Düşünceler kelebeklerin kelebek doğurduğu gibi doğmaz, düşünceler kendisinden önceki düşünceye tepki olarak doğar diyordu rahmetli Hüsamettin Aslan hoca, çevirisini yaptığı John W. Murphy’nin Postmodern Toplumsal Analiz ve Postmodern Eleştiri adlı eserin önsözünde. Postmodernizmi anlamak için modernizmi bilmek, modernizmi anlamak için de Hıristiyanlığın kurumsal ve kolektif kimliğe dönüştüğü bin yıllık feodalite dönemini kavramak gerekmektedir. Buradaki tarihsel silsileyi anlamlandırma denkleminde Batılı olmayanların misafir izleyici olarak katıldığını unutmamak önem arz etmektedir. Batılı olmayanlar bu tarihsel serüvende yaşantılayan değil, bu süreçlerin sonucunda oluşan duruma maruz kalanlardır. Bilim, sanat, kültür, edebiyat, siyaset, ekonomi, din vesaire alanlarında Batının yaşadığı, özellikle modern ve postmodern iki büyük kırılma Batı dışı toplumları haddinden ve gereğinden fazla etkilemiştir. Süreçleri anlamak bağlamında Batının ne yaşadığı sorusu önemlidir, lakin Batı dışı toplumların hissesine ne, ne kadar, niçin/neden düştüğünü de anlamak en az o kadar önemlidir.
Kavramsal kökenini 5. yüzyılda Hristiyanlığın Roma/Pagan inancından farklı olduğunu ifade etmek ve Roma/Pagan inancı ile zamanla birleşen, temas eden, iç içe geçen kavramları, kurumları, anlamları koparmak anlamında kullanılan, Latince modernus kelimesinden türeyen modernizm tarih boyunca “kopuş, eskiden yeniye geçiş, eskiden farklı oluş” gibi anlamları içerisinde ihtiva etmiştir. Tarihsel süreç olarak 15. yüzyılda bugünkü İtalya sınırlarında başlayan Reform ve Rönesans hareketlerinin zamanla Kara Avrupası’nın ruhuna katmış olduğu değişim ivmesi, hayatın bütün alanlarına “yeniden şekil verme ve yeniden doğma” olarak sirayet etmeye başlamıştır. Sanat, edebiyat başta olmak üzere din, kültür ve hayatı dizayn eden ne kadar sosyal, siyasal, ekonomik alan varsa yeniden şekillendirilmesi gerektiğine duyulan inanç, doğmuş olanı yeniden yeni bir dünyaya doğurtma çabasına dönüşmüştür. Aydınlanma ile bu süreç kemale ermiş ve modernizm tastamam olmuştur.
Aydınlanma en genel anlamı ile Reform ve Rönesans hareketlerinin itkisinin gücü ile şekillenmeye başlayan bilme fiilinin din adamları imtiyazlı sınıfından, bilim adamları imtiyazlı sınıfına geçmesini ifade eden tarihsel süreçtir. Bilginin Tanrısal, özel, efsunlu bir bilgiye sahip din adamları sınıfından, insansal, genelimsi özel, deneysel bilgiye sahip olabilen bilim adamları sınıfının tekeline geçmesi ile modernizm bilimi gelip almak isteyenler için “Batı”nın merkezine taşımıştır. Bilgi modern öncesi dönemdeki gibi düalisttir; yani bir mütecessis ona ulaşmak için, onun üzerinde ve müdahale edemediği bir tecessüs nesnesi, ulaşmak istediği gerçeklik vardır; ancak o bilgi aşkın ve mistik unsurlarla değil pozitivist donelerle elde edilebilecektir.
Modernizm en genel anlamıyla insanî, insandan, insana yönelik olanların merkeze alındığı bir insanlar toplamı, bir tarihsel süreç ve bir coğrafyanın icadıdır.
Modernizm için bilme eylemi pozitivizm denen kavramda anlam bulur; bir nesnenin bilinebilmesi için gözlenebilir, deney yapılabilir, dünyanın herhangi bir yerinde tekrarlanabilir olması gerekmektedir.
Modernizm için ideal toplum modeli organik toplumdan mekanik topluma geçmeyi başarmış insanlar toplamıdır ve seküler unsurlar içermesi gerekir, din vicdanın (Frued’a göre psikolojinin) sorunsalıdır. Modern devlet, ulus bilincine varmış/ulaşabilmiş olan bireylerin oluşturduğu ulus-devlet modelidir. Bu devletin yasaları, “yeryüzüne ait olan” anlamına gelen laikus kavramından türemiş olan laiklik denen felsefeye dayanmak durumundadır. Çünkü yeryüzündekileri artık yeryüzündekiler ve onların kuralları yönetecektir.
Modernizm birçok sosyal tanımlamasını feodal dönemin uygulama biçimine karşı bir tarihsel karşıtlık olarak kendini konumlandırmıştır.
