Türkçeye çoğunlukla ‘faydacılık’ olarak tercüme edilen pragmatizm, esasında, doğrudan ‘fayda’ kelimesinin çağrıştırdığı anlam dünyasına değil, ‘pragma’ya yani ‘pratik’e dönük, uygulamayı merkeze koyan bir düşünme biçimine karşılık gelir. Çoğunlukla fırsatçılık (oportünizm) veya yararcılık (utilitaryanizm) ile karıştırılır. Charles S. Peirce ve daha çok da William James tarafından kurulduğu kabul edilen bu yaklaşım, Batı düşüncesinin gelişim evrelerinin belirli bir aşamasında (yani 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren) Batı coğrafyasında kazanmıştır. 20. yüzyılın başları itibarıyla da Amerika’nın hâkim paradigması haline gelmiştir. Kurucularından Peirce’nin de itiraf ettiği gibi, bu anlayışın kökenlerini Kant’a, hatta antik Yunan’da Sokrates öncesi döneme kadar dahi götürmek mümkündür. Felsefi açıdan insanı her şeyin ölçüsü gören hümanizm ile irtibatı kurulabileceği gibi, her şeyin süreklilik arz eden bir oluşum içinde olduğunu ve bu oluş sürecinde sürekli değişime uğrayacağını savunan Herakleitos felsefesiyle de bağlantısı kurulabilir. Tikellere başvurma, yani deneyi bilginin temeli sayma bakımından nominalizm ile, ‘fayda’ kavramına yüklediği merkezi anlam itibarıyla utilitaryanizm ile, söylemsel analizlere ve metafiziksel soyutlamalara karşı çıkmasıyla da pozitivizm ile ortak paydaları olan bir anlayıştır. Esasta ise değişmez bir hakikatin olmadığı düşüncesinden hareketle, ‘doğru’nun değerini insan eylemlerinin sonuçlarına yahut pratik faydalarına endeksleyen bir felsefedir. Pragmatizme göre, her türlü düşünme etkinliği esasında ‘problem çözme’ ile ilgili bir meseledir; inançlar ise gerçekliğe değil, eylemsel alışkanlıklara karşılık gelirler. Bu anlayışta bilginin değeri, verdiği fayda ile ölçülür. Gerçeklik, eylemin sonucuna göre takdir edilir. Kısacası, önemli olan sorunları çözmektir. Bilgi, sadece sorun çözme sürecinde bir ‘araç’tır; eylem, bilgiden de düşünceden de üstündür. Bu anlayışın Amerikan versiyonunda ise bir şeyin ‘değer’ini ‘işe yarar’ olması belirler. Bu yüzden, Amerika’da “just do it” (sadece yap) mottosu zaman içerisinde genel kabul gören bir slogan haline gelmiştir.
Pragmatizm, Batı dünyasında en somut karşılığını, felsefeden çok eğitim alanında bulmuştur. Eğitimde, teoriden çok pratiğe önem verilmesini savunan bu anlayışa göre, hayatın her aşamasında kesintisiz devam etmesi gereken bir süreç olan eğitimin ilke ve yöntemleri, hayattan edinilen deneyimler ile şekillendirilmelidir. Eğitim programı, değişen şartlara bağlı olarak güncel konu ve sorunları içermelidir. Değişmez gerçeklik diye bir şey olmadığı için müfredatı belirlerken, değişebilen bireysel ilgi, eğilim ve kabiliyetler göz önünde bulundurulmalıdır. Eğitimde ‘problem çözme’ yöntemi kullanılmalı; yani “yaparak ve yaşayarak” şeklinde özetlenebilecek öğrenme modeli benimsenmelidir. Okul, salt teorik bilgiden çok pratiğin ön planda olduğu, öğrencinin aktif katılımının sağlandığı bir uygulama alanı olmalıdır. Diğer bütün düzenlemeler de öğrenciye göre yapılandırılmalıdır. Bu anlayışa göre öğretmen de buyurucu olmamalı, sadece öğrenciye rehberlik yapmalıdır [1]. Eğitim alanındaki bu genel önermeleriyle, bu anlayışın ‘post-modernizm’in bilgi ve hakikat yaklaşımlarıyla örtüşen yanları olduğu aşikârdır. Batı dünyasında ‘Akla Veda’ ile pratiğe ilginin artması arasında bir korelasyon olduğu açıktır. Zira ‘görececi’ anlayışı benimsemiş bir insanın, sorunların somut (yahut pratik/pragmatik) çözümüne odaklanacağına kuşku yoktur!
Pragmatizmin ‘pratik’ kavramına yapmış olduğu vurgunun, bir boyutu itibarıyla ‘teknik’ ile ilişkisi olduğu da gözlerden kaçmamalıdır. Zira pragmatizmin bir başka önemli ismi olarak kabul edilen John Dewey’in anlayışında tecrübe, klasik deneycilerin savunduğu gibi, doğanın durağan ve edilgen yansıması değil, bilakis etkin bir toplumsal süreçtir. Ona göre bilmek, aslında ‘yolunu bilmek’, yani bir şeyin nasıl yapılacağını bilmektir. Araştırma da, durumları iyileştirdiği ölçüde doğrudur. Bu ise kaçınılmaz olarak ‘teknik’e özel bir anlam yüklemek demektir [2]. Yani örneğin, doğru bir ‘elektrik’ kuramı ortaya atmanın bir ‘anlam’ı yoktur, önemli olan ‘ampül’ü icat etmektir yahut da doğru bir ‘iklimlendirme’ teorisi ortaya atmanın bir ‘değer’i olamaz, önemli olan ‘buzdolabı’nı icat edebilmektir! Özetle ‘teknik’i Batı’da geliştiren yahut ona hız kazandıran bir anlamda pragmatizmin şu genel anlayışı olmuştur: “bir terimin anlamını araştırmak için kullanımına bakmak gerekir.” Pragmatist düşünürlerden William James’in ifadesiyle, inanmak ‘iyi’ bir şeydir, çünkü insanın hayatta karşılaştığı sorunlarla başa çıkabilmesine yaramaktadır [3] !
