “Akışkan Modernite”de bu duruma dair hiçbir bağ kalıcı değil, her şey geçici, yüzeysel hale geldiğine dair bahisler açıyor.
Daha da trajik olan, bu yalnızlığın bile performatif biçimde kamufle edilmesi. Sosyal medyada herkes mutlu, sosyal, çevrili görünmek zorunda. Yalnızlık bir başarısızlık işareti olarak kodlandığı için gizleniyor, bastırılıyor. Oblomov yalnızlığını yaşıyordu ve bu yaşam ona bir tür melankolik derinlik kazandırıyordu. Dijital Oblomov ise yalnızlığını inkâr ediyor, filtreliyor, yok sayıyor ve bu inkâr süreci psikolojik tahribatı derinleştiriyor.
Bilgi Bolluğu, Bilgelik Yoksulluğu
Oblomov eğitimli bir insandı, kitap okurdu, düşünürdü ama tüm bu entelektüel birikim eyleme dönüşmüyordu. Bilgi ile eylem arasında bir kopukluk vardı. T.S. Eliot’ın Kaya şiirindeki o dizeleri hatırlayalım: “Yaşarken kaybettiğimiz Hayat nerede? Bilgide kaybettiğimiz bilgelik nerede? Malumatta kaybettiğimiz bilgi nerede?”
Ama bu bilgi bolluğu bilgelik/ler üret(e)medi. Neil Postman “Technopoly”de bunu öngörmüştü. Postman, enformasyon fazlalığı anlam üretimini zorlaştırdığını, insanın bilgi okyanusunda boğulduğunu ama bu bilgiyi sentezleyemediğini, eleştirel bir perspektifle değerlendiremediğini ifade ediyor.
Oblomov bir kitabı yarım bırakırdı çünkü konsantrasyonu yoktu. Dijital Oblomov yüzlerce makale başlığına göz atıyor, hiçbirini tam okumuyor. Bilgi tüketimi yüzeysel, parçalı olmuş, derin okuma yerini tarama almış. Wikipedia’dan bir maddeyi tarıyor, özet geçiyor, bağlam anlamadan bilgi parçalarını topluyor ama bu toplama süreci kavrayış üretmiyor. Bilgi ile bilgelik arasındaki fark, bilginin eyleme, bütünlüklü bir dünya görüşüne, etik bir duruşa dönüşebilmesidir. Oblomov bilgiyi eyleme dönüştüremiyordu. Dijital Oblomov ise bilgiyi bile gerçek anlamıyla edinemiyor.
Pasifleştirilmiş Özne
Oblomov tüketiyordu ama üretmiyordu. Köylülerin emeğiyle geçiniyordu, hiçbir şey yaratmıyordu. Bu feodal toplumsal ilişkilerin bir sonucuydu. Dijital kapitalizm ise daha sofistike bir pasifleştirme mekanizması yaratmış durumda. Kullanıcı her zaman tüketici konumunda. “User” kelimesi bile bunu ele veriyor. Yani kullanan ama yaratan değil. Christian Fuchs’un dijital emek analizinde, kullanıcıların içerik ürettiğini ama bu içeriğin üzerindeki mülkiyet platformlara ait olduğunu ifade ediyor. Daha da önemlisi, kullanıcıların ürettiği veri asıl değerli ürün ve bu veri reklamcılara satılıyor. Dolayısıyla kullanıcı hem tüketici hem üretici ama asla sahip değil. Oblomov mülk sahibiydi ama etkisizdi. Dijital Oblomov üretiyor ama mülksüz. İkisi de kendi eylemliliklerinden yoksun ama dijital formda bu yoksunluk yaratıcılık ve ifade özgürlüğü söylemiyle kamufle ediliyor.
