Doğal ya da beşer eliyle oluşmuş felaketler nedeniyle insanların normal yaşamları alt üst olmakta, toplumsal ve bireysel planda temel ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri organizasyonları ortadan kalkmakta, insanlar yardıma muhtaç hale gelmektedirler. Deprem, yanardağ patlaması, sel baskını, heyelan vb doğal afetler nedeniyle oluşan muhtaçlık durumu geçici bir durum iken beşer eliyle oluşan felaketlerin yol açtığı muhtaçlık durumu derin travmaları ile birlikte kalıcı bir duruma işaret etmektedir.
Doğal felaket durumlarında bölgenin/ülkenin/dünyanın geri kalanı felakete uğramış mıntıkalara bir şekilde yardım elini uzatırlar. Kaldı ki çoğu ülkelerin bu durumlarda görev yapabilecek organizasyonları mevcuttur. Kızılay ve Kızılhaç genel isimleri ile bu organizasyonlar artık uluslararası işbirliği yapabilecek yeteneğe kavuşmuşlardır.
Esas felaket, beşer eliyle ortaya çıkan felaketlerdir. Başta ekonomik ve siyasal olmak üzere sosyal, dini ve kültürel etkenlerin harekete geçirdiği sömürgecilik, işgal, genel savaş, iç savaş, ekonomik terörizm, siyasal terörizm, etnik terörizm, etnik temizlik, tehcir, sürgün, göçe zorlama, insansızlaştırma faaliyetleri milyarlarca kişiyi etkilemiş, dünya nüfusunun önemli bir yekûnunu kalıcı bir muhtaçlık durumuna düşürmüştür.
Güncelde bu durum derinleşerek sürmekte, kitle iletişim araçları marifetleriyle bütün yönleri ile bu muhtaçlık durumundan sürekli haberdar olmaktayız. Yardımlaşma ve özellikle muhtaç durumda bulunanlara el uzatma Müslümanın temel görevlerinden olduğu izahtan varestedir. Beşer eli ile vuku bulan felaketler en çok İslam dünyasında yaşandığı için Müslümanların duyarlılığı daha keskin bir hale gelmektedir. Ülkemizde faaliyet gösteren irili ufaklı birçok yardım kuruluşu bulunmakta olup bu kuruluşlar İslam dünyasının en ücra köşelerine kadar insani yardım götürmekte, buradaki kardeşlerimize el uzatmaktadırlar. Fakat bu “infak faaliyetleri” ne kadar tesirli olabilmektedir?
Müslümanların infak ibadetlerine ve insani duyarlıklarına aracılık eden yardım kuruluşlarının çokluğu ve aralarında bir iletişim ve organizasyon birlikteliğinin olmayışı en önemlisi bütüncül planda bir “insani yardım stratejisinin” ve mevcut gerçekliğe uygun üretilmiş bir “infak fıkhının” bulunmayışı devasa bir kaynak savurganlığını gündeme getirmektedir. Tabiri caiz ise yardım kuruluşları muhtaç durumdaki kardeşlerimize balık tutmayı öğreteceklerine sürekli olarak balık vermeyi tercih ederek, bu devasa kaynak savurganlığında başrolü oynamaktadırlar.
Mevcut gerçekliğe uygun üretilmesi gereken “infak fıkhının” ışığında insani yardım stratejisi nasıl olmalıdır? Bu soruyu cevaplamadan önce mevcut insani yardım faaliyetlerinin mahiyetini sergilemek gerekmektedir:
1- Türkiye’de irili ufaklı birçok yardım kuruluşu faaliyet göstermekte olup bu kuruluşlar mevcut cemaat ya da siyasi yapılanmaların uzantıları şeklinde faaliyet göstermektedirler. Dolaysıyla çoğu yardım kuruluşunun insani yardım konusunda esasa dair herhangi bir bilgi birikimi bulunmamaktadır. Bu durum sahada oldukça yüksek işletme maliyetlerine neden olmakta daha en başta kaynak savurganlığına yol açmaktadır.
