“Bilir misin nedir o sarp yokuş? Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmaktır. Veya açlık gününde muhtaçları doyurmaktır. Mesela yakın olan bir yetimi, ya da evsiz, barksız, yurtsuz, yuvasız bir düşkünü… Daha sonra iman edenlerden olmak ve birbirine hakkı ve merhameti tavsiye etmektir”. Beled/12-17
Bir nefes, bir nefes daha diyorum… Bir nefes daha istiyorum Allah’ım! Şu uçlarını birbirine bağlasam da yetişemediğim zamana… Bir türlü tutunmayı beceremediğim sağlam dala tutunacak nefes ver Allah’ım…
Dünya hayatının kaçınılmaz bir gerçeği zorluklar ve bu zorluklar karşısında kişinin mücadelesi… Bu yaşanılan zorluk ve sıkıntılar kişiye artı değer ve tecrübe kazandırır. Üzüntüler, acılar, kaygılar, kayıplar… Elde edemedikleri, elde ettiklerinin avuçlarından akıp gitmesi; kimi zaman insanın elde ettiklerinden daha çok şey kazandırır.
Dünya hayatı sadece bizim dediğimiz, bana ait dediğimiz bir alan değildir. Birlikte ve toplu yaşadığımız bir alandır. Pencerenizi bir açarsınız; savaşlar, gözyaşlarına şahit olursunuz. Bir tuşa basarsınız; açlıkla mücadele eden zayıf bedenlerle karşılaşırsınız. Bir kapı aralarsınız; sefahat içinde yaşayıp dünyayı israf edenlerle göz göze gelirsiniz.
İşte bu yaşadıklarınız içsel, fıtri olarak insana yüklenen duyguları harekete geçirir… Acıma, merhamet etme, fedakârlık, diğerkâmlık, yani kısacası yardım etme duygusu insani, insana ait bir duygudur. Tabiî ki her insanda, her toplumda bu duyguların tezahürü aynı değildir. Kimi toplumlar daha merhametli, yardım severken; kimi toplumlar daha bencil ve duyarsız olabiliyorlar. Bu da bize insanın sosyo-kültürel çevresinin insan davranışları üzerindeki etkisini gösterir.
Çocukluğundan beri yardım etme kavramını duyan, gören ve bilfiil yaşayan biri bunu yaşamın bir parçası, yapması gereken bir sorumluluk olarak addeder. Ve bundan dünyevi bir kazanç beklemez. Yaptığı her yardım ve fedakârlığın onu erdem sahibi yaptığı, olgunlaştırdığı ve yaratılış amacına hizmet ettiği için yaşadığı iç huzur onun için yeterli bir sebeptir. O, bu duygularıyla kendisine yaşattığı iç mutmainliği başka hiç bir şeyde yaşayamayacağını bilir.
Çünkü başkasına yardım, aslında kişinin kendisine yardımıdır. Birçok olumsuz duyguyu bu şekilde kendi bünyesinde yok etmeye çalışır. İnsanın kendi eliyle kendini tedavi etmesi gibi bir şeydir bu. Bencillik, hırs, kibir… Yani enesini, egosunu ve id’ini terbiye eder. Terbiye edilmiş bir ruh, bir karakter kadar hayata, topluma faydası dokunacak daha ne olabilir ki?!
Ama maalesef bu ulvi halisane duyguların yaptığı yardımseverlikler de modern çağın debdebesinden nasibini alıyor. Öyle ki yapılan maddi-manevi hangi türlü yardım olursa olsun sosyal medyada, kocaman isimler altında gölgede kalabiliyor. “Balık bilmezse Halık bilir.” düşüncesi sanki yerini; “Balık önce bilsin, Halık zaten bilir” algısını ortaya çıkarıyor. Sağ elin verdiğini bütün eller bilsin isteniyor.
