“Eğer yazar ele aldığı sorunları bütünüyle çözdüğü imasında bulunuyorsa bilin ki o metin entelektüel seviyesi düşük bir metindir.” (Hüsamettin Arslan, Epistemik Cemaat, Paradigma Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2007, s. XVI)
Eleştirinin ahlaki bir zeminden hareketle yapılması gerektiği bir gerçek. Sağlıklı bir eleştiri zemininin oluşturulabilmesi ancak eleştiri faaliyetinin belirli prensipler çerçevesinde yürütülebilmesi ile mümkün. Bir mütefekkir için en değerli şey hakikattir. Onun için her türlü zihni faaliyetin temel amacı hakikati elde etmek veya en azından hakikate ulaşmak için çaba göstermektir. Bu kişi; ideolojik bağnazlıkların, radikal yaklaşımların ya da hakkaniyete sahip olmayan eleştirilerin insanı hakikatin fersah fersah uzağına düşeceği gerçeğini bilir. Ahlaki prensipler çerçevesinde yürütülen bir eleştiri faaliyetinin ise insanı diri tutan, kendi tutarsızlıklarının ve yanılgılarının farkına varmasını sağlayan bir faaliyet olduğunun farkındadır. Bu sebeple de böyle bir faaliyete değer verir.
Eleştiri, ibadet titizliğinde yapılması gereken bir faaliyettir. Eleştiride amaç hakikate ulaşmaktır. Eleştiri; yapmaktan çok yıkmaya hizmet eder, hele hele saldırı ya da düşmanlığa dönüşürse amacından büsbütün uzaklaşmış olur. Eleştiri; daha iyiye, daha güzele ulaşmak için yürütülen bir faaliyet olmalıdır. Bu sebeple de eleştiri; bazen eksiğin, yanlışın, hatalı olanın dile getirilmesi iken bazen de iyi olanın, güzel olanın, beğenilenin dile getirilmesi ve desteklenmesidir. Hatalar kadar doğruların, güzellikler kadar çirkinliklerin birlikte değerlendirilmesidir. Hele ki eleştirmek için eleştirmek yanılgısına düşülmemeli, eleştiri ego tatminine dönüşmemelidir.
Eleştiri yapan kişi, eleştirdiği konu ile ilgili yeterli donanıma sahip olmalı ve belirli ilkeler üzerinden bu faaliyetini sürdürmelidir. Eleştiri yapan kişi; yaptığı eleştirinin kendisine, grubuna, ön kabullerine zarar verdiğini bilse dahi ilkelerinden vazgeçmemelidir. Menfaat ya da beklentileri karşılanmadığı için yapılan bir eleştirinin ahlakiliğinden bahsedilemez. Eleştiri, hakikati arama mücadelesi olmaktan uzaklaşırsa amacından da uzaklaşmış olur. Eleştiri bireylerin kişisel özellikleri üzerinden değil, fikirleri üzerinden yürütülmelidir. “Birçok kimse ‘münazara’ ile ‘cedel’i birbirine karıştırarak hataya düşmektedir. Cedelde tartışan kişilerden her birinin hasmına karşı üstün gelmek, zafer kazanmak gibi bir gayesi vardır. Oysa münazara doğruyu elde etmek için ortak araştırmanın temelidir.” (1) Kişisel egonun devreye girdiği bir eleştiri faaliyetinden hakikat çıkmaz.
Sözü çarpıtarak, konuyu bağlamından kopararak, yıkmak ya da şiddet üretmek amacıyla, hele hele bir tarafın militanı gibi bir tavır sergileyerek yapılan bir eleştirinin ahlakiliğinden bahsedilemez. Böyle bir tavrın eleştiride sergilenmesi gereken adaleti büyük oranda yok ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu her meselede olduğu gibi din ile ilgili meselelerde de böyledir. “Din adına hareket edip şiddete bulaşan bütün yapılarda Harici mantığın izlerini görmek mümkündür. Literal okuma, tekçi zihniyet, tekfir ve katletmeye yönelik zihinsel anlayış şiddete bulaşmış radikal yapıların temel özelliğidir.” (2)
Eleştiri faaliyetinin sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi için öncelikle bağnazlık, ön yargılı, kesin inançlı vb. tutumlardan uzak durmak gerekmektedir.