Bu tarihsel dilim dinin her alanda hâkim olduğu, skolastik mantığın egemen olduğu, gelişime kapalı, aklın reddedildiği, feodal beylerin siyasal iktidarlarının hâkim olduğu bir dönem olarak tasvir edilebilir. Modernizm Ortaçağ mantığına karşı olduğundan her şeyden önce rasyoneldir, akılcıdır.
Postmodernizm: Katı Olan Herşey Buharlaşıyor
Modernizm sosyal ve siyasal olarak ilk büyük sınavını Birinci Dünya Savaşında verdi ve ciddi olarak büyük bir sarsıntı yaşadı. İkinci Dünya Savaşı ise, pek çok sosyal bilim insanına göre modernizmin ve modern ideolojilerin topluca çöküşünün takriben elli milyon insanın kanları içinde tüm dünyaya ifşası oldu. Özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra ortaya çıkan toplumsal sorunlar ve modernizmin çeşitli sebeplerden dolayı vaatlerini gerçekleştirememesi aydınların bir kısmını yeni arayışlara sürükledi. Modernitenin total felsefesine ve bilimsel bilgi tekeline karşı çoğulculuğu, yerelliği ve özgürleşmeyi ön plana çıkaran postmodern durum ortaya çıktı. Genel çerçevesiyle postmodernizm, modernliğin açmazlarına karşı bir savaş ve modernleşmeyle bir hesaplaşmadır. Postmodernistlere göre postmodernizm, ileri batı toplumlarının şu an içinde bulunduğu aşamayı, bir bakıma modern sonrası toplumu adlandırır.
Ünlü İngiliz tarihçisi Arnold Toynbee 1939’da yazdığı “Bir Tarih İncelemesi” adlı kitabının 5. cildinde “modern dönem Birinci Dünya Savaşı ile son bulmuştur. Bundan sonraki dönem post-modern dönemdir ve iki dünya savaşı arası bu dönemin başlangıcı olmuştur” der. Bu sayede postmodernizm ve postmodernite terimleri literatüre girmiş olur.
İkinci Dünya Savaşından sonra Batılı toplumlar bütün modern ideolojilerin aynı anda çöktüğü; modern insanın medeniyetin zirve noktasında vahşi bir kıyımla nasıl yok edildiğini temaşa ettiği; tanrı dâhil elinde inanacak hiçbir şeyi kalmayan insanın kaçış noktası oldu postmodernizm. Bu bağlamda postmodernizm ironiktir. İroni, medeniyetin zirvesinde iki dünya savaşı görmüş modern insanın hayatta kalması için yalnızlık ve yabancılık duygusuna karşın önemli bir dayanak oldu. O yalnızlığın zeka ile alt edilebileceğine, alt edilmese bile o durumun bir parçası olmadan yaşamaya devam edilebileceğinin bir göstergesiydi ve böylece absürt denen kavram icat olundu. Absürt, insanın öldürücü bir yalnızlık içinde ne yapacağını bilmeden dünyada bulunmasıyla ilgili herhangi bir anlamı kavrayamadığı hâldir. İşte postmodernizm bu öldürücü yalnızlık ve yabancılık hissinde Nietzsche, Camus, Sartre gibi düşünürlerin kaleminde can bulmaya başladı.
Modernizm akılcıdır; postmodernizmde ise akılcı kalıplar kırılır, rasyonel akıl araçsal akla dönüşür çünkü Aydınlanma aklına karşı iki dünya savaşı sonrası bir şüphe, hayal kırıklığı oluşmuştur.
