İslam, dünyada üstün olarak insanca yaşamanın yolunu göstermiş ve Müslümanları buna teşvik etmiştir. Kur’an’a baktığımızda çalışmak, kazanmak, açık ve gizli infak etmek, yardım etmek, mal ve can ile cihad etmek, zekât vermek vd. konuların neredeyse namaz, oruç, hac ve diğer ibadetlerden daha çok yer tuttuğunu görüyoruz. Çünkü maddi güce sahip olmadan ayakta kalabilmek, düşmana karşı koyabilmek, hayır işlemek ve ahireti kazanmak mümkün değildir.
Onun için dünya nimetlerini kendilerine yasaklayan ve çalışıp kazanmadan başkalarının verecekleriyle yaşamayı takva sanan düşüncesizler için Yüce Allah: “De ki, Allah’ın kulları için yarattığı ziyneti, temiz ve hoş yiyecekleri haram kılmak kimin haddine! Bütün bu nimetler dünya hayatında mü’minler içindir. Kıyamet günü ise tüm nimetler yalnız mü’minlerin olacaktır.” (7 A’raf/32) buyurmaktadır.
Onun için inen ilk surelerde yüce Allah infakı ve yardımlaşmayı teşvik ederek bunu yapmayanları şiddetle kötülemektedir. Davete karşı çıkan müşrik liderlerinden birine hitap ederek şöyle buyurur:
“O, sarp yokuşu aşmaya çalışmadı. Sarp yokuşun ne olduğunu bilir misin? Sarp yokuş, köleyi/esiri özgürlüğüne kavuşturmaktır yahut açlığın kol gezdiği bir zamanda akrabadan/yakında bulunanlardan bir yetimi yahut yerlerde sürünen bir zavallıyı doyurmaktır. Bunun yanında sabırlı ve merhametli olmayı tavsiye etmektir.” (90 Beled/11-17)
Mekke’de müşriklerin baskı ve zulümlerinden kaçarak Medine’ye göç eden Müslümanlara kapılarını açtığı, barındırdığı, yedirip içirdiği ve savunduğu için Ensar’ın Kur’an’da ne kadar övüldüğü bilinmektedir.
“İmanı uğrunda Mekke’den Medine’ye hicret eden, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad eden mü’minler ile onlara Medine’de yer yurt verip kucak açan mü’minler birbirlerinin gerçek dostu ve yardımcısıdır…”(7 A’raf/72, 74).
“Öncü olan ensar ve muhacirler ve onların yolunu güzelce izleyenlerden Allah razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Onlara içinde ırmakların aktığı cennetler hazırlamıştır. Orada ebedi kalacaklardır. İşte büyük başarı budur.” (5 Maide/100)
Tarihin her döneminde bu tür olaylar yaşandığı gibi, bugün de İslam coğrafyasında ve başka yerlerde fazlasıyla yaşanmaktadır. Bu olaylarda her türlü şiddete, göçe, sefalete, zulme ve yoksulluğa maruz kalan insanlara karşı mü’minlerin duyarsız kalması asla imanla bağdaşmaz. Bu duruma düşen kişilerin Müslüman veya gayrimüslim olması da fark etmez. Son tahlilde önce insanlıkta kardeşiz, sonra imanda kardeşiz. Bunun gerekliliğini ve önemini anlamak için bir an için olsun kendimizi bu insanların yerine koymamız yeterlidir. Ortadoğu’da, Afrika’da, Afganistan’da, Arakan’da ve daha birçok yerde bunun örneklerini görüyoruz. Bu manzara karşısında seyirci kalmak veya yardım elini uzatmamak Müslümanlıkla ve insanlıkla bağdaşmaz.
Toplumumuzda Müslümanlar, Allah’a şükür, az çok bunun bilincinde olduğu için ellerinden geldiği kadar bu duruma düşen kişilere yardım etmekte, organize olarak yardım dernekleri ve kuruluşları oluşturarak, yiyecek ve içecekten sağlığa, ilaçtan barınmaya kadar, ihtiyaç duyulan her alanda yardımcı olmaya çalışmaktadırlar. Toplumun bu konudaki duyarlığını ve gayretlerini görmemek, takdir etmemek haksızlık ve nankörlük olur. Onun için toplumun bu duyarlığına ve çabalarına kendim teşekkür etmek istiyorum, Allah, gerek malıyla gerekse canıyla katkı ve hizmet sunanlardan razı olsun, diyorum. Gönül ister ki bu tür olaylar yaşanmasın, kimseler bu duruma düşmesin ve insanlar işlerini güçlerini, aile ve yurtlarını bırakarak bu işlerle uğraşmaya mecbur kalmasınlar. Ama sünnetullah her zaman ve her yerde işlemektedir. Allah’a, ahirete, helal harama ve bunun hesabının sorulup cezasını çekeceğine inanmayan müşrikler, kâfirler, zalimler, barbarlar, katiller ve sömürücüler olacak, inananlar ve iyiler de bunlara karşı mücadele edecektir. Cennet ucuz değil, cehennem lüzumsuz değildir.