Eleştiri mutlaka birincil kaynaklar üzerinden yapılmalıdır. İkincil kaynaklar sonuçta bir yorum ya da eleştiri sonucu olarak ortaya çıktığı için eleştirmenin yanılmasına ya da yanlış bir bilgi ya da kanaate ulaşmasına neden olabilir. Eleştiri yapılan meselede ikincil kaynaklar üzerinden hareket etmek çoğu zaman kişiyi hakkaniyetten uzaklaştırır.
Unutulmamalıdır ki aracı metinlerin temel amacı ana metnin daha iyi anlaşılmasına hizmet etmektir. Fakat genelde bu amaç unutulur ve aracı metin, ana metnin önüne geçerek ana metnin anlaşılmasının önünde bir engel vazifesi görmeye başlar. Bu engele takılmamak ancak eleştirel bir okuma ile mümkündür.
Bir bilginin ya da görüşün eski/ kadim olması onu eleştiriden muaf kılamayacağı gibi yeni olması da aynı şekilde onun bilinen en doğru bilgi ya da görüş olduğu anlamına gelmez.
Burada insanın aklına “Tarafsız bir eleştiri mümkün müdür?” sorusu gelmektedir. Herhangi bir konuda eleştiriye başladığınız andan itibaren tarafsızlık mümkün değildir. Aksine kişi eleştirisini, düşüncelerini delillendirdiği bir zeminden hareketle yapar. Bir Müslüman eleştirisini dile getirirken nasıl Kuran’ın temel ilkelerinden hareket etme ihtiyacı duyuyorsa aynı şekilde bir sosyalist ya da bir liberal de kendi ideolojisinin temel ilkelerinden hareket etmek zorundadır. Belki de bu soruyu “Adil ve hakkaniyetli bir eleştiri mümkün müdür?” şeklinde sormamız lazım. Adalet ile tarafsızlık aynı şey değildir. Kişi gerekli yetiler ile donanmış ve eleştiri yaptığı mesele hakkında yeterli bilgi birikimine sahip ise elbette hakkaniyetli bir eleştiri ortaya koyabilir. Zaten olması gereken de budur.
Otokritik özelliğini kaybetmiş yapı ve kurumlarda çürüme kaçınılmazdır. Aynı durum devlet gibi büyük yapılar için de geçerlidir. Bir dönem için faydalı olan bir uygulama süreç içinde etkisini kaybediyorsa bu uygulamada ısrar etmenin anlamı yoktur. İşte bize bu etkinin kaybolduğunu gösterecek olan temel şey eleştiri faaliyetidir. Hele ki devlet gibi büyük yapılarda eleştirinin kurumsal hale gelmesi önemli bir zorunluluktur. Birçok devlet, bu özelliğini kaybettiği diğer bir ifade ile eleştiri kültürünü kurumsallaştıramadığı için –diğer olumsuz durumların da etkisi ile- tarihteki yerini almıştır.
Maalesef “İslam dünyası, genel anlamda eleştiriyi kurumsallaştıramamış bir geleneğe sahiptir.” (3) Neden bu haldeyiz, sorusunun cevabını biraz da burada aramak gerekmektedir sanırım. Çünkü sorunun kaynağını dışarıda aramak gibi bir kolaycılığa kapılabiliyoruz. Aslında “Eleştirinin en güzeli kendini eleştirinin öznesi yapabilmektir.” (4)
Kendi eksikliğimizin, zaaflarımızın problemin ortaya çıkmasında dış etkilerden daha önemli bir etken olduğunu unutmamalıdır.
Dış etkenleri inkâr etmemekle birlikte problemi iç sebeplerde aramak daha sağlıklı bir değerlendirme yapabilmemizi ve neleri değiştirip neleri değiştirmeyeceğimizi görmemizi sağlayacaktır. Fakat içeriden eleştiri yapayım derken her türlü olumsuzluğun kaynağı olarak Müslümanları gösteren, başka kesimlerin yanlışlarını dile getirmekten uzak duran, Müslümanların ortaya koyduğu onlarca erdemli davranışı görmezden gelen bir bakış açısının da sorunlu olduğunu belirtmemiz gerekir.
