İnsanın erken yaşlardan itibaren yardım etme davranışını sergilediği gözlemlenmiştir. İnsanlardaki yardım etme davranışı, insan davranışlarını inceleyen bilim dalı olan psikolojiyi “neden” sorusunu sormaya itmiştir. Doktor Michael Tomasello “Why We Cooperate” kitabında, 18 aylık bebeklerle yaptığı çalışmanın neticesinde, yardım etme duygusunu sonradan öğrendiğimizi değil; bu duyguyla birlikte doğduğumuzu ifade ediyor ve bunu “doğal içgüdü” olarak adlandırıyor. Batı dünyasının doğal içgüdü olarak nitelendirdiği bu davranışa biz fıtrat diyoruz. Yardım etmek insanın fıtratında var olan bir gerçekliktir çünkü insan özü itibariyle iyidir. Özünde iyi olan insan bu yüzden hep iyiyi sever, iyiliğe meyleder. Yardım etmek de bütün inanışlarda iyi ve güzel olarak nitelendirilen bir davranış olduğuna göre, özü itibariyle iyi olan insanın yardım etme davranışına meyletmesi, akışına bırakılan bir suyun yokuş aşağı meyletmesinden farksızdır. Aslında burada noktalanması gereken bu yazı, modern insanın neden yardım ettiği ile ilgili birkaç kelam etmenin gerekliliğinden dolayı devam edecektir. Yaratılış itibariyle özünde iyi olan insan, pro-sosyal bir davranış sergilediğinde yani diğer bir kişi ya da kişilerin yararına olan gönüllü bir tavır ortaya koyduğunda kendini iyi hissedecektir. Yardım etme sebeplerimizden başlıcası başkalarına yardım etmenin vermiş olduğu bu huzur duygusudur. Bu duygu aynı zamanda yardım eden kişi için bir pekiştireç görevi görmektedir. Bunun en güzel örneklerinden biri de yardım etmeyi salık veren bir inanışları olmamasına rağmen insanlara yardım etmekten geri durmayan ateist ve deist kişilerdir. Bu savı bilimsel açıdan da desteklemek istersek, bilim insanlarının yardım etme davranışı sırasında vücutta mutluluk hormonu da denilen endorfin hormonunun salgılandığını tespit ettiğini söyleyebiliriz. Best Health Magazine tarafından yayınlanan bir makalede ise, Lisa Bendall, York Üniversitesi’nde gerçekleştirilen bir araştırmada bir takım adayların diğer insanlara faydalı bir şekilde davranmalarının istendiğini, 6 ay sonra başkalarına bilinçli olarak yardımcı olanların davranışlarını değiştirmeyenlere göre daha mutlu ve sağlıklı olduklarını belirtiyor. Merhamet hissinin anahtarı olan empati, yardım etmeye teşvik eden etkenlerden biridir. Haddizatında bu duygu çok erken yaşlarda edindiğimiz bir duygudur. Pro-sosyal davranışlar alanında çalışmaları bulunan psikoloji profesörü Ervin Staub, 2014 yılında Huffpost’da yazdığı bir makalede yeni doğan bebeklerin bir ya da iki günlük olduklarında empatinin ilkel bir formuna sahip olduklarını ifade ediyor. Staub, bir bebeğin ağlamaya başladığında bunu duyan diğer bebeğin de ağlamaya başladığını fakat aynı şiddette başka bir ses duyduklarında buna tepki vermediklerini söylüyor. Erken yaşlarda sahip olduğumuz ve sonradan geliştirdiğimiz bu duygu, bizleri başkalarına yardım etmeye sevk eden ana nedenlerden biri olarak karşımıza çıkıyor. İbn-i Hazm, Türkçe’ye “Ahlâk ve Davranış Tarzları, Nefislerdeki Ahlâkî Hastalıkların Tedavisi” ismiyle çevrilen kitabında tüm insanlardaki ortak noktanın kaygı ve korkudan kurtulmak isteyişleri (tardu’l hemm) olduğunu ileri sürmektedir. Kaygıdan kurtulmak isteyen insan bazı zamanlarda yardım etme davranışına da bu sebeple meyleder. Yardıma ihtiyacı olan birinin varlığı kişinin vicdanını rahatsız eder. Bu durumdan kurtulmak isteyen biri, ya o kişiye yardım ederek bu durumu ortadan kaldıracak ya da bu durumu görmezden gelerek vicdanını susturacaktır. Böylesi durumlarda bazıları görmezden gelmeyi tercih ederken, bazıları da yardım etmeyi yeğler. Aslında vicdanını rahatlatmak için bir başkasına yardım etmek pek de erdemli bir davranış değildir. Hatta ilginçtir ki bazı psikologlar bu durumu egoizm perspektifinde ele almıştır. Çünkü işin özünde “ben” vardır. Bu şu demek oluyor aslında: senin yardıma ihtiyacın olduğu için değil, benim bu durumdan duyduğum rahatsızlıktan kurtulmaya ihtiyacım olduğu için sana yardım ediyorum.