2- Cemaatler ve siyasi yapılanmalar neden bir insani yardım faaliyetlerine katılmak isterler? Mevcut siyasal durum ve toplumsal algı en başta cemaatleri varlık nedenlerini izahta zora sokmuştur. Cemaatler varlık nedeni üretebilmek için özellikle uluslararası mahiyette insani yardım faaliyetlerine girişmişlerdir. Diğer taraftan uluslararası görünürlüklerini arttırarak içerideki minimal iktidar alanlarını pekiştirmek istemektedirler. Önemlisi; öteden beri doğal ve kendiliğinden akıp giden toplumsal hayatta bir toplumsal organizasyon olarak herhangi bir müessir işlevlerinin olmadıkları açığa çıkınca insani yardım zırhına bürünme ihtiyacını hissettiler. İnsani yardım özellikle uluslararası mahiyetteki insani yardım faaliyetleri esasında cemaat ve siyasi yapılanmaların içeride yapamadıklarını, yapmadıklarını ve yapmayı düşünmedikleri esasa dair faaliyetlerinin yokluğunu örtmek için sarıldıkları bir meşruluk kaynağıdır.
3- Yıl içinde akan infaklar, özellikle Ramazan ayında toplanan zekât ve fitre, kurban döneminde oluşan kurban bedelleri önemli bir finansal kaynak teşkil etmektedir. Bir kaç güzide yardım kuruluşunu tenzih ederek söylenebilir ki; aracılık edilen mali ibadetlerden oluşan bu finansal değerlerden cemaatler işletme masrafları adı altında hatırı sayılı bir payı uhdelerinde tutmaktadırlar.
4- Müslümanların ibadet geleneği ve ibadetten aldıkları haz, kurumsal aracılık faaliyetleri nedeniyle zaafa uğramaktadır. Müslümanın, en yakınından başlayarak gerçek ihtiyaç sahibini bulma girişimleri ve böylelikle toplumsal yaşamdan haberdar olabilme yetisi körelmekte, toplumsal mukayyit kültürü ve geleneği yara almaktadır. İmkân sahibi Müslüman ile ihtiyaç sahibi Müslüman kardeşin aynı zemini paylaşma ve aynı hizada durabilme imkânı ortadan kalkmaktadır.
5- Mevcut insani yardım faaliyetlerinin mantığı sadra şifa bir sonuca taalluk edememekte, insani yardım faaliyetleri namı altında toplanan devasa değerler heba olmaktadır. Ramazanlarda gıda, giysi yardımı ve iftar organizasyonları, Kurban Bayramlarında et dağıtımı olarak öne çıkan kalıcı olmayan faaliyetlerin müessir sonuçlar üretmesi beklenemez. Kaldı ki bu faaliyetlerin yüksek derecede insani enerji tükettiğini de hatırda tutmak gerekir. Külfet ve nimet ilişkisi kurulduğunda sonucun sadra şifa bir sonuca taalluk edememesi hususunda artık insani yardım faaliyetlerinin mahiyetini esastan tartışmak gerekiyor. Bu bağlamda İslam dünyasının mevcut gerçekliği bağlamında bir infak fıkhının ve insani yardım stratejisinin üretilmesi elzemdir.
İslam dünyasının uğradığı en büyük felaket şüphesiz sömürgeciliktir. Sömürgeciliğin uğramadığı, zulmün tahrip etmediği tek bir İslam beldesi yoktur. Asya’dan Avrupa’ya, Avrupa’dan Afrika’ya çok geniş bir coğrafyada Müslümanlar sömürülmüş, toplumsal organizasyonları ortadan kaldırılarak yokluk, yoksulluk ve yoksunluk içinde bırakılmışlardır.
Sömürge faaliyetleri nedeniyle İslam dünyasında “öğrenilmiş/belletilmiş çaresizlik sendromu” temel sosyal psikoloji haline gelmiştir. İslam dünyasının temel gerçekliği; ataletin ve eğitimsizliğin yol açtığı yoksulluk ve yoksunluktur.
İslam dünyasına yapılacak olan insani yardımların merkezinde bu olumsuzlukları giderecek kalıcı faaliyetler olmalıdır. Bu bağlamda;
1- İnfak, zekât, fitre, kurban fıkhı üretilerek bu mali ibadetlerden doğan finansal değerler, en başta direkt hayata dokunacak mesleki eğitime, geniş tabanlı iktisadi işletmelerin kurulmasına yönlendirilmelidir.
2- Mesleki eğitimden kasıt; her türden tarımsal işletmecilik, tarımsal işletmecilikten doğan ürünleri değerlendirecek ve tarımın sürdürülebilirliğini sağlayabilecek tarıma dayalı küçük sanayi işletmeciliği, marangozluk, inşaat ustalığı gibi her türden zanaat erbabının yetiştirilmesidir. İslam dünyasında vasıflı eleman ihtiyacı doktor, mühendis vb üst düzey elemanlar değildir. Zira esas toplumsal ivmeyi sağlayan alttan yukarı oluşacak basınçtır. Eğitim süreleri kısa olan ve direkt hayatın içine karışacak vasıfta elemanların yetiştirilmesi, ait oldukları toplumsal hayata yüksek bir dinamizm getirecektir.
3- Geniş tabanlı iktisadi işletmelerin oluşturulmasından kasıt; özellikle tarımsal faaliyetlerin merkezde olduğu iktisadi işletmelerdir. Bir şeyler üretmenin hazzı ve üretilen şeylerin bir zincir halinde başka temel ihtiyaçları giderecek ürünlere dönüşmesi, ataleti ve ataletten kaynaklı yoksulluğu ve çaresizlik duygusunu ortadan kaldıracaktır.
İslam dünyası siyasal bir lider, sadece bir şeyler öğütleyen bir ağabey beklemiyor. Direkt hayata dokunan, toplumsal değişim ve dönüşümü sağlayabilecek enerjiyi açığa çıkarabilecek nitelikleri gün yüzüne çıkarabilecek rehberleri bekliyor. İslam dünyasının uyanmasını ve üzerindeki ölü toprağını üstünden atmasını istiyorsak soyut ideolojik yüklemelerden ve yılda birkaç gün görünerek kardeşlik nutukları atmaktan artık vaz geçilmeli ve her defasında bir balık vermeyi değil balık tutmayı öğretmeli. Mali ibadetlerden doğan finansal değerleri bu mantık dâhilinde harekete geçirmek bu kadar zor olmamalı.
Ona göre devlet toplumsal bir zorunluluğun ifadesidir. Bu zorunluluğu o, şöyle ifade etmektedir: “Mülk, insan için tabiî bir mansıptır… insanlar için yaşamak ve var olmak, zaruri ihtiyaçlarını ve gıdalarını temin etmek üzere bir araya gelmeleri ve yekdiğerleriyle yardımlaşmaları sayesinde mümkündür.
Fıkhın, kendini güncelleme kabiliyeti sayesinde Müslüman toplumlarda ortaya çıkan birçok probleme asırlar boyunca etkin çözümler ürettiğini ifade etmek hakkaniyetli bir değerlendirme olur. Ancak özellikle son iki asra gelindiğinde bu durumun belirli ölçüde değişiklik arz ettiği gözlenmektedir. Tek bir nedene indirgenemeyecek kadar girift olan bu değişimin temelinde Müslüman toplumların Batı karşısında siyasi hâkimiyetlerini kaybetmesi yatmaktadır.