Eleştirel düşüncenin yokluğu tek yönlü bir din anlayışını üretmiş ve kurumsallaştırmıştır. Bizim siyonizm, emperyalizm, neo- liberalizm gibi ideolojik ve siyasi yapılarla mücadeleyi doğru bir şekilde yürütebilmemiz öncelikle kendi zaaflarımızla mücadele edebilmeyi göze almamızla mümkündür. Eleştirel düşünmeyi öğrenebilmek için ideolojik ön kabullerden, mezhepsel taassuplardan, kültürel alışkanlıklardan uzak kalmayı hatta zaman zaman bunlarla çatışmayı hatta bunları aşabilmeyi başarmamız gerekir.
Müslüman düşünce tarihi boyunca ortaya çıkmış kelam ekolleri ve mezhepler, kendi görüşlerini destekleyebilmek için Kuran’dan delil getirmekte zorlanmamışlardır. Bu durum Kuran’ın metin yapısını istismar ederek Kuran’a yaklaşan sıkıntılı zihniyetten kaynaklanmaktadır.
İndirildiği toplum ve o toplumun eşyaya, hakikatlere ve insana bakışı ile ayetin hangi olay üzerine indirildiği bilinmeden ve içinde bulunduğu sureden bağımsız bir şekilde ayetin doğru bir şekilde anlaşılamayacağı bilinmelidir.
Bütün bunlar doğru bir şekilde tespit edilse bile ayet üzerine yapılacak her yorum en nihayetinde yorumcunun kapasitesini geçemez. Yani eleştiriden muaf değildir.Kim ve ne olursa olsun bir insanı, görüşü ya da davranışı eleştirmek dinin kendisini eleştirmek demek değildir.
Entelektüel anlamda kibir sahibi olan bir insan da aynı şekilde kendisini geliştiremez. Entelektüel tevazuya sahip olmak, hatalarımızdan dönmemizi sağladığı gibi daha fazla ve doğru bilgi öğrenmemizin kapısını da açar. Farklı olan görüşü hemen reddetmek yerine üzerinde düşünme imkânını bize sunar. Ayrıca farklı görüşten insanlar ile daha sağlıklı ilişkiler kurmamıza yardım ederek farklılıklar ile bir arada yaşama tecrübemize önemli bir katkı da sunar. Entelektüel kibir ise bizi tüm bu kazanımlardan mahrum edecektir.
Hakikatin sahibi gibi davranmak değil hakikati arayan olmaktır önemli olan. Bu anlamıyla gelenek önemlidir, geleneği olmak da. Fakat gelenek eleştirilemez bir yapı olarak değil ayağımızı sağlam bir şekilde basabileceğimiz bir sıçrama tahtası olarak görülmelidir. Mevkisi, konumu, bilgi birikimi ne olursa olsun hiç kimse tümüyle hatasız ve tüm zamanları kapsayan düşünceler üretemez.
İşte bu ilkeler ışığında yürütülen bir eleştiri faaliyeti bizi daha iyiye, güzele ve en önemlisi hakikate ulaştıracaktır. Diğer türlüsü bağnazlık, ön yargı ile birlikte sorunlarımızın üzerini örtüp öteleyen bir faaliyetten öteye geçemeyecektir. Unutmamalıdır ki bir sorunun üzeri örtüp sorunu ötelemeniz sorunu çözmeyecek aksine sıkıntının büyüyerek çözümsüzlüğe saplanmasına neden olacaktır.
KAYNAKLAR:
Taha Hüseyin, Bilgi Ahlaktan Ayrıldığında, Pınar Yayınları, 1. Baskı, Ocak 2020, s.35
Yusuf Yavuzyılmaz, Eleştiri Ahlakı, Çıra Yayınları, 1. Baskı Aralık, 2020, s.25
Yusuf Yavuzyılmaz, Eleştiri Ahlakı, Çıra Yayınları, 1. Baskı Aralık, 2020, s.22
Yusuf Yavuzyılmaz, Eleştiri Ahlakı, Çıra Yayınları, 1. Baskı Aralık, 2020, s.16
Tövbe bir özgürlük manifestosudur.