Bir savunma mekanizması olarak geliştirdikleri ödünleme (telafi) davranışı, bazı durumlarda insanları yardım etme davranışına götüren sebeplerden biridir. Ödünleme bir alandaki eksikliği başka bir alanda kapatmaya çalışmak şeklinde tanımlanabilir.
Kendini değersiz hisseden, yaşadığı toplumun kendisini yok saydığını düşünen bir kişi başkalarına yardım ederek kendini var etmeye çalışabilir. İşinde ya da özel hayatında başarısızlık yaşayan kimseler, toplumun yararına davranışlar yapmaya kendilerini adayarak başarısız oldukları alanları yardım etme davranışıyla telafi etme eğilimine gidebilirler. Psiko-sosyolojik bir tahlil yaptığımızda ülkemizde yaşayan ateist ve deist kişilerin yardım etme eylemlerinin altında da (hangi bireyde yüzde kaça tekabül ettiğini bilemesek de) bir ödünleme düşüncesi olduğu varsayılabilir. Bu kimseler, çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede insanların inandığının aksine bir inanışa sahip olduklarında, toplum tarafından kabul görmeyen inanışlarını toplum tarafından kabul gören iyi bir davranışla telafi etme yoluna gidebilirler.
Bazı kişilerin başkalarına yardım etmesi yalnızca gösteriş amacıyladır ki bu, neredeyse şimdiye kadar bahsi geçen nedenlerin en edna olanıdır. Erdemsiz olarak nitelendirebileceğimiz birçok yardım eylemine bilinçdışsal etkenler de katkı sağlarken, gösteriş için yardım etme davranışı tam anlamıyla bile isteye yapılan bir davranıştır. Kişi neyi ne için yaptığını tam olarak bilmekte fakat bunu insanlardan gizleyerek, adeta bir erdemli insan maskesi takmaktadır. Eğer bunu zekice yapamazsa, birazcık insanı okuyabilme yeteneğine sahipseniz, bu kimselerin maskesinin arkasındaki yüzlerini hemencecik görüverirsiniz. Taklit edilemeyen tek şeyin cesaret olduğunu söyleseler de erdemli bir insanı taklit etmek de epeyce zordur. Gösterişin bir başka yansıması da ‘Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez!’ düşüncesiyle yapılan yardım davranışlarıdır. Böylesi bir tutum, içten pazarlıklı insanların yapacağı erdemsiz bir davranıştan başkası değildir. Kendisine kaz verecek adamın gözüne girmek için ya da gelmesi muhtemel olan kazın gelişini sağlamlaştırmak için tavuğunu feda edenler, haysiyetlerini de feda ettiklerini unutmamalıdırlar. Yardım etme davranışlarının en efdal olanı, toplumu şekillendiren temel dinamiklerden biri olan dinin insanları yönlendirmesiyle olan yardımdır. İslam dininin kurucu kitabı Kur’an’ı Kerim’de ve onun uygulayıcısı olan peygamberin yaşamında tavsiye edilen iyilik, insanlardan hiçbir karşılık beklemeden yapılan bir eylemdir. Ki bu iyilik bütün menfaat ve pragmatist davranışların üstünde bir amaç ile yapılır. Bu gaye Allah rızasına matuftur. Hadis-i Şerif’te anlatıldığı üzere bir taşı yoldan çeken, yine aynı niyetle taşı yola koyan iki kişinin yapmış olduğu davranışlar birbirini nakzetse de ikisi de niyetleri bağlamında Allah’ın rızasını kazanmışlardır. Görüldüğü üzere, yapılan eylemler iki zıt davranış olsa dahi temelde Allah rızası gözetildiği için aynı sonucu doğurur. Öyle ki İslam