Oysa yaptığımız her yardım bir fedakârlıktır. Ve bu fedakârlıklar -bire on- bize karakter ve ahlâk kazandırmalı. Yaptığımız her yardım asıl sahibine ulaşmak üzere yapılmalıdır. Hesap kitap yapılmadan, ezik çürük düşünülmeden. Hâbil gibi en iyisi seçilmeli ve en iyi şekilde sunulmalıdır. Benim partim, benim derneğim, benim ismim düşünülmeden. Sadece sarp yokuşu aşmak için… Yapılması gereken o olduğu için… Yoksa ne göz boyamak ne de başkalarına yaranabilmek için…
Tutsak ruhları asıl sahibiyle buluşturmak, yolda yolunu bulamamışa yol olmaya; yolunu aydınlatmaya çalışmak. Neyin açlığı, nelerin yoksulluğu çekiliyorsa orda ikram sahibi olabilmek. Kozasından çıkmak için gününü bekleyen kelebeğe, yardım edeyim derken onun sonunu hazırlayacak bir yardımda bulunmamak… Gerektiği zaman ve yeteri kadar yardım etmek…
Maria Montessori‘nin ifadesiyle “Her gereksiz yardım gelişimin önünde bir engeldir.” Sürekli yardım alan bir benlik, buna alışıp ruh ve beden tembelliğine düşebilir. ‘Ne de olsa birileri yardım ediyor.’ düşüncesi pasif, edilgen karakterler ortaya çıkarır. O yüzdendir ki çocuklar için söylenen bu özdeyiş gayet manidardır: “Çocuk düşe kalka büyür.” Çocuk düşe kalka büyür de yetişkin düşe kalka büyümez mi, olgunlaşmaz mı, kendince dersler çıkarmaz mı yaşadıklarından?
“Bazı insanların kurtarılmaya ihtiyaçları yoktur. Çünkü tehlikede değillerdir. Onların acısı, çiçek açmak için yaşamak zorunda oldukları bir şeydir.” der yazar. Evet, bunu ayırt edebilmeli insan, yardımın da bir ahlâkı ve adabı olduğu gibi en önemlisi bir amacı vardır. O yardım edilene fayda vermek, onun bulunduğu o sıkıntılı durumdan nasıl kurtulacağını gösterebilmek ve yaşadığı mağduriyet her neyse tekrar yaşamaması için ona çözüm yollarını sunabilmek… Sadece balık vermekle yardım bitmiyor, asıl yardım balık tutmasını öğretmek ve kendi ayakları, kendi düşünceleri üzerinde durabilmesini sağlamak… Yoksa yardım edilen insanlar asimile edilmeye ve sömürülmeye açık hale gelebilirler. Nitekim tarih de bunlara şahitlik etmiştir.
Şunu unutmayalım ki veren el alan elden elbette daha üstündür. Ama daha da üstünü; insanlara içinde bulundukları mağduriyetlere razı olmamaları gerektiğini gösterebilmektir. Sebep ve sonuçları hatırlatıp onlara bir direniş ve mücadele azmi kazandırabilmektir. Çünkü Asr-ı Saadet’i oluşturan mihenk taşları bunlar olmuştu.
Bir nefes, bir nefes daha istiyorum Allah’ım… Önümde duran bu sarp yokuşları aşabilmek… Ve aşarken de senin rızan dâhilinde bu nefesleri verebilmek…
Geçici bir konaklama yeridir dünya. Ölüm ile sona erecek değildir hayat. Bu dünyada mukim değil yolcudur insan. Ahiret yurduna alınan bir davettir insanın dünyaya gelişi. Asıl olan, kalıcı olan yerdir. Kalıcı olan yer ise ahiret yurdudur.
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
Mektup yazayım dedim, yazdım nedenlice, muhatabı ulaştığı herkes, anlaşılma ümidi eşliğinde. Niye mi mektup, yine mi mektup diyenlere; mektup iyidir her haliyle… Mektup meraklara su serper, ümitlere can suyu olur, telaşeleri sükûnete aday hale getirir içindekilerle… Tarihte tariflenmiştir mektup, birçok şair duygusunu ifadede tutunmuştur mektuba … Gurbetin resmi gibidir mektup, gurbettekinin tesellisine can suyu… Beklemenin nedenidir mektup, yola bakmanın, yarına ümit ekmenin…
İnsan aciz yaratılmıştır. Yardıma muhtaç olarak yaratılmıştır. Birbirinin ihtiyacını görerek, birbirinin eksiğini tamamlayarak, yardımlaşarak hayatlarını devam ettirirler insanlar. Yardıma ve hiçbir şeye ihtiyacı olmayan yalnız Allah’tır. Herkes, her şey O’na muhtaç. O, “samed”dir, “Ğani”dir. Yaratan O. Rızk veren, yaşatan, öldüren, dirilten O. Dünyaya gözümüzü açar açmaz bizi ilk selamlayan fiil “yardım” oluyor. Doktorun, ebenin yardımı… …
Sarp Yokuşu Aşabilmek
“Bilir misin nedir o sarp yokuş? Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmaktır. Veya açlık gününde muhtaçları doyurmaktır. Mesela yakın olan bir yetimi, ya da evsiz, barksız, yurtsuz, yuvasız bir düşkünü… Daha sonra iman edenlerden olmak ve birbirine hakkı ve merhameti tavsiye etmektir”. Beled/12-17
Bir nefes, bir nefes daha diyorum… Bir nefes daha istiyorum Allah’ım! Şu uçlarını birbirine bağlasam da yetişemediğim zamana… Bir türlü tutunmayı beceremediğim sağlam dala tutunacak nefes ver Allah’ım…
Dünya hayatının kaçınılmaz bir gerçeği zorluklar ve bu zorluklar karşısında kişinin mücadelesi… Bu yaşanılan zorluk ve sıkıntılar kişiye artı değer ve tecrübe kazandırır. Üzüntüler, acılar, kaygılar, kayıplar… Elde edemedikleri, elde ettiklerinin avuçlarından akıp gitmesi; kimi zaman insanın elde ettiklerinden daha çok şey kazandırır.