Pragmatizmin ‘din’e bakışı da yine ‘pratik fayda’ ile izah edilebilir. Pragmatist düşünürlerden William James’in ifadesiyle, inanmak ‘iyi’ bir şeydir, çünkü insanın hayatta karşılaştığı sorunlarla başa çıkabilmesine yaramaktadır!
James’in, inancın yararı üzerine söylediği şu sözü meşhurdur: “Pragmatizmin ilkelerine göre, Tanrı varsayımı tatmin edici bir şekilde işe yararsa, kelimenin en geniş anlamıyla, doğrudur.” Bu ise, açıkça ‘rasyonalizm’ karşıtı (veya ‘bilim-dışı’) bir iddiadır. Durkheimci bir bakış açısıyla bile, dinsel inançların insanlar üzerinde bazı yatıştırıcı etkileri olduğu kabul edilebilir, ama inancın doğurduğu ‘fayda’nın onun ‘doğruluğunu’ kanıtladığını söylemek, Batı’da hâkim paradigmal çerçevenin dışına çıkmak demektir. Ama James’in bu anlayışının bütün pragmatistler tarafından kabul edildiği de söylenemez. Nitekim bazılarınca bu akımın kurucusu olarak kabul edilen Peirce, James’in bu düşüncesine karşı çıkmış ve ‘doğru’ olanı, “araştırma yapan herkesin sonunda kabul etmesi kaçınılmaz olan şey” olarak tarif etmiştir. Bu ise bir anlamda bilimsel yoldan varılan düşüncenin ‘doğru’ olduğunun kabulüdür ki bu yaklaşımın James’in görüşünden ziyade ‘bilimciler’in görüşüne daha yakın olduğu açıktır. Ancak şurası önemlidir ki Peirce, bu görüşüyle, (paranormal olaylar gibi) araştırılamayan olgulardan ziyade, yine ‘pratik’ güdülerden kaynaklanan olguların araştırılmasına vurguda bulunmakta ve bu alanda araştırma yapan bilimsel topluluğun uzun vadede ‘doğru’yu bulacağını söylemektedir.
Bu genel değerlendirmelerden sonra, pragmatizm hakkında özetle şunlar söylenebilir: evvel emirde, temel felsefi argümanları itibarıyla, bu anlayışın İslam’ın bazı ilkeleriyle çeliştiği çok açıktır. Çünkü gerçekliğin eylemin sonucuna göre takdir edileceği yahut bilginin değerinin vereceği fayda ile ölçüleceği yönündeki iddiaların İslam’dan onay alması mümkün değildir. Her şeyden önce, İslam’a göre “ameller niyetlere göredir.” Yani bir eylemin değerini onun amacı belirler. Bu ise açıkça pragmatizmin zıddı bir postuladır. Hakeza İslam’a göre Hakk vardır ve onun varlığı, doğurduğu pratik faydaya göre belirlenmez. Hatta bazen (veya çoğu zaman) Hakk’ın savunulması, ‘beşeri’ mânâda ‘zarar’a bile karşılık gelebilir. Örneğin Ashab-ı Uhdud’un hendeklerinde yanarak şehid olan Müslümanlar, sadece ‘Hakk’ı savundukları için o malum akıbete (yani ateşte yanarak ölmeye) razı olmuşlardır. Pragmatistler ise kaçınılmaz olarak bu olaya, beşeri mânâda ‘zarar’ nazarından bakarlar ve hendeklerde yanarak şehid olan Müslümanlar için “inançlarından fayda görmek bir yana, kesin olarak ondan dolayı ‘zarar’ görmüşlerdir” değerlendirmesinde bulunurlar [4]. İşte burada iki farklı zihniyet söz konusudur ve bu farkı belirleyen de ‘fayda’ terimine yüklenen anlamdır. Hatta bu fark o kadar büyüktür ki birinin ‘fayda’ gördüğünü diğeri ‘zarar’ görebilir [5].