dininde yapılan her işin kıymeti o işi yapan kişinin niyetine bağlanır. Kur’an, yardımın zirvesi olarak gösterilen davranışa “îsâr” der. Sözlüğe baktığımızda “bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutma, tercih etme” mânâsına geldiğini gördüğümüz îsâr, ahlâki açıdan ise “bir kimsenin, kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile sahip olduğu imkânları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanması, başkasının yararı için fedakârlıkta bulunması” anlamına gelmektedir. Nitekim Kur’an’da Haşr suresi 9. ayette şöyle buyrulur: “Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” İncil’de de yardıma verilen önem şu şekilde geçmektedir: “Sen ziyafet verdiğin zaman, yoksulları, kötürümleri, sakatları ve körleri çağır. O zaman mutlu olursun, çünkü onların buna karşılık sana verebilecek bir şeyleri yoktur” (Luka–14: 13-14) “Doğruluğunuzu insanların gözü önünde gösteriş amacıyla sergilemekten kaçının. Yoksa göklerdeki Baba’nızdan ödül alamazsınız. Bu nedenle, birisine sadaka verirken bunu borazan çaldırarak ilan etmeyin. İkiyüzlüler, insanların övgüsünü kazanmak için havralarda ve sokaklarda böyle yaparlar. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır. Siz sadaka verirken, sol eliniz sağ elinizin ne yaptığını bilmesin. Öyle ki verdiğiniz sadaka gizli kalsın. Gizlice yapılanı gören Baba’nız sizi ödüllendirecektir.” (Matta–6: 1-4) Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki insanı yardım etmeye iten fıtri, psikolojik, sosyolojik ve dini pek çok etmen gözlemlenebilir. Bunlardan en önemlisi insanın özünde iyi olması ve iyi olana meyletmesidir. Yardım etmenin insana huzur verdiği ve bu huzurun yardım etmeye teşvik eden temel unsurlardan olduğu görülmektedir. İnsanı yardıma iten içsel dürtü merhamet duygusudur. Kişinin başkasına merhamet duymasını sağlayan şey de empatidir. Vicdanı susturma amacına yönelik olarak yapılan eylemlerin de bir yardım olduğu ama erdemli bir davranış olmaktan çok pragmatik bir davranış olduğunu söylemek de mümkündür. Hatta bazı psikologlar bu tür davranışların altında egoizmin olduğu kanısındadırlar. Kişiyi yardıma iten psikolojik etmenlerden biri de bir ödünleme davranışı olarak bu eyleme yönelmesidir. Yardımın dini boyutuna baktığımız zaman en kuvvetli yardımın bu alanda gerçekleştiğini görüyoruz. Öyle ki bu yardım kişiyi bir takım menfaatlerden yoksun bırakmak pahasına olsa bile, ulvi bir amaç için kişi bu eylemi gerçekleştirmekten geri durmamaktadır. Bu da gösteriyor ki hiçbir gücün yaptırmaya muktedir olamayacağı bu tür davranışların dinin öğretileri ile zorlama olmaksızın yerine getirilmesi, dinin insan üzerindeki etkisini göstermesi açısından ne denli önemli olduğunu gözler önüne sermektedir.
Ona göre devlet toplumsal bir zorunluluğun ifadesidir. Bu zorunluluğu o, şöyle ifade etmektedir: “Mülk, insan için tabiî bir mansıptır… insanlar için yaşamak ve var olmak, zaruri ihtiyaçlarını ve gıdalarını temin etmek üzere bir araya gelmeleri ve yekdiğerleriyle yardımlaşmaları sayesinde mümkündür.