İçsel bir bildiridir. Kişinin kendi iç aleminde kendisine verdiği bir manifestodur. Günah yüklerinden, hataların ağırlığından özgürleşmenin bildirisidir.
Tövbe, bir şeyden geri dönmek, dönüş yapmak, yönelmek demektir. Hatalardan, günahlardan dönerek Allah’a yönelişin eylemsel bir ifadesidir.
Tövbe, kişinin kendisini değerlendirme eylemidir. Tövbe, söylem ve eylemlerin objektif bir şekilde değerlendirilebilmesidir. Öyle ki kişinin kendisiyle karşılaşması ve kendisinin tüm yanlışlarını ortaya koyarak doğruya yönelebilme cesaretidir.
Masallar, çocuk edebiyatını besleyen en zengin kaynaklardan biri olagelmiştir. Samed Behrengi’den John Boyne’a birçok yazar doğrudan ya da dolaylı bir şekilde masallarla alışveriş hâlinde olmuştur. Uyarlama, motif, tema, tip, ödünçleme, parodi, ters yüz etme teknikleriyle masallar bundan sonra da çocuk edebiyatı için bereketli bir damar olmayı sürdürecek gibi görünmektedir.
Düşünceler, insanın yalıtılmış bir hal ve soyutlukla beraber edindiği kazanımlarmış gibi görünmektedir. Düşünen kişinin ise öylece durduğu ve düşünmekten öte bir adım atamadığı söylenmektedir. Aslında haksız değiller. Düşünme fiilinin kendisindeki o düşüş tonlaması hep bir insanın kendi içinde olan bir hali resmetmektedir.
Hukukun bulunduğu yeri, ne olduğunu ve neye hizmet ettiğini anlamak için cesur sorular sorulmalıdır. Verilecek cevaplar bizlere zarar verse dahi. Hukuk, adil bir düzen yaratmak için var ise, adalet acı da olsa talep edilebilmeli. Ancak geçen zamana bakıldığında; gücü elinde bulunduran erk, hukuku kontrol etmiş ve hukuk ile kendi menfaatleri çerçevesinde toplumu şekillendirmiştir.
İsmini andığımızda bize uzak ve yabancı gibi gelen Ortadoğu dediğimiz bu yere ismini veren, İngiltere’dir. Bu topraklara Ortadoğu dediğimizde, esasında trajik bir şekilde İngiltere’ye göre mekânlaştırılmış bir yerden ve isimlendirmeden bahsediyoruz.
Ahlakın Eleştirisi ya da Eleştiri Ahlakı
“Eğer yazar ele aldığı sorunları bütünüyle çözdüğü imasında bulunuyorsa bilin ki o metin entelektüel seviyesi düşük bir metindir.” (Hüsamettin Arslan, Epistemik Cemaat, Paradigma Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2007, s. XVI)
Eleştirinin ahlaki bir zeminden hareketle yapılması gerektiği bir gerçek. Sağlıklı bir eleştiri zemininin oluşturulabilmesi ancak eleştiri faaliyetinin belirli prensipler çerçevesinde yürütülebilmesi ile mümkün. Bir mütefekkir için en değerli şey hakikattir. Onun için her türlü zihni faaliyetin temel amacı hakikati elde etmek veya en azından hakikate ulaşmak için çaba göstermektir. Bu kişi; ideolojik bağnazlıkların, radikal yaklaşımların ya da hakkaniyete sahip olmayan eleştirilerin insanı hakikatin fersah fersah uzağına düşeceği gerçeğini bilir. Ahlaki prensipler çerçevesinde yürütülen bir eleştiri faaliyetinin ise insanı diri tutan, kendi tutarsızlıklarının ve yanılgılarının farkına varmasını sağlayan bir faaliyet olduğunun farkındadır. Bu sebeple de böyle bir faaliyete değer verir.
