İnsan, kulluk yani verili yetenek ve kapasitesi gereği kendisine tahsis edilen görevleri icra etmek için yaratılmıştır. Kulluk ise ‘söz dinlemek’ demektir. Nitekim Yüce Allah’a göre, ‘her türlü sözü dinleyip en iyisine uymak’, erdemine vurgu yapan: “…Çünkü onlar, çeşitli sözler duyar, farklı görüşler dinler; ama onların en güzeline, Allah’ın sözüne uyarlar…”[1] tespiti, aklı başında olan insan için en değerli kulluktur. Bu kulluğun gösteri alanı ise dünya hayatıdır. Yine bu hayatın en güzel gösterisi de ibadet ve adalettir. İbadetin İlâhî adaletle yani dikey adaletle ilgisini bir yana bırakacak olursak, insanı ilgilendiren yatay adaletin tesisidir diyebiliriz. Bu görevin sadece insanın uhdesine verilmiş olması demek, insanın böyle bir yetenekle halk edildiğini gösterir. Hatta insandan istenen asıl şey, hiçbir durumda bu yeteneğini köreltmemesi ve de adaletten ayrılmamasıdır. İmdi, hem yaratılış amaç ve felsefesi ve hem de eylem felsefemizin merkezî değeri adalettir diyebiliriz. Yaratılışımızın ana vurgusu olan bu görev alanından kaçış ya da görev tanımından çıkış asla mümkün değildir. Eğer ki kaçış olursa, hem kendi cinsimiz ve hem de diğer bütün canlılar nezdinde dengenin büsbütün bozulacağından bahsedebiliriz. O yüzdendir ki adalet, bu dünyanın dengesi, insan da adaletin dengesidir.
Düşünceler, insanın yalıtılmış bir hal ve soyutlukla beraber edindiği kazanımlarmış gibi görünmektedir. Düşünen kişinin ise öylece durduğu ve düşünmekten öte bir adım atamadığı söylenmektedir. Aslında haksız değiller. Düşünme fiilinin kendisindeki o düşüş tonlaması hep bir insanın kendi içinde olan bir hali resmetmektedir.
Enikonu ultra-modernist bir dünyada yaşıyoruz. Bazı ünlü sosyal tenkidçilerin elektro-faşist olarak tanımladıkları dağınık, derbeder bir dünyada. Bütün aşırılıkların aç iştahlara sunulduğu ve her toplumsal olgunun en uçlarda yaşandığı, çekingen, aceleci, bayağı ve yıkılgan bir dünyada. Bu dünya, esasen şuurlu bir yaşama iradesinin, yorulmadan ve çok ciddi çabalar göstermeden ortaya konulabileceği bir dünya değildir. Aslına bakarsanız, ölçüsünü ve mantığını kaybetmiş bütün asırların müşterek sıkıntısı da bundan farklı değildir.
Bazı kavramların tümüyle, bir bölümünün ise kısmen tahrifata uğradığı, Kur’an’daki kullanılan anlam ve ilk dönemde üstlendiği fonksiyon ile günümüzdeki kullanımı arasında büyük bir kaymanın olduğu açıktır. Bir lisan içindeki kavramsal değişmelerin, bunun yansıttığı hayat tarzındaki değişikliklere paralel seyrettiğini de kabul etmek lazımdır. Bu değişmeler sonucu kişiler arasında, çoğu zaman aynı kelimeleri kullanan fakat Kur’an’daki kelime …
Dinlerin büyük çoğunluğunun temel paradigması insanın yaratıcısına kulluk etmek için dünyaya gelmiş olmasıdır. Yani hayat, teleolojiktir/erekseldir/amaçsaldır. İnsanın var olmasının dinler açısından ilâhî bir amacı vardır. Bu da en genel anlamıyla kulluk etmektir. Kulluk nasıl yapılır sorusuna, ibadet etmekten adaletli davranmaya, işi ehline vermekten tevhidî bir itikada sahip olmak gibi onlarca cevap verilebilir. Özellikle İslâm teolojisi bağlamında düşünülecek olursa; insan, -farklı mezheplerde çeşitli yorumlar olmakla beraber- irade sahibi, tercih yapabilen, özgür bir varlıktır.
İslâmcılık’a ve İslâmcılara ne olduğu tartışması büyük bir kitleyi çoktan beridir usandırmış olsa da bilhassa bu fikriyata emek ve gönül vermiş olanlar, yılgınlık, endişe ve ümit gel-gitleri arasında konuyu tartışmaktan yüksünmüyor. 1990’lardan beri izleyenleri bıktırırcasına sürdürülen iflas ve inkıraz, ölüm ve dirim anlatıları, tartışmaları başlatan kimilerinin başlarına -zindan dâhil- gelen her türlü akıbetten sonra dahi …
Adaletin Teolojisi Üzerine
İnsan, kulluk yani verili yetenek ve kapasitesi gereği kendisine tahsis edilen görevleri icra etmek için yaratılmıştır. Kulluk ise ‘söz dinlemek’ demektir. Nitekim Yüce Allah’a göre, ‘her türlü sözü dinleyip en iyisine uymak’, erdemine vurgu yapan: “…Çünkü onlar, çeşitli sözler duyar, farklı görüşler dinler; ama onların en güzeline, Allah’ın sözüne uyarlar…”[1] tespiti, aklı başında olan insan için en değerli kulluktur. Bu kulluğun gösteri alanı ise dünya hayatıdır. Yine bu hayatın en güzel gösterisi de ibadet ve adalettir. İbadetin İlâhî adaletle yani dikey adaletle ilgisini bir yana bırakacak olursak, insanı ilgilendiren yatay adaletin tesisidir diyebiliriz. Bu görevin sadece insanın uhdesine verilmiş olması demek, insanın böyle bir yetenekle halk edildiğini gösterir. Hatta insandan istenen asıl şey, hiçbir durumda bu yeteneğini köreltmemesi ve de adaletten ayrılmamasıdır. İmdi, hem yaratılış amaç ve felsefesi ve hem de eylem felsefemizin merkezî değeri adalettir diyebiliriz. Yaratılışımızın ana vurgusu olan bu görev alanından kaçış ya da görev tanımından çıkış asla mümkün değildir. Eğer ki kaçış olursa, hem kendi cinsimiz ve hem de diğer bütün canlılar nezdinde dengenin büsbütün bozulacağından bahsedebiliriz. O yüzdendir ki adalet, bu dünyanın dengesi, insan da adaletin dengesidir.
Bu yazının devamı 202. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
202. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Düşünmeyi Erdeme Kavuşturmak Üzerine Bazı Uslamlamalar
Düşünceler, insanın yalıtılmış bir hal ve soyutlukla beraber edindiği kazanımlarmış gibi görünmektedir. Düşünen kişinin ise öylece durduğu ve düşünmekten öte bir adım atamadığı söylenmektedir. Aslında haksız değiller. Düşünme fiilinin kendisindeki o düşüş tonlaması hep bir insanın kendi içinde olan bir hali resmetmektedir.
Aldanmak Öldürür
Enikonu ultra-modernist bir dünyada yaşıyoruz. Bazı ünlü sosyal tenkidçilerin elektro-faşist olarak tanımladıkları dağınık, derbeder bir dünyada. Bütün aşırılıkların aç iştahlara sunulduğu ve her toplumsal olgunun en uçlarda yaşandığı, çekingen, aceleci, bayağı ve yıkılgan bir dünyada. Bu dünya, esasen şuurlu bir yaşama iradesinin, yorulmadan ve çok ciddi çabalar göstermeden ortaya konulabileceği bir dünya değildir. Aslına bakarsanız, ölçüsünü ve mantığını kaybetmiş bütün asırların müşterek sıkıntısı da bundan farklı değildir.
Hilm Ve Halim’in Semantiği
Bazı kavramların tümüyle, bir bölümünün ise kısmen tahrifata uğradığı, Kur’an’daki kullanılan anlam ve ilk dönemde üstlendiği fonksiyon ile günümüzdeki kullanımı arasında büyük bir kaymanın olduğu açıktır. Bir lisan içindeki kavramsal değişmelerin, bunun yansıttığı hayat tarzındaki değişikliklere paralel seyrettiğini de kabul etmek lazımdır. Bu değişmeler sonucu kişiler arasında, çoğu zaman aynı kelimeleri kullanan fakat Kur’an’daki kelime …
“İnsan”ın Yapısal Dönüşümü: Teo-Kadercilikten Biyo-Kaderciliğe
Dinlerin büyük çoğunluğunun temel paradigması insanın yaratıcısına kulluk etmek için dünyaya gelmiş olmasıdır. Yani hayat, teleolojiktir/erekseldir/amaçsaldır. İnsanın var olmasının dinler açısından ilâhî bir amacı vardır. Bu da en genel anlamıyla kulluk etmektir. Kulluk nasıl yapılır sorusuna, ibadet etmekten adaletli davranmaya, işi ehline vermekten tevhidî bir itikada sahip olmak gibi onlarca cevap verilebilir. Özellikle İslâm teolojisi bağlamında düşünülecek olursa; insan, -farklı mezheplerde çeşitli yorumlar olmakla beraber- irade sahibi, tercih yapabilen, özgür bir varlıktır.
İslamcılığın Müslüman Pragmatizminden Ötesi Var mıdır?
İslâmcılık’a ve İslâmcılara ne olduğu tartışması büyük bir kitleyi çoktan beridir usandırmış olsa da bilhassa bu fikriyata emek ve gönül vermiş olanlar, yılgınlık, endişe ve ümit gel-gitleri arasında konuyu tartışmaktan yüksünmüyor. 1990’lardan beri izleyenleri bıktırırcasına sürdürülen iflas ve inkıraz, ölüm ve dirim anlatıları, tartışmaları başlatan kimilerinin başlarına -zindan dâhil- gelen her türlü akıbetten sonra dahi …
Alışverişe devam et