Pragmatizm hakkında söylenebilecek bir diğer husus da, onun ortaya çıktığı dönemin şartlarıyla ilgilidir. Bilindiği üzere 19. yüzyıl ‘ideolojiler çağı’dır ve ideolojiler de (post-modernizmin terminolojisiyle ifade edecek olursak) ‘Meta Anlatı’lardır. Yani ideolojiler, gerçekliğin bütününü açıkladıkları iddiasındadırlar. Kanaatime göre 19. yüzyılda ‘ideoloji’ kavramına yüklenen bu ‘aşırı’ mânâ, Batı dünyasında bir ‘tepki’ye neden olmuştur ve bunun ilk temsilcilerinden biri de ‘pragmatizm’ akımıdır. Daha sonra bu tepki netleştiğinde, adına, yaygın olarak bilindiği şekilde, ‘post-modernizm’ denilmiştir ama tepkinin ilk evrelerinde ‘bilgi’ ve ‘hakikat’e yönelik itiraz, post-modern dönemin başlangıcı kabul edilen II. Dünya Savaşı sonrasındaki kadar net ve güçlü değildir. Bu, 20. yüzyılın ilk yarısındaki ‘bilimsel’ keşiflerden sonra güçlenmiş bir eğilimdir [6]. Teori-pratik yahut iman-amel arasındaki ilişkiyi açıklama çabası gösteren bütün akımlar da, tarihin bütün döneminde ifrat-tefrit noktalarına yöneldiklerinde benzeri tepkiler ortaya çıkmıştır. Nitekim Müslüman tarihinde Mürcie’nin ‘tefrit’ olarak görülebilecek görüşlerinin, Hariciler’in ‘amel’ noktasındaki ‘ifrat’larına tepki olarak, Batı tarihinde ise, kapitalizmin ‘ifrat’ına tepki olarak ‘sosyalizm’in ‘tefrit’inin ortaya çıktığına kuşku yoktur. Bu, bir anlamda, doğaldır da. Fakat yine tarih boyunca şu da gözlemlenen bir başka gerçektir ki ‘ilimde rüsuh sahibi’ olanlar, dualite açmazına düşmeden vakıayı makul/doğru bir şekilde tanımlayabilmişlerdir. Başka bir ifadeyle, iman-amel yahut teori-pratik ilişkisini doğru tanımlamak mümkündür ve bunu tarihte hakkıyla yapabilen kişiler de çıkmıştır. Bilgi, eylemin ‘değer’ini belirler; o nedenle ‘eylem’den önce gelir. Fakat ‘eylem’e dönüşmemiş bilgi yok hükmündedir. Başka bir deyişle, ‘amel’ sonucunu doğurmayan ‘iman’ın faydası yoktur [7].
İşte bu açıdan bakıldığında, ‘pratik’e yapılan vurgunun da belirli bir ‘değer’inin olduğu kabul edilmelidir [8]. Ama bunu yerine göre ve doğru bir şekilde yapmak gerekir. Kimse fildişi kulelerden konuşan ‘entel’lere saygı duymaz, çünkü bu tip kişiler, söylediklerinin gereğini yerine getirmezler [9]. Ancak şu da bir gerçektir ki ‘amel’ tek başına bir değer ifade etmez. Münafığın namazının değersiz oluşu, bunun kanıtıdır. ‘Amel’in değerli olabilmesi için ‘iman sahibi’ olmak gerekir. Yani o amel, belirli bir amaç için yapılmalıdır. Kadın veya şöhret için ‘hicret’ edenin, “Allah yolunda hicret eden” kişinin sevabını alamamasının nedeni budur. İman sahibi olmadan aç kalan kişinin yaptığı perhizin ‘oruç’ olarak nitelendirilmeyişinin sebebi de farklı değildir. Hakeza kazara birini öldüren kişinin alacağı ceza ile kasten birini öldüren kişinin alacağı cezanın farklı oluşu da aynı gerekçeden kaynaklanır. Örnekler çoğaltılabilir, ama gerek yoktur. Çünkü mesele çok açıktır: ‘pratik’ (başka bir deyişle ‘amel’) dünya hayatının olmazsa olmazıdır. O yoksa hayat akmaz; durur. Fakat hayatın ‘olması gerektiği’ gibi tanzimi için de ‘teori’ye (başka bir deyişle ‘iman’a) gerek vardır. O yoksa da, ‘amel’in değeri yoktur. İşte teori-pratik (yahut ‘iman-amel’) arasındaki ilişkinin doğru izahı bu şekilde yapılmalıdır. Bu ilişki doğru bir şekilde kurulduğunda da ifrat-tefrit sarmalından kurtulmak kolaylaşır. Pragmatistler, ‘pratik’ kavramına ‘aşırı’ anlam yüklemekle hata etmektedirler. Bunun ‘makul’ olanı şudur: ‘insan’ın eylemlerini ‘fayda’ kavramı değil; ‘hak/hakikat’ kavramı belirler. İnsan, esasta, böyle bir varlıktır ve aslında onu diğer canlılardan (özellikle de hayvanlardan) ayıran asıl vasfı budur. İnsan bu özelliğini ne kadar korursa ‘eşref-i mahlûkat’ olma özelliğini de o kadar korur; ne kadar kaybederse de, ‘esfel-i safilin’e doğru o kadar fazla yol alır!
[1] Film endüstrisi alanındaki bazı örnekleri dahi izleyerek, bu anlayışın Batı’da (ve daha sonra tüm dünyada) güç kazandığı rahatlıkla görülebilir. Orneğin, siyahi aktör Sidney Paitier’in başrolünü oynadığı, 1967 tarihli “To Sir, with Lave” (Sevgili Öğretmenim) filmi, modern döneme özgü ‘buyurgan’ öğretmen tiplemesinin net bir biçimde eleştirildiği izletilerden biridir. Filmde, asıl mesleği mühendislik olmasına rağmen iş bulamadığı için kenar mahallelerden birinde öğretmenlik vapmak zorunda kalan ve disiplinsiz öğrencilerle arkadaşlık ilişkisi kurarak, onları eğiten bir ‘öğretmen’in hikâvesi anlatılmaktadır. Filmde, çok açık bir biçimde modern dönem eğitim anlayışı eleştirilmekte ve ‘rehber’ öğretmenliğin önemi ‘vurgulanmaktadır. Film, yavaş yavaş post-rnodern felsefenin etki alanına girmeye başlayan Türkiye’de de bir dönem gösterilmiş ve hayli beğeni almıştır. Hakeza başrolünde Kan Howard’ın oynadığı ve ‘Türkive%şe basketbolu sevdiren dizi” olarak adlandırılan Beyaz Gölge adlı dizide de zamanında benzer mesajlar uerilmiştir. Kemal Sunal’ın başrolünde oynadığı Hababam Sınıfı adlı seri ise benzer içeriklere sahip yerli vapım olarak meşhurdur. Burada Mahmut Hoca’ rolündeki kişi, tipik mânâda bir ‘rehber’ öğretmendir!