Tolstoy’un bir sözünü hatırlıyorum; “Tanrı insanı özgür kılar.” Buna gerçekten inanıyordu Tolstoy ve sık söylediği bir sözü vardı; “İnsanlar özgürlüğümü kısıtlıyorlar ve özgür olabilmem için Tanrıyla başbaşa kalabilmeliyim…” diyordu. Nitekim insanlardan kaçtığı ve belki de İstanbul’a gelmek üzere yola çıktığında yaşlı bedeni Rusya steplerinin soğuğuna dayanamaz ve ebedi özgürlüğüne yürür. “Tanrı’nın egemenliği içinizdedir” diyerek insanları …
“Kadın”ve “İslam’ın kadına bakışı” meselesi beni her zaman için ilgilendiren konuların başında gelmiştir. Başta İslam düşüncesinin ve Müslüman kadının hayatı kuşatan önemli noktalarda yer alamamasının nedeni yukarıda saydığım, örneklerini çoğaltabileceğimiz “donmuş zihniyet” olduğu açıkça görülmektedir. Kadın konusundaki bakış açısı dinin özünden ve derinliğinden uzaklaşmış adeta taşlaşmış bir düşüncenin ürünüdür. Sözünü ettiğim bakış açısı, kadının İslam’daki ve sosyal hayattaki konumu konusunda zamanın şartlarına ve İslam’ın maslahatına uygun şekilde düşünce üretmek şöyle dursun aksine kadının sosyal alanda yer almasını tehlikeli addetmektedir.
Zor yıllarda aydın olmak… Ya da aydına ihtiyaç duymak… Cesaretin budandığı, korkunun egemen kılındığı zamanlarda… Bid’atlerle kucaklaşıldığı, düş kurulmasına bile engellerin çıktığı zamanlarda… Sarsıcı, dönüştürücü, yozlaştırıcı, bir değişim sürecinden geçilmektedir. Bu değişim sürecinde özellikle Müslüman aydınlarda, öncü kadrolarda düşünsel bakımdan yalpalamalar yaşanmakta, görece olumluluklara razı olmanın, bazı imkânlar elde etmenin etkisiyle sistem içi değişime eklemlenmeler …
İnsani Yardım Stratejisinin ve İnfak Fıkhının Üretilmesi Neden Gereklidir
Doğal ya da beşer eliyle oluşmuş felaketler nedeniyle insanların normal yaşamları alt üst olmakta, toplumsal ve bireysel planda temel ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri organizasyonları ortadan kalkmakta, insanlar yardıma muhtaç hale gelmektedirler. Deprem, yanardağ patlaması, sel baskını, heyelan vb doğal afetler nedeniyle oluşan muhtaçlık durumu geçici bir durum iken beşer eliyle oluşan felaketlerin yol açtığı muhtaçlık durumu derin travmaları ile birlikte kalıcı bir duruma işaret etmektedir.
Doğal felaket durumlarında bölgenin/ülkenin/dünyanın geri kalanı felakete uğramış mıntıkalara bir şekilde yardım elini uzatırlar. Kaldı ki çoğu ülkelerin bu durumlarda görev yapabilecek organizasyonları mevcuttur. Kızılay ve Kızılhaç genel isimleri ile bu organizasyonlar artık uluslararası işbirliği yapabilecek yeteneğe kavuşmuşlardır.
Esas felaket, beşer eliyle ortaya çıkan felaketlerdir. Başta ekonomik ve siyasal olmak üzere sosyal, dini ve kültürel etkenlerin harekete geçirdiği sömürgecilik, işgal, genel savaş, iç savaş, ekonomik terörizm, siyasal terörizm, etnik terörizm, etnik temizlik, tehcir, sürgün, göçe zorlama, insansızlaştırma faaliyetleri milyarlarca kişiyi etkilemiş, dünya nüfusunun önemli bir yekûnunu kalıcı bir muhtaçlık durumuna düşürmüştür.
