“Önce söz vardı” diyen kadim kitabı “Oku!” diye tamamladı son kutsal kitap. Sözün ve okumanın gücüne neredeyse tüm kutsal metinlerde özel bir vurgu vardır. Bilgi edinme ve anlamaya dair ‘okuma’ eylemi bir teklif iken telkine dönüşmüş ve bizi taşıdığı yer ise insanı, toplumu, dünyayı, yaşamı, geçmişi, geleceği, iyiyi, kötüyü, varlığı, oluşu ve akışı içine alan, varoluşun özünden gelen derin bir okumadır. Kişide bilinç oluşturan ve bilincini geliştiren okumadaki amaç; insanları duygu, düşünce ve çeşitli tecrübelerle karşılaştırmak suretiyle onların bilgi edinmesini sağlamaktır. Nitekim Batı siyaset felsefesinin öncülerinden Thomas Hobbes, kendisine sorulan ‘Bilgi nedir?’ sorusuna, günümüzde Oxford Şehri’nin en yüksek kulesinde yazılı olan: “Bilgi kudrettir” cevabını verdikten sonra her insanın o kudret hissine tutkun olduğunu belirtmiştir. Bu doğrultuda bilginin en önemli kaynaklarından biri olan kitaplar da insan üzerinde bir o kadar kuvvetli etkiye sahiptir. Şimdi gözlem yapan bir eğitimci gözüyle okuma-öğrenme yeri anlamında ‘Okul’larımızın gözbebeği öğrencilerimizin ilgilerine ve kitaplarla olan bağına bakalım. Belki de onlarla ayna oluruz birbirimize…
Benim kitaplara olan ilgim henüz çocukken, uyumadan önce babamın anlattığı öykülerle başladı. Okumayı yeni yeni öğrendiğim zamanlarda tatile gittiğimiz küçük yerlerde babamın elimden tutarak götürdüğü olmazsa olmaz yerlerden biri de halk kütüphaneleriydi. Raflardaki kitap sırtlarını okumak, kocaman ansiklopedileri düşürmeden açmaya çalışmak, kütüphanenin labirentleri arasında kaybolmak, yeni basılmış bir kitabın sayfalarını koklamak ve ödünç aldığımız kitaplarla birlikte kimi kütüphane memurlarının hediye ettiği kitaplar unutulmaz güzel anılardan bazıları… Yıllar sonra, Uluslararası Kütüphaneler ve Kütüphane Dernekleri Federasyonu’nun bir raporunda; çocukluk çağında kitap okuma alışkanlığı kazanmış ya da kütüphane alışkanlığı edinmiş kişilerin büyüdükleri zaman da iyi bir kütüphane müdavimi olmaya devam ettiklerini öğrendiğimde babama olan minnettarlığım bir kat daha arttı. Günümüzde ise her arz kendi talebini yaratır mantığıyla dijital teknolojilere maruz bırakılan bir çağdayız. Dolayısıyla bize sunulanı iştahla talep etmekten beri kalamıyoruz. Bundan en büyük payı alan da masum çocuklar… Şimdilerde en büyük şikâyetimizdir onların kitaplarla aralarındaki mesafe ve buna bağlı olarak kendilerini ifade edememeleri. Okumanın gücü demiştik ve insanda doğrudan etki oluşturan kitaplar… Daima başvurulan, ilmine müracaat edilen, insana kılavuzluk eden bir bilge gibidir kitap. İnsan, yaşamın hengâmesi içerisinde yol alırken, okuduğu yazarlardan farkında olmadan belki de bir şeyler katar ruhuna, okuduğu yaşamlarla bağdaştırır kendi yaşamını. İnsan kitapla farklı dünyalara yolculuk eder, farklı hayatları, farklı kültürleri, farklı düşünceleri inceleme imkânına kavuşur. Okuyucu, kitabın tanıştırdığı karakterler ile kendi yaşamı arasında bir bağ kurarak mukayese yapar. Bu mukayesenin okuyucunun yaşamına elbette olumlu bir katkısı olacaktır. İyi bir okuyucu hem kendi hüviyetinde, karakterinde, perspektifinde, duruşunda ve yaşam tarzında hem de gözlemlediği çevre içerisinde okuduğu kitapların etkisini fark edecektir.