[2] Denew bu anlayışının, 20 yüzyılda ‘bilgi felsefesi’ alanına damgasına vurduğu bilinmektedir. ( Bu konuda Zivaüddin Serdar’ın İslam, Bilgi ve Kültürel İlişkiler adlı eserine bakılabilir), 20 vüzvılın önemli düşünürlerinden biri Olan ve bir ‘dire sahip olmanın şartı olarak bir dizi teknikte ustalaşmayı şart gören WittgensteinTn bile, bu anlayışından etkilendiği abul edilmektedir.
[3] Bu konuda sosyoloji
disiplininin kurucusu olarak kabul edilen Durheim’in de benzer düşünceleri
Olduğu hatırlanabilir. Durkheim’in yaşadığı dönemin W. lames ile hemen hemen
örtüşmesi de, bu iki düşünürün ‘din’
hakkında taşımış Olduğu benzer kanaatlerin Batı coğrafvasında hangi hâkim
‘paradigmal’ çerçevede dile getirildiğine dair bazı çıkarımlarda bulunmaya
imkân tanımaktadır.
Tıpkı dilde lehçe, şive ve ağızların ortadan kalkması gibi farklı kültürel zamanların yok olması, bizi zamanın “zaten” böyle bir şey olduğunu düşünmeye sevk eder ve Kevin K. Birth’in “zaman körlüğü” dediği şeye yol açar. Zamansal deneyimin olumsallığı ortadan kalktığında ise giderek bütün zamanlarımız manipüle edilebilir, paraya çevrilebilir bir şeye dönüşmüş olur. Tüketimin konusu kılınamayan geriye bir tek uyku kalır. 7/24 tüketim dünyasında uyku vakti bile çeşitli şekillerde aşılmaya çalışılır.
“Kadın”ve “İslam’ın kadına bakışı” meselesi beni her zaman için ilgilendiren konuların başında gelmiştir. Başta İslam düşüncesinin ve Müslüman kadının hayatı kuşatan önemli noktalarda yer alamamasının nedeni yukarıda saydığım, örneklerini çoğaltabileceğimiz “donmuş zihniyet” olduğu açıkça görülmektedir. Kadın konusundaki bakış açısı dinin özünden ve derinliğinden uzaklaşmış adeta taşlaşmış bir düşüncenin ürünüdür. Sözünü ettiğim bakış açısı, kadının İslam’daki ve sosyal hayattaki konumu konusunda zamanın şartlarına ve İslam’ın maslahatına uygun şekilde düşünce üretmek şöyle dursun aksine kadının sosyal alanda yer almasını tehlikeli addetmektedir.
İslâm denildiği zaman, maziye âit takdir hislerimin dışında benim aklıma ne yazık ki, bu güne âit hiçbir coğrafya gelmiyor. Ne doğusu, ne batısı, ne de Ortadoğu’su (lânet bir Britanya tâbiri aslında) ile… Bu coğrafyalarda İslâm’a âit gibi görünen söylemleri çekip alınız, hayatın kendi gerçekliği içinde İslâm hüviyetine dâir tek bir şey bulamazsınız. Bulacağınız tek şey; sadece her gün tazelenen müstemleke zihniyeti, durmadan şekil değiştiren duygularımız, enkaza dönmüş bilinç altımızdır o kadar. Oysa İslâm’ın kendi gerçekliği içindeki o muazzam armonisini, en üstün mânâsını, ihtişamını ve saf renklerini gösterebilmesi; hissî intibalardan sıyrılmış, büyük emelleri olan yüksek şahsiyetlerin varlığına bağlıdır. İslâm’ı aslî hüviyeti ile kavramayı sağlayan ve hayâlî doyurmaların dışındaki gerçek insanı belirleyen tek şey ise şuurdur. Bu farkedilmediği sürece de, içinde hiçbir yüksek ahlâk yasasının bulunmadığı çağın ağır havası, minarelerimizin şerefelerini yıka yıka yoluna devam edecektir. Önümüze bir dünya haritası koyup onu dışarıdan bir gözle seyrettiğimizde bu iddianın neye dayandığı daha iyi anlaşılır.
Çocuk edebiyatında özerkleşmenin niteliksel karşılıklarını yadsımak yanlış sonuçlara vardırır. Fakat alanı, birincil derecede bağımlı olduğu edebiyat ve çocukluk kavramından ayırmak neredeyse imkânsızdır. Tacettin Şimşek’in dikkat çektiği üzere çocuk edebiyatı, her şeyden önce bir edebiyattır. Bu nedenle edebiyat için geçerli olan değerlendirmelerin ve kıstasların ancak çocuk ölçüsünde özel bağlamlarla anlaşılabileceği boyutlar söz konusudur. Bu durum, tam da çocuk olmaklığın barındırdığı özelliklerle bir denkleşmeye işaret eder.
