Tanışıp kaynaşmak için insanı farklı kabilelerden yaratan Allah, işleri aralarında paylaşmaları için insanlara farklı özellik ve imkânlar sunmuştur. Bu farklılıkların birinin diğerine üstünlük taslama aracına dönüşmemesi için de kendi katındaki üstünlüğün ‘takva’da olacağını insanlara açıklamıştır. Yaratılış gerçeğini unutan insan, sahip olduğu farklı imkân ve özellikleri bir zenginlik olarak görmek yerine nasibini daraltarak, birbirine tahakküm etmeyi tercih ederek dünyayı kendisine de ötekine de dar etmeyi başarmıştır! İhtiraslarını kıble edinip taktığı at gözlüğü ile ufkunu daraltmış, bir lahza yaşayıp gideceği şu dünyada güzel izler bırakmak varken ‘dar görüşlülükleri’ ve ‘çirkinlikleri’ni miras olarak geride bırakmıştır.
Bugüne kadar ‘sen ben kavgasının’ huzur getirdiği bir dünyaya şahit olunmamıştır. İnsan olma gerçeği siyah- beyaz, Kürt- Türk, zengin- fakir, güçlü- güçsüz, aristokrat- proleter diye sınıflara ayırılınca biri diğerini farklı görmeye başladı. Hâlbuki hepsi de etten kandan müteşekkil, ihtiyaçları aynı olan, acıkan, uyuyan, hasta olan ve bir diğerinin yardımına muhtaç olan varlıklardı. Çoğalma tutkusu, yok olma endişesi, gelecek kaygısı, geçmişin korkusu hepsinde vardı. Güçlü olma çabası güçsüzü ezmek içindi. Ötekine kene gibi yapışıp semirdikçe güçlenir, semirdiğini güçsüzleştirdikçe pazusu kuvvetlenir, bununla iftihar eder, semirmeye devam ederdi zavallı muhteris insan.
Semiren de insan, semirilen de… Bu işte bir terslik olmalı. İnsan, insanlığın kurdu olmak için mi yaratılmıştı ki hemcinsini parçalayıp bir kenara atıyordu. İnsanlık, izzeti elinden bırakmış; biri eziyor diğeri eziliyor, birileri de bu zelilliğe seyirci kalıyor.
Bu İşte Bir Terslik Olmalı.
Yaratılanlar arasındaki efendi- köle ilişkisi yaratılışa ters. Yaratan, herkesi aziz yaratmış; birinin diğerine üstünlük taslamasına izin vermemiştir. Yaratan Allah, izzeti, onuru kıracak davranışlarda bulunmaması için insana kesin uyarıda bulunmuş; sadece diğerine değil kendisine karşı onur kıracak davranışlarda bulunmasını yasaklamıştır. Şu ayette:
“Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.” [Hucurat Suresi 11. Ayet]
İnsan, değil sadece insana, hayvana ve bitkiye karşı dahi edebini, adabını takınandır. Bu dünya hepimiz için yaratılmış ve insan da yaratıcısı Allah’a kulluk için yaratılmıştır.
Bunca güzelliklerle donatılan ve bunca güzelliklere sahip olan insan, kendisini çirkinleştiren şeyleri iyi görmesi, fark etmesi gerekir. Sık sık aynaya bakmalı! Kendisine yapıldığında hoşuna gitmeyen bir davranışı başkasına yapmaması lazım. Empatiyi iyi kurmalı, vicdanı elden bırakmamalı, merhameti yok saymamalıdır.
Dünya sürekli dönüyor. Bu serüvende insanlık da sürekli yer değiştiriyor. Doğudaki batıya, batıdaki doğuya seyahat ediyor, göçüyor; sürülüyor, hicret ediyor. İnsanın her an soluduğu hava yenilendiği gibi içtiği su da, baktığı manzara da değişiyor. Bu hareketlilik insanlığa bereket için verilmiş bir nimet olarak da görülebilir. Rızkını aramak için şehirler değiştiriyor, ufkunu genişletmek için ülkeler arası seyahat ediyor insan. Çünkü o bir dünyalı. Nereye giderse gitsin mekân Allah’ın, kendisi de Allah’a ait.
Bu gerçeği unuttuğundan beri insan, sınırlar çizdiği dünyaya sahip olmaya başladı. Sahiplik arzusunun zebunu oldu, tâ ki tahakküm kurup ezene kadar… Öyle ki insanlığı yerinden etmek için savaştı. Yaşam imkânlarını yok ettiği, tahrip ettiği insanlığın yaralarına bakarken de utanmadı, bilakis haz duydu. Acımasızlığı diğerinin canını yaktıkça arttı, arttıkça vahşileşti. Çoluk çocuk demeden mağdur etti insanları. Onları evinden barkından, yerinden yurdundan etti. Savaşın, ekonominin, ırkçılığın mağdur ettiği insanlık ne yapabilirdi? Allah’ın arzı genişti, başka yer arayışı içine girdi. O da ne! Köşe başları çoktan tutulmuş, onca genişliğine rağmen dünya insana dar edilmişti. Oradan oraya sürüklenen insanlıkta mecal kalmamıştı. Nereye gitse bir dar boğaz, nereye gitse bir itilip kakılma.
İnsan, İnsanı Neden Mağdur Eder?
Mağdur edenler, bir zamanların mağdur edilenleri değil miydi? Ne çabuk unutmuştu göçmeye zorlandığı zamanları. Hep böyle mi olacaktı? Sopa yiyen, sopayı eline alınca sopa mı sallayacaktı bir diğerine? Bu güç sopası ne zaman kırılacaktı? Gün geliyor, devran dönüyor, sopa ortalıkta acımasızca dönüyor. Nerede duracağı, ne zaman kırılacağı belli değil.
Ezilenlerin psikolojisinin iyi tanınması gerekir; aksi halde her ezilen gücü eline geçirdiğinde sopayı daha güçlü kullanarak daha da zalim olacaktır. Bu devranın hep böyle gitmemesi için gücü elinde tutanın adil, merhametli, hakkaniyetli olması lazım. Kontrolsüz güç tahripkâr güçtür. Korkusuz güç, kontrolden çıkar. Korkulukları olmalı gücün, öfkenin, kinin, nefretin. Adaletsizliğe sürüklememesi için hesap sorucular, hesap sorucu bir mekanizma olmalı. Hesabın kitabın olmadığı bir yer, arenaya dönüşür.
Şu ayet bize bununla mücadele etmemiz gerektiğini öğütler:
“Size ne oldu da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!’ diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!” [Nisa Suresi 75. Ayet]
Mücadelesini sahip olma arzusu üzerinden veren insanlık saadeti yakalayamaz.
Size Ne Oluyor ki?
Soru çarpıcı! Evet, ne oluyor? İnsan, insan diyorlar. İnsan nedir? Sonunda bir hastalığa, bir üzüntüye, bir mutsuzluğa mağlup olan ve ölümle bu dünyadan ayrılan bir canlı değil mi?
Her şey, Allah’ın son vermesiyle bir gün nihayete erecek. O gün geldiğinde zalime de mazluma da sorulacak. Verilen cevabın geçerli olmaması halinde cevap veren için her şey çok kötü olacak.
“Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: ‘Ne işte idiniz!’ dediler. Bunlar: ‘Biz yeryüzünde çaresizdik’ diye cevap verdiler. Melekler de: ‘Allah’ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ dediler. İşte onların barınağı cehennemdir, orası ne kötü bir gidiş yeridir.” [ Nisa Suresi 97. Ayet ]
Dünyayı dünyadakilere dar etmeye kimsenin hakkı yok; olmadığı gibi kimse bu dünyanın sahibi de değil. Haddini bilmiyorsa insan, had aşmalarının karşılığını er ya da geç görecektir. Nice zalimler geldi geçti bu dünyadan; nice mazlumlar da geldi geçti. Feryatlar arşa çıktı, mahşerde mizana inmek üzere.
Öyleyse haddimizi bilerek, iyilik yapma fırsatları elimize geçtiğinde ganimet bilerek zevkle ve şevkle iyiliklerimizi yapmalı. ‘Ama’lı cümleler kullanarak bariyerler oluşturmayalım iyiliklere. Kimse muhacir olmak istemez, kimse mağdur olacağını bile bile yerinden yurdundan olmak istemez. Ölüm korkusu sardı mı dört bir yanı ne yapsın insan? Ölümlerden en geç geleni için düşer yollara, revan olur zorluklara. Gâh bir tünelin içinde gâh bir denizin anaforunda ya da bir sınırın kapısında bekler umudu muhacir. Umut ederek kapıyı çalan insana ensar olmak bu kadar mı zor!
Kendisine saygı duyan, çalan kapıyı selam ile açar ve selametle uğurlar ki bir gün umutla çaldığı kapı yüzüne kapanmasın.
Cehaletin, cahiliyenin kıskacından kurtularak hayırlarda yarışır insan. Toprak, hava, su hepsi Allah’ın. İnsana ne oluyor ki verenin verdiğini vermede cimri kesiliyor. Hadi kâfire yakışır bu hâl ya iman edene?
“De ki: Rabbimin rahmet hazinesine eğer siz sahip olsaydınız, harcanır korkusuyla kıstıkça kısardınız. İnsanoğlu da pek eli sıkıdır!” [ İsra Suresi 100. Ayet ]
Tüketme ihtirası, tükenme korkusunu üretir; hayatın zorluklarına korunaksız ve endişeli kılar. Bugüne kadar Allah’ın hazineleri tükenmediyse dünya herkese yetecek kadar geniş ve verimli topraklara sahip. Endişeye gerek yok, paylaşıma ihtiyaç çok. Paylaştıkça mutlu oluyorsa insan, asılan suratları güldürmek için paylaşmalı insan. Kendisini sevindirmek için paylaşmalı insan.
Öteki de sensin sen de öteki. Kendinden kaçmamalı insan. Kendine hürmet eden başkasına da hürmet eder. Hürmetler karşılıklıdır.
Geçici bir konaklama yeridir dünya. Ölüm ile sona erecek değildir hayat. Bu dünyada mukim değil yolcudur insan. Ahiret yurduna alınan bir davettir insanın dünyaya gelişi. Asıl olan, kalıcı olan yerdir. Kalıcı olan yer ise ahiret yurdudur.
Özgür mü olmak istiyorsunuz? O halde başınız bağlı olmamalı birilerine ve beklentiniz olmamalı kimseden. Beklentileriniz kimden ve ne kadar yüksek ise; “O”na karşı o oranda boynu bükük, mahkûm ve kulsunuz demektir. Bu sebeple özgün olmanın tek yolu vardır insan için, Allah’a, sadece Allah’a bağlı olmak ve sadece ondan ummak… İşte o zaman hiç kimseden pervası …
Evvel zaman içinde Buğday çuval içinde, Kadınlar bulgur kaynatıp, erkekler soku döverken ben; teknedeki unu tıngır mıngır elerken, şehrin birinde şirin bir mahalle varmış. Komşu komşunun işine el atar, çocuklar oyuncaklarını kendi yapar, çiftçiler ürettiklerini komisyonsuz satarmış… Nineler masal anlatır, dedeler askerlik hikâyesi, baltacılar odun arar, geçinmektir gayesi… Fırınıyla bakkalı ki bir mahalle yetinir, pek …
Mektup yazayım dedim, yazdım nedenlice, muhatabı ulaştığı herkes, anlaşılma ümidi eşliğinde. Niye mi mektup, yine mi mektup diyenlere; mektup iyidir her haliyle… Mektup meraklara su serper, ümitlere can suyu olur, telaşeleri sükûnete aday hale getirir içindekilerle… Tarihte tariflenmiştir mektup, birçok şair duygusunu ifadede tutunmuştur mektuba … Gurbetin resmi gibidir mektup, gurbettekinin tesellisine can suyu… Beklemenin nedenidir mektup, yola bakmanın, yarına ümit ekmenin…
İslâm toplumu diye, başkalarının özel alanlarına göz-kulak kesilmenin kesin olarak ayıp sayıldığı topluma denir. Terbiye edicisi Allah olmayan, hatta ‘terbiye’ terimini tümüyle kullanımdan kaldırmış toplumlarda ise tecessüs bir yaşam tarzıdır. İslâm toplumunda fertlerin yapacakları (anlık, günlük, haftalık) çok önemli salih ameller vardır. Bu ameller mü’minlere, başkalarının özel hayatlarına meraktan dalgıçlar yollamalarına izin ve fırsat vermez.
Birlikte Yaşamak Neden Zor Olsun?
Tanışıp kaynaşmak için insanı farklı kabilelerden yaratan Allah, işleri aralarında paylaşmaları için insanlara farklı özellik ve imkânlar sunmuştur. Bu farklılıkların birinin diğerine üstünlük taslama aracına dönüşmemesi için de kendi katındaki üstünlüğün ‘takva’da olacağını insanlara açıklamıştır. Yaratılış gerçeğini unutan insan, sahip olduğu farklı imkân ve özellikleri bir zenginlik olarak görmek yerine nasibini daraltarak, birbirine tahakküm etmeyi tercih ederek dünyayı kendisine de ötekine de dar etmeyi başarmıştır! İhtiraslarını kıble edinip taktığı at gözlüğü ile ufkunu daraltmış, bir lahza yaşayıp gideceği şu dünyada güzel izler bırakmak varken ‘dar görüşlülükleri’ ve ‘çirkinlikleri’ni miras olarak geride bırakmıştır.
Bugüne kadar ‘sen ben kavgasının’ huzur getirdiği bir dünyaya şahit olunmamıştır. İnsan olma gerçeği siyah- beyaz, Kürt- Türk, zengin- fakir, güçlü- güçsüz, aristokrat- proleter diye sınıflara ayırılınca biri diğerini farklı görmeye başladı. Hâlbuki hepsi de etten kandan müteşekkil, ihtiyaçları aynı olan, acıkan, uyuyan, hasta olan ve bir diğerinin yardımına muhtaç olan varlıklardı. Çoğalma tutkusu, yok olma endişesi, gelecek kaygısı, geçmişin korkusu hepsinde vardı. Güçlü olma çabası güçsüzü ezmek içindi. Ötekine kene gibi yapışıp semirdikçe güçlenir, semirdiğini güçsüzleştirdikçe pazusu kuvvetlenir, bununla iftihar eder, semirmeye devam ederdi zavallı muhteris insan.
Semiren de insan, semirilen de… Bu işte bir terslik olmalı. İnsan, insanlığın kurdu olmak için mi yaratılmıştı ki hemcinsini parçalayıp bir kenara atıyordu. İnsanlık, izzeti elinden bırakmış; biri eziyor diğeri eziliyor, birileri de bu zelilliğe seyirci kalıyor.
Bu İşte Bir Terslik Olmalı.
Yaratılanlar arasındaki efendi- köle ilişkisi yaratılışa ters. Yaratan, herkesi aziz yaratmış; birinin diğerine üstünlük taslamasına izin vermemiştir. Yaratan Allah, izzeti, onuru kıracak davranışlarda bulunmaması için insana kesin uyarıda bulunmuş; sadece diğerine değil kendisine karşı onur kıracak davranışlarda bulunmasını yasaklamıştır. Şu ayette:
“Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.” [Hucurat Suresi 11. Ayet]
İnsan, değil sadece insana, hayvana ve bitkiye karşı dahi edebini, adabını takınandır. Bu dünya hepimiz için yaratılmış ve insan da yaratıcısı Allah’a kulluk için yaratılmıştır.
Bunca güzelliklerle donatılan ve bunca güzelliklere sahip olan insan, kendisini çirkinleştiren şeyleri iyi görmesi, fark etmesi gerekir. Sık sık aynaya bakmalı! Kendisine yapıldığında hoşuna gitmeyen bir davranışı başkasına yapmaması lazım. Empatiyi iyi kurmalı, vicdanı elden bırakmamalı, merhameti yok saymamalıdır.
Dünya sürekli dönüyor. Bu serüvende insanlık da sürekli yer değiştiriyor. Doğudaki batıya, batıdaki doğuya seyahat ediyor, göçüyor; sürülüyor, hicret ediyor. İnsanın her an soluduğu hava yenilendiği gibi içtiği su da, baktığı manzara da değişiyor. Bu hareketlilik insanlığa bereket için verilmiş bir nimet olarak da görülebilir. Rızkını aramak için şehirler değiştiriyor, ufkunu genişletmek için ülkeler arası seyahat ediyor insan. Çünkü o bir dünyalı. Nereye giderse gitsin mekân Allah’ın, kendisi de Allah’a ait.
Bu gerçeği unuttuğundan beri insan, sınırlar çizdiği dünyaya sahip olmaya başladı. Sahiplik arzusunun zebunu oldu, tâ ki tahakküm kurup ezene kadar… Öyle ki insanlığı yerinden etmek için savaştı. Yaşam imkânlarını yok ettiği, tahrip ettiği insanlığın yaralarına bakarken de utanmadı, bilakis haz duydu. Acımasızlığı diğerinin canını yaktıkça arttı, arttıkça vahşileşti. Çoluk çocuk demeden mağdur etti insanları. Onları evinden barkından, yerinden yurdundan etti. Savaşın, ekonominin, ırkçılığın mağdur ettiği insanlık ne yapabilirdi? Allah’ın arzı genişti, başka yer arayışı içine girdi. O da ne! Köşe başları çoktan tutulmuş, onca genişliğine rağmen dünya insana dar edilmişti. Oradan oraya sürüklenen insanlıkta mecal kalmamıştı. Nereye gitse bir dar boğaz, nereye gitse bir itilip kakılma.
İnsan, İnsanı Neden Mağdur Eder?
Mağdur edenler, bir zamanların mağdur edilenleri değil miydi? Ne çabuk unutmuştu göçmeye zorlandığı zamanları. Hep böyle mi olacaktı? Sopa yiyen, sopayı eline alınca sopa mı sallayacaktı bir diğerine? Bu güç sopası ne zaman kırılacaktı? Gün geliyor, devran dönüyor, sopa ortalıkta acımasızca dönüyor. Nerede duracağı, ne zaman kırılacağı belli değil.
Ezilenlerin psikolojisinin iyi tanınması gerekir; aksi halde her ezilen gücü eline geçirdiğinde sopayı daha güçlü kullanarak daha da zalim olacaktır. Bu devranın hep böyle gitmemesi için gücü elinde tutanın adil, merhametli, hakkaniyetli olması lazım. Kontrolsüz güç tahripkâr güçtür. Korkusuz güç, kontrolden çıkar. Korkulukları olmalı gücün, öfkenin, kinin, nefretin. Adaletsizliğe sürüklememesi için hesap sorucular, hesap sorucu bir mekanizma olmalı. Hesabın kitabın olmadığı bir yer, arenaya dönüşür.
Şu ayet bize bununla mücadele etmemiz gerektiğini öğütler:
“Size ne oldu da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!’ diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!” [Nisa Suresi 75. Ayet]
Mücadelesini sahip olma arzusu üzerinden veren insanlık saadeti yakalayamaz.
Size Ne Oluyor ki?
Soru çarpıcı! Evet, ne oluyor? İnsan, insan diyorlar. İnsan nedir? Sonunda bir hastalığa, bir üzüntüye, bir mutsuzluğa mağlup olan ve ölümle bu dünyadan ayrılan bir canlı değil mi?
“Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: ‘Ne işte idiniz!’ dediler. Bunlar: ‘Biz yeryüzünde çaresizdik’ diye cevap verdiler. Melekler de: ‘Allah’ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ dediler. İşte onların barınağı cehennemdir, orası ne kötü bir gidiş yeridir.” [ Nisa Suresi 97. Ayet ]
Dünyayı dünyadakilere dar etmeye kimsenin hakkı yok; olmadığı gibi kimse bu dünyanın sahibi de değil. Haddini bilmiyorsa insan, had aşmalarının karşılığını er ya da geç görecektir. Nice zalimler geldi geçti bu dünyadan; nice mazlumlar da geldi geçti. Feryatlar arşa çıktı, mahşerde mizana inmek üzere.
Öyleyse haddimizi bilerek, iyilik yapma fırsatları elimize geçtiğinde ganimet bilerek zevkle ve şevkle iyiliklerimizi yapmalı. ‘Ama’lı cümleler kullanarak bariyerler oluşturmayalım iyiliklere. Kimse muhacir olmak istemez, kimse mağdur olacağını bile bile yerinden yurdundan olmak istemez. Ölüm korkusu sardı mı dört bir yanı ne yapsın insan? Ölümlerden en geç geleni için düşer yollara, revan olur zorluklara. Gâh bir tünelin içinde gâh bir denizin anaforunda ya da bir sınırın kapısında bekler umudu muhacir. Umut ederek kapıyı çalan insana ensar olmak bu kadar mı zor!
Kendisine saygı duyan, çalan kapıyı selam ile açar ve selametle uğurlar ki bir gün umutla çaldığı kapı yüzüne kapanmasın.
Cehaletin, cahiliyenin kıskacından kurtularak hayırlarda yarışır insan. Toprak, hava, su hepsi Allah’ın. İnsana ne oluyor ki verenin verdiğini vermede cimri kesiliyor. Hadi kâfire yakışır bu hâl ya iman edene?
“De ki: Rabbimin rahmet hazinesine eğer siz sahip olsaydınız, harcanır korkusuyla kıstıkça kısardınız. İnsanoğlu da pek eli sıkıdır!” [ İsra Suresi 100. Ayet ]
Tüketme ihtirası, tükenme korkusunu üretir; hayatın zorluklarına korunaksız ve endişeli kılar. Bugüne kadar Allah’ın hazineleri tükenmediyse dünya herkese yetecek kadar geniş ve verimli topraklara sahip. Endişeye gerek yok, paylaşıma ihtiyaç çok. Paylaştıkça mutlu oluyorsa insan, asılan suratları güldürmek için paylaşmalı insan. Kendisini sevindirmek için paylaşmalı insan.
Öteki de sensin sen de öteki. Kendinden kaçmamalı insan. Kendine hürmet eden başkasına da hürmet eder. Hürmetler karşılıklıdır.
İlgili Yazılar
Kim Yolcu Değil Ki Bu Dünyada?
Geçici bir konaklama yeridir dünya. Ölüm ile sona erecek değildir hayat. Bu dünyada mukim değil yolcudur insan. Ahiret yurduna alınan bir davettir insanın dünyaya gelişi. Asıl olan, kalıcı olan yerdir. Kalıcı olan yer ise ahiret yurdudur.
Başı Bağlı Olan Kekeme Olur
Özgür mü olmak istiyorsunuz? O halde başınız bağlı olmamalı birilerine ve beklentiniz olmamalı kimseden. Beklentileriniz kimden ve ne kadar yüksek ise; “O”na karşı o oranda boynu bükük, mahkûm ve kulsunuz demektir. Bu sebeple özgün olmanın tek yolu vardır insan için, Allah’a, sadece Allah’a bağlı olmak ve sadece ondan ummak… İşte o zaman hiç kimseden pervası …
Nasılsınız
Evvel zaman içinde Buğday çuval içinde, Kadınlar bulgur kaynatıp, erkekler soku döverken ben; teknedeki unu tıngır mıngır elerken, şehrin birinde şirin bir mahalle varmış. Komşu komşunun işine el atar, çocuklar oyuncaklarını kendi yapar, çiftçiler ürettiklerini komisyonsuz satarmış… Nineler masal anlatır, dedeler askerlik hikâyesi, baltacılar odun arar, geçinmektir gayesi… Fırınıyla bakkalı ki bir mahalle yetinir, pek …
Soruyu Sınayan Belirler
Mektup yazayım dedim, yazdım nedenlice, muhatabı ulaştığı herkes, anlaşılma ümidi eşliğinde. Niye mi mektup, yine mi mektup diyenlere; mektup iyidir her haliyle… Mektup meraklara su serper, ümitlere can suyu olur, telaşeleri sükûnete aday hale getirir içindekilerle… Tarihte tariflenmiştir mektup, birçok şair duygusunu ifadede tutunmuştur mektuba … Gurbetin resmi gibidir mektup, gurbettekinin tesellisine can suyu… Beklemenin nedenidir mektup, yola bakmanın, yarına ümit ekmenin…
Sosyal Medya Tecessüs Damarını Çatlatmak İçindir
İslâm toplumu diye, başkalarının özel alanlarına göz-kulak kesilmenin kesin olarak ayıp sayıldığı topluma denir. Terbiye edicisi Allah olmayan, hatta ‘terbiye’ terimini tümüyle kullanımdan kaldırmış toplumlarda ise tecessüs bir yaşam tarzıdır. İslâm toplumunda fertlerin yapacakları (anlık, günlük, haftalık) çok önemli salih ameller vardır. Bu ameller mü’minlere, başkalarının özel hayatlarına meraktan dalgıçlar yollamalarına izin ve fırsat vermez.