Dünya hayatı sadece bizim dediğimiz, bana ait dediğimiz bir alan değildir. Birlikte ve toplu yaşadığımız bir alandır. Pencerenizi bir açarsınız; savaşlar, gözyaşlarına şahit olursunuz. Bir tuşa basarsınız; açlıkla mücadele eden zayıf bedenlerle karşılaşırsınız. Bir kapı aralarsınız; sefahat içinde yaşayıp dünyayı israf edenlerle göz göze gelirsiniz.
İşte bu yaşadıklarınız içsel, fıtri olarak insana yüklenen duyguları harekete geçirir… Acıma, merhamet etme, fedakârlık, diğerkâmlık, yani kısacası yardım etme duygusu insani, insana ait bir duygudur. Tabiî ki her insanda, her toplumda bu duyguların tezahürü aynı değildir. Kimi toplumlar daha merhametli, yardım severken; kimi toplumlar daha bencil ve duyarsız olabiliyorlar. Bu da bize insanın sosyo-kültürel çevresinin insan davranışları üzerindeki etkisini gösterir.
Çocukluğundan beri yardım etme kavramını duyan, gören ve bilfiil yaşayan biri bunu yaşamın bir parçası, yapması gereken bir sorumluluk olarak addeder. Ve bundan dünyevi bir kazanç beklemez. Yaptığı her yardım ve fedakârlığın onu erdem sahibi yaptığı, olgunlaştırdığı ve yaratılış amacına hizmet ettiği için yaşadığı iç huzur onun için yeterli bir sebeptir. O, bu duygularıyla kendisine yaşattığı iç mutmainliği başka hiç bir şeyde yaşayamayacağını bilir.
Çünkü başkasına yardım, aslında kişinin kendisine yardımıdır. Birçok olumsuz duyguyu bu şekilde kendi bünyesinde yok etmeye çalışır. İnsanın kendi eliyle kendini tedavi etmesi gibi bir şeydir bu. Bencillik, hırs, kibir… Yani enesini, egosunu ve id’ini terbiye eder. Terbiye edilmiş bir ruh, bir karakter kadar hayata, topluma faydası dokunacak daha ne olabilir ki?!
Ama maalesef bu ulvi halisane duyguların yaptığı yardımseverlikler de modern çağın debdebesinden nasibini alıyor. Öyle ki yapılan maddi-manevi hangi türlü yardım olursa olsun sosyal medyada, kocaman isimler altında gölgede kalabiliyor. “Balık bilmezse Halık bilir.” düşüncesi sanki yerini; “Balık önce bilsin, Halık zaten bilir” algısını ortaya çıkarıyor. Sağ elin verdiğini bütün eller bilsin isteniyor.