Güncelde bu durum derinleşerek sürmekte, kitle iletişim araçları marifetleriyle bütün yönleri ile bu muhtaçlık durumundan sürekli haberdar olmaktayız. Yardımlaşma ve özellikle muhtaç durumda bulunanlara el uzatma Müslümanın temel görevlerinden olduğu izahtan varestedir. Beşer eli ile vuku bulan felaketler en çok İslam dünyasında yaşandığı için Müslümanların duyarlılığı daha keskin bir hale gelmektedir. Ülkemizde faaliyet gösteren irili ufaklı birçok yardım kuruluşu bulunmakta olup bu kuruluşlar İslam dünyasının en ücra köşelerine kadar insani yardım götürmekte, buradaki kardeşlerimize el uzatmaktadırlar. Fakat bu “infak faaliyetleri” ne kadar tesirli olabilmektedir?
Müslümanların infak ibadetlerine ve insani duyarlıklarına aracılık eden yardım kuruluşlarının çokluğu ve aralarında bir iletişim ve organizasyon birlikteliğinin olmayışı en önemlisi bütüncül planda bir “insani yardım stratejisinin” ve mevcut gerçekliğe uygun üretilmiş bir “infak fıkhının” bulunmayışı devasa bir kaynak savurganlığını gündeme getirmektedir. Tabiri caiz ise yardım kuruluşları muhtaç durumdaki kardeşlerimize balık tutmayı öğreteceklerine sürekli olarak balık vermeyi tercih ederek, bu devasa kaynak savurganlığında başrolü oynamaktadırlar.
Mevcut gerçekliğe uygun üretilmesi gereken “infak fıkhının” ışığında insani yardım stratejisi nasıl olmalıdır? Bu soruyu cevaplamadan önce mevcut insani yardım faaliyetlerinin mahiyetini sergilemek gerekmektedir:
1- Türkiye’de irili ufaklı birçok yardım kuruluşu faaliyet göstermekte olup bu kuruluşlar mevcut cemaat ya da siyasi yapılanmaların uzantıları şeklinde faaliyet göstermektedirler. Dolaysıyla çoğu yardım kuruluşunun insani yardım konusunda esasa dair herhangi bir bilgi birikimi bulunmamaktadır. Bu durum sahada oldukça yüksek işletme maliyetlerine neden olmakta daha en başta kaynak savurganlığına yol açmaktadır.
2- Cemaatler ve siyasi yapılanmalar neden bir insani yardım faaliyetlerine katılmak isterler? Mevcut siyasal durum ve toplumsal algı en başta cemaatleri varlık nedenlerini izahta zora sokmuştur. Cemaatler varlık nedeni üretebilmek için özellikle uluslararası mahiyette insani yardım faaliyetlerine girişmişlerdir. Diğer taraftan uluslararası görünürlüklerini arttırarak içerideki minimal iktidar alanlarını pekiştirmek istemektedirler. Önemlisi; öteden beri doğal ve kendiliğinden akıp giden toplumsal hayatta bir toplumsal organizasyon olarak herhangi bir müessir işlevlerinin olmadıkları açığa çıkınca insani yardım zırhına bürünme ihtiyacını hissettiler. İnsani yardım özellikle uluslararası mahiyetteki insani yardım faaliyetleri esasında cemaat ve siyasi yapılanmaların içeride yapamadıklarını, yapmadıklarını ve yapmayı düşünmedikleri esasa dair faaliyetlerinin yokluğunu örtmek için sarıldıkları bir meşruluk kaynağıdır.
3- Yıl içinde akan infaklar, özellikle Ramazan ayında toplanan zekât ve fitre, kurban döneminde oluşan kurban bedelleri önemli bir finansal kaynak teşkil etmektedir. Bir kaç güzide yardım kuruluşunu tenzih ederek söylenebilir ki; aracılık edilen mali ibadetlerden oluşan bu finansal değerlerden cemaatler işletme masrafları adı altında hatırı sayılı bir payı uhdelerinde tutmaktadırlar.