Modernizm “ben” merkezcidir, özne merkezdedir; postmodernizmde “öteki” kavramı merkezi önem taşır; öteki kültürlerin öneminin kavrandığı bir araçsal rasyonel akıl vurgusu mevcuttur. Modernizmin toplum yapısı sanayileşmiş/endüstrileşmiş toplumsal yapıya dayanırken; postmodernizmin toplumsal dayanağı bilgi toplumu olarak dillendirilir ki burada risk toplumu ile karşı karşıya kalınır. Sanayi toplumu aşılırken/geçilirken üretimin neticesi olarak doğaya verilen zararın risklerinin nasıl bölüşüleceği sorunsalı önemlilik arz etmektedir. Modern dönemdeki gibi artık üretimin veya pazarların bölüşümü değil bu sürecin yarattığı risklerin bölüşümü ülkelerin en önemli gündemleri olmuştur. Modernizm ulusalcı bir birey, toplum ve devlet yapılanmasını, ekonomik olarak da emperyalizmi esas alırken; postmodernizm ile neoliberalizmin katkılarıyla da ulusal sınırların olmadığı, paranın hiçbir sınır tanımadan serbestçe dünyayı dolaştığı, adına küreselleşme denen bir dünyanın büyük bir köy olması tahayyülü zihinlerdeki yerini alır. Modernizm’de bilim pozitivisttir ve bunun dışında hem bilgiye ulaşma metodunun olmadığı hem de başka bilgi türünün olmadığı, bilimcilik yaklaşımı savunulurken; postmodernizmde alternatif bilimler yeniden tedâvüldedir. Alternatif tıp başta olmak üzere bilmenin bütün alternatif türleri oldukça büyük hürmet ile karşılanır. Modernizm toplumu organik toplumdan modern mekanik topluma geçiş yapmış bir tanımlamaya tabi tutar ve onu, tıpkı bedenin organları gibi insanlar ve kurumlar da toplumsal bütünün bekası için vardır, diye şematize etmektedir; modernizmin evren tasavvuru da böyledir yani mekaniktir. Evren makine gibi tıkır tıkır işleyen mükemmel, kusursuz, stabil bir yapıya sahiptir. Sosyal alanda da, evrende de sabit, değişmez kurallar vardır ve bu kurallar bilindiğinde hem toplum hem de evren bilinebilecek böylece gelecek tahmin edilebilir, öngörülebilir olacaktır. Postmodernizm ile birlikte toplum ve evrenin stabil kurallarının olduğu üst anlatı reddedilir ve daha esnek bir bakış akışı tercih edilir. Modernizm Batı kültürünün merkezde olduğu etno-kültürel bir dünya tasavvuruna sahip iken; postmodernizmin etno-kültürel vurgusu çok kültürlülük üzerinedir. Avrupa Birliği başta olmak üzere kültürel alanda faaliyet yürüten birçok uluslararası kuruluş büyük bütçeler harcayarak farklı kültür unsurlarının, başta dil olmak üzere, yeniden canlandırma ve koruma projeleri üretmektedir. Modern iktidar kaba tahakküm, aşkın, jakoben iken; postmodern dönemde iktidar modeli Michel Foucault’un tabiri ile “bioiktidara”a dönüşmüştür. Yani iktidar, belli kurumları ile yukarıdan aşağıya sert bir modelden, o sert kabuğu kırılıp iktidarın topluma sızdığı yine Foucault’un tabiri ile “iktidarın her yerde” olduğu bir modele evirilmiştir. Belki anlam dünyasında çok bir yekûnu olmasa da bir realite olarak modernizm ne kadar Alman ise postmodernizm de o kadar Fransız’dır.
İnsan Kadar Hakikat: Özne Anlam İlişkisi
Postmodern dönemde özne anlam ilişkisi de farklılaşmıştır. Bilgi veya hakikat kişiden bağımsız olarak keşfedilen bir şey değil kanaatlerle kirletilmesiyle meydana çıkabilen kişisel bir ürüne dönüşmüştür.
Hans Georg Gadamer bu durumu sistematize etmiştir. Hakikat ve Metot (Truth and Method) adlı kitabında Gadamer’in yorumsama anlayışı, anlamı, yorumcunun noktasında arayan bir duruşa dayanır. Maksatçıların tersine o anlamın aktörün (agent) bağlamında sabit olmadığını tam tersine yorumcunun durduğu noktadan çıkarılacağını belirtir. Örneğin Fatih’in kardeş katlini uygun gören yaklaşımının anlamı Fatih’in zihninde değil yorumcunun verdiği anlamda aranmalıdır. Dolayısı ile aslında eylem ile yorumcu arasında dinamik bir süreç söz konusu. Anlam sabit değildir, nitekim her yorumcunun belli bir eyleme farklı anlamlar vermesi bundandır. Kutsal metinlerin yorumunda bunu görmek kolaydır. Bilindiği gibi Katolik görüş daha sonra Protestan anlayışını doğurmuştur. Bu anlayışta bile Kalvinizm ve Luther’in farklı yorumları söz konusu olmuştur.
Potmodernizm bir boşluk ideolojisidir. Modernizme eleştirilerine bakıp aldanmak yanlıştır. Postmodernizmin özne anlam ilişkisine bakıldığında özne kadar anlam, özne kadar din, özne kadar hakikat, nasıl olur da katı olan her şeyin buharlaştığı, hakikatin kişisel yaratımından sonra askıda bırakıldığı dönemde ilahi bir söylem, bir medeniyet tasavvuru neşvü nema bulabilir. Hakikatin dahi kişiye özel olduğu dünyada insan hem bedenen hem de ruhen yalnızdır ve o kadar savunmasızıdır.
İnsanların yalnız, kapital sahiplerinin organize olduğu “yeni” dünya düzeninde insan tüketim toplumunun, haris duyguları kamçılanan tüketim objesinden başka bir şey değildir.
Son iki yüz yıldır, üretilen egemen söylem bağlamında, dinlerin sonu geldi dendi tüketim arttı, tanrı öldü dendi tüketim arttı, cemaatlar, sosyal organizasyonlar yok oldu tüketim arttı, geniş ailenin esamesi okunmuyor, çekirdek aile bile tartışma konusu tüketim zincirine zinhar zarar verilemiyor. Merkantalizm ile zenginliğin ölçütünün topraktan ticarete (yani nakdi paraya) geçtiği o günden bu yana bütün sosyal ve siyasal kurumlar buna göre dizayn olunuyor. Modern kervansaraylar olan ulus devletlerin de asıl ve tek amacı laissez faire (bırakınız yapsınlar) kutsal ilkesinin bekçiliğini yapmaktan öteye gidememektedir. Sosyal Darwinizm ile biyoloji üzerinden tanımlanan ve bu minvâlde geliştirilen modern pedagoji, postmodern düşünürlerin de katkısıyla hakikat insan sayısı kadara indirgenmiştir. Otoriter ve totaliter bilgi anlayışı ne kadar zararlıysa, hakikatin insan sayısı kadara indirgenmesi de o kadar zararlıdır. Çünkü fikriyatta ahlâkî birliktelik olmazsa eylemsel birliktelikte olmayacaktır. Bir medeniyet tasavvuru dahi meydana gelemeyecektir.
İtiraf etmek gerekir ki Gademer’in ve postmodern düşünürlerin bilgi felsefesini reddetmek çok da kolay değildir. Çünkü bilmenin olmak demek olmadığını, olmanın başka, bilmenin ise başka bir şey olduğunu unutalı epey zaman oldu. O yüzden Batılı olmayanlar Batının modernizmini eleştirmek için Batının postmodernizmine muhtaç hâle gelmektedirler. Kekemelikten dilsizliğe terfi edildiği görülmektedir. Eğer amaç kolektif bir bilinç inşa etmek ve bir medeniyet kurmaksa; en azından insanların ortak payda da buluşabileceği ve beraber hareket edebileceği ikinci kişi kaybedilmek istenmiyorsa bilmenin olmaktan farklı olduğu idrak edilmeli, bilinenin dışında da hem olunan hem de olduğu şeyi bilen bir düşünce ve davranış geliştirilmelidir. Aksi takdirde Freud ve gibilerinin hedonizm temelinde tanımladığı “hazza ulaş elemden kaç” gibi fayda maksimizasyonu söylemlerinin bekçiliğini yapanların pedagoji öğrettiği dünyaya muhtaç ve maruz kalınmaya devam edilecektir.
Gözetim ve gözetleme olgusunun insanlık tarihi kadar geçmişe dayandığı ve her dönemin kendine has unsurları ile görünür olduğu kabul edilmektedir. Modern bir tarih okumasıyla duruma bakacak olursak; Ortaçağın sonlarına kadar Tanrı’nın hükümranlığının etkin olduğu bir dünyadan bahsedebiliriz. Yeniçağ ile birlikte hükümdarların Tanrı’dan rol çalarak kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri ilan etmeleri, hükümdarların hükümranlığının daha baskın olduğu bir sürece geçildiğini göstermektedir.
Düşünceler, kelebeklerin kelebek doğurduğu gibi doğmazlar; düşünceler, kendilerinden önceki düşüncelere ve içinde yer aldıkları çağın problemlerine tepkiden doğarlar. Bu genelleme her genelleme gibi istisnaları içinde barındırır; ancak tarih bizi bu genellemeyi yapmaya mecbur kılıyor. Şu an “egemen Batı tarihi”ne baktığımızda bu durumu çok rahat görebiliyoruz. Özellikle modern dönem diye adlandırılan; belli bir felsefi kökün sonucu …
Mahremiyet, kişinin kendini güvende ve huzurlu hissetmesi ve toplumun refahının sağlanması için Allah’ın kulları yararına belirlediği yaşama dair sınırlardır. Kişinin sosyo-kültürel yaşantısının da şekillendirdiği mahremiyet sınırları, insanın kendiyle olabilme, kendi olabilme alanını tanımlar. Mahremiyet olgusu, toplumların birbirleriyle etkileşimi ve bu etkileşimin teknolojik gelişmeler ile hızlanması sonucu insanların zihninde zamanla değişime uğramış ve bu değişim hayatın birçok alanına yansımıştır.
İnsanların özgürlük beklentileri hiçbir dönemde bu kadar çok olmamıştır. Tarihe bakıldığında insanoğlunun kimi dönemlerde özgürce yaşadığı kimi dönemlerde özgürlüğünü bir güç sahibine devrettiği, görece daha sınırlandırılmış bir şekilde hayatına devam ettiği görülecektir. Tarih boyunca kitle yönetimi devletlerin önceliği olmuştur hep. Gerek hapishanelerin doğuşu ve gerekse akıl hastanelerinin kuruluşu hatta düzenli eğitim kurumlarının ortaya çıkışı bir yandan başıbozukluğu ve kaosu önlemişken diğer yandan da toplumu sınırlamış, bireylerin tek tipleşmesinin ve onları istenilen şekle dönüştürmenin yolunu açmıştır.