İslam, mü’minlerin çok çalışmasını, düşmana karşı kuvvet hazırlamasını, onunla bildikleri ve bilmedikleri düşmanı her türlü saldırıdan caydırmalarını (8 Enfal/60), sahip oldukları şeylerden gece ve gündüz, açık ve gizli infak etmelerini emrederken, iç ve dış etkenlerle vahyin ve onun uygulaması olan sünnetin yolundan meydana gelen sapmalarla bu anlayış zaman içinde altüst olmuş, çalışmayı, kazanmayı, infak etmeyi, zekât vermeyi, güçlü olmayı, mal ve can ile cihad etmeyi emreden vahyin söyledikleri göz ardı edilmiş veya tersine çevrilmiştir.
Bunun sonucu olarak bir zamanlar dünyaya liderlik ve örneklik eden Müslümanlar, gün gelmiş çalışmayı, kazanmayı, infak etmeyi ve kuvvet hazırlamayı, malları ve canlarıyla cihad etmeyi kötüleyecek hale gelmiş, bunun sonucu olarak da duraklamış, gerilemiş, çökmüş ve hem kendilerinin hem dinlerinin düşmanı olan topluluklara yenik düşerek avuç açar duruma düşmüşlerdir. Bugün İslam âleminin Batı karşısındaki durumu budur.
Bu yazıyı yazdığım 14 Mayıs 2018 günü Siyonizmin en büyük destekçisi ve koruyucusu ABD tarafından Kudüs Siyonist İsrail’in başkenti ilan ediliyor ve ABD, büyükelçiliğini oraya taşıyordu. Bunu protesto eden silahsız ve korumasız Filistinli kardeşlerimizden yüzlercesi şehit ediliyor, binlercesi yaralanıyor yahut ekmeksiz, susuz, ilaçsız ve ışıksız tutuldukları Yahudi zindanlarına gönderiliyordu. Bütün bunlara karşı bir şey yapamayan bir buçuk milyarlık İslam âleminin, çağımızın ağlama duvarı durumundaki Birleşmiş Milletler’de ağlamaktan yahut nutuk atmaktan başka ellerinden hiçbir şey gelmemektedir. Sebebi de ”Düşmana karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet …hazırlayın!” (8 Enfal/60) ayetindeki Allah’ın emrini farz olarak görmemiş olması, bunun için çalışmaması, yatırım ve üretim yapmamasıdır. Bunun sebebi, merhum Akif’in:
Çalış dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun
Onun hesabına birçok hurafe uydurdun
Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya, dediği gibi dini hurafelere ve oyuncağa çevirmesidir.
Bu gerçekler karşısında fakirlik edebiyatı yaparak çalışmayı, kazanmayı, mal mülk sahibi olmayı, kuvvet hazırlamayı, infak etmeyi vd kötüleyenlerin, insanları ondan soğutanların, fakirlerin zenginlerden önce cennete gideceği edebiyatıyla kendilerini avutanların Kur’an’la bir ilgisinin olmadığını bilmeliyiz. Fakat ne yazık ki başından sonuna kadar kişilerin ancak yaptıklarının karşılığını göreceğini söyleyen Kur’an elimizde olmasına karşın bu mistik anlayışlar Müslümanları yüzyıllardır esir almış ve uyuşturarak bugünkü kahredici duruma düşürmüştür. Bunun bir numaralı sebebi ve sorumlusu da mistik anlayışlar ve tasavvufi felsefelerdir.
Tasavvufçular, İslam’ın dünya hayatını mutlak olarak kötülediğini ve terkedilmesini istediğini sanmış, bunun neticesi olarak tembelliğe ve dünyadan el-etek çekmeye gitmiş, tekke ve zaviyelere kapanmış ve bunu da dindarlığın zirvesi olarak topluma anlatmışlardır. Bununla da yetinmeyerek dünyadan nefret ettirmek için hadisler uydurmuş ve insanları ondan soğutma yoluna gitmişlerdir.
Mesela: “Dünyayı terk etmek, ona sabretmekten daha zor ve Allah yolunda kılıç darbesinden daha çetindir. Kim dünyayı terk ederse, Allah ona şehitlere verdiğinin aynısını verir. Dünyayı terk etmek ise, az yemek ve insanların övgülerinden nefret etmektir.” “Dünyada iyilerin en büyük süsü, dünyaya iltifat etmemeleridir.” “Dünya sevgisi her günahın başıdır.” “Rasulullah bir çöplüğün başında durmuş ve şöyle buyurmuştur: Geliniz, dünyaya bakınız! Sonra çöplükten çürümüş bir bez parçası ve çürümüş kemikler eline alarak “Dünya işte budur.” demiştir.” “Yüce Allah, yarattıkları arasında en fazla dünyadan nefret eder. Yarattığı günden beri ona bakmamıştır.” “En büyük gayesi dünya olan kimsenin Allah’la bir ilişkisi yoktur.”
Ne üzücüdür ki, tasavvufçuların hücceti olarak Gazzali, İhya-u Ulumi’d-Din kitabını, dünyadan soğutan ve onu kötüleyen haber, hikâye ve bu türden uydurma hadislerle doldurmuş ve Müslümanların dünyalarını ihmal ederek emperyalizme yem olmalarına, hayatta gerileyip ayaklar altında ezilmelerine bir şekilde destek olmuştur. Tasavvufta meşhur diğer kitapların bundan hiçbir farkı yoktur.
Tembelliğe, işsizliğe ve malı Allah’ı anmaktan alıkoyan bir engel görmeye çağrı, abdestli kapitalistler diye eleştirilenlerin yaptığı gibi malı har vurup harman savurma çağrısı kadar tehlikeli bir çağrıdır. Çünkü böyle bir çağrı çalışıp kazanmaya, yeryüzünü imar etmeye, kısaca İslam’ın öğretilerine ve Rasulullah’ın sünnetine göre yaşamaya aykırıdır. İslam’ı diğer dinlerden ayıran en büyük özelliklerden biri, dünya işlerini ve sosyal ilişkileri düzenlemesi ve bunun için hükümler ve kurallar koymasıdır. Bu ilişkilerin büyük çoğunluğu da çalışma, kazanma ve harcama ile ilgilidir.
İslam, çalışma, kazanma ve insanlara yararlı olma dinidir. Hiçbir zaman tembellik, işsizlik ve asalaklık dini değildir. Çalışmamaya, tembelliğe, maldan kaçmaya ve onu kötü görmeye çağrının neticesi fakirlik, yoksulluk ve geriliktir.
Başka milletlere avuç açmak ve boyundurukları altına girmektir. İslam ise bundan şiddetle sakındırmış ve insanlara ancak amellerinin karşılığını göreceklerini söylemiştir. Bu amellerin en önemlilerinden biri de maldan yapılan infak ve yardım harcamalarıdır.
Tasavvufun, Müslümanları, çalışıp kazanmaktan, infak etmek ve düşmana karşı kuvvet hazırlamaktan nasıl alıkoyduğunu göstermesi için bir örnek vermekle yetineceğiz. Şezeratu’z-Zeheb sahibi anlatıyor:
“Alauddin İbn Ali İbn es-Sıyrafi’nin, Zadu’s-Salikin adlı kitabında, kadı Ebu Bekr İbn el-Arabi’nin şöyle dediğini nakleder:
“Gazali’yi halk arasında gördüm. Elinde bir baston, sırtında yamalı bir hırka, omuzunda bir su kırbası vardı. Hâlbuki Bağdat’ta gördüğüm zaman halkın ileri gelenlerinden sarıklı dört yüz kişi dersini dinliyordu. Hepsi de ondan ilim öğreniyordu. Kendisine yaklaştım, selam verdim ve “Ey imam, Bağdat’ta ilim okutmak bundan daha iyi değil mi?” dedim. Bana gözünün ucu ile baktı ve şöyle dedi:
“İrade semasında (feleğinde) saadet dolunayı doğunca ve usul akşamlarında vuslat güneşi batınca, Leyla ve Su’da aşkını evde bıraktım ve ilk menzili tashihe döndüm. Arzular bana “Yavaş ol, bunlar arzu ettiklerinin menzilleridir, yavaş ol ve in” diye seslendi. Onlara çok ince ipler eğirdim, ama iplerimi dokuyacak kimse bulamadığım için tezgâhımı kırdım.”
Sufilerin belki de en mutedili, en dindarı ve Hüccetu’l-İslam olarak en âlimi olan Gazzali’nin insanlara örnekliği ve tavsiyesi budur. Yüzyıllardır neredeyse Kur’an gibi her ailede başköşeyi işgal eden İhya-u Ulumi’d-Din kitabının Müslümanlara anlattığı ve teşvik ettiği din budur.