4- Müslümanların ibadet geleneği ve ibadetten aldıkları haz, kurumsal aracılık faaliyetleri nedeniyle zaafa uğramaktadır. Müslümanın, en yakınından başlayarak gerçek ihtiyaç sahibini bulma girişimleri ve böylelikle toplumsal yaşamdan haberdar olabilme yetisi körelmekte, toplumsal mukayyit kültürü ve geleneği yara almaktadır. İmkân sahibi Müslüman ile ihtiyaç sahibi Müslüman kardeşin aynı zemini paylaşma ve aynı hizada durabilme imkânı ortadan kalkmaktadır.
5- Mevcut insani yardım faaliyetlerinin mantığı sadra şifa bir sonuca taalluk edememekte, insani yardım faaliyetleri namı altında toplanan devasa değerler heba olmaktadır. Ramazanlarda gıda, giysi yardımı ve iftar organizasyonları, Kurban Bayramlarında et dağıtımı olarak öne çıkan kalıcı olmayan faaliyetlerin müessir sonuçlar üretmesi beklenemez. Kaldı ki bu faaliyetlerin yüksek derecede insani enerji tükettiğini de hatırda tutmak gerekir. Külfet ve nimet ilişkisi kurulduğunda sonucun sadra şifa bir sonuca taalluk edememesi hususunda artık insani yardım faaliyetlerinin mahiyetini esastan tartışmak gerekiyor. Bu bağlamda İslam dünyasının mevcut gerçekliği bağlamında bir infak fıkhının ve insani yardım stratejisinin üretilmesi elzemdir.
İslam dünyasının uğradığı en büyük felaket şüphesiz sömürgeciliktir. Sömürgeciliğin uğramadığı, zulmün tahrip etmediği tek bir İslam beldesi yoktur. Asya’dan Avrupa’ya, Avrupa’dan Afrika’ya çok geniş bir coğrafyada Müslümanlar sömürülmüş, toplumsal organizasyonları ortadan kaldırılarak yokluk, yoksulluk ve yoksunluk içinde bırakılmışlardır.
İslam dünyasına yapılacak olan insani yardımların merkezinde bu olumsuzlukları giderecek kalıcı faaliyetler olmalıdır. Bu bağlamda;
1- İnfak, zekât, fitre, kurban fıkhı üretilerek bu mali ibadetlerden doğan finansal değerler, en başta direkt hayata dokunacak mesleki eğitime, geniş tabanlı iktisadi işletmelerin kurulmasına yönlendirilmelidir.
2- Mesleki eğitimden kasıt; her türden tarımsal işletmecilik, tarımsal işletmecilikten doğan ürünleri değerlendirecek ve tarımın sürdürülebilirliğini sağlayabilecek tarıma dayalı küçük sanayi işletmeciliği, marangozluk, inşaat ustalığı gibi her türden zanaat erbabının yetiştirilmesidir. İslam dünyasında vasıflı eleman ihtiyacı doktor, mühendis vb üst düzey elemanlar değildir. Zira esas toplumsal ivmeyi sağlayan alttan yukarı oluşacak basınçtır. Eğitim süreleri kısa olan ve direkt hayatın içine karışacak vasıfta elemanların yetiştirilmesi, ait oldukları toplumsal hayata yüksek bir dinamizm getirecektir.
3- Geniş tabanlı iktisadi işletmelerin oluşturulmasından kasıt; özellikle tarımsal faaliyetlerin merkezde olduğu iktisadi işletmelerdir. Bir şeyler üretmenin hazzı ve üretilen şeylerin bir zincir halinde başka temel ihtiyaçları giderecek ürünlere dönüşmesi, ataleti ve ataletten kaynaklı yoksulluğu ve çaresizlik duygusunu ortadan kaldıracaktır.
İslam dünyası siyasal bir lider, sadece bir şeyler öğütleyen bir ağabey beklemiyor. Direkt hayata dokunan, toplumsal değişim ve dönüşümü sağlayabilecek enerjiyi açığa çıkarabilecek nitelikleri gün yüzüne çıkarabilecek rehberleri bekliyor. İslam dünyasının uyanmasını ve üzerindeki ölü toprağını üstünden atmasını istiyorsak soyut ideolojik yüklemelerden ve yılda birkaç gün görünerek kardeşlik nutukları atmaktan artık vaz geçilmeli ve her defasında bir balık vermeyi değil balık tutmayı öğretmeli. Mali ibadetlerden doğan finansal değerleri bu mantık dâhilinde harekete geçirmek bu kadar zor olmamalı.