Oysa yaptığımız her yardım bir fedakârlıktır. Ve bu fedakârlıklar -bire on- bize karakter ve ahlâk kazandırmalı. Yaptığımız her yardım asıl sahibine ulaşmak üzere yapılmalıdır. Hesap kitap yapılmadan, ezik çürük düşünülmeden. Hâbil gibi en iyisi seçilmeli ve en iyi şekilde sunulmalıdır. Benim partim, benim derneğim, benim ismim düşünülmeden. Sadece sarp yokuşu aşmak için… Yapılması gereken o olduğu için… Yoksa ne göz boyamak ne de başkalarına yaranabilmek için…
Tutsak ruhları asıl sahibiyle buluşturmak, yolda yolunu bulamamışa yol olmaya; yolunu aydınlatmaya çalışmak. Neyin açlığı, nelerin yoksulluğu çekiliyorsa orda ikram sahibi olabilmek. Kozasından çıkmak için gününü bekleyen kelebeğe, yardım edeyim derken onun sonunu hazırlayacak bir yardımda bulunmamak… Gerektiği zaman ve yeteri kadar yardım etmek…
Maria Montessori‘nin ifadesiyle “Her gereksiz yardım gelişimin önünde bir engeldir.” Sürekli yardım alan bir benlik, buna alışıp ruh ve beden tembelliğine düşebilir. ‘Ne de olsa birileri yardım ediyor.’ düşüncesi pasif, edilgen karakterler ortaya çıkarır. O yüzdendir ki çocuklar için söylenen bu özdeyiş gayet manidardır: “Çocuk düşe kalka büyür.” Çocuk düşe kalka büyür de yetişkin düşe kalka büyümez mi, olgunlaşmaz mı, kendince dersler çıkarmaz mı yaşadıklarından?
“Bazı insanların kurtarılmaya ihtiyaçları yoktur. Çünkü tehlikede değillerdir. Onların acısı, çiçek açmak için yaşamak zorunda oldukları bir şeydir.” der yazar. Evet, bunu ayırt edebilmeli insan, yardımın da bir ahlâkı ve adabı olduğu gibi en önemlisi bir amacı vardır. O yardım edilene fayda vermek, onun bulunduğu o sıkıntılı durumdan nasıl kurtulacağını gösterebilmek ve yaşadığı mağduriyet her neyse tekrar yaşamaması için ona çözüm yollarını sunabilmek… Sadece balık vermekle yardım bitmiyor, asıl yardım balık tutmasını öğretmek ve kendi ayakları, kendi düşünceleri üzerinde durabilmesini sağlamak… Yoksa yardım edilen insanlar asimile edilmeye ve sömürülmeye açık hale gelebilirler. Nitekim tarih de bunlara şahitlik etmiştir.
Şunu unutmayalım ki veren el alan elden elbette daha üstündür. Ama daha da üstünü; insanlara içinde bulundukları mağduriyetlere razı olmamaları gerektiğini gösterebilmektir. Sebep ve sonuçları hatırlatıp onlara bir direniş ve mücadele azmi kazandırabilmektir. Çünkü Asr-ı Saadet’i oluşturan mihenk taşları bunlar olmuştu.
Bir nefes, bir nefes daha istiyorum Allah’ım… Önümde duran bu sarp yokuşları aşabilmek… Ve aşarken de senin rızan dâhilinde bu nefesleri verebilmek…
İlgili Yazılar
Kuzum Ayıp mı Çalışmak Günah mı Yük Taşımak
Bütün günahlar boşlukları doldurma çabalarıdır.
Kim Yolcu Değil Ki Bu Dünyada?
Geçici bir konaklama yeridir dünya. Ölüm ile sona erecek değildir hayat. Bu dünyada mukim değil yolcudur insan. Ahiret yurduna alınan bir davettir insanın dünyaya gelişi. Asıl olan, kalıcı olan yerdir. Kalıcı olan yer ise ahiret yurdudur.
Anlamlar Büyük Karakterler Küçük
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
Soruyu Sınayan Belirler
Mektup yazayım dedim, yazdım nedenlice, muhatabı ulaştığı herkes, anlaşılma ümidi eşliğinde. Niye mi mektup, yine mi mektup diyenlere; mektup iyidir her haliyle… Mektup meraklara su serper, ümitlere can suyu olur, telaşeleri sükûnete aday hale getirir içindekilerle… Tarihte tariflenmiştir mektup, birçok şair duygusunu ifadede tutunmuştur mektuba … Gurbetin resmi gibidir mektup, gurbettekinin tesellisine can suyu… Beklemenin nedenidir mektup, yola bakmanın, yarına ümit ekmenin…
Yardım
İnsan aciz yaratılmıştır. Yardıma muhtaç olarak yaratılmıştır. Birbirinin ihtiyacını görerek, birbirinin eksiğini tamamlayarak, yardımlaşarak hayatlarını devam ettirirler insanlar. Yardıma ve hiçbir şeye ihtiyacı olmayan yalnız Allah’tır. Herkes, her şey O’na muhtaç. O, “samed”dir, “Ğani”dir. Yaratan O. Rızk veren, yaşatan, öldüren, dirilten O. Dünyaya gözümüzü açar açmaz bizi ilk selamlayan fiil “yardım” oluyor. Doktorun, ebenin yardımı… …