Namazı kılınız, zekatı veriniz, orucu tutunuz, israf etmeden yiyiniz, içiniz vd Kur’an’ın ifadelerini emir bilip neredeyse gece gündüz bunları yerine getirmeye çalıştığımız gibi, ”Düşmana karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet …hazırlayın!” (8 Enfal/60) ayetindeki emri de Müslümanların farz bilmemesinin ve gereğini yapmamasının en büyük sebebi dünya hayatından ve onun için çalışmaktan nefret ettiren tasavvuf değil midir? Acaba namazı kılmayan, orucu tutmayan, zekâtı vermeyen ve diğer farzları yapmayan yahut haramları işleyenlerin dinden çıkıp çıkmadığını Müslümanlar tartışıp durdukları kadar düşmana karşı kuvvet hazırlamayı ihmal veya terk etmenin kişileri dinden çıkarıp çıkarmadığını hiç düşündüler mi?
Genel olarak İslam coğrafyasında ve özellikle Filistin’de bugün olup bitenler karşısında bu soruyu kendisine sormayan, vicdanı sızlamayan, bu durumdan kurtulmak için gece gündüz çalışıp kuvvet hazırlamak için çalışmayanların imanlarını sorgulamaları gerekir.
Meşruiyet… Din, ideoloji, ahlâk, hukuk, gelenek gibi toplumun benimsemiş olduğu değerler sistemine uygunluk… Bir düşünce ya da eylemin bir ana ilkeden ya da nedenden hareket edilerek haklılığını ispat etme arayışı… İlk neden arayışı olarak sağlam bir temellendirmeyi, gelecek için davranış kalıplarını içeren sistemlerin popüler bir yönetim ve kuşatıcı bir bütünlük arayışı… Eylemlerin, ilişkilerin toplumsal kabul görecek hukuksal, zorunlu, makûl gerekçelere dayandırılması… Siyasal iktidarın nüfuz alanı, sınırı… Bir iş ya da eylemin hangi ilkeye göre onaylanacağının referans kaynağı… Siyasal iktidarın amaçlarını, eylemlerinin niteliklerini topluma kabul ettirme sorunu… Bir kuralın kendinin üstünde bulunan hukuksal veya etik bir norma uygun olması… İslami literatürde, dinî kaynaklara dayalı hükümlere ya da dine, onun ilkelerine uygun olan iş ve işlemler…
İslâmî metinler, keşfedilmeyi ve tetkik edilmeyi bekleyen binlerce tarihî hadiseyi mündemiçtir. Malum olduğu üzere bir metnin anlaşılabilmesi, yalnızca onun literal anlamını öğrenmekle sınırlı bir süreç değildir. Anlama sürecine bir o kadar da okuyucunun metne yaklaşma niyeti ve ilgili metni kavrayabilecek bir entelektüel donanıma sahip olup olmadığı da etki etmektedir.
Bir yerde gücü elinde bulunduran, iktidar sahibi muktedirlere sorulacak iki adet soru vardır: neden ve nasıl. İktidar sahibi, bir kişi olabileceği gibi birden fazla kişi ya da zümre de olabilir. Neden siz yönetiyorsunuz? Siz nasıl yönetiyorsunuz? İlk soru iktidarın meşruiyetini anlamak üzere sorulurken; ikincisi iktidarın sahip olduğu aygıtları ve süreçleri ihtiva etmektedir. Birincisi ontolojik bir soruyken; ikincisi teknik bir sorudur. Soruların açık ve netliği cevapların da net ve basit olacağı anlamına gelmiyor elbette. Özellikle “neden” sorusunun cevabı müesses nizam sahipleri için de bir sorgulanma ve hatta tehdit içermektedir. “Nasıl” sorusunun cevabı yasal metinlerde ve görünür uygulamalarda kendini belli etmektedir. Ancak “neden” sorusunun cevabı için verilecek cevabın ötesine gitmek gerekir. Bu yüzden sistemin asıl oyuncuları ve oyun kurucuları bu “neden” sorusunu “nasıl”ın cevaplarıyla geçiştirmektedir.
Bilinmelidir ki dünyanın en harika eğitim kurumu mutlu ve huzurlu bir aile; en harika eğitimcileri ise örnek anne ve babalardır. Aile içi iletişimi düzene sokmadan, aile bireyleri arasında güveni oluşturmadan, sevgiyi ve saygıyı bina etmeden söylenecek her söz havada kalacaktır
Tarih, bir disiplin olma sıfatıyla insana ait olan tecrübenin kendisiyle ilgilenir. Sadece vakalar veya kişiler özeline indirgenmiş bir içerikle değil, bu tecrübelerin ortak yönelim ve tekrarlarının dayandığı birtakım ortak kurallar dizgesini de tespit etmeye çalışır. Tarih boyunca insan toplulukları birbiri ardına oluşur, ortaya pratikler koyar, kendine tespit edilen zaman dilimini yaşar ve sırasını kendinden sonraki kuşağa bırakır.