Tarih, bir disiplin olma sıfatıyla insana ait olan tecrübenin kendisiyle ilgilenir. Sadece vakalar veya kişiler özeline indirgenmiş bir içerikle değil, bu tecrübelerin ortak yönelim ve tekrarlarının dayandığı birtakım ortak kurallar dizgesini de tespit etmeye çalışır. Tarih boyunca insan toplulukları birbiri ardına oluşur, ortaya pratikler koyar, kendine tespit edilen zaman dilimini yaşar ve sırasını kendinden sonraki kuşağa bırakır.
Jeremy Bentham’ın ortaya attığı kavram bir hapishane inşası ya da toplum mimarisi iken, Foucault’da bu modern devletin ıslah ediciliğinde belirgin bir unsur olarak karşımıza çıkar. Modern devletleri, hükümran devletlerden ayıran en önemli unsur toplumun ıslah etme biçimleridir.
Çevirilerin adalet sistemi üzerindeki etkisi bir sonraki yüzyılın başlarına kadar tam olarak fark edilmeyecekti. Ancak tercümeler, İslam’ın sömürgeci eklemlenmesinde dolaysız bir epistemolojik işlev gördüler; zira Michael Anderson’ın zekice tespit ettiği üzere, tercümeler yalnızca “özcü, statik ve içeriden değişime kapalı bir İslam” fikrini doğurmakla kalmadı, aynı zamanda tüm klasik Oryantalizmin temel söylemsel pratiğini, yani “klasik hukuk metinleri üzerinde ayrıntılı bir çalışma yapılmadan Hindistan ve Doğu’nun doğru bir şekilde anlaşılamayacağı” fikrini yarattı ve destekledi.
Neden Yardım Ederiz
İnsanın erken yaşlardan itibaren yardım etme davranışını sergilediği gözlemlenmiştir. İnsanlardaki yardım
etme davranışı, insan davranışlarını inceleyen bilim dalı olan psikolojiyi “neden” sorusunu sormaya
itmiştir. Doktor Michael Tomasello “Why We Cooperate” kitabında, 18 aylık bebeklerle yaptığı çalışmanın
neticesinde, yardım etme duygusunu sonradan öğrendiğimizi değil; bu duyguyla birlikte doğduğumuzu
ifade ediyor ve bunu “doğal içgüdü” olarak adlandırıyor. Batı dünyasının doğal içgüdü olarak nitelendirdiği
bu davranışa biz fıtrat diyoruz. Yardım etmek insanın fıtratında var olan bir gerçekliktir çünkü insan özü
itibariyle iyidir. Özünde iyi olan insan bu yüzden hep iyiyi sever, iyiliğe meyleder. Yardım etmek de bütün
inanışlarda iyi ve güzel olarak nitelendirilen bir davranış olduğuna göre, özü itibariyle iyi olan insanın
yardım etme davranışına meyletmesi, akışına bırakılan bir suyun yokuş aşağı meyletmesinden farksızdır.
Aslında burada noktalanması gereken bu yazı, modern insanın neden yardım ettiği ile ilgili birkaç kelam
etmenin gerekliliğinden dolayı devam edecektir.
Yaratılış itibariyle özünde iyi olan insan, pro-sosyal bir davranış sergilediğinde yani diğer bir kişi ya da
kişilerin yararına olan gönüllü bir tavır ortaya koyduğunda kendini iyi hissedecektir. Yardım etme
sebeplerimizden başlıcası başkalarına yardım etmenin vermiş olduğu bu huzur duygusudur. Bu duygu
aynı zamanda yardım eden kişi için bir pekiştireç görevi görmektedir. Bunun en güzel örneklerinden biri
de yardım etmeyi salık veren bir inanışları olmamasına rağmen insanlara yardım etmekten geri
durmayan ateist ve deist kişilerdir. Bu savı bilimsel açıdan da desteklemek istersek, bilim insanlarının
yardım etme davranışı sırasında vücutta mutluluk hormonu da denilen endorfin hormonunun
salgılandığını tespit ettiğini söyleyebiliriz. Best Health Magazine tarafından yayınlanan bir makalede ise,
Lisa Bendall, York Üniversitesi’nde gerçekleştirilen bir araştırmada bir takım adayların diğer insanlara
faydalı bir şekilde davranmalarının istendiğini, 6 ay sonra başkalarına bilinçli olarak yardımcı olanların
davranışlarını değiştirmeyenlere göre daha mutlu ve sağlıklı olduklarını belirtiyor.