Tarihten günümüze dinlerin hemen hepsi mensuplarına belirli birtakım inanışlar ve bu inanışlarla ilişkili olarak yapılması veya kaçınılması gereken davranışlar telkin etmekte ve bunları nihai kurtuluşu için gerekli görmektedir. Ancak insanlar zaman zaman, dinlerinin telkin ettiği öğretileri sürdürme, özellikle de bu öğretiler çerçevesinde uymaları gereken bazı davranışlara riayet etme hususunda ihlaller yapmakta, inançlarının telkin ettiği emir …
Postmodern Dünyada Eğitim: Özne Anlam İlişkisi
İnsanı insan yapan insandır.
Nazım Hikmet
Gelenekselden Modernizme
Düşünceler kelebeklerin kelebek doğurduğu gibi doğmaz, düşünceler kendisinden önceki düşünceye tepki olarak doğar diyordu rahmetli Hüsamettin Aslan hoca, çevirisini yaptığı John W. Murphy’nin Postmodern Toplumsal Analiz ve Postmodern Eleştiri adlı eserin önsözünde. Postmodernizmi anlamak için modernizmi bilmek, modernizmi anlamak için de Hıristiyanlığın kurumsal ve kolektif kimliğe dönüştüğü bin yıllık feodalite dönemini kavramak gerekmektedir. Buradaki tarihsel silsileyi anlamlandırma denkleminde Batılı olmayanların misafir izleyici olarak katıldığını unutmamak önem arz etmektedir. Batılı olmayanlar bu tarihsel serüvende yaşantılayan değil, bu süreçlerin sonucunda oluşan duruma maruz kalanlardır. Bilim, sanat, kültür, edebiyat, siyaset, ekonomi, din vesaire alanlarında Batının yaşadığı, özellikle modern ve postmodern iki büyük kırılma Batı dışı toplumları haddinden ve gereğinden fazla etkilemiştir. Süreçleri anlamak bağlamında Batının ne yaşadığı sorusu önemlidir, lakin Batı dışı toplumların hissesine ne, ne kadar, niçin/neden düştüğünü de anlamak en az o kadar önemlidir.
Kavramsal kökenini 5. yüzyılda Hristiyanlığın Roma/Pagan inancından farklı olduğunu ifade etmek ve Roma/Pagan inancı ile zamanla birleşen, temas eden, iç içe geçen kavramları, kurumları, anlamları koparmak anlamında kullanılan, Latince modernus kelimesinden türeyen modernizm tarih boyunca “kopuş, eskiden yeniye geçiş, eskiden farklı oluş” gibi anlamları içerisinde ihtiva etmiştir. Tarihsel süreç olarak 15. yüzyılda bugünkü İtalya sınırlarında başlayan Reform ve Rönesans hareketlerinin zamanla Kara Avrupası’nın ruhuna katmış olduğu değişim ivmesi, hayatın bütün alanlarına “yeniden şekil verme ve yeniden doğma” olarak sirayet etmeye başlamıştır. Sanat, edebiyat başta olmak üzere din, kültür ve hayatı dizayn eden ne kadar sosyal, siyasal, ekonomik alan varsa yeniden şekillendirilmesi gerektiğine duyulan inanç, doğmuş olanı yeniden yeni bir dünyaya doğurtma çabasına dönüşmüştür. Aydınlanma ile bu süreç kemale ermiş ve modernizm tastamam olmuştur.
Aydınlanma en genel anlamı ile Reform ve Rönesans hareketlerinin itkisinin gücü ile şekillenmeye başlayan bilme fiilinin din adamları imtiyazlı sınıfından, bilim adamları imtiyazlı sınıfına geçmesini ifade eden tarihsel süreçtir. Bilginin Tanrısal, özel, efsunlu bir bilgiye sahip din adamları sınıfından, insansal, genelimsi özel, deneysel bilgiye sahip olabilen bilim adamları sınıfının tekeline geçmesi ile modernizm bilimi gelip almak isteyenler için “Batı”nın merkezine taşımıştır. Bilgi modern öncesi dönemdeki gibi düalisttir; yani bir mütecessis ona ulaşmak için, onun üzerinde ve müdahale edemediği bir tecessüs nesnesi, ulaşmak istediği gerçeklik vardır; ancak o bilgi aşkın ve mistik unsurlarla değil pozitivist donelerle elde edilebilecektir.
Modernizm en genel anlamıyla insanî, insandan, insana yönelik olanların merkeze alındığı bir insanlar toplamı, bir tarihsel süreç ve bir coğrafyanın icadıdır.
Modernizm için ideal toplum modeli organik toplumdan mekanik topluma geçmeyi başarmış insanlar toplamıdır ve seküler unsurlar içermesi gerekir, din vicdanın (Frued’a göre psikolojinin) sorunsalıdır. Modern devlet, ulus bilincine varmış/ulaşabilmiş olan bireylerin oluşturduğu ulus-devlet modelidir. Bu devletin yasaları, “yeryüzüne ait olan” anlamına gelen laikus kavramından türemiş olan laiklik denen felsefeye dayanmak durumundadır. Çünkü yeryüzündekileri artık yeryüzündekiler ve onların kuralları yönetecektir.