Bu durum politik öznenin de dönüşümünü içeriyor. Klasik siyaset teorisinde özne, kendi çıkarlarını tanıyan, kolektif eylemde bulunabilen, toplumsal değişim yaratma kapasitesine sahip aktördü. Neoliberal dijital çağda ise özne tüketici-kullanıcıya indirgenmiş durumda. Her şey piyasa mantığına göre yeniden kodlanmış, vatandaşlık tüketiciliğe, politik katılım kullanıcı deneyimine, kolektif mücadele bireysel tercih seçimine dönüşmüş.
Dijital Divandan Kalkış Mümkün mü?
Gonçarov’un romanı bir trajediydi çünkü Oblomov değişemedi. Arkadaşı Ştolts onu kurtarmaya çalıştı, Olga’nın aşkı onu harekete geçirmeye çalıştı ama hiçbiri başarılı olamadı. Oblomov kendi divanının başında öldü, tıpkı yaşadığı gibi. Bu son bireysel bir trajedinin ötesinde toplumsal bir metafordu. Rusya’nın modernleşemeyişinin, değişime direnişinin, hareketsizliğinin trajedisi. Dijital Oblomovculuk da benzer bir trajedi içeriyor mu? Sorunun cevabı kolay değil çünkü dijital kapitalizm hem bireylerin hem de toplumların eylemlilik kapasitesini sistematik olarak zayıflatırken aynı zamanda çeşitli direniş biçimlerini de mümkün kılıyor. Bir yandan dijital detoks hareketleri, yavaşlık kültürü, dikkat ekonomisine eleştiri, veri mahremiyeti mücadeleleri gibi direniş biçimleri ortaya çıkıyor. Bu hareketler dijital Oblomovculuğun farkında olan, ona karşı durmaya çalışan toplulukları temsil ediyor. Ama bu direnişlerin kendisi de genellikle dijital platformlar üzerinden örgütleniyor ve bu paradoksal bir hal alıyor.
Öte yandan dijital altyapının kendisini dönüştürme potansiyeli de var. Açık kaynak hareketleri, merkezi olmayan ağlar, kullanıcı sahipliğine dayalı platformlar, veri kooperatifleri gibi alternatif modeller dijital kapitalizmin hegemonyasına karşı başka bir dijital gelecek inşa etmeye çalışıyor. Ama bu alternatifler henüz marjinal ve ana akım platformların gücüyle yarışacak ölçeğe ulaşamamış durumda.
Belki de asıl soru şu: Oblomovculuk tamamen olumsuz mu? Kapitalist sistemin dayattığı sürekli üretkenlik, kesintisiz performans, bitmeyen optimizasyon baskısına karşı, Oblomovculukta bir direniş biçimi görmek mümkün mü? Byung-Chul Han’ın “Yorgunluk Toplumu” eleştirisinden hareketle belki de gerçek direniş hiçbir şey yapmamaktır. Sürekli uyarıya cevap vermemek, algoritmanın akışına teslim olmamak gibi. Ama bu yorumlama dikkatli olmayı gerektiriyor zira Oblomovculuk bir tür yavaşlama, duraklama, düşünme için alan açma olarak okunabilir ama aynı zamanda politik hareketsizliğin, toplumsal sorumluluktan kaçışın, dünyanın acılarına duyarsızlaşmanın da adı olabilir. Dijital Oblomov ekran başında dururken iklim krizi derinleşiyor, eşitsizlikler artıyor, adaletsizlikler çoğalıyor.
Nihai olarak dijital Oblomovculuk çağımızın en ciddi zihinsel, sosyal ve politik krizlerinden birini temsil ediyor. Gonçarov’un yarattığı karakter, bugün milyarlarca insanın yaşadığı bir durumun metaforuna dönüşmüş durumda. Divan değişip, ekran olmuş; hareketsizlik değişip, hiperharekete dönüşmüş vaziyette. Ama özünde aynı trajedi tekrarlanıyor. Eyleme geçememe, gerçeklikle yüzleşememe, kendi yaşamının öznesi olamama trajedisi. Bu trajediden çıkış bireylerin iradesinden çok kolektif bir uyanışı, dijital altyapıların demokratikleştirilmesini, dikkat ekonomisinin eleştirel biçimde dönüştürülmesini gerektiriyor.