Çalışmak, Yardım Etmek ve Kuvvet Hazırlamak
İslam, dünyada üstün olarak insanca yaşamanın yolunu göstermiş ve Müslümanları buna teşvik etmiştir. Kur’an’a baktığımızda çalışmak, kazanmak, açık ve gizli infak etmek, yardım etmek, mal ve can ile cihad etmek, zekât vermek vd. konuların neredeyse namaz, oruç, hac ve diğer ibadetlerden daha çok yer tuttuğunu görüyoruz. Çünkü maddi güce sahip olmadan ayakta kalabilmek, düşmana karşı koyabilmek, hayır işlemek ve ahireti kazanmak mümkün değildir.
Onun için dünya nimetlerini kendilerine yasaklayan ve çalışıp kazanmadan başkalarının verecekleriyle yaşamayı takva sanan düşüncesizler için Yüce Allah: “De ki, Allah’ın kulları için yarattığı ziyneti, temiz ve hoş yiyecekleri haram kılmak kimin haddine! Bütün bu nimetler dünya hayatında mü’minler içindir. Kıyamet günü ise tüm nimetler yalnız mü’minlerin olacaktır.” (7 A’raf/32) buyurmaktadır.
Onun için inen ilk surelerde yüce Allah infakı ve yardımlaşmayı teşvik ederek bunu yapmayanları şiddetle kötülemektedir. Davete karşı çıkan müşrik liderlerinden birine hitap ederek şöyle buyurur:
“O, sarp yokuşu aşmaya çalışmadı. Sarp yokuşun ne olduğunu bilir misin? Sarp yokuş, köleyi/esiri özgürlüğüne kavuşturmaktır yahut açlığın kol gezdiği bir zamanda akrabadan/yakında bulunanlardan bir yetimi yahut yerlerde sürünen bir zavallıyı doyurmaktır. Bunun yanında sabırlı ve merhametli olmayı tavsiye etmektir.” (90 Beled/11-17)
Mekke’de müşriklerin baskı ve zulümlerinden kaçarak Medine’ye göç eden Müslümanlara kapılarını açtığı, barındırdığı, yedirip içirdiği ve savunduğu için Ensar’ın Kur’an’da ne kadar övüldüğü bilinmektedir.
“İmanı uğrunda Mekke’den Medine’ye hicret eden, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad eden mü’minler ile onlara Medine’de yer yurt verip kucak açan mü’minler birbirlerinin gerçek dostu ve yardımcısıdır…”(7 A’raf/72, 74).
“Öncü olan ensar ve muhacirler ve onların yolunu güzelce izleyenlerden Allah razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Onlara içinde ırmakların aktığı cennetler hazırlamıştır. Orada ebedi kalacaklardır. İşte büyük başarı budur.” (5 Maide/100)
Tarihin her döneminde bu tür olaylar yaşandığı gibi, bugün de İslam coğrafyasında ve başka yerlerde fazlasıyla yaşanmaktadır. Bu olaylarda her türlü şiddete, göçe, sefalete, zulme ve yoksulluğa maruz kalan insanlara karşı mü’minlerin duyarsız kalması asla imanla bağdaşmaz. Bu duruma düşen kişilerin Müslüman veya gayrimüslim olması da fark etmez. Son tahlilde önce insanlıkta kardeşiz, sonra imanda kardeşiz. Bunun gerekliliğini ve önemini anlamak için bir an için olsun kendimizi bu insanların yerine koymamız yeterlidir. Ortadoğu’da, Afrika’da, Afganistan’da, Arakan’da ve daha birçok yerde bunun örneklerini görüyoruz. Bu manzara karşısında seyirci kalmak veya yardım elini uzatmamak Müslümanlıkla ve insanlıkla bağdaşmaz.
Toplumumuzda Müslümanlar, Allah’a şükür, az çok bunun bilincinde olduğu için ellerinden geldiği kadar bu duruma düşen kişilere yardım etmekte, organize olarak yardım dernekleri ve kuruluşları oluşturarak, yiyecek ve içecekten sağlığa, ilaçtan barınmaya kadar, ihtiyaç duyulan her alanda yardımcı olmaya çalışmaktadırlar. Toplumun bu konudaki duyarlığını ve gayretlerini görmemek, takdir etmemek haksızlık ve nankörlük olur. Onun için toplumun bu duyarlığına ve çabalarına kendim teşekkür etmek istiyorum, Allah, gerek malıyla gerekse canıyla katkı ve hizmet sunanlardan razı olsun, diyorum. Gönül ister ki bu tür olaylar yaşanmasın, kimseler bu duruma düşmesin ve insanlar işlerini güçlerini, aile ve yurtlarını bırakarak bu işlerle uğraşmaya mecbur kalmasınlar. Ama sünnetullah her zaman ve her yerde işlemektedir. Allah’a, ahirete, helal harama ve bunun hesabının sorulup cezasını çekeceğine inanmayan müşrikler, kâfirler, zalimler, barbarlar, katiller ve sömürücüler olacak, inananlar ve iyiler de bunlara karşı mücadele edecektir. Cennet ucuz değil, cehennem lüzumsuz değildir.