Merhamet hissinin anahtarı olan empati, yardım etmeye teşvik eden etkenlerden biridir. Haddizatında bu
duygu çok erken yaşlarda edindiğimiz bir duygudur. Pro-sosyal davranışlar alanında çalışmaları bulunan
psikoloji profesörü Ervin Staub, 2014 yılında Huffpost’da yazdığı bir makalede yeni doğan bebeklerin bir
ya da iki günlük olduklarında empatinin ilkel bir formuna sahip olduklarını ifade ediyor. Staub, bir bebeğin
ağlamaya başladığında bunu duyan diğer bebeğin de ağlamaya başladığını fakat aynı şiddette başka bir
ses duyduklarında buna tepki vermediklerini söylüyor. Erken yaşlarda sahip olduğumuz ve sonradan
geliştirdiğimiz bu duygu, bizleri başkalarına yardım etmeye sevk eden ana nedenlerden biri olarak
karşımıza çıkıyor.
İbn-i Hazm, Türkçe’ye “Ahlâk ve Davranış Tarzları, Nefislerdeki Ahlâkî Hastalıkların Tedavisi” ismiyle
çevrilen kitabında tüm insanlardaki ortak noktanın kaygı ve korkudan kurtulmak isteyişleri (tardu’l hemm)
olduğunu ileri sürmektedir. Kaygıdan kurtulmak isteyen insan bazı zamanlarda yardım etme davranışına
da bu sebeple meyleder. Yardıma ihtiyacı olan birinin varlığı kişinin vicdanını rahatsız eder. Bu durumdan
kurtulmak isteyen biri, ya o kişiye yardım ederek bu durumu ortadan kaldıracak ya da bu durumu
görmezden gelerek vicdanını susturacaktır. Böylesi durumlarda bazıları görmezden gelmeyi tercih
ederken, bazıları da yardım etmeyi yeğler. Aslında vicdanını rahatlatmak için bir başkasına yardım etmek
pek de erdemli bir davranış değildir. Hatta ilginçtir ki bazı psikologlar bu durumu egoizm perspektifinde
ele almıştır. Çünkü işin özünde “ben” vardır. Bu şu demek oluyor aslında: senin yardıma ihtiyacın olduğu
için değil, benim bu durumdan duyduğum rahatsızlıktan kurtulmaya ihtiyacım olduğu için sana yardım
ediyorum.
Kendini değersiz hisseden, yaşadığı toplumun kendisini yok
saydığını düşünen bir kişi başkalarına yardım ederek kendini var etmeye çalışabilir. İşinde ya da özel
hayatında başarısızlık yaşayan kimseler, toplumun yararına davranışlar yapmaya kendilerini adayarak
başarısız oldukları alanları yardım etme davranışıyla telafi etme eğilimine gidebilirler. Psiko-sosyolojik bir
tahlil yaptığımızda ülkemizde yaşayan ateist ve deist kişilerin yardım etme eylemlerinin altında da (hangi
bireyde yüzde kaça tekabül ettiğini bilemesek de) bir ödünleme düşüncesi olduğu varsayılabilir. Bu
kimseler, çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede insanların inandığının aksine bir inanışa sahip
olduklarında, toplum tarafından kabul görmeyen inanışlarını toplum tarafından kabul gören iyi bir
davranışla telafi etme yoluna gidebilirler.
Bazı kişilerin başkalarına yardım etmesi yalnızca gösteriş amacıyladır ki bu, neredeyse şimdiye kadar
bahsi geçen nedenlerin en edna olanıdır. Erdemsiz olarak nitelendirebileceğimiz birçok yardım eylemine
bilinçdışsal etkenler de katkı sağlarken, gösteriş için yardım etme davranışı tam anlamıyla bile isteye
yapılan bir davranıştır. Kişi neyi ne için yaptığını tam olarak bilmekte fakat bunu insanlardan gizleyerek,
adeta bir erdemli insan maskesi takmaktadır. Eğer bunu zekice yapamazsa, birazcık insanı okuyabilme
yeteneğine sahipseniz, bu kimselerin maskesinin arkasındaki yüzlerini hemencecik görüverirsiniz. Taklit
edilemeyen tek şeyin cesaret olduğunu söyleseler de erdemli bir insanı taklit etmek de epeyce zordur.