-İslam’da “Sözleşme Kültürü”nü Yeniden Düşünmek- İslam’ın savaş ortamlarında mı yoksa barış ortamlarında mı daha çok gelişme imkânı bulduğu ya da hangi ortamın İslam için daha uygun olduğu şeklinde bir soru sorduğumuzda, bu sorunun, İslam’la ilgili hem günümüz çağdaş dünya hem de tarihsel süreç açısından önemli konu başlıkları içerdiğini görürüz. Bu sorunun temelinde, aslında dinlerin çatışma …
Pragmatizm Müslümana Uyar Mı
Türkçeye çoğunlukla ‘faydacılık’ olarak tercüme edilen pragmatizm, esasında, doğrudan ‘fayda’ kelimesinin çağrıştırdığı anlam dünyasına değil, ‘pragma’ya yani ‘pratik’e dönük, uygulamayı merkeze koyan bir düşünme biçimine karşılık gelir. Çoğunlukla fırsatçılık (oportünizm) veya yararcılık (utilitaryanizm) ile karıştırılır. Charles S. Peirce ve daha çok da William James tarafından kurulduğu kabul edilen bu yaklaşım, Batı düşüncesinin gelişim evrelerinin belirli bir aşamasında (yani 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren) Batı coğrafyasında kazanmıştır. 20. yüzyılın başları itibarıyla da Amerika’nın hâkim paradigması haline gelmiştir. Kurucularından Peirce’nin de itiraf ettiği gibi, bu anlayışın kökenlerini Kant’a, hatta antik Yunan’da Sokrates öncesi döneme kadar dahi götürmek mümkündür. Felsefi açıdan insanı her şeyin ölçüsü gören hümanizm ile irtibatı kurulabileceği gibi, her şeyin süreklilik arz eden bir oluşum içinde olduğunu ve bu oluş sürecinde sürekli değişime uğrayacağını savunan Herakleitos felsefesiyle de bağlantısı kurulabilir. Tikellere başvurma, yani deneyi bilginin temeli sayma bakımından nominalizm ile, ‘fayda’ kavramına yüklediği merkezi anlam itibarıyla utilitaryanizm ile, söylemsel analizlere ve metafiziksel soyutlamalara karşı çıkmasıyla da pozitivizm ile ortak paydaları olan bir anlayıştır. Esasta ise değişmez bir hakikatin olmadığı düşüncesinden hareketle, ‘doğru’nun değerini insan eylemlerinin sonuçlarına yahut pratik faydalarına endeksleyen bir felsefedir. Pragmatizme göre, her türlü düşünme etkinliği esasında ‘problem çözme’ ile ilgili bir meseledir; inançlar ise gerçekliğe değil, eylemsel alışkanlıklara karşılık gelirler. Bu anlayışta bilginin değeri, verdiği fayda ile ölçülür. Gerçeklik, eylemin sonucuna göre takdir edilir. Kısacası, önemli olan sorunları çözmektir. Bilgi, sadece sorun çözme sürecinde bir ‘araç’tır; eylem, bilgiden de düşünceden de üstündür. Bu anlayışın Amerikan versiyonunda ise bir şeyin ‘değer’ini ‘işe yarar’ olması belirler. Bu yüzden, Amerika’da “just do it” (sadece yap) mottosu zaman içerisinde genel kabul gören bir slogan haline gelmiştir.
Pragmatizm, Batı dünyasında en somut karşılığını, felsefeden çok eğitim alanında bulmuştur. Eğitimde, teoriden çok pratiğe önem verilmesini savunan bu anlayışa göre, hayatın her aşamasında kesintisiz devam etmesi gereken bir süreç olan eğitimin ilke ve yöntemleri, hayattan edinilen deneyimler ile şekillendirilmelidir. Eğitim programı, değişen şartlara bağlı olarak güncel konu ve sorunları içermelidir. Değişmez gerçeklik diye bir şey olmadığı için müfredatı belirlerken, değişebilen bireysel ilgi, eğilim ve kabiliyetler göz önünde bulundurulmalıdır. Eğitimde ‘problem çözme’ yöntemi kullanılmalı; yani “yaparak ve yaşayarak” şeklinde özetlenebilecek öğrenme modeli benimsenmelidir. Okul, salt teorik bilgiden çok pratiğin ön planda olduğu, öğrencinin aktif katılımının sağlandığı bir uygulama alanı olmalıdır. Diğer bütün düzenlemeler de öğrenciye göre yapılandırılmalıdır. Bu anlayışa göre öğretmen de buyurucu olmamalı, sadece öğrenciye rehberlik yapmalıdır [1]. Eğitim alanındaki bu genel önermeleriyle, bu anlayışın ‘post-modernizm’in bilgi ve hakikat yaklaşımlarıyla örtüşen yanları olduğu aşikârdır. Batı dünyasında ‘Akla Veda’ ile pratiğe ilginin artması arasında bir korelasyon olduğu açıktır. Zira ‘görececi’ anlayışı benimsemiş bir insanın, sorunların somut (yahut pratik/pragmatik) çözümüne odaklanacağına kuşku yoktur!
Pragmatizmin ‘pratik’ kavramına yapmış olduğu vurgunun, bir boyutu itibarıyla ‘teknik’ ile ilişkisi olduğu da gözlerden kaçmamalıdır. Zira pragmatizmin bir başka önemli ismi olarak kabul edilen John Dewey’in anlayışında tecrübe, klasik deneycilerin savunduğu gibi, doğanın durağan ve edilgen yansıması değil, bilakis etkin bir toplumsal süreçtir. Ona göre bilmek, aslında ‘yolunu bilmek’, yani bir şeyin nasıl yapılacağını bilmektir. Araştırma da, durumları iyileştirdiği ölçüde doğrudur. Bu ise kaçınılmaz olarak ‘teknik’e özel bir anlam yüklemek demektir [2]. Yani örneğin, doğru bir ‘elektrik’ kuramı ortaya atmanın bir ‘anlam’ı yoktur, önemli olan ‘ampül’ü icat etmektir yahut da doğru bir ‘iklimlendirme’ teorisi ortaya atmanın bir ‘değer’i olamaz, önemli olan ‘buzdolabı’nı icat edebilmektir! Özetle ‘teknik’i Batı’da geliştiren yahut ona hız kazandıran bir anlamda pragmatizmin şu genel anlayışı olmuştur: “bir terimin anlamını araştırmak için kullanımına bakmak gerekir.” Pragmatist düşünürlerden William James’in ifadesiyle, inanmak ‘iyi’ bir şeydir, çünkü insanın hayatta karşılaştığı sorunlarla başa çıkabilmesine yaramaktadır [3] !