İslam, mü’minlerin çok çalışmasını, düşmana karşı kuvvet hazırlamasını, onunla bildikleri ve bilmedikleri düşmanı her türlü saldırıdan caydırmalarını (8 Enfal/60), sahip oldukları şeylerden gece ve gündüz, açık ve gizli infak etmelerini emrederken, iç ve dış etkenlerle vahyin ve onun uygulaması olan sünnetin yolundan meydana gelen sapmalarla bu anlayış zaman içinde altüst olmuş, çalışmayı, kazanmayı, infak etmeyi, zekât vermeyi, güçlü olmayı, mal ve can ile cihad etmeyi emreden vahyin söyledikleri göz ardı edilmiş veya tersine çevrilmiştir.
Bunun sonucu olarak bir zamanlar dünyaya liderlik ve örneklik eden Müslümanlar, gün gelmiş çalışmayı, kazanmayı, infak etmeyi ve kuvvet hazırlamayı, malları ve canlarıyla cihad etmeyi kötüleyecek hale gelmiş, bunun sonucu olarak da duraklamış, gerilemiş, çökmüş ve hem kendilerinin hem dinlerinin düşmanı olan topluluklara yenik düşerek avuç açar duruma düşmüşlerdir. Bugün İslam âleminin Batı karşısındaki durumu budur.
Bu yazıyı yazdığım 14 Mayıs 2018 günü Siyonizmin en büyük destekçisi ve koruyucusu ABD tarafından Kudüs Siyonist İsrail’in başkenti ilan ediliyor ve ABD, büyükelçiliğini oraya taşıyordu. Bunu protesto eden silahsız ve korumasız Filistinli kardeşlerimizden yüzlercesi şehit ediliyor, binlercesi yaralanıyor yahut ekmeksiz, susuz, ilaçsız ve ışıksız tutuldukları Yahudi zindanlarına gönderiliyordu. Bütün bunlara karşı bir şey yapamayan bir buçuk milyarlık İslam âleminin, çağımızın ağlama duvarı durumundaki Birleşmiş Milletler’de ağlamaktan yahut nutuk atmaktan başka ellerinden hiçbir şey gelmemektedir. Sebebi de ”Düşmana karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet …hazırlayın!” (8 Enfal/60) ayetindeki Allah’ın emrini farz olarak görmemiş olması, bunun için çalışmaması, yatırım ve üretim yapmamasıdır. Bunun sebebi, merhum Akif’in:
Çalış dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun
Onun hesabına birçok hurafe uydurdun
Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya, dediği gibi dini hurafelere ve oyuncağa çevirmesidir.
Bu gerçekler karşısında fakirlik edebiyatı yaparak çalışmayı, kazanmayı, mal mülk sahibi olmayı, kuvvet hazırlamayı, infak etmeyi vd kötüleyenlerin, insanları ondan soğutanların, fakirlerin zenginlerden önce cennete gideceği edebiyatıyla kendilerini avutanların Kur’an’la bir ilgisinin olmadığını bilmeliyiz. Fakat ne yazık ki başından sonuna kadar kişilerin ancak yaptıklarının karşılığını göreceğini söyleyen Kur’an elimizde olmasına karşın bu mistik anlayışlar Müslümanları yüzyıllardır esir almış ve uyuşturarak bugünkü kahredici duruma düşürmüştür. Bunun bir numaralı sebebi ve sorumlusu da mistik anlayışlar ve tasavvufi felsefelerdir.
Tasavvufçular, İslam’ın dünya hayatını mutlak olarak kötülediğini ve terkedilmesini istediğini sanmış, bunun neticesi olarak tembelliğe ve dünyadan el-etek çekmeye gitmiş, tekke ve zaviyelere kapanmış ve bunu da dindarlığın zirvesi olarak topluma anlatmışlardır. Bununla da yetinmeyerek dünyadan nefret ettirmek için hadisler uydurmuş ve insanları ondan soğutma yoluna gitmişlerdir.
Mesela: “Dünyayı terk etmek, ona sabretmekten daha zor ve Allah yolunda kılıç darbesinden daha çetindir. Kim dünyayı terk ederse, Allah ona şehitlere verdiğinin aynısını verir. Dünyayı terk etmek ise, az yemek ve insanların övgülerinden nefret etmektir.” “Dünyada iyilerin en büyük süsü, dünyaya iltifat etmemeleridir.” “Dünya sevgisi her günahın başıdır.” “Rasulullah bir çöplüğün başında durmuş ve şöyle buyurmuştur: Geliniz, dünyaya bakınız! Sonra çöplükten çürümüş bir bez parçası ve çürümüş kemikler eline alarak “Dünya işte budur.” demiştir.” “Yüce Allah, yarattıkları arasında en fazla dünyadan nefret eder. Yarattığı günden beri ona bakmamıştır.” “En büyük gayesi dünya olan kimsenin Allah’la bir ilişkisi yoktur.”