Gösterişin bir başka yansıması da ‘Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez!’ düşüncesiyle yapılan yardım
davranışlarıdır. Böylesi bir tutum, içten pazarlıklı insanların yapacağı erdemsiz bir davranıştan başkası
değildir. Kendisine kaz verecek adamın gözüne girmek için ya da gelmesi muhtemel olan kazın gelişini
sağlamlaştırmak için tavuğunu feda edenler, haysiyetlerini de feda ettiklerini unutmamalıdırlar.
Yardım etme davranışlarının en efdal olanı, toplumu şekillendiren temel dinamiklerden biri olan dinin
insanları yönlendirmesiyle olan yardımdır. İslam dininin kurucu kitabı Kur’an’ı Kerim’de ve onun
uygulayıcısı olan peygamberin yaşamında tavsiye edilen iyilik, insanlardan hiçbir karşılık beklemeden
yapılan bir eylemdir. Ki bu iyilik bütün menfaat ve pragmatist davranışların üstünde bir amaç ile yapılır.
Bu gaye Allah rızasına matuftur. Hadis-i Şerif’te anlatıldığı üzere bir taşı yoldan çeken, yine aynı niyetle
taşı yola koyan iki kişinin yapmış olduğu davranışlar birbirini nakzetse de ikisi de niyetleri bağlamında
Allah’ın rızasını kazanmışlardır. Görüldüğü üzere, yapılan eylemler iki zıt davranış olsa dahi temelde
Allah rızası gözetildiği için aynı sonucu doğurur. Öyle ki İslam dininde yapılan her işin kıymeti o işi yapan
kişinin niyetine bağlanır. Kur’an, yardımın zirvesi olarak gösterilen davranışa “îsâr” der. Sözlüğe
baktığımızda “bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutma, tercih etme” mânâsına geldiğini gördüğümüz
îsâr, ahlâki açıdan ise “bir kimsenin, kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile sahip olduğu imkânları
başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanması, başkasının yararı için fedakârlıkta bulunması”
anlamına gelmektedir. Nitekim Kur’an’da Haşr suresi 9. ayette şöyle buyrulur: “Onlardan (muhacirlerden)
önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler.
Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde
bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar
kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”
İncil’de de yardıma verilen önem şu şekilde geçmektedir: “Sen ziyafet verdiğin zaman, yoksulları,
kötürümleri, sakatları ve körleri çağır. O zaman mutlu olursun, çünkü onların buna karşılık sana
verebilecek bir şeyleri yoktur” (Luka–14: 13-14)
“Doğruluğunuzu insanların gözü önünde gösteriş amacıyla sergilemekten kaçının. Yoksa göklerdeki
Baba’nızdan ödül alamazsınız. Bu nedenle, birisine sadaka verirken bunu borazan çaldırarak ilan
etmeyin. İkiyüzlüler, insanların övgüsünü kazanmak için havralarda ve sokaklarda böyle yaparlar. Size
doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır. Siz sadaka verirken, sol eliniz sağ elinizin ne yaptığını
bilmesin. Öyle ki verdiğiniz sadaka gizli kalsın. Gizlice yapılanı gören Baba’nız sizi ödüllendirecektir.”
(Matta–6: 1-4)
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki insanı yardım etmeye iten fıtri, psikolojik, sosyolojik ve dini pek çok
etmen gözlemlenebilir. Bunlardan en önemlisi insanın özünde iyi olması ve iyi olana meyletmesidir.
Yardım etmenin insana huzur verdiği ve bu huzurun yardım etmeye teşvik eden temel unsurlardan
olduğu görülmektedir. İnsanı yardıma iten içsel dürtü merhamet duygusudur. Kişinin başkasına merhamet
duymasını sağlayan şey de empatidir. Vicdanı susturma amacına yönelik olarak yapılan eylemlerin de bir
yardım olduğu ama erdemli bir davranış olmaktan çok pragmatik bir davranış olduğunu söylemek de
mümkündür. Hatta bazı psikologlar bu tür davranışların altında egoizmin olduğu kanısındadırlar. Kişiyi
yardıma iten psikolojik etmenlerden biri de bir ödünleme davranışı olarak bu eyleme yönelmesidir.