Eleştiri, ibadet titizliğinde yapılması gereken bir faaliyettir. Eleştiride amaç hakikate ulaşmaktır. Eleştiri; yapmaktan çok yıkmaya hizmet eder, hele hele saldırı ya da düşmanlığa dönüşürse amacından büsbütün uzaklaşmış olur. Eleştiri; daha iyiye, daha güzele ulaşmak için yürütülen bir faaliyet olmalıdır. Bu sebeple de eleştiri; bazen eksiğin, yanlışın, hatalı olanın dile getirilmesi iken bazen de iyi olanın, güzel olanın, beğenilenin dile getirilmesi ve desteklenmesidir. Hatalar kadar doğruların, güzellikler kadar çirkinliklerin birlikte değerlendirilmesidir. Hele ki eleştirmek için eleştirmek yanılgısına düşülmemeli, eleştiri ego tatminine dönüşmemelidir.
Eleştiri yapan kişi, eleştirdiği konu ile ilgili yeterli donanıma sahip olmalı ve belirli ilkeler üzerinden bu faaliyetini sürdürmelidir. Eleştiri yapan kişi; yaptığı eleştirinin kendisine, grubuna, ön kabullerine zarar verdiğini bilse dahi ilkelerinden vazgeçmemelidir. Menfaat ya da beklentileri karşılanmadığı için yapılan bir eleştirinin ahlakiliğinden bahsedilemez. Eleştiri, hakikati arama mücadelesi olmaktan uzaklaşırsa amacından da uzaklaşmış olur. Eleştiri bireylerin kişisel özellikleri üzerinden değil, fikirleri üzerinden yürütülmelidir. “Birçok kimse ‘münazara’ ile ‘cedel’i birbirine karıştırarak hataya düşmektedir. Cedelde tartışan kişilerden her birinin hasmına karşı üstün gelmek, zafer kazanmak gibi bir gayesi vardır. Oysa münazara doğruyu elde etmek için ortak araştırmanın temelidir.” (1) Kişisel egonun devreye girdiği bir eleştiri faaliyetinden hakikat çıkmaz.
Sözü çarpıtarak, konuyu bağlamından kopararak, yıkmak ya da şiddet üretmek amacıyla, hele hele bir tarafın militanı gibi bir tavır sergileyerek yapılan bir eleştirinin ahlakiliğinden bahsedilemez. Böyle bir tavrın eleştiride sergilenmesi gereken adaleti büyük oranda yok ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu her meselede olduğu gibi din ile ilgili meselelerde de böyledir. “Din adına hareket edip şiddete bulaşan bütün yapılarda Harici mantığın izlerini görmek mümkündür. Literal okuma, tekçi zihniyet, tekfir ve katletmeye yönelik zihinsel anlayış şiddete bulaşmış radikal yapıların temel özelliğidir.” (2)
Eleştiri mutlaka birincil kaynaklar üzerinden yapılmalıdır. İkincil kaynaklar sonuçta bir yorum ya da eleştiri sonucu olarak ortaya çıktığı için eleştirmenin yanılmasına ya da yanlış bir bilgi ya da kanaate ulaşmasına neden olabilir. Eleştiri yapılan meselede ikincil kaynaklar üzerinden hareket etmek çoğu zaman kişiyi hakkaniyetten uzaklaştırır.
Unutulmamalıdır ki aracı metinlerin temel amacı ana metnin daha iyi anlaşılmasına hizmet etmektir. Fakat genelde bu amaç unutulur ve aracı metin, ana metnin önüne geçerek ana metnin anlaşılmasının önünde bir engel vazifesi görmeye başlar. Bu engele takılmamak ancak eleştirel bir okuma ile mümkündür.
Bir bilginin ya da görüşün eski/ kadim olması onu eleştiriden muaf kılamayacağı gibi yeni olması da aynı şekilde onun bilinen en doğru bilgi ya da görüş olduğu anlamına gelmez.
Burada insanın aklına “Tarafsız bir eleştiri mümkün müdür?” sorusu gelmektedir. Herhangi bir konuda eleştiriye başladığınız andan itibaren tarafsızlık mümkün değildir. Aksine kişi eleştirisini, düşüncelerini delillendirdiği bir zeminden hareketle yapar. Bir Müslüman eleştirisini dile getirirken nasıl Kuran’ın temel ilkelerinden hareket etme ihtiyacı duyuyorsa aynı şekilde bir sosyalist ya da bir liberal de kendi ideolojisinin temel ilkelerinden hareket etmek zorundadır. Belki de bu soruyu “Adil ve hakkaniyetli bir eleştiri mümkün müdür?” şeklinde sormamız lazım. Adalet ile tarafsızlık aynı şey değildir. Kişi gerekli yetiler ile donanmış ve eleştiri yaptığı mesele hakkında yeterli bilgi birikimine sahip ise elbette hakkaniyetli bir eleştiri ortaya koyabilir. Zaten olması gereken de budur.