Ne üzücüdür ki, tasavvufçuların hücceti olarak Gazzali, İhya-u Ulumi’d-Din kitabını, dünyadan soğutan ve onu kötüleyen haber, hikâye ve bu türden uydurma hadislerle doldurmuş ve Müslümanların dünyalarını ihmal ederek emperyalizme yem olmalarına, hayatta gerileyip ayaklar altında ezilmelerine bir şekilde destek olmuştur. Tasavvufta meşhur diğer kitapların bundan hiçbir farkı yoktur.
Tembelliğe, işsizliğe ve malı Allah’ı anmaktan alıkoyan bir engel görmeye çağrı, abdestli kapitalistler diye eleştirilenlerin yaptığı gibi malı har vurup harman savurma çağrısı kadar tehlikeli bir çağrıdır. Çünkü böyle bir çağrı çalışıp kazanmaya, yeryüzünü imar etmeye, kısaca İslam’ın öğretilerine ve Rasulullah’ın sünnetine göre yaşamaya aykırıdır. İslam’ı diğer dinlerden ayıran en büyük özelliklerden biri, dünya işlerini ve sosyal ilişkileri düzenlemesi ve bunun için hükümler ve kurallar koymasıdır. Bu ilişkilerin büyük çoğunluğu da çalışma, kazanma ve harcama ile ilgilidir.
Başka milletlere avuç açmak ve boyundurukları altına girmektir. İslam ise bundan şiddetle sakındırmış ve insanlara ancak amellerinin karşılığını göreceklerini söylemiştir. Bu amellerin en önemlilerinden biri de maldan yapılan infak ve yardım harcamalarıdır.
Tasavvufun, Müslümanları, çalışıp kazanmaktan, infak etmek ve düşmana karşı kuvvet hazırlamaktan nasıl alıkoyduğunu göstermesi için bir örnek vermekle yetineceğiz. Şezeratu’z-Zeheb sahibi anlatıyor:
“Alauddin İbn Ali İbn es-Sıyrafi’nin, Zadu’s-Salikin adlı kitabında, kadı Ebu Bekr İbn el-Arabi’nin şöyle dediğini nakleder:
“Gazali’yi halk arasında gördüm. Elinde bir baston, sırtında yamalı bir hırka, omuzunda bir su kırbası vardı. Hâlbuki Bağdat’ta gördüğüm zaman halkın ileri gelenlerinden sarıklı dört yüz kişi dersini dinliyordu. Hepsi de ondan ilim öğreniyordu. Kendisine yaklaştım, selam verdim ve “Ey imam, Bağdat’ta ilim okutmak bundan daha iyi değil mi?” dedim. Bana gözünün ucu ile baktı ve şöyle dedi:
“İrade semasında (feleğinde) saadet dolunayı doğunca ve usul akşamlarında vuslat güneşi batınca, Leyla ve Su’da aşkını evde bıraktım ve ilk menzili tashihe döndüm. Arzular bana “Yavaş ol, bunlar arzu ettiklerinin menzilleridir, yavaş ol ve in” diye seslendi. Onlara çok ince ipler eğirdim, ama iplerimi dokuyacak kimse bulamadığım için tezgâhımı kırdım.”
Sufilerin belki de en mutedili, en dindarı ve Hüccetu’l-İslam olarak en âlimi olan Gazzali’nin insanlara örnekliği ve tavsiyesi budur. Yüzyıllardır neredeyse Kur’an gibi her ailede başköşeyi işgal eden İhya-u Ulumi’d-Din kitabının Müslümanlara anlattığı ve teşvik ettiği din budur.
Namazı kılınız, zekatı veriniz, orucu tutunuz, israf etmeden yiyiniz, içiniz vd Kur’an’ın ifadelerini emir bilip neredeyse gece gündüz bunları yerine getirmeye çalıştığımız gibi, ”Düşmana karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet …hazırlayın!” (8 Enfal/60) ayetindeki emri de Müslümanların farz bilmemesinin ve gereğini yapmamasının en büyük sebebi dünya hayatından ve onun için çalışmaktan nefret ettiren tasavvuf değil midir? Acaba namazı kılmayan, orucu tutmayan, zekâtı vermeyen ve diğer farzları yapmayan yahut haramları işleyenlerin dinden çıkıp çıkmadığını Müslümanlar tartışıp durdukları kadar düşmana karşı kuvvet hazırlamayı ihmal veya terk etmenin kişileri dinden çıkarıp çıkarmadığını hiç düşündüler mi?