Yardımın dini boyutuna baktığımız zaman en kuvvetli yardımın bu alanda gerçekleştiğini görüyoruz. Öyle
ki bu yardım kişiyi bir takım menfaatlerden yoksun bırakmak pahasına olsa bile, ulvi bir amaç için kişi bu
eylemi gerçekleştirmekten geri durmamaktadır. Bu da gösteriyor ki hiçbir gücün yaptırmaya muktedir
olamayacağı bu tür davranışların dinin öğretileri ile zorlama olmaksızın yerine getirilmesi, dinin insan
üzerindeki etkisini göstermesi açısından ne denli önemli olduğunu gözler önüne sermektedir.
İlgili Yazılar
İbn-i Haldun’a Göre Devlet: Doğası, Kuruluşu, Gelişimi ve Tavırları
Ona göre devlet toplumsal bir zorunluluğun ifadesidir. Bu zorunluluğu o, şöyle ifade etmektedir: “Mülk, insan için tabiî bir mansıptır… insanlar için yaşamak ve var olmak, zaruri ihtiyaçlarını ve gıdalarını temin etmek üzere bir araya gelmeleri ve yekdiğerleriyle yardımlaşmaları sayesinde mümkündür.
Bir Kentin Tarihinden Bugüne
Tarih, bir disiplin olma sıfatıyla insana ait olan tecrübenin kendisiyle ilgilenir. Sadece vakalar veya kişiler özeline indirgenmiş bir içerikle değil, bu tecrübelerin ortak yönelim ve tekrarlarının dayandığı birtakım ortak kurallar dizgesini de tespit etmeye çalışır. Tarih boyunca insan toplulukları birbiri ardına oluşur, ortaya pratikler koyar, kendine tespit edilen zaman dilimini yaşar ve sırasını kendinden sonraki kuşağa bırakır.
Sömürgecilik, Apartheid, Panoptikon, İktidar ve Barbarları Beklerken
Jeremy Bentham’ın ortaya attığı kavram bir hapishane inşası ya da toplum mimarisi iken, Foucault’da bu modern devletin ıslah ediciliğinde belirgin bir unsur olarak karşımıza çıkar. Modern devletleri, hükümran devletlerden ayıran en önemli unsur toplumun ıslah etme biçimleridir.
Sömürgecinin Değişen Yüzü Olarak Hukuk
Çevirilerin adalet sistemi üzerindeki etkisi bir sonraki yüzyılın başlarına kadar tam olarak fark edilmeyecekti. Ancak tercümeler, İslam’ın sömürgeci eklemlenmesinde dolaysız bir epistemolojik işlev gördüler; zira Michael Anderson’ın zekice tespit ettiği üzere, tercümeler yalnızca “özcü, statik ve içeriden değişime kapalı bir İslam” fikrini doğurmakla kalmadı, aynı zamanda tüm klasik Oryantalizmin temel söylemsel pratiğini, yani “klasik hukuk metinleri üzerinde ayrıntılı bir çalışma yapılmadan Hindistan ve Doğu’nun doğru bir şekilde anlaşılamayacağı” fikrini yarattı ve destekledi.
Filistin Cephesinde Değişen Bir Şey Yok: İhanet, Drama, Cinayet, Kehanet ve Kıyamet
Yahudi Siyonizmi: Siyonizm, bedeni doğu, aklı batı, ruhu araf, kalbi sarı. Siyonizm, geçmişi Avrupa, bugünü Gazze, yarını Fırat. Siyonizm, dünü altın buzağı, şimdisi kızıl düve, sonrası kurban. Siyonizm, okuduğu Tevrat, anladığı Kâbil, anlamadığı 10 Emir. Siyonizm, adı Kudüs, sanı hırsız, cismi katil. Siyonizm, tutunduğu dünya, istikameti Gog ve Magog, menzilinde altın çağ. Siyonizm, Tanrı’yı ırkçı zanneden ve O’na sürekli şımaran.