James’in, inancın yararı üzerine söylediği şu sözü meşhurdur: “Pragmatizmin ilkelerine göre, Tanrı varsayımı tatmin edici bir şekilde işe yararsa, kelimenin en geniş anlamıyla, doğrudur.” Bu ise, açıkça ‘rasyonalizm’ karşıtı (veya ‘bilim-dışı’) bir iddiadır. Durkheimci bir bakış açısıyla bile, dinsel inançların insanlar üzerinde bazı yatıştırıcı etkileri olduğu kabul edilebilir, ama inancın doğurduğu ‘fayda’nın onun ‘doğruluğunu’ kanıtladığını söylemek, Batı’da hâkim paradigmal çerçevenin dışına çıkmak demektir. Ama James’in bu anlayışının bütün pragmatistler tarafından kabul edildiği de söylenemez. Nitekim bazılarınca bu akımın kurucusu olarak kabul edilen Peirce, James’in bu düşüncesine karşı çıkmış ve ‘doğru’ olanı, “araştırma yapan herkesin sonunda kabul etmesi kaçınılmaz olan şey” olarak tarif etmiştir. Bu ise bir anlamda bilimsel yoldan varılan düşüncenin ‘doğru’ olduğunun kabulüdür ki bu yaklaşımın James’in görüşünden ziyade ‘bilimciler’in görüşüne daha yakın olduğu açıktır. Ancak şurası önemlidir ki Peirce, bu görüşüyle, (paranormal olaylar gibi) araştırılamayan olgulardan ziyade, yine ‘pratik’ güdülerden kaynaklanan olguların araştırılmasına vurguda bulunmakta ve bu alanda araştırma yapan bilimsel topluluğun uzun vadede ‘doğru’yu bulacağını söylemektedir.
Bu genel değerlendirmelerden sonra, pragmatizm hakkında özetle şunlar söylenebilir: evvel emirde, temel felsefi argümanları itibarıyla, bu anlayışın İslam’ın bazı ilkeleriyle çeliştiği çok açıktır. Çünkü gerçekliğin eylemin sonucuna göre takdir edileceği yahut bilginin değerinin vereceği fayda ile ölçüleceği yönündeki iddiaların İslam’dan onay alması mümkün değildir. Her şeyden önce, İslam’a göre “ameller niyetlere göredir.” Yani bir eylemin değerini onun amacı belirler. Bu ise açıkça pragmatizmin zıddı bir postuladır. Hakeza İslam’a göre Hakk vardır ve onun varlığı, doğurduğu pratik faydaya göre belirlenmez. Hatta bazen (veya çoğu zaman) Hakk’ın savunulması, ‘beşeri’ mânâda ‘zarar’a bile karşılık gelebilir. Örneğin Ashab-ı Uhdud’un hendeklerinde yanarak şehid olan Müslümanlar, sadece ‘Hakk’ı savundukları için o malum akıbete (yani ateşte yanarak ölmeye) razı olmuşlardır. Pragmatistler ise kaçınılmaz olarak bu olaya, beşeri mânâda ‘zarar’ nazarından bakarlar ve hendeklerde yanarak şehid olan Müslümanlar için “inançlarından fayda görmek bir yana, kesin olarak ondan dolayı ‘zarar’ görmüşlerdir” değerlendirmesinde bulunurlar [4]. İşte burada iki farklı zihniyet söz konusudur ve bu farkı belirleyen de ‘fayda’ terimine yüklenen anlamdır. Hatta bu fark o kadar büyüktür ki birinin ‘fayda’ gördüğünü diğeri ‘zarar’ görebilir [5].
Pragmatizm hakkında söylenebilecek bir diğer husus da, onun ortaya çıktığı dönemin şartlarıyla ilgilidir. Bilindiği üzere 19. yüzyıl ‘ideolojiler çağı’dır ve ideolojiler de (post-modernizmin terminolojisiyle ifade edecek olursak) ‘Meta Anlatı’lardır. Yani ideolojiler, gerçekliğin bütününü açıkladıkları iddiasındadırlar. Kanaatime göre 19. yüzyılda ‘ideoloji’ kavramına yüklenen bu ‘aşırı’ mânâ, Batı dünyasında bir ‘tepki’ye neden olmuştur ve bunun ilk temsilcilerinden biri de ‘pragmatizm’ akımıdır. Daha sonra bu tepki netleştiğinde, adına, yaygın olarak bilindiği şekilde, ‘post-modernizm’ denilmiştir ama tepkinin ilk evrelerinde ‘bilgi’ ve ‘hakikat’e yönelik itiraz, post-modern dönemin başlangıcı kabul edilen II. Dünya Savaşı sonrasındaki kadar net ve güçlü değildir. Bu, 20. yüzyılın ilk yarısındaki ‘bilimsel’ keşiflerden sonra güçlenmiş bir eğilimdir [6]. Teori-pratik yahut iman-amel arasındaki ilişkiyi açıklama çabası gösteren bütün akımlar da, tarihin bütün döneminde ifrat-tefrit noktalarına yöneldiklerinde benzeri tepkiler ortaya çıkmıştır. Nitekim Müslüman tarihinde Mürcie’nin ‘tefrit’ olarak görülebilecek görüşlerinin, Hariciler’in ‘amel’ noktasındaki ‘ifrat’larına tepki olarak, Batı tarihinde ise, kapitalizmin ‘ifrat’ına tepki olarak ‘sosyalizm’in ‘tefrit’inin ortaya çıktığına kuşku yoktur. Bu, bir anlamda, doğaldır da. Fakat yine tarih boyunca şu da gözlemlenen bir başka gerçektir ki ‘ilimde rüsuh sahibi’ olanlar, dualite açmazına düşmeden vakıayı makul/doğru bir şekilde tanımlayabilmişlerdir. Başka bir ifadeyle, iman-amel yahut teori-pratik ilişkisini doğru tanımlamak mümkündür ve bunu tarihte hakkıyla yapabilen kişiler de çıkmıştır. Bilgi, eylemin ‘değer’ini belirler; o nedenle ‘eylem’den önce gelir. Fakat ‘eylem’e dönüşmemiş bilgi yok hükmündedir. Başka bir deyişle, ‘amel’ sonucunu doğurmayan ‘iman’ın faydası yoktur [7].
İşte bu açıdan bakıldığında, ‘pratik’e yapılan vurgunun da belirli bir ‘değer’inin olduğu kabul edilmelidir [8]. Ama bunu yerine göre ve doğru bir şekilde yapmak gerekir. Kimse fildişi kulelerden konuşan ‘entel’lere saygı duymaz, çünkü bu tip kişiler, söylediklerinin gereğini yerine getirmezler [9]. Ancak şu da bir gerçektir ki ‘amel’ tek başına bir değer ifade etmez. Münafığın namazının değersiz oluşu, bunun kanıtıdır. ‘Amel’in değerli olabilmesi için ‘iman sahibi’ olmak gerekir. Yani o amel, belirli bir amaç için yapılmalıdır. Kadın veya şöhret için ‘hicret’ edenin, “Allah yolunda hicret eden” kişinin sevabını alamamasının nedeni budur. İman sahibi olmadan aç kalan kişinin yaptığı perhizin ‘oruç’ olarak nitelendirilmeyişinin sebebi de farklı değildir. Hakeza kazara birini öldüren kişinin alacağı ceza ile kasten birini öldüren kişinin alacağı cezanın farklı oluşu da aynı gerekçeden kaynaklanır. Örnekler çoğaltılabilir, ama gerek yoktur. Çünkü mesele çok açıktır: ‘pratik’ (başka bir deyişle ‘amel’) dünya hayatının olmazsa olmazıdır. O yoksa hayat akmaz; durur. Fakat hayatın ‘olması gerektiği’ gibi tanzimi için de ‘teori’ye (başka bir deyişle ‘iman’a) gerek vardır. O yoksa da, ‘amel’in değeri yoktur. İşte teori-pratik (yahut ‘iman-amel’) arasındaki ilişkinin doğru izahı bu şekilde yapılmalıdır. Bu ilişki doğru bir şekilde kurulduğunda da ifrat-tefrit sarmalından kurtulmak kolaylaşır. Pragmatistler, ‘pratik’ kavramına ‘aşırı’ anlam yüklemekle hata etmektedirler. Bunun ‘makul’ olanı şudur: ‘insan’ın eylemlerini ‘fayda’ kavramı değil; ‘hak/hakikat’ kavramı belirler. İnsan, esasta, böyle bir varlıktır ve aslında onu diğer canlılardan (özellikle de hayvanlardan) ayıran asıl vasfı budur. İnsan bu özelliğini ne kadar korursa ‘eşref-i mahlûkat’ olma özelliğini de o kadar korur; ne kadar kaybederse de, ‘esfel-i safilin’e doğru o kadar fazla yol alır!
[1] Film endüstrisi alanındaki bazı örnekleri dahi izleyerek, bu anlayışın Batı’da (ve daha sonra tüm dünyada) güç kazandığı rahatlıkla görülebilir. Orneğin, siyahi aktör Sidney Paitier’in başrolünü oynadığı, 1967 tarihli “To Sir, with Lave” (Sevgili Öğretmenim) filmi, modern döneme özgü ‘buyurgan’ öğretmen tiplemesinin net bir biçimde eleştirildiği izletilerden biridir. Filmde, asıl mesleği mühendislik olmasına rağmen iş bulamadığı için kenar mahallelerden birinde öğretmenlik vapmak zorunda kalan ve disiplinsiz öğrencilerle arkadaşlık ilişkisi kurarak, onları eğiten bir ‘öğretmen’in hikâvesi anlatılmaktadır. Filmde, çok açık bir biçimde modern dönem eğitim anlayışı eleştirilmekte ve ‘rehber’ öğretmenliğin önemi ‘vurgulanmaktadır. Film, yavaş yavaş post-rnodern felsefenin etki alanına girmeye başlayan Türkiye’de de bir dönem gösterilmiş ve hayli beğeni almıştır. Hakeza başrolünde Kan Howard’ın oynadığı ve ‘Türkive%şe basketbolu sevdiren dizi” olarak adlandırılan Beyaz Gölge adlı dizide de zamanında benzer mesajlar uerilmiştir. Kemal Sunal’ın başrolünde oynadığı Hababam Sınıfı adlı seri ise benzer içeriklere sahip yerli vapım olarak meşhurdur. Burada Mahmut Hoca’ rolündeki kişi, tipik mânâda bir ‘rehber’ öğretmendir!