Son jenerasyonun dijital devrimin içine doğdukları bir dönemde evine geciktiğinde ya da ebeveyninin arayıp da bulamadığında bakmayı aklının ucundan dahi geçirmeyeceği yerlerden biridir kütüphaneler. Çünkü kütüphaneye gitmek çocukların da aklına gelmez.
Bunda elbette bizim payımız da büyük. Kütüphanesi olmayan mahalleler, çocukları okuma zevkinken mahrum bıraktığı gibi adım başı rastlanan internet kafeler ya da oyun salonları onlara daha cazip gelmektedir. Oysaki yaşamın içinde ve akışına dâhil kütüphanelerimiz olmalı, kasvetli ve dehlizli yapılardan kurtarılmalı, uzun vakit geçirmeye elverişli ve ferah olmalı. Yaşamın ve yaşam yerlerinin merkezinde, her an elinin altında olmalı. Sıradan bir günde dahi yolumuz kitaplardan geçmeli. Günümüzde çocuklar, sayıları pek az olan halk kütüphanelerine ancak öğretmenlerinin özel olarak görevlendirdiği ziyaretler sayesinde gidebilmekteler. Dijital tabletlerin evlerdeki kütüphanelerin yerini alarak yok ettiği ve Google’ın engin bir kütüphane olarak kullanıldığı bu bilgi çağında maruz kaldığımız bilgi karmaşasının sahihliğini ölçecek kıstaslar da yok olmaktadır. Öğrencilerimizin kaynak olarak interneti kullandığı ödevleri incelediğimizde, güvenilirliği zayıf ve yalan yanlış bilgilerle, zihinsel ve kültürel bir işgalle karşı karşıyayız.
İnsanların fikir ve projelerinin paylaşılmasını sağlama amaçlı hayatımıza giren World Wide Web (www) bilgi ve kültür havuzu bazı alanlarda yaşantımıza kolaylıklar sağlasa da bizden alıp götürdükleri de zikretmeye değer bir husustur. Özellikle bilgi teknolojilerinin yaygınlaştığı çağımızda akıllı telefonlar, tabletler, sosyal medya ve bilgisayar oyunlarıyla ‘kitap’, online hayata mağlup olmuş durumda. Asıl mesele ise kullanıcıların tüm bunları bilgiye daha kolay ulaşmak adına yararlandıklarını iddia etmeleri. İyi bir temenniyle başlanmış olsa da burada araçların amaçsallaşması söz konusu. Günümüzde cep telefonları insan elinin bir uzantısı gibi artık… Cep telefonları evde, işte, okulda, araçta, yolda kısacası her yerde, gerekli ya da gereksiz her vakitte insanların elinden düşmeyen, neredeyse vücudunun önemli bir parçası haline gelmiş durumda. Üstelik kullanıcılar iletişim ve haberleşmenin çok çok ötesinde; facebook, twitter, instagram, foursquare, tumblr, blogger, pinterest, snapchat gibi ziyadesiyle görsel aplikasyonlar için kullanmaktalar. Önceden insanlar düşünceleriyle varlıklarına anlam katarlardı. Nitekim Descartes’ın “Düşünüyorum, o halde varım!” sözü, Berkeley’in “Var olmak, algılanmaktır!” düsturuna dönüşmüştür. İlkokul çocuklarından başlayıp da liseli gençlerden yetişkinlere kadar incelediğimiz pek çok sosyal medya duvarında kişiler ‘Görülüyorum, o halde varım!’ şeklinde varlıklarını hissettirmekteler. Araştırmalara göre teknolojiyle tanışmamız çok erken olmamasına rağmen sosyal çevre, ekonomik durum, eğitim seviyemiz fark etmeksizin facebook kullanımında dünya ortalamasının oldukça üzerinde bir orana sahibiz. Bu tür sosyal ağlarda sahip olduğunu gösterme isteğiyle başlayan durum ‘göstermek için sahip olmak’ şekline dönüşmüştür. Zaman tünelinde paylaşmak için fotoğraflanan akraba ziyaretleri, fotoğraf için giyinmek, dinlenmek için değil ‘göstermek’ için seçilen mekânlar… Bununla birlikte yoğun bir bilgi akışının olduğu ve birçok şeyin görüntüden ibaret olduğu bu sanal dünyada duyarsızlaşmamak elde değil. Kişi #savaşahayır hashtagine de #survivor hashtagine de yorum yapabilecek formdadır. ‘Offline’ olduğu andan itibaren savaş devam etse de onun için bitmiştir.