Bu tarihsel dilim dinin her alanda hâkim olduğu, skolastik mantığın egemen olduğu, gelişime kapalı, aklın reddedildiği, feodal beylerin siyasal iktidarlarının hâkim olduğu bir dönem olarak tasvir edilebilir. Modernizm Ortaçağ mantığına karşı olduğundan her şeyden önce rasyoneldir, akılcıdır.
Postmodernizm: Katı Olan Herşey Buharlaşıyor
Modernizm sosyal ve siyasal olarak ilk büyük sınavını Birinci Dünya Savaşında verdi ve ciddi olarak büyük bir sarsıntı yaşadı. İkinci Dünya Savaşı ise, pek çok sosyal bilim insanına göre modernizmin ve modern ideolojilerin topluca çöküşünün takriben elli milyon insanın kanları içinde tüm dünyaya ifşası oldu. Özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra ortaya çıkan toplumsal sorunlar ve modernizmin çeşitli sebeplerden dolayı vaatlerini gerçekleştirememesi aydınların bir kısmını yeni arayışlara sürükledi. Modernitenin total felsefesine ve bilimsel bilgi tekeline karşı çoğulculuğu, yerelliği ve özgürleşmeyi ön plana çıkaran postmodern durum ortaya çıktı. Genel çerçevesiyle postmodernizm, modernliğin açmazlarına karşı bir savaş ve modernleşmeyle bir hesaplaşmadır. Postmodernistlere göre postmodernizm, ileri batı toplumlarının şu an içinde bulunduğu aşamayı, bir bakıma modern sonrası toplumu adlandırır.
Ünlü İngiliz tarihçisi Arnold Toynbee 1939’da yazdığı “Bir Tarih İncelemesi” adlı kitabının 5. cildinde “modern dönem Birinci Dünya Savaşı ile son bulmuştur. Bundan sonraki dönem post-modern dönemdir ve iki dünya savaşı arası bu dönemin başlangıcı olmuştur” der. Bu sayede postmodernizm ve postmodernite terimleri literatüre girmiş olur.
İkinci Dünya Savaşından sonra Batılı toplumlar bütün modern ideolojilerin aynı anda çöktüğü; modern insanın medeniyetin zirve noktasında vahşi bir kıyımla nasıl yok edildiğini temaşa ettiği; tanrı dâhil elinde inanacak hiçbir şeyi kalmayan insanın kaçış noktası oldu postmodernizm. Bu bağlamda postmodernizm ironiktir. İroni, medeniyetin zirvesinde iki dünya savaşı görmüş modern insanın hayatta kalması için yalnızlık ve yabancılık duygusuna karşın önemli bir dayanak oldu. O yalnızlığın zeka ile alt edilebileceğine, alt edilmese bile o durumun bir parçası olmadan yaşamaya devam edilebileceğinin bir göstergesiydi ve böylece absürt denen kavram icat olundu. Absürt, insanın öldürücü bir yalnızlık içinde ne yapacağını bilmeden dünyada bulunmasıyla ilgili herhangi bir anlamı kavrayamadığı hâldir. İşte postmodernizm bu öldürücü yalnızlık ve yabancılık hissinde Nietzsche, Camus, Sartre gibi düşünürlerin kaleminde can bulmaya başladı.
Modernizm “ben” merkezcidir, özne merkezdedir; postmodernizmde “öteki” kavramı merkezi önem taşır; öteki kültürlerin öneminin kavrandığı bir araçsal rasyonel akıl vurgusu mevcuttur. Modernizmin toplum yapısı sanayileşmiş/endüstrileşmiş toplumsal yapıya dayanırken; postmodernizmin toplumsal dayanağı bilgi toplumu olarak dillendirilir ki burada risk toplumu ile karşı karşıya kalınır. Sanayi toplumu aşılırken/geçilirken üretimin neticesi olarak doğaya verilen zararın risklerinin nasıl bölüşüleceği sorunsalı önemlilik arz etmektedir. Modern dönemdeki gibi artık üretimin veya pazarların bölüşümü değil bu sürecin yarattığı risklerin bölüşümü ülkelerin en önemli gündemleri olmuştur. Modernizm ulusalcı bir birey, toplum ve devlet yapılanmasını, ekonomik olarak da emperyalizmi esas alırken; postmodernizm ile neoliberalizmin katkılarıyla da ulusal sınırların olmadığı, paranın hiçbir sınır tanımadan serbestçe dünyayı dolaştığı, adına küreselleşme denen bir dünyanın büyük bir köy olması tahayyülü zihinlerdeki yerini alır. Modernizm’de bilim pozitivisttir ve bunun dışında hem bilgiye ulaşma metodunun olmadığı hem de başka bilgi türünün olmadığı, bilimcilik yaklaşımı savunulurken; postmodernizmde alternatif bilimler yeniden tedâvüldedir. Alternatif tıp başta olmak üzere bilmenin bütün alternatif türleri oldukça büyük hürmet ile karşılanır. Modernizm toplumu organik toplumdan modern