Enformatik gelişmelerin sürekli ivme kazandığı, kabaca bir tasvirle haberleşme ve bilgi ağının zirvede olduğu atmosferi soluyoruz hep beraber. Yazılı materyallerin yanında dijital diye adlandırdığımız devasa bir bilgi yığını/arşivi de şimdiden oluşmuş durumda. Zamanı biraz geriye sarıp, özellikle geride kalan yüzyılın ikinci yarısına dikkat kesilince, dergi ve dergicilik alanında bazı isimlerin öne çıktığını gözlemleriz. Bu neşriyatın da matbu yani basılı materyaller olduğu hepimizce aşikardır. Ön plana çıkan bu dergiler; Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera, Kelime… diye sıralanabilir. Bunlardan Edebiyat Dergisi’ni ele alınca karşımıza Nuri Pakdil ismi çıkacaktır. Öyle ki biri anılınca hemen zihne diğeri de gelmektedir. Bir nevi ekol\okul da oluşturabilen dergi, yazın dünyamıza çok sayıda isim de kazandırmıştır. İlhami Çiçek’i ıskalayarak şiirimizi, Hüseyin Su’yu atlayarak ise öykümüzü konuşmak eksik kalıyorsa, bunda derginin payı büyüktür.
Şaban Abak’la, geçtiğimiz aylarda vefat Nuri Pakdil’i ve dolayısıyla Edebiyat Dergisi’ni konuştuk.Pakdil’i yakından tanıyan ve yazar üzerine kalem oynatan isimlerden biri olan Şaban Abak ile yaptığımız söyleşide pek çok soruya yanıt aradık. Dönemin de bir panoramasını tutmaya çalıştık.
Şaban hocam, ilk olarak şu soruyla başlamak isterim; her ayrılık haberinin yankısı biraz da veda haberini duyduğumuz kişiye göre şekillenir. Nuri Pakdil’in vefat haberini aldığınızda ne hissettiniz? Neler geçiverdi zihninizden, gönlünüzden?
Dua ettim tabi, koşup cenazeye gittim. Hacı Bayram-ı Velî Camii’nin önündeki büyük meydan dolup taşmıştı. Sonra defin için Taceddin Dergâhı bahçesine gittik ki Mehmet Âkif’in İstiklâl Marşını yazdığı bu mekân çok münasip oldu. Sezai Karakoç’un üstad Necip Fazıl’ın vefatı üzerine yazdığı müthiş bir yazı vardır; başlığı “Göklerin Çektiği Kartal” şeklindedir, onu hatırladım. Nuri Pakdil ile Sezai Karakoç’un 1943-46 arasında Kahramanmaraş’taki ortaokul öğrenciliğinden başlayan çok yakın bir arkadaşlıkları vardı, bunu hatırladım. Karakoç, Diyarbakır’ın Ergani ilçesindendir fakat parasız yatılı olarak ortaokulu Kahramanmaraş’ta, Liseyi de yine yatılı olarak Gaziantep’te okumuştur, malumunuz. Evindeki sohbetlerimizi hatırladım. Son yıllarda her ramazanda birlikte dışarıda iftar yapardık, davetimi hiç geri çevirmezdi. Ömrünü, Cenab-ı Allah’ın Hz. Muhammed örnekliği üzerinden insanlığa ilettiği Kutlu Mesajın savunulmasına adamış mümin, muvahhid, mücahid bir insandı, Allah rahmet etsin.
Nuri Pakdil’i çağdaşlarından, aynı dönemlerde kalem tuttuğu erbabtan ayıran ve ona müstakil bir yer açmamızı gerektiren yönleri var mıdır? Varsa, bunların en mühimleri sizin nazarınızda nelerdir?
Pakdil, 20’inci yüzyılın büyük “hareket” adamı, büyük şair üstad Necip Fazıl Kısakürek’in başlatıp öncülüğünü yaptığı “Büyük Doğu” fikir akımının bir mensubuydu. Çok güçlü bir savunucusu ve takipçisiydi. Dil tutumundaki farklılık sizi yanıltmasın. Öte yandan Büyük Doğu fikriyatını bana göre birkaç merhale ileri taşımış ve onu “Diriliş Akımı” boyutuna vardırmış bulunan Sezai Karakoç’un da yaşıtı ve yakın arkadaşı olduğu için “Diriliş” çizgisinin de destekleyicisi ve yer yer taşıyıcısıdır. Yayında olduğu dönemlerde Karakoç’un çıkardığı Diriliş dergisinin hemen hemen her sayısının Pakdil’in çıkardığı Edebiyat dergisinde çok kapsamlı bir tanıtımının yapıldığını görürüz. Bu yazıların çoğunu bizzat Pakdil kaleme almıştır.
Pakdil deyince ilk akla gelen –hatta onunla özdeşleşen- şeylerden birisi de Edebiyat Dergisi. 1969’da ilk sayısıyla okuyucuyu selamlayan dergi, 1984 senesindeki son sayısına kadar; edebiyat dünyamızın kalburüstü dergilerinden oluyor. Bu okuldan yetişen kalemler de azımsanmayacak sayıda. Edebiyat Dergisi’ni konuşalım mı biraz?
Edebiyat Dergisi, yazılarından ve kitaplarından dolayı Sezai Karakoç’un ağır cezada yargılandığı ve Diriliş dergisinin yayınına bir süre ara vermek zorunda kaldığı bir sırada, Diriliş’in yazarlarınca çıkarılmıştır. