Günümüzde toplumlar, iletişim ve bilişim dünyasında meydana gelen gelişmelere paralel olarak daha hızlı bir değişim geçirmekte ve bunun sonucu olarak da kuşaklar arasında ciddi çatışmalar ortaya çıkmaktadır. Biraz da kaçınılmaz olan bu durum yeni kuşakların bir önceki kuşağın değerlerini önemli ölçüde sorgulayıp bu değerlerle arasına ciddi mesafeler koymalarını hatta zaman zaman bu değerlere karşı hasmane bir tutum takınmalarını beraberinde getirebilmektedir.
Zamana, şartlara ve ihtiyaçlara bağlı olarak toplumların değişmesi kaçınılmaz bir durumdur. Doğal seyrinde devam eden bu değişime yapılacak harici müdahaleler ise toplumu ayakta tutan temel değerlerin zarar görmesine ve beraberinde toplumsal sorunlara neden olur. Bu sebeple bir toplumda meydana gelen değişmenin zorunlu olduğunu kabul etmeli fakat bu değişimin doğal seyri içerisinde gerçekleşmesi gerektiğini gözden uzak tutmamalıyız.
Bu hızlı değişim süreci, sadece İslam dünyasını değil, bütün dünyayı ciddi anlamda etkisi altına almış durumdadır. Bu değişimi yönlendiren güç, motivasyonunu “daha seküler, daha hedonist bir yaşam tarzını tüm dünya insanlarına benimsetmek” idealinden almaktadır. Dünya artık eskisi gibi ihtiyaçların daha çok toplumda üretilen yerli ürünlerle karşılandığı ve ihtiyaç kadarının harcandığı bir dünya değil. Aksine televizyon, sosyal medya ve reklam gibi etkenlerle tüketimin tahrik edildiği, ihtiyaç olmayan birçok şeyin birer ihtiyaç olarak insanlara sunulduğu bir dünya. Özellikle de kredi kartları ve kredilerle tüketimin iyice körüklendiği, buna direnenlerin sayısının günden güne azaldığı bu ortamda yardımlaşmak, infak etmek, karşılıksız borç vermek vs toplumsal birer değer olmaktan çıkıyor. Hatta yapılabilmesi muhtemel bazı yardımların da ihtiyaçların çokluğu bahanesiyle ertelenmesine de sebep olabiliyor/oluyor.
Oysa bir toplumu ayakta tutan değerlerin başında gelen yardımlaşma/infak unutulduğunda, faizin çekinilecek bir şey olmadığı kanıksandığında ve üstüne toplum, tüketim konusunda tahrik edildiğinde, insanların faiz sarmalının içine düşmesi kaçınılmaz oluyor. Sadece bireyler değil, toplumlar ve hatta ülkeler de faiz sarmalının içinde debelenip duruyor. Zannetmeyin ki sadece bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin sorunu bütün bunlar. En gelişmiş ekonomiler dahi bu sarmalın içinde debeleniyor; hem kendi geleceklerinin hem de çocuklarının ve torunlarının geleceğinin ipotek altına alınmasına göz yummak zorunda kalıyorlar. Sorun küresel bir sorun. Dolayısıyla değerlerimizde meydana gelen aşınma, beraberinde ciddi bir sömürüyü getiriyor. Oysaki toplumsal değerlerimizi canlı tutabilseydik, tüketim alışkanlıklarımızın bu kadar hızlı değişmesinin önüne geçebilseydik, en önemlisi de infak ve yardımlaşma konusunda değerlerimizi hakkıyla yaşatabilseydik durum çok daha farklı olabilirdi.
Toplumda var olan yoksulluğun ve açlığın giderilmesi sorumluluğunu İslam, toplumun kendisine yükler. Zekât, infak, karz-ı hasen gibi zengin ile fakir arasında birer köprü vazifesi gören uygulamalar, toplumsal huzurun temininde önemli bir işlev görür. Yoksa steril mahalleler kurmak, güvenlikli sitelerde oturmak ya da güvenlik sistemleri bize daha güvenli bir dünya vadetmez. Temel ihtiyaçlarını karşılamakta ciddi sıkıntılar yaşayan bir insan, toplumun bir kesiminin lüks ve şatafat içinde yaşadığını gördüğünde içten içe bir kırgınlık hissedecektir. Bu durum uzun süre yaşandığında kırgınlık kızgınlığa, kızgınlık ise nefrete dönüşebilecektir. Uzun süre devam eden bu durum saldırganlığa da evrilebilecektir. Dolayısıyla asıl güvenlik paylaşım ahlâkını tesis edebilmekle mümkün. İhtiyaç halinde olan bir insan kendine uzanacak bir yardım elinin varlığını yanında hissettiği zaman toplumsal barış sağlanmış olur.
Elbette yardımlaşma ve karşılıksız borç verme gibi değerler tamamen yok olmuş değil. Hatta bütün bu değerlerin yaşatılması noktasında birtakım dernekleşmelerin de var olduğunu biliyoruz. Ancak bütün bunlar küresel çaptaki sorunu çözmeye yetmiyor. Belki de bir yönüyle sorunun ötelenmesine hizmet edebiliyor. Yardım kuruluşları kurumsal anlamda daha geniş çaplı yardım faaliyetleri organize etse de toplumu oluşturan bireyler arasındaki birlikteliği tesis etme anlamında aynı işlevi göremeyebiliyor.
Toplumsal adaletsizliğin giderilmesi, toplumları sarmalına almış faiz batağının nedenlerinin tespiti ve İslami bir çerçevede kalarak bu sorunların bertaraf edilmesi ve yerine getirilmesi gereken sistemin fıkhının üretilebilmesi gibi bir sorumluluğumuzun olduğunun unutulmaması elzemdir. Yoksa yapacağımız yardım faaliyetleri dünya üzerinde kurulmuş sömürü düzenin devamına hizmet eden, onun ömrünü uzatan bir şekle de bürünebilir. Asıl mücadele alanı burası olmalıdır. Bu sebeple İslami mücadelenin sadece bir yardımlaşma faaliyetine indirgenmemesi, daha derinlerde yatan problemlerin bertaraf edilmesi ve bu sorunlarla topyekûn bir mücadelenin sürdürülmesi önemlidir.
Ayrıca yardım ve gösterinin asla bir araya gelmemesi gerekir. Yardımın görünür kılınması, bunun bir gösteriye dönüşmesi ve özellikle de bunun Ramazan ayına has bir uygulama şeklini alması yanlıştır. Böyle bir uygulama, yardım faaliyetlerinin yardıma muhtaçlarla ilgili bir şey olmaktan çıkmasına, yardım yapan kuruluşlarla ilgili bir şeye, daha açık bir ifadeyle, reklama dönüşmesine hatta Ramazan ayının bir “tüketim ayı” olarak algılanmasına neden olabilir.
Dolayısıyla her türlü gösterişten/gösteriden uzak durulması, yardımlaşmanın bir gösteriye dönüştürülmemesi, maksadın gerçekleştirilmesi açısından önemlidir. Yardımlaşmanın açıktan yapılabileceği yerler olmakla birlikte asıl olan bu işin gizli olmasıdır. Yoksa yaptığımız infak birilerinin gönlünün kırılmasına, onurunun rencide olmasına sebep olabilir ki böyle bir durumda yapılan yardımların Allah katında da bir değeri olmaz.
Sonuç olarak, önemli değerlerimizden olan infak, yardımlaşma ve karz-ı hasen gibi hasletlerin canlandırılması, toplumsal yapımızın sağlıklı bir hal almasına hizmet edecektir. Yoksa bugün bir tüketim toplumu haline gelmiş olan yaşantımız bütün İslami görüntüsüne rağmen -her ne kadar kabullenmek istemesek de- İslam’dan oldukça uzaktır.
Geçmişten günümüze kadar gelen tüm pedagogların/eğitimcilerin cevabını aradığı temel sorulardan biri de: “Bilgi, muhataba en iyi şekilde nasıl aktarılabilir?” sorusu olmuştur. Bu soruya cevap sadedinde ortaya koyulmuş birçok çaba disiplin haline getirilerek ‘öğretim yöntem ve teknikleri’ olarak adlandırılan çalışmaların ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir.
“Bilir misin nedir o sarp yokuş? Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmaktır. Veya açlık gününde muhtaçları doyurmaktır. Mesela yakın olan bir yetimi, ya da evsiz, barksız, yurtsuz, yuvasız bir düşkünü… Daha sonra iman edenlerden olmak ve birbirine hakkı ve merhameti tavsiye etmektir”. Beled/12-17 Bir nefes, bir nefes daha diyorum… Bir nefes daha istiyorum Allah’ım! Şu uçlarını …
Modernizmin dayattığı şeffaf ağ toplumu projesi insanı insan kılan pek çok dini, fıtri veya kültürel değeri kendi varoluşu için tehdit olarak görmektedir. Bu değerlerin en başında ise şüphesiz mahremiyet gelmektedir. Çünkü; biricikliğimizi, özgünlüğümüzü ve kişisel varlığımızı mahrem sınırlarımız korur. Oysa bizim olanı, bize ait olanı başkalarına açtığımızda artık o aynı zamanda kamusallaşmıştır da. Ancak insan, ahlakı, bilgisi, tecrübesi gibi ulvi değerleriyle kamusal alana katkı sağlayan bir özne olmalıyken, kamusal alanın bir nesnesi olmamalıdır.
İnsan olma gerçeği siyah- beyaz, Kürt- Türk, zengin- fakir, güçlü- güçsüz, aristokrat- proleter diye sınıflara ayırılınca biri diğerini farklı görmeye başladı. Hâlbuki hepsi de etten kandan müteşekkil, ihtiyaçları aynı olan, acıkan, uyuyan, hasta olan ve bir diğerinin yardımına muhtaç olan varlıklardı. Çoğalma tutkusu, yok olma endişesi, gelecek kaygısı, geçmişin korkusu hepsinde vardı. Güçlü olma çabası güçsüzü ezmek içindi. Ötekine kene gibi yapışıp semirdikçe güçlenir, semirdiğini güçsüzleştirdikçe pazusu kuvvetlenir, bununla iftihar eder, semirmeye devam ederdi zavallı muhteris insan.
Geçici bir konaklama yeridir dünya. Ölüm ile sona erecek değildir hayat. Bu dünyada mukim değil yolcudur insan. Ahiret yurduna alınan bir davettir insanın dünyaya gelişi. Asıl olan, kalıcı olan yerdir. Kalıcı olan yer ise ahiret yurdudur.
Toplumu Ayakta Tutan Değer: Yardımlaşma
Günümüzde toplumlar, iletişim ve bilişim dünyasında meydana gelen gelişmelere paralel olarak daha hızlı bir değişim geçirmekte ve bunun sonucu olarak da kuşaklar arasında ciddi çatışmalar ortaya çıkmaktadır. Biraz da kaçınılmaz olan bu durum yeni kuşakların bir önceki kuşağın değerlerini önemli ölçüde sorgulayıp bu değerlerle arasına ciddi mesafeler koymalarını hatta zaman zaman bu değerlere karşı hasmane bir tutum takınmalarını beraberinde getirebilmektedir.
Zamana, şartlara ve ihtiyaçlara bağlı olarak toplumların değişmesi kaçınılmaz bir durumdur. Doğal seyrinde devam eden bu değişime yapılacak harici müdahaleler ise toplumu ayakta tutan temel değerlerin zarar görmesine ve beraberinde toplumsal sorunlara neden olur. Bu sebeple bir toplumda meydana gelen değişmenin zorunlu olduğunu kabul etmeli fakat bu değişimin doğal seyri içerisinde gerçekleşmesi gerektiğini gözden uzak tutmamalıyız.
Bu hızlı değişim süreci, sadece İslam dünyasını değil, bütün dünyayı ciddi anlamda etkisi altına almış durumdadır. Bu değişimi yönlendiren güç, motivasyonunu “daha seküler, daha hedonist bir yaşam tarzını tüm dünya insanlarına benimsetmek” idealinden almaktadır. Dünya artık eskisi gibi ihtiyaçların daha çok toplumda üretilen yerli ürünlerle karşılandığı ve ihtiyaç kadarının harcandığı bir dünya değil. Aksine televizyon, sosyal medya ve reklam gibi etkenlerle tüketimin tahrik edildiği, ihtiyaç olmayan birçok şeyin birer ihtiyaç olarak insanlara sunulduğu bir dünya. Özellikle de kredi kartları ve kredilerle tüketimin iyice körüklendiği, buna direnenlerin sayısının günden güne azaldığı bu ortamda yardımlaşmak, infak etmek, karşılıksız borç vermek vs toplumsal birer değer olmaktan çıkıyor. Hatta yapılabilmesi muhtemel bazı yardımların da ihtiyaçların çokluğu bahanesiyle ertelenmesine de sebep olabiliyor/oluyor.
Oysa bir toplumu ayakta tutan değerlerin başında gelen yardımlaşma/infak unutulduğunda, faizin çekinilecek bir şey olmadığı kanıksandığında ve üstüne toplum, tüketim konusunda tahrik edildiğinde, insanların faiz sarmalının içine düşmesi kaçınılmaz oluyor. Sadece bireyler değil, toplumlar ve hatta ülkeler de faiz sarmalının içinde debelenip duruyor. Zannetmeyin ki sadece bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin sorunu bütün bunlar. En gelişmiş ekonomiler dahi bu sarmalın içinde debeleniyor; hem kendi geleceklerinin hem de çocuklarının ve torunlarının geleceğinin ipotek altına alınmasına göz yummak zorunda kalıyorlar. Sorun küresel bir sorun. Dolayısıyla değerlerimizde meydana gelen aşınma, beraberinde ciddi bir sömürüyü getiriyor. Oysaki toplumsal değerlerimizi canlı tutabilseydik, tüketim alışkanlıklarımızın bu kadar hızlı değişmesinin önüne geçebilseydik, en önemlisi de infak ve yardımlaşma konusunda değerlerimizi hakkıyla yaşatabilseydik durum çok daha farklı olabilirdi.
Toplumda var olan yoksulluğun ve açlığın giderilmesi sorumluluğunu İslam, toplumun kendisine yükler. Zekât, infak, karz-ı hasen gibi zengin ile fakir arasında birer köprü vazifesi gören uygulamalar, toplumsal huzurun temininde önemli bir işlev görür. Yoksa steril mahalleler kurmak, güvenlikli sitelerde oturmak ya da güvenlik sistemleri bize daha güvenli bir dünya vadetmez. Temel ihtiyaçlarını karşılamakta ciddi sıkıntılar yaşayan bir insan, toplumun bir kesiminin lüks ve şatafat içinde yaşadığını gördüğünde içten içe bir kırgınlık hissedecektir. Bu durum uzun süre yaşandığında kırgınlık kızgınlığa, kızgınlık ise nefrete dönüşebilecektir. Uzun süre devam eden bu durum saldırganlığa da evrilebilecektir. Dolayısıyla asıl güvenlik paylaşım ahlâkını tesis edebilmekle mümkün. İhtiyaç halinde olan bir insan kendine uzanacak bir yardım elinin varlığını yanında hissettiği zaman toplumsal barış sağlanmış olur.
Elbette yardımlaşma ve karşılıksız borç verme gibi değerler tamamen yok olmuş değil. Hatta bütün bu değerlerin yaşatılması noktasında birtakım dernekleşmelerin de var olduğunu biliyoruz. Ancak bütün bunlar küresel çaptaki sorunu çözmeye yetmiyor. Belki de bir yönüyle sorunun ötelenmesine hizmet edebiliyor. Yardım kuruluşları kurumsal anlamda daha geniş çaplı yardım faaliyetleri organize etse de toplumu oluşturan bireyler arasındaki birlikteliği tesis etme anlamında aynı işlevi göremeyebiliyor.
Toplumsal adaletsizliğin giderilmesi, toplumları sarmalına almış faiz batağının nedenlerinin tespiti ve İslami bir çerçevede kalarak bu sorunların bertaraf edilmesi ve yerine getirilmesi gereken sistemin fıkhının üretilebilmesi gibi bir sorumluluğumuzun olduğunun unutulmaması elzemdir. Yoksa yapacağımız yardım faaliyetleri dünya üzerinde kurulmuş sömürü düzenin devamına hizmet eden, onun ömrünü uzatan bir şekle de bürünebilir. Asıl mücadele alanı burası olmalıdır. Bu sebeple İslami mücadelenin sadece bir yardımlaşma faaliyetine indirgenmemesi, daha derinlerde yatan problemlerin bertaraf edilmesi ve bu sorunlarla topyekûn bir mücadelenin sürdürülmesi önemlidir.
Ayrıca yardım ve gösterinin asla bir araya gelmemesi gerekir. Yardımın görünür kılınması, bunun bir gösteriye dönüşmesi ve özellikle de bunun Ramazan ayına has bir uygulama şeklini alması yanlıştır. Böyle bir uygulama, yardım faaliyetlerinin yardıma muhtaçlarla ilgili bir şey olmaktan çıkmasına, yardım yapan kuruluşlarla ilgili bir şeye, daha açık bir ifadeyle, reklama dönüşmesine hatta Ramazan ayının bir “tüketim ayı” olarak algılanmasına neden olabilir.
Dolayısıyla her türlü gösterişten/gösteriden uzak durulması, yardımlaşmanın bir gösteriye dönüştürülmemesi, maksadın gerçekleştirilmesi açısından önemlidir. Yardımlaşmanın açıktan yapılabileceği yerler olmakla birlikte asıl olan bu işin gizli olmasıdır. Yoksa yaptığımız infak birilerinin gönlünün kırılmasına, onurunun rencide olmasına sebep olabilir ki böyle bir durumda yapılan yardımların Allah katında da bir değeri olmaz.
Sonuç olarak, önemli değerlerimizden olan infak, yardımlaşma ve karz-ı hasen gibi hasletlerin canlandırılması, toplumsal yapımızın sağlıklı bir hal almasına hizmet edecektir. Yoksa bugün bir tüketim toplumu haline gelmiş olan yaşantımız bütün İslami görüntüsüne rağmen -her ne kadar kabullenmek istemesek de- İslam’dan oldukça uzaktır.
İlgili Yazılar
Tebliğde Anlatım Yöntemi ve Muhatabı Tanımanın Önemine Dair
Geçmişten günümüze kadar gelen tüm pedagogların/eğitimcilerin cevabını aradığı temel sorulardan biri de: “Bilgi, muhataba en iyi şekilde nasıl aktarılabilir?” sorusu olmuştur. Bu soruya cevap sadedinde ortaya koyulmuş birçok çaba disiplin haline getirilerek ‘öğretim yöntem ve teknikleri’ olarak adlandırılan çalışmaların ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir.
Sarp Yokuşu Aşabilmek
“Bilir misin nedir o sarp yokuş? Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmaktır. Veya açlık gününde muhtaçları doyurmaktır. Mesela yakın olan bir yetimi, ya da evsiz, barksız, yurtsuz, yuvasız bir düşkünü… Daha sonra iman edenlerden olmak ve birbirine hakkı ve merhameti tavsiye etmektir”. Beled/12-17 Bir nefes, bir nefes daha diyorum… Bir nefes daha istiyorum Allah’ım! Şu uçlarını …
Ağ Toplumu ve Mahremin İfşası
Modernizmin dayattığı şeffaf ağ toplumu projesi insanı insan kılan pek çok dini, fıtri veya kültürel değeri kendi varoluşu için tehdit olarak görmektedir. Bu değerlerin en başında ise şüphesiz mahremiyet gelmektedir. Çünkü; biricikliğimizi, özgünlüğümüzü ve kişisel varlığımızı mahrem sınırlarımız korur. Oysa bizim olanı, bize ait olanı başkalarına açtığımızda artık o aynı zamanda kamusallaşmıştır da. Ancak insan, ahlakı, bilgisi, tecrübesi gibi ulvi değerleriyle kamusal alana katkı sağlayan bir özne olmalıyken, kamusal alanın bir nesnesi olmamalıdır.
Birlikte Yaşamak Neden Zor Olsun?
İnsan olma gerçeği siyah- beyaz, Kürt- Türk, zengin- fakir, güçlü- güçsüz, aristokrat- proleter diye sınıflara ayırılınca biri diğerini farklı görmeye başladı. Hâlbuki hepsi de etten kandan müteşekkil, ihtiyaçları aynı olan, acıkan, uyuyan, hasta olan ve bir diğerinin yardımına muhtaç olan varlıklardı. Çoğalma tutkusu, yok olma endişesi, gelecek kaygısı, geçmişin korkusu hepsinde vardı. Güçlü olma çabası güçsüzü ezmek içindi. Ötekine kene gibi yapışıp semirdikçe güçlenir, semirdiğini güçsüzleştirdikçe pazusu kuvvetlenir, bununla iftihar eder, semirmeye devam ederdi zavallı muhteris insan.
Kim Yolcu Değil Ki Bu Dünyada?
Geçici bir konaklama yeridir dünya. Ölüm ile sona erecek değildir hayat. Bu dünyada mukim değil yolcudur insan. Ahiret yurduna alınan bir davettir insanın dünyaya gelişi. Asıl olan, kalıcı olan yerdir. Kalıcı olan yer ise ahiret yurdudur.