Genel olarak İslam coğrafyasında ve özellikle Filistin’de bugün olup bitenler karşısında bu soruyu kendisine sormayan, vicdanı sızlamayan, bu durumdan kurtulmak için gece gündüz çalışıp kuvvet hazırlamak için çalışmayanların imanlarını sorgulamaları gerekir.
İlgili Yazılar
Her Sistemin Kendine Özgü Bir Meşruiyet Kaynağı Vardır
Meşruiyet… Din, ideoloji, ahlâk, hukuk, gelenek gibi toplumun benimsemiş olduğu değerler sistemine uygunluk… Bir düşünce ya da eylemin bir ana ilkeden ya da nedenden hareket edilerek haklılığını ispat etme arayışı… İlk neden arayışı olarak sağlam bir temellendirmeyi, gelecek için davranış kalıplarını içeren sistemlerin popüler bir yönetim ve kuşatıcı bir bütünlük arayışı… Eylemlerin, ilişkilerin toplumsal kabul görecek hukuksal, zorunlu, makûl gerekçelere dayandırılması… Siyasal iktidarın nüfuz alanı, sınırı… Bir iş ya da eylemin hangi ilkeye göre onaylanacağının referans kaynağı… Siyasal iktidarın amaçlarını, eylemlerinin niteliklerini topluma kabul ettirme sorunu… Bir kuralın kendinin üstünde bulunan hukuksal veya etik bir norma uygun olması… İslami literatürde, dinî kaynaklara dayalı hükümlere ya da dine, onun ilkelerine uygun olan iş ve işlemler…
Sümük-ü Şerif Polemiğine Mütevazı Bir Katkı (ʿUrve b. Mesʿûd’un Hudeybiye Gözlemlerini İçeren Rivâyetin Tahlili)
İslâmî metinler, keşfedilmeyi ve tetkik edilmeyi bekleyen binlerce tarihî hadiseyi mündemiçtir. Malum olduğu üzere bir metnin anlaşılabilmesi, yalnızca onun literal anlamını öğrenmekle sınırlı bir süreç değildir. Anlama sürecine bir o kadar da okuyucunun metne yaklaşma niyeti ve ilgili metni kavrayabilecek bir entelektüel donanıma sahip olup olmadığı da etki etmektedir.
İktidarın Gücü İle Gücün İktidarı Arasında Meşruiyet Sorunsalı
Bir yerde gücü elinde bulunduran, iktidar sahibi muktedirlere sorulacak iki adet soru vardır: neden ve nasıl. İktidar sahibi, bir kişi olabileceği gibi birden fazla kişi ya da zümre de olabilir. Neden siz yönetiyorsunuz? Siz nasıl yönetiyorsunuz? İlk soru iktidarın meşruiyetini anlamak üzere sorulurken; ikincisi iktidarın sahip olduğu aygıtları ve süreçleri ihtiva etmektedir. Birincisi ontolojik bir soruyken; ikincisi teknik bir sorudur. Soruların açık ve netliği cevapların da net ve basit olacağı anlamına gelmiyor elbette. Özellikle “neden” sorusunun cevabı müesses nizam sahipleri için de bir sorgulanma ve hatta tehdit içermektedir. “Nasıl” sorusunun cevabı yasal metinlerde ve görünür uygulamalarda kendini belli etmektedir. Ancak “neden” sorusunun cevabı için verilecek cevabın ötesine gitmek gerekir. Bu yüzden sistemin asıl oyuncuları ve oyun kurucuları bu “neden” sorusunu “nasıl”ın cevaplarıyla geçiştirmektedir.
Okul Öncesi Çocukların Kitaplarla Tanışması
Bilinmelidir ki dünyanın en harika eğitim kurumu mutlu ve huzurlu bir aile; en harika eğitimcileri ise örnek anne ve babalardır. Aile içi iletişimi düzene sokmadan, aile bireyleri arasında güveni oluşturmadan, sevgiyi ve saygıyı bina etmeden söylenecek her söz havada kalacaktır
Bir Kentin Tarihinden Bugüne
Tarih, bir disiplin olma sıfatıyla insana ait olan tecrübenin kendisiyle ilgilenir. Sadece vakalar veya kişiler özeline indirgenmiş bir içerikle değil, bu tecrübelerin ortak yönelim ve tekrarlarının dayandığı birtakım ortak kurallar dizgesini de tespit etmeye çalışır. Tarih boyunca insan toplulukları birbiri ardına oluşur, ortaya pratikler koyar, kendine tespit edilen zaman dilimini yaşar ve sırasını kendinden sonraki kuşağa bırakır.