[2] Denew bu anlayışının, 20 yüzyılda ‘bilgi felsefesi’ alanına damgasına vurduğu bilinmektedir. ( Bu konuda Zivaüddin Serdar’ın İslam, Bilgi ve Kültürel İlişkiler adlı eserine bakılabilir), 20 vüzvılın önemli düşünürlerinden biri Olan ve bir ‘dire sahip olmanın şartı olarak bir dizi teknikte ustalaşmayı şart gören WittgensteinTn bile, bu anlayışından etkilendiği abul edilmektedir.
[3] Bu konuda sosyoloji disiplininin kurucusu olarak kabul edilen Durheim’in de benzer düşünceleri Olduğu hatırlanabilir. Durkheim’in yaşadığı dönemin W. lames ile hemen hemen örtüşmesi de, bu iki düşünürün ‘din’ hakkında taşımış Olduğu benzer kanaatlerin Batı coğrafvasında hangi hâkim ‘paradigmal’ çerçevede dile getirildiğine dair bazı çıkarımlarda bulunmaya imkân tanımaktadır.
İlgili Yazılar
Zamanın Sömürgeleştirilmesine Karşı Bir Direniş Eylemi Olarak Namaz
Tıpkı dilde lehçe, şive ve ağızların ortadan kalkması gibi farklı kültürel zamanların yok olması, bizi zamanın “zaten” böyle bir şey olduğunu düşünmeye sevk eder ve Kevin K. Birth’in “zaman körlüğü” dediği şeye yol açar. Zamansal deneyimin olumsallığı ortadan kalktığında ise giderek bütün zamanlarımız manipüle edilebilir, paraya çevrilebilir bir şeye dönüşmüş olur. Tüketimin konusu kılınamayan geriye bir tek uyku kalır. 7/24 tüketim dünyasında uyku vakti bile çeşitli şekillerde aşılmaya çalışılır.
Duvarların Ötesine Yolculuk; İslam Düşünce Geleneğinde Kadın
“Kadın”ve “İslam’ın kadına bakışı” meselesi beni her zaman için ilgilendiren konuların başında gelmiştir. Başta İslam düşüncesinin ve Müslüman kadının hayatı kuşatan önemli noktalarda yer alamamasının nedeni yukarıda saydığım, örneklerini çoğaltabileceğimiz “donmuş zihniyet” olduğu açıkça görülmektedir. Kadın konusundaki bakış açısı dinin özünden ve derinliğinden uzaklaşmış adeta taşlaşmış bir düşüncenin ürünüdür. Sözünü ettiğim bakış açısı, kadının İslam’daki ve sosyal hayattaki konumu konusunda zamanın şartlarına ve İslam’ın maslahatına uygun şekilde düşünce üretmek şöyle dursun aksine kadının sosyal alanda yer almasını tehlikeli addetmektedir.
Ne Geleneksel İslam Ne Demo İslam…
İslâm denildiği zaman, maziye âit takdir hislerimin dışında benim aklıma ne yazık ki, bu güne âit hiçbir coğrafya gelmiyor. Ne doğusu, ne batısı, ne de Ortadoğu’su (lânet bir Britanya tâbiri aslında) ile… Bu coğrafyalarda İslâm’a âit gibi görünen söylemleri çekip alınız, hayatın kendi gerçekliği içinde İslâm hüviyetine dâir tek bir şey bulamazsınız. Bulacağınız tek şey; sadece her gün tazelenen müstemleke zihniyeti, durmadan şekil değiştiren duygularımız, enkaza dönmüş bilinç altımızdır o kadar. Oysa İslâm’ın kendi gerçekliği içindeki o muazzam armonisini, en üstün mânâsını, ihtişamını ve saf renklerini gösterebilmesi; hissî intibalardan sıyrılmış, büyük emelleri olan yüksek şahsiyetlerin varlığına bağlıdır. İslâm’ı aslî hüviyeti ile kavramayı sağlayan ve hayâlî doyurmaların dışındaki gerçek insanı belirleyen tek şey ise şuurdur. Bu farkedilmediği sürece de, içinde hiçbir yüksek ahlâk yasasının bulunmadığı çağın ağır havası, minarelerimizin şerefelerini yıka yıka yoluna devam edecektir. Önümüze bir dünya haritası koyup onu dışarıdan bir gözle seyrettiğimizde bu iddianın neye dayandığı daha iyi anlaşılır.
Çocuk Edebiyatının Kuramsal Boyutu
Çocuk edebiyatında özerkleşmenin niteliksel karşılıklarını yadsımak yanlış sonuçlara vardırır. Fakat alanı, birincil derecede bağımlı olduğu edebiyat ve çocukluk kavramından ayırmak neredeyse imkânsızdır. Tacettin Şimşek’in dikkat çektiği üzere çocuk edebiyatı, her şeyden önce bir edebiyattır. Bu nedenle edebiyat için geçerli olan değerlendirmelerin ve kıstasların ancak çocuk ölçüsünde özel bağlamlarla anlaşılabileceği boyutlar söz konusudur. Bu durum, tam da çocuk olmaklığın barındırdığı özelliklerle bir denkleşmeye işaret eder.
İslam “Savaşçı” Bir Stratejiyle Mi Gelişti ?
-İslam’da “Sözleşme Kültürü”nü Yeniden Düşünmek- İslam’ın savaş ortamlarında mı yoksa barış ortamlarında mı daha çok gelişme imkânı bulduğu ya da hangi ortamın İslam için daha uygun olduğu şeklinde bir soru sorduğumuzda, bu sorunun, İslam’la ilgili hem günümüz çağdaş dünya hem de tarihsel süreç açısından önemli konu başlıkları içerdiğini görürüz. Bu sorunun temelinde, aslında dinlerin çatışma …