mekanik topluma geçiş yapmış bir tanımlamaya tabi tutar ve onu, tıpkı bedenin organları gibi insanlar ve kurumlar da toplumsal bütünün bekası için vardır, diye şematize etmektedir; modernizmin evren tasavvuru da böyledir yani mekaniktir. Evren makine gibi tıkır tıkır işleyen mükemmel, kusursuz, stabil bir yapıya sahiptir. Sosyal alanda da, evrende de sabit, değişmez kurallar vardır ve bu kurallar bilindiğinde hem toplum hem de evren bilinebilecek böylece gelecek tahmin edilebilir, öngörülebilir olacaktır. Postmodernizm ile birlikte toplum ve evrenin stabil kurallarının olduğu üst anlatı reddedilir ve daha esnek bir bakış akışı tercih edilir. Modernizm Batı kültürünün merkezde olduğu etno-kültürel bir dünya tasavvuruna sahip iken; postmodernizmin etno-kültürel vurgusu çok kültürlülük üzerinedir. Avrupa Birliği başta olmak üzere kültürel alanda faaliyet yürüten birçok uluslararası kuruluş büyük bütçeler harcayarak farklı kültür unsurlarının, başta dil olmak üzere, yeniden canlandırma ve koruma projeleri üretmektedir. Modern iktidar kaba tahakküm, aşkın, jakoben iken; postmodern dönemde iktidar modeli Michel Foucault’un tabiri ile “bioiktidara”a dönüşmüştür. Yani iktidar, belli kurumları ile yukarıdan aşağıya sert bir modelden, o sert kabuğu kırılıp iktidarın topluma sızdığı yine Foucault’un tabiri ile “iktidarın her yerde” olduğu bir modele evirilmiştir. Belki anlam dünyasında çok bir yekûnu olmasa da bir realite olarak modernizm ne kadar Alman ise postmodernizm de o kadar Fransız’dır.
İnsan Kadar Hakikat: Özne Anlam İlişkisi
Hans Georg Gadamer bu durumu sistematize etmiştir. Hakikat ve Metot (Truth and Method) adlı kitabında Gadamer’in yorumsama anlayışı, anlamı, yorumcunun noktasında arayan bir duruşa dayanır. Maksatçıların tersine o anlamın aktörün (agent) bağlamında sabit olmadığını tam tersine yorumcunun durduğu noktadan çıkarılacağını belirtir. Örneğin Fatih’in kardeş katlini uygun gören yaklaşımının anlamı Fatih’in zihninde değil yorumcunun verdiği anlamda aranmalıdır. Dolayısı ile aslında eylem ile yorumcu arasında dinamik bir süreç söz konusu. Anlam sabit değildir, nitekim her yorumcunun belli bir eyleme farklı anlamlar vermesi bundandır. Kutsal metinlerin yorumunda bunu görmek kolaydır. Bilindiği gibi Katolik görüş daha sonra Protestan anlayışını doğurmuştur. Bu anlayışta bile Kalvinizm ve Luther’in farklı yorumları söz konusu olmuştur.
Potmodernizm bir boşluk ideolojisidir. Modernizme eleştirilerine bakıp aldanmak yanlıştır. Postmodernizmin özne anlam ilişkisine bakıldığında özne kadar anlam, özne kadar din, özne kadar hakikat, nasıl olur da katı olan her şeyin buharlaştığı, hakikatin kişisel yaratımından sonra askıda bırakıldığı dönemde ilahi bir söylem, bir medeniyet tasavvuru neşvü nema bulabilir. Hakikatin dahi kişiye özel olduğu dünyada insan hem bedenen hem de ruhen yalnızdır ve o kadar savunmasızıdır.
Son iki yüz yıldır, üretilen egemen söylem bağlamında, dinlerin sonu geldi dendi tüketim arttı, tanrı öldü dendi tüketim arttı, cemaatlar, sosyal organizasyonlar yok oldu tüketim arttı, geniş ailenin esamesi okunmuyor, çekirdek aile bile tartışma konusu tüketim zincirine zinhar zarar verilemiyor. Merkantalizm ile zenginliğin ölçütünün topraktan ticarete (yani nakdi paraya) geçtiği o günden bu yana bütün sosyal ve siyasal kurumlar buna göre dizayn olunuyor. Modern kervansaraylar olan ulus devletlerin de asıl ve tek amacı laissez faire (bırakınız yapsınlar) kutsal ilkesinin bekçiliğini yapmaktan öteye gidememektedir. Sosyal Darwinizm ile biyoloji üzerinden tanımlanan ve bu minvâlde geliştirilen modern pedagoji, postmodern düşünürlerin de katkısıyla hakikat insan sayısı kadara indirgenmiştir. Otoriter ve totaliter bilgi anlayışı ne kadar zararlıysa, hakikatin insan sayısı kadara indirgenmesi de o kadar zararlıdır. Çünkü fikriyatta ahlâkî birliktelik olmazsa eylemsel birliktelikte olmayacaktır. Bir medeniyet tasavvuru dahi meydana gelemeyecektir.