Oblomov kendi divanının başında öldü. Dijital Oblomov da kendi ekran başında ölecek mi yoksa bir gün kalkıp gerçek dünyayla yüzleşecek mi? Bu soru bireysel bir tercih meselesi değil, toplumsal bir gelecek inşası meselesi olarak önümüzde duruyor.
İlgili Yazılar
Mutluluk ve Ahlâk İlişkisi
Sosyolog Zygmunt Bauman ise mutluluk konusuna oldukça farklı bir noktadan yaklaşır. Ona göre “mutluluk, dertsizlik değil; dertlerle mücadele edebilme gücüdür. Mutluluk, sorunların yokluğu değil, onlarla yüzleşip onları aşabilme cesaretidir. İnsan hayatı hiçbir zaman tamamen huzurlu değildir; ancak anlamlı bir mücadele sürdüğü sürece ‘mutlu bir yaşam’dan söz edilebilir.”
İslamcılığın Müslüman Pragmatizminden Ötesi Var mıdır?
İslâmcılık’a ve İslâmcılara ne olduğu tartışması büyük bir kitleyi çoktan beridir usandırmış olsa da bilhassa bu fikriyata emek ve gönül vermiş olanlar, yılgınlık, endişe ve ümit
Bir Metin Usûlü Önerisi Olarak “Bütünsel Yaklaşım Metodu”
Bütünsel Yaklaşım son dönemde İslâmî metinlerin bilimsel bir perspektifle tetkik edilmesini konu edinen metot önerilerinden birisidir. Aynı zamanda Mehmet Apaydın’ın doktora tezi olan bu metot, araştırmacılara geçmiş dönemde metinlerin anlaşılması maksadıyla uygulanagelen yöntemlerden farklı bir yol önermektedir. Bu çalışmada gerek İslâmî ilimler alanında uzmanlaşmış gerekse ilgili araştırmaları yakından takip eden okuyucu kitlesi açısından bu metodun neler önerdiği ve gelecekte ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğu hususunu irdelemeye çalışacağız.
Her Paradigmanın Kendine Özgü Bir Dili Vardır
“Dil, varlığın evidir.” diyor, Martin Heidegger. Varlığı, düşünceyi anlamak, etkilemek ancak dil aracılığıyla mümkündür. İnsan kelimeler ve kavramlar aracılığıyla düşünür, her şeyi adı ile algılar. Var olanları adlandırarak onların özelliklerini belirler, kendisi ile diğer varlık alanları arasındaki ilişkileri kurar. Kavramlara yüklenen anlamlar eşyayı, hayatı, olayları, evreni anlamlandırmada doğrudan etkilidir. Kavramlar dünya görüşüne ve dini perspektife şekil verirler. Kelimeler, kavramlar hangi anlam dünyasını yüklenmişse varlıklarla o anlam dünyası üzerinden ilişki kurar. Bu ilişkiler zihni doğrudan yönlendirir ve zihin bu ilişkiler üzerinden düşünür.
Eleştiri, Bize Yabancı Bir Mefhum..
Allah’ım! Bu mefhum bize ne kadar da yabancı… Bürokraside, akademik(!) dünyada, sanatta, eğitimde ve hatta sokakta… Çünkü toplumumuzda eleştirmek demek bir tür körlük içinde yargılamak demektir. Eleştirinin bizim toplumumuzdaki yeri, daha büyük ün için karşısındaki kişiyi yerle bir etmekle aynı şeydir. Dolayısıyla eleştiriye maruz kalma ihtimali bile üstünlüğü elden kaçırma korkusuna sebep olmaktadır. Bu zihinsel kalıplar içinde dürüst, ard niyetsiz ve makul bir eleştiriye bile rest çekmek, muhatabına aşırı tepkiler göstermek, kendisinde vehmettiği o enaniyete bağlı gücün kaybedilmesi olarak telâkki edilmektedir.