Otokritik özelliğini kaybetmiş yapı ve kurumlarda çürüme kaçınılmazdır. Aynı durum devlet gibi büyük yapılar için de geçerlidir. Bir dönem için faydalı olan bir uygulama süreç içinde etkisini kaybediyorsa bu uygulamada ısrar etmenin anlamı yoktur. İşte bize bu etkinin kaybolduğunu gösterecek olan temel şey eleştiri faaliyetidir. Hele ki devlet gibi büyük yapılarda eleştirinin kurumsal hale gelmesi önemli bir zorunluluktur. Birçok devlet, bu özelliğini kaybettiği diğer bir ifade ile eleştiri kültürünü kurumsallaştıramadığı için –diğer olumsuz durumların da etkisi ile- tarihteki yerini almıştır.
Maalesef “İslam dünyası, genel anlamda eleştiriyi kurumsallaştıramamış bir geleneğe sahiptir.” (3) Neden bu haldeyiz, sorusunun cevabını biraz da burada aramak gerekmektedir sanırım. Çünkü sorunun kaynağını dışarıda aramak gibi bir kolaycılığa kapılabiliyoruz. Aslında “Eleştirinin en güzeli kendini eleştirinin öznesi yapabilmektir.” (4)
Dış etkenleri inkâr etmemekle birlikte problemi iç sebeplerde aramak daha sağlıklı bir değerlendirme yapabilmemizi ve neleri değiştirip neleri değiştirmeyeceğimizi görmemizi sağlayacaktır. Fakat içeriden eleştiri yapayım derken her türlü olumsuzluğun kaynağı olarak Müslümanları gösteren, başka kesimlerin yanlışlarını dile getirmekten uzak duran, Müslümanların ortaya koyduğu onlarca erdemli davranışı görmezden gelen bir bakış açısının da sorunlu olduğunu belirtmemiz gerekir.
Eleştirel düşüncenin yokluğu tek yönlü bir din anlayışını üretmiş ve kurumsallaştırmıştır. Bizim siyonizm, emperyalizm, neo- liberalizm gibi ideolojik ve siyasi yapılarla mücadeleyi doğru bir şekilde yürütebilmemiz öncelikle kendi zaaflarımızla mücadele edebilmeyi göze almamızla mümkündür. Eleştirel düşünmeyi öğrenebilmek için ideolojik ön kabullerden, mezhepsel taassuplardan, kültürel alışkanlıklardan uzak kalmayı hatta zaman zaman bunlarla çatışmayı hatta bunları aşabilmeyi başarmamız gerekir.
Müslüman düşünce tarihi boyunca ortaya çıkmış kelam ekolleri ve mezhepler, kendi görüşlerini destekleyebilmek için Kuran’dan delil getirmekte zorlanmamışlardır. Bu durum Kuran’ın metin yapısını istismar ederek Kuran’a yaklaşan sıkıntılı zihniyetten kaynaklanmaktadır.
Bütün bunlar doğru bir şekilde tespit edilse bile ayet üzerine yapılacak her yorum en nihayetinde yorumcunun kapasitesini geçemez. Yani eleştiriden muaf değildir.Kim ve ne olursa olsun bir insanı, görüşü ya da davranışı eleştirmek dinin kendisini eleştirmek demek değildir.
Entelektüel anlamda kibir sahibi olan bir insan da aynı şekilde kendisini geliştiremez. Entelektüel tevazuya sahip olmak, hatalarımızdan dönmemizi sağladığı gibi daha fazla ve doğru bilgi öğrenmemizin kapısını da açar. Farklı olan görüşü hemen reddetmek yerine üzerinde düşünme imkânını bize sunar. Ayrıca farklı görüşten insanlar ile daha sağlıklı ilişkiler kurmamıza yardım ederek farklılıklar ile bir arada yaşama tecrübemize önemli bir katkı da sunar. Entelektüel kibir ise bizi tüm bu kazanımlardan mahrum edecektir.