İlgili Yazılar
İbn-i Haldun’a Göre Devlet: Doğası, Kuruluşu, Gelişimi ve Tavırları
Ona göre devlet toplumsal bir zorunluluğun ifadesidir. Bu zorunluluğu o, şöyle ifade etmektedir: “Mülk, insan için tabiî bir mansıptır… insanlar için yaşamak ve var olmak, zaruri ihtiyaçlarını ve gıdalarını temin etmek üzere bir araya gelmeleri ve yekdiğerleriyle yardımlaşmaları sayesinde mümkündür.
Nas Bağımlılığı ve Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” Filmi
Fıkhın, kendini güncelleme kabiliyeti sayesinde Müslüman toplumlarda ortaya çıkan birçok probleme asırlar boyunca etkin çözümler ürettiğini ifade etmek hakkaniyetli bir değerlendirme olur. Ancak özellikle son iki asra gelindiğinde bu durumun belirli ölçüde değişiklik arz ettiği gözlenmektedir. Tek bir nedene indirgenemeyecek kadar girift olan bu değişimin temelinde Müslüman toplumların Batı karşısında siyasi hâkimiyetlerini kaybetmesi yatmaktadır.
Özgür Olmayan Aydın Sadece Kelime Kalpazanıdır
Tolstoy’un bir sözünü hatırlıyorum; “Tanrı insanı özgür kılar.” Buna gerçekten inanıyordu Tolstoy ve sık söylediği bir sözü vardı; “İnsanlar özgürlüğümü kısıtlıyorlar ve özgür olabilmem için Tanrıyla başbaşa kalabilmeliyim…” diyordu. Nitekim insanlardan kaçtığı ve belki de İstanbul’a gelmek üzere yola çıktığında yaşlı bedeni Rusya steplerinin soğuğuna dayanamaz ve ebedi özgürlüğüne yürür. “Tanrı’nın egemenliği içinizdedir” diyerek insanları …
Duvarların Ötesine Yolculuk; İslam Düşünce Geleneğinde Kadın
“Kadın”ve “İslam’ın kadına bakışı” meselesi beni her zaman için ilgilendiren konuların başında gelmiştir. Başta İslam düşüncesinin ve Müslüman kadının hayatı kuşatan önemli noktalarda yer alamamasının nedeni yukarıda saydığım, örneklerini çoğaltabileceğimiz “donmuş zihniyet” olduğu açıkça görülmektedir. Kadın konusundaki bakış açısı dinin özünden ve derinliğinden uzaklaşmış adeta taşlaşmış bir düşüncenin ürünüdür. Sözünü ettiğim bakış açısı, kadının İslam’daki ve sosyal hayattaki konumu konusunda zamanın şartlarına ve İslam’ın maslahatına uygun şekilde düşünce üretmek şöyle dursun aksine kadının sosyal alanda yer almasını tehlikeli addetmektedir.
Kurulu Sistemlerin Truva Atı Olmak
Zor yıllarda aydın olmak… Ya da aydına ihtiyaç duymak… Cesaretin budandığı, korkunun egemen kılındığı zamanlarda… Bid’atlerle kucaklaşıldığı, düş kurulmasına bile engellerin çıktığı zamanlarda… Sarsıcı, dönüştürücü, yozlaştırıcı, bir değişim sürecinden geçilmektedir. Bu değişim sürecinde özellikle Müslüman aydınlarda, öncü kadrolarda düşünsel bakımdan yalpalamalar yaşanmakta, görece olumluluklara razı olmanın, bazı imkânlar elde etmenin etkisiyle sistem içi değişime eklemlenmeler …