Kitap satışlarının yükselişte fakat kitap okuma alışkanlığının oldukça düşük olduğu dönemimizi sorguladığımızda karşımıza çıkan en belirgin sebeplerden biridir sosyal medya okuryazarlığı. Bu sanal mecrada herkes ‘okur’ olduğu gibi ‘yazar’dır da aynı zamanda, herkes bir not düşer ama kendine değil! Günümüzün fenomen okur-yazarlarının neler yaptığına bir göz atalım; gözetim toplumuna dönüştüğümüz sanal gerçeklikte kişiler içlerindeki giderek artan merak duygusuyla çılgın bir dedektif gibi istediği kişiler hakkında istemediği kadar bilgiye ulaşabilmekte. Özel günlerde rehberindeki kişilerle ayrı ayrı konuşmak yerine sosyal medya üzerinden itina ile hazırladığı iletiyi yayımlayarak vefa ile anılanlar arasına girmeyi başarmaktadır. Artık akrabalara sıla-i rahim yaparak değil, sosyal ağ üzerindeki paylaşımlarını beğenerek ilişkileri sürdürmek de mümkün. Yaptığı paylaşımları takip ederek hayatta olduğuna emin olunan arkadaşlıklar. Aynı görüşte olmadığı kişilerce maruz kalınan şifahi saldırılar ve tatsız polemikler. Sahip olduğu görüşe atfettiği değeri, sadakatini klavye şövalyeliği ile göstererek evinin konforunda eşlik edenler. İnsanlığın yararına kullanılabilecek vakit ve performansı ekran başında harcayanlar. Aynı odada oturan aile bireylerinin birbirleriyle iletişim kurmadan birbirlerinin paylaşımlarına yaptığı yorumlar… Neyse ki üzerinde saatlerce düzeltmeler yapılıp itina ile paylaşılmış bir profilin altına “…annenlere selam söyle” şeklinde yorumlar yapıp normal hayata davet eden amcalarımız, teyzelerimiz var.
Velhasıl; bizim şimdilerde yaşantımızın merkezine aldığımız yerler ve odaklar, gelecek neslin cereyan edeceği yerler olacaktır. Bizi özümüze, medeniyetimizin idrakine ulaştıran birer köprüdür kitaplar. Hayatın akışı kitaplarla olmalı. “Bilgi kudrettir” diyordu Hobbes… Şeriati ise “Okuyun!” diyor “Okuyun! Çünkü mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor.”
Kadın ve erkeği birbirine düşman etmek, aralarındaki ilişkiyi bir çıkar ilişkisine dönüştürmek; ailede yaşanan sıkıntıları göze alamayan, tek kişilik bir hayat kurgulamak; insan fıtratına uygun olmadığı gibi sağlıklı nesiller yetiştirmenin önünde de büyük bir engeldir. Böyle bir hayat hem erkeğe hem de kadına maddi ve manevi büyük zararlar verecektir.