İtiraf etmek gerekir ki Gademer’in ve postmodern düşünürlerin bilgi felsefesini reddetmek çok da kolay değildir. Çünkü bilmenin olmak demek olmadığını, olmanın başka, bilmenin ise başka bir şey olduğunu unutalı epey zaman oldu. O yüzden Batılı olmayanlar Batının modernizmini eleştirmek için Batının postmodernizmine muhtaç hâle gelmektedirler. Kekemelikten dilsizliğe terfi edildiği görülmektedir. Eğer amaç kolektif bir bilinç inşa etmek ve bir medeniyet kurmaksa; en azından insanların ortak payda da buluşabileceği ve beraber hareket edebileceği ikinci kişi kaybedilmek istenmiyorsa bilmenin olmaktan farklı olduğu idrak edilmeli, bilinenin dışında da hem olunan hem de olduğu şeyi bilen bir düşünce ve davranış geliştirilmelidir. Aksi takdirde Freud ve gibilerinin hedonizm temelinde tanımladığı “hazza ulaş elemden kaç” gibi fayda maksimizasyonu söylemlerinin bekçiliğini yapanların pedagoji öğrettiği dünyaya muhtaç ve maruz kalınmaya devam edilecektir.
Yazar
İlgili Yazılar
Yasaların Gözetiminde Hayat
Gözetim ve gözetleme olgusunun insanlık tarihi kadar geçmişe dayandığı ve her dönemin kendine has unsurları ile görünür olduğu kabul edilmektedir. Modern bir tarih okumasıyla duruma bakacak olursak; Ortaçağın sonlarına kadar Tanrı’nın hükümranlığının etkin olduğu bir dünyadan bahsedebiliriz. Yeniçağ ile birlikte hükümdarların Tanrı’dan rol çalarak kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri ilan etmeleri, hükümdarların hükümranlığının daha baskın olduğu bir sürece geçildiğini göstermektedir.
Modernizmin Tarihi Kodları
Düşünceler, kelebeklerin kelebek doğurduğu gibi doğmazlar; düşünceler, kendilerinden önceki düşüncelere ve içinde yer aldıkları çağın problemlerine tepkiden doğarlar. Bu genelleme her genelleme gibi istisnaları içinde barındırır; ancak tarih bizi bu genellemeyi yapmaya mecbur kılıyor. Şu an “egemen Batı tarihi”ne baktığımızda bu durumu çok rahat görebiliyoruz. Özellikle modern dönem diye adlandırılan; belli bir felsefi kökün sonucu …
Mahremiyet Algısının Dönüşümü ve Mimariye Etkisi
Mahremiyet, kişinin kendini güvende ve huzurlu hissetmesi ve toplumun refahının sağlanması için Allah’ın kulları yararına belirlediği yaşama dair sınırlardır. Kişinin sosyo-kültürel yaşantısının da şekillendirdiği mahremiyet sınırları, insanın kendiyle olabilme, kendi olabilme alanını tanımlar. Mahremiyet olgusu, toplumların birbirleriyle etkileşimi ve bu etkileşimin teknolojik gelişmeler ile hızlanması sonucu insanların zihninde zamanla değişime uğramış ve bu değişim hayatın birçok alanına yansımıştır.
Küresel Panoptikon Egemen Güçlerin Yenidünya Düzenidir
İnsanların özgürlük beklentileri hiçbir dönemde bu kadar çok olmamıştır. Tarihe bakıldığında insanoğlunun kimi dönemlerde özgürce yaşadığı kimi dönemlerde özgürlüğünü bir güç sahibine devrettiği, görece daha sınırlandırılmış bir şekilde hayatına devam ettiği görülecektir. Tarih boyunca kitle yönetimi devletlerin önceliği olmuştur hep. Gerek hapishanelerin doğuşu ve gerekse akıl hastanelerinin kuruluşu hatta düzenli eğitim kurumlarının ortaya çıkışı bir yandan başıbozukluğu ve kaosu önlemişken diğer yandan da toplumu sınırlamış, bireylerin tek tipleşmesinin ve onları istenilen şekle dönüştürmenin yolunu açmıştır.
Dinlerde Tövbe
Tarihten günümüze dinlerin hemen hepsi mensuplarına belirli birtakım inanışlar ve bu inanışlarla ilişkili olarak yapılması veya kaçınılması gereken davranışlar telkin etmekte ve bunları nihai kurtuluşu için gerekli görmektedir. Ancak insanlar zaman zaman, dinlerinin telkin ettiği öğretileri sürdürme, özellikle de bu öğretiler çerçevesinde uymaları gereken bazı davranışlara riayet etme hususunda ihlaller yapmakta, inançlarının telkin ettiği emir …