Hakikatin sahibi gibi davranmak değil hakikati arayan olmaktır önemli olan. Bu anlamıyla gelenek önemlidir, geleneği olmak da. Fakat gelenek eleştirilemez bir yapı olarak değil ayağımızı sağlam bir şekilde basabileceğimiz bir sıçrama tahtası olarak görülmelidir. Mevkisi, konumu, bilgi birikimi ne olursa olsun hiç kimse tümüyle hatasız ve tüm zamanları kapsayan düşünceler üretemez.
İşte bu ilkeler ışığında yürütülen bir eleştiri faaliyeti bizi daha iyiye, güzele ve en önemlisi hakikate ulaştıracaktır. Diğer türlüsü bağnazlık, ön yargı ile birlikte sorunlarımızın üzerini örtüp öteleyen bir faaliyetten öteye geçemeyecektir. Unutmamalıdır ki bir sorunun üzeri örtüp sorunu ötelemeniz sorunu çözmeyecek aksine sıkıntının büyüyerek çözümsüzlüğe saplanmasına neden olacaktır.
KAYNAKLAR:
İlgili Yazılar
Özgürlük Manifestosu
Tövbe bir özgürlük manifestosudur.
İçsel bir bildiridir. Kişinin kendi iç aleminde kendisine verdiği bir manifestodur. Günah yüklerinden, hataların ağırlığından özgürleşmenin bildirisidir.
Tövbe, bir şeyden geri dönmek, dönüş yapmak, yönelmek demektir. Hatalardan, günahlardan dönerek Allah’a yönelişin eylemsel bir ifadesidir.
Tövbe, kişinin kendisini değerlendirme eylemidir. Tövbe, söylem ve eylemlerin objektif bir şekilde değerlendirilebilmesidir. Öyle ki kişinin kendisiyle karşılaşması ve kendisinin tüm yanlışlarını ortaya koyarak doğruya yönelebilme cesaretidir.
Ütopyaya Masal Aşısı ya da Masaldan Ütopyaya Bir Yol Var mı?
Masallar, çocuk edebiyatını besleyen en zengin kaynaklardan biri olagelmiştir. Samed Behrengi’den John Boyne’a birçok yazar doğrudan ya da dolaylı bir şekilde masallarla alışveriş hâlinde olmuştur. Uyarlama, motif, tema, tip, ödünçleme, parodi, ters yüz etme teknikleriyle masallar bundan sonra da çocuk edebiyatı için bereketli bir damar olmayı sürdürecek gibi görünmektedir.
Düşünmeyi Erdeme Kavuşturmak Üzerine Bazı Uslamlamalar
Düşünceler, insanın yalıtılmış bir hal ve soyutlukla beraber edindiği kazanımlarmış gibi görünmektedir. Düşünen kişinin ise öylece durduğu ve düşünmekten öte bir adım atamadığı söylenmektedir. Aslında haksız değiller. Düşünme fiilinin kendisindeki o düşüş tonlaması hep bir insanın kendi içinde olan bir hali resmetmektedir.
Hukuk: Devletin Manipülatif Bir Aracı mı Yoksa Toplumsal Düzenin Temeli mi?
Hukukun bulunduğu yeri, ne olduğunu ve neye hizmet ettiğini anlamak için cesur sorular sorulmalıdır. Verilecek cevaplar bizlere zarar verse dahi. Hukuk, adil bir düzen yaratmak için var ise, adalet acı da olsa talep edilebilmeli. Ancak geçen zamana bakıldığında; gücü elinde bulunduran erk, hukuku kontrol etmiş ve hukuk ile kendi menfaatleri çerçevesinde toplumu şekillendirmiştir.
Filistin: Dünyayı İkiye Bölen Dünya
İsmini andığımızda bize uzak ve yabancı gibi gelen Ortadoğu dediğimiz bu yere ismini veren, İngiltere’dir. Bu topraklara Ortadoğu dediğimizde, esasında trajik bir şekilde İngiltere’ye göre mekânlaştırılmış bir yerden ve isimlendirmeden bahsediyoruz.