İçinde bulunduğumuz zamanın tüm gerçeklerine ve sanallaştırılmış her türlü ortamına rağmen düşünebilen insanların gelir geçer sorularına/sorunlarına bulduğu cevap ve cevaplar, ‘oflamalar’ eşliğinde gelen bahaneleri ve yakınmaları bir türlü gideremiyor, ‘zamanın vahimliğiyle’ ilgili söylemleri silip atmaya yetmiyor. “Ben” diyebilen insanın kendi olabilmesi için görmezden geldiği “gerçek”le yüzleşmek istememesi onu parçalamaya iştiyaklı ve parçalanmaya müsait kılıyor. Galip olarak başlanan hayat yolculuğunda uğranılan yenilgiler ve bu yenilgilere yüklenen anlamlar bu parçalar tarafından belirlenmeye başlıyor. “Bir” olanların taksimatı yolun mecrasını değiştirirken herkesten âdil olmasını bekleyen insan kendisine zulmettiğini göremiyor.
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur.
Bir yere doğru gidiyoruz… Bunu tanımlamak, çözmek ve çözümlemek için sergilediğimiz tüm çabalar hep bir yetersizlik hissini ve karamsar belirleyicilerin tahakkümünü besliyor. İnsanın eksenini kaydıran etkenlerin yaşam tarzımızda, zaman algımızda, çalışma biçimimizde, toplumsal ve bireysel kimliklerimizde yarattığı kapsamlı değişimler, korkunun ve endişenin ortaya çıkardığı kabullere dönüşüyor. Nostalji ve kazanım örüntüleri ile tıkanan zihinlerin hayalle gerçek arasında gördüğü bağlantısızlığın doğurduğu ümitsizlik hâli, daha fazla parçayı bütünle eşleştirmesini ve idealize edilen yitirilmişlere ulaşma beklentilerini duygusallaştırmasını sağlıyor.
Gazzelilerin önünde iki seçenek vardı: ya yavaş yavaş ölecekler ya da bir huruç harekâtı yaparak İsrail’e hiç tatmadığı bir acıyı yaşatacaklardı. Onlar ikinci yolu seçtiler ve bunun bedelini de ödediler, ödemeye de devam ediyorlar. Bu bedel karşılığında Gazzelilerin satın aldıkları neydi? Kimilerine göre tahammülü zor bir acı, kimilerine göre ise onur ve izzet!
Kitabın Sosyal Medya ile İmtihanı
“Önce söz vardı” diyen kadim kitabı “Oku!” diye tamamladı son kutsal kitap. Sözün ve okumanın gücüne neredeyse tüm kutsal metinlerde özel bir vurgu vardır. Bilgi edinme ve anlamaya dair ‘okuma’ eylemi bir teklif iken telkine dönüşmüş ve bizi taşıdığı yer ise insanı, toplumu, dünyayı, yaşamı, geçmişi, geleceği, iyiyi, kötüyü, varlığı, oluşu ve akışı içine alan, varoluşun özünden gelen derin bir okumadır. Kişide bilinç oluşturan ve bilincini geliştiren okumadaki amaç; insanları duygu, düşünce ve çeşitli tecrübelerle karşılaştırmak suretiyle onların bilgi edinmesini sağlamaktır. Nitekim Batı siyaset felsefesinin öncülerinden Thomas Hobbes, kendisine sorulan ‘Bilgi nedir?’ sorusuna, günümüzde Oxford Şehri’nin en yüksek kulesinde yazılı olan: “Bilgi kudrettir” cevabını verdikten sonra her insanın o kudret hissine tutkun olduğunu belirtmiştir. Bu doğrultuda bilginin en önemli kaynaklarından biri olan kitaplar da insan üzerinde bir o kadar kuvvetli etkiye sahiptir. Şimdi gözlem yapan bir eğitimci gözüyle okuma-öğrenme yeri anlamında ‘Okul’larımızın gözbebeği öğrencilerimizin ilgilerine ve kitaplarla olan bağına bakalım. Belki de onlarla ayna oluruz birbirimize…
Benim kitaplara olan ilgim henüz çocukken, uyumadan önce babamın anlattığı öykülerle başladı. Okumayı yeni yeni öğrendiğim zamanlarda tatile gittiğimiz küçük yerlerde babamın elimden tutarak götürdüğü olmazsa olmaz yerlerden biri de halk kütüphaneleriydi. Raflardaki kitap sırtlarını okumak, kocaman ansiklopedileri düşürmeden açmaya çalışmak, kütüphanenin labirentleri arasında kaybolmak, yeni basılmış bir kitabın sayfalarını koklamak ve ödünç aldığımız kitaplarla birlikte kimi kütüphane memurlarının hediye ettiği kitaplar unutulmaz güzel anılardan bazıları… Yıllar sonra, Uluslararası Kütüphaneler ve Kütüphane Dernekleri Federasyonu’nun bir raporunda; çocukluk çağında kitap okuma alışkanlığı kazanmış ya da kütüphane alışkanlığı edinmiş kişilerin büyüdükleri zaman da iyi bir kütüphane müdavimi olmaya devam ettiklerini öğrendiğimde babama olan minnettarlığım bir kat daha arttı. Günümüzde ise her arz kendi talebini yaratır mantığıyla dijital teknolojilere maruz bırakılan bir çağdayız. Dolayısıyla bize sunulanı iştahla talep etmekten beri kalamıyoruz. Bundan en büyük payı alan da masum çocuklar… Şimdilerde en büyük şikâyetimizdir onların kitaplarla aralarındaki mesafe ve buna bağlı olarak kendilerini ifade edememeleri. Okumanın gücü demiştik ve insanda doğrudan etki oluşturan kitaplar… Daima başvurulan, ilmine müracaat edilen, insana kılavuzluk eden bir bilge gibidir kitap. İnsan, yaşamın hengâmesi içerisinde yol alırken, okuduğu yazarlardan farkında olmadan belki de bir şeyler katar ruhuna, okuduğu yaşamlarla bağdaştırır kendi yaşamını. İnsan kitapla farklı dünyalara yolculuk eder, farklı hayatları, farklı kültürleri, farklı düşünceleri inceleme imkânına kavuşur. Okuyucu, kitabın tanıştırdığı karakterler ile kendi yaşamı arasında bir bağ kurarak mukayese yapar. Bu mukayesenin okuyucunun yaşamına elbette olumlu bir katkısı olacaktır. İyi bir okuyucu hem kendi hüviyetinde, karakterinde, perspektifinde, duruşunda ve yaşam tarzında hem de gözlemlediği çevre içerisinde okuduğu kitapların etkisini fark edecektir.
Bunda elbette bizim payımız da büyük. Kütüphanesi olmayan mahalleler, çocukları okuma zevkinken mahrum bıraktığı gibi adım başı rastlanan internet kafeler ya da oyun salonları onlara daha cazip gelmektedir. Oysaki yaşamın içinde ve akışına dâhil kütüphanelerimiz olmalı, kasvetli ve dehlizli yapılardan kurtarılmalı, uzun vakit geçirmeye elverişli ve ferah olmalı. Yaşamın ve yaşam yerlerinin merkezinde, her an elinin altında olmalı. Sıradan bir günde dahi yolumuz kitaplardan geçmeli. Günümüzde çocuklar, sayıları pek az olan halk kütüphanelerine ancak öğretmenlerinin özel olarak görevlendirdiği ziyaretler sayesinde gidebilmekteler. Dijital tabletlerin evlerdeki kütüphanelerin yerini alarak yok ettiği ve Google’ın engin bir kütüphane olarak kullanıldığı bu bilgi çağında maruz kaldığımız bilgi karmaşasının sahihliğini ölçecek kıstaslar da yok olmaktadır. Öğrencilerimizin kaynak olarak interneti kullandığı ödevleri incelediğimizde, güvenilirliği zayıf ve yalan yanlış bilgilerle, zihinsel ve kültürel bir işgalle karşı karşıyayız.
İnsanların fikir ve projelerinin paylaşılmasını sağlama amaçlı hayatımıza giren World Wide Web (www) bilgi ve kültür havuzu bazı alanlarda yaşantımıza kolaylıklar sağlasa da bizden alıp götürdükleri de zikretmeye değer bir husustur. Özellikle bilgi teknolojilerinin yaygınlaştığı çağımızda akıllı telefonlar, tabletler, sosyal medya ve bilgisayar oyunlarıyla ‘kitap’, online hayata mağlup olmuş durumda. Asıl mesele ise kullanıcıların tüm bunları bilgiye daha kolay ulaşmak adına yararlandıklarını iddia etmeleri. İyi bir temenniyle başlanmış olsa da burada araçların amaçsallaşması söz konusu. Günümüzde cep telefonları insan elinin bir uzantısı gibi artık… Cep telefonları evde, işte, okulda, araçta, yolda kısacası her yerde, gerekli ya da gereksiz her vakitte insanların elinden düşmeyen, neredeyse vücudunun önemli bir parçası haline gelmiş durumda. Üstelik kullanıcılar iletişim ve haberleşmenin çok çok ötesinde; facebook, twitter, instagram, foursquare, tumblr, blogger, pinterest, snapchat gibi ziyadesiyle görsel aplikasyonlar için kullanmaktalar. Önceden insanlar düşünceleriyle varlıklarına anlam katarlardı. Nitekim Descartes’ın “Düşünüyorum, o halde varım!” sözü, Berkeley’in “Var olmak, algılanmaktır!” düsturuna dönüşmüştür. İlkokul çocuklarından başlayıp da liseli gençlerden yetişkinlere kadar incelediğimiz pek çok sosyal medya duvarında kişiler ‘Görülüyorum, o halde varım!’ şeklinde varlıklarını hissettirmekteler. Araştırmalara göre teknolojiyle tanışmamız çok erken olmamasına rağmen sosyal çevre, ekonomik durum, eğitim seviyemiz fark etmeksizin facebook kullanımında dünya ortalamasının oldukça üzerinde bir orana sahibiz. Bu tür sosyal ağlarda sahip olduğunu gösterme isteğiyle başlayan durum ‘göstermek için sahip olmak’ şekline dönüşmüştür. Zaman tünelinde paylaşmak için fotoğraflanan akraba ziyaretleri, fotoğraf için giyinmek, dinlenmek için değil ‘göstermek’ için seçilen mekânlar… Bununla birlikte yoğun bir bilgi akışının olduğu ve birçok şeyin görüntüden ibaret olduğu bu sanal dünyada duyarsızlaşmamak elde değil. Kişi #savaşahayır hashtagine de #survivor hashtagine de yorum yapabilecek formdadır. ‘Offline’ olduğu andan itibaren savaş devam etse de onun için bitmiştir.
Kitap satışlarının yükselişte fakat kitap okuma alışkanlığının oldukça düşük olduğu dönemimizi sorguladığımızda karşımıza çıkan en belirgin sebeplerden biridir sosyal medya okuryazarlığı. Bu sanal mecrada herkes ‘okur’ olduğu gibi ‘yazar’dır da aynı zamanda, herkes bir not düşer ama kendine değil! Günümüzün fenomen okur-yazarlarının neler yaptığına bir göz atalım; gözetim toplumuna dönüştüğümüz sanal gerçeklikte kişiler içlerindeki giderek artan merak duygusuyla çılgın bir dedektif gibi istediği kişiler hakkında istemediği kadar bilgiye ulaşabilmekte. Özel günlerde rehberindeki kişilerle ayrı ayrı konuşmak yerine sosyal medya üzerinden itina ile hazırladığı iletiyi yayımlayarak vefa ile anılanlar arasına girmeyi başarmaktadır. Artık akrabalara sıla-i rahim yaparak değil, sosyal ağ üzerindeki paylaşımlarını beğenerek ilişkileri sürdürmek de mümkün. Yaptığı paylaşımları takip ederek hayatta olduğuna emin olunan arkadaşlıklar. Aynı görüşte olmadığı kişilerce maruz kalınan şifahi saldırılar ve tatsız polemikler. Sahip olduğu görüşe atfettiği değeri, sadakatini klavye şövalyeliği ile göstererek evinin konforunda eşlik edenler. İnsanlığın yararına kullanılabilecek vakit ve performansı ekran başında harcayanlar. Aynı odada oturan aile bireylerinin birbirleriyle iletişim kurmadan birbirlerinin paylaşımlarına yaptığı yorumlar… Neyse ki üzerinde saatlerce düzeltmeler yapılıp itina ile paylaşılmış bir profilin altına “…annenlere selam söyle” şeklinde yorumlar yapıp normal hayata davet eden amcalarımız, teyzelerimiz var.
Velhasıl; bizim şimdilerde yaşantımızın merkezine aldığımız yerler ve odaklar, gelecek neslin cereyan edeceği yerler olacaktır. Bizi özümüze, medeniyetimizin idrakine ulaştıran birer köprüdür kitaplar. Hayatın akışı kitaplarla olmalı. “Bilgi kudrettir” diyordu Hobbes… Şeriati ise “Okuyun!” diyor “Okuyun! Çünkü mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor.”
İlgili Yazılar
Algı Yönetimine Feda Edilen Kurum: Aile
Kadın ve erkeği birbirine düşman etmek, aralarındaki ilişkiyi bir çıkar ilişkisine dönüştürmek; ailede yaşanan sıkıntıları göze alamayan, tek kişilik bir hayat kurgulamak; insan fıtratına uygun olmadığı gibi sağlıklı nesiller yetiştirmenin önünde de büyük bir engeldir. Böyle bir hayat hem erkeğe hem de kadına maddi ve manevi büyük zararlar verecektir.
Muâdil(!) Gerçekliğin Popülaritesinde Yeni Kulluklar
İçinde bulunduğumuz zamanın tüm gerçeklerine ve sanallaştırılmış her türlü ortamına rağmen düşünebilen insanların gelir geçer sorularına/sorunlarına bulduğu cevap ve cevaplar, ‘oflamalar’ eşliğinde gelen bahaneleri ve yakınmaları bir türlü gideremiyor, ‘zamanın vahimliğiyle’ ilgili söylemleri silip atmaya yetmiyor. “Ben” diyebilen insanın kendi olabilmesi için görmezden geldiği “gerçek”le yüzleşmek istememesi onu parçalamaya iştiyaklı ve parçalanmaya müsait kılıyor. Galip olarak başlanan hayat yolculuğunda uğranılan yenilgiler ve bu yenilgilere yüklenen anlamlar bu parçalar tarafından belirlenmeye başlıyor. “Bir” olanların taksimatı yolun mecrasını değiştirirken herkesten âdil olmasını bekleyen insan kendisine zulmettiğini göremiyor.
Yeniden Başlamak Üzerine: Varoluşsal, Psikolojik ve Toplumsal Bir İnceleme
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur.
Kendine Yabancılaşmak: Çölün Kentine Sıkışmak
Bir yere doğru gidiyoruz… Bunu tanımlamak, çözmek ve çözümlemek için sergilediğimiz tüm çabalar hep bir yetersizlik hissini ve karamsar belirleyicilerin tahakkümünü besliyor. İnsanın eksenini kaydıran etkenlerin yaşam tarzımızda, zaman algımızda, çalışma biçimimizde, toplumsal ve bireysel kimliklerimizde yarattığı kapsamlı değişimler, korkunun ve endişenin ortaya çıkardığı kabullere dönüşüyor. Nostalji ve kazanım örüntüleri ile tıkanan zihinlerin hayalle gerçek arasında gördüğü bağlantısızlığın doğurduğu ümitsizlik hâli, daha fazla parçayı bütünle eşleştirmesini ve idealize edilen yitirilmişlere ulaşma beklentilerini duygusallaştırmasını sağlıyor.
Acı ve Onur
Gazzelilerin önünde iki seçenek vardı: ya yavaş yavaş ölecekler ya da bir huruç harekâtı yaparak İsrail’e hiç tatmadığı bir acıyı yaşatacaklardı. Onlar ikinci yolu seçtiler ve bunun bedelini de ödediler, ödemeye de devam ediyorlar. Bu bedel karşılığında Gazzelilerin satın aldıkları neydi? Kimilerine göre tahammülü zor bir acı, kimilerine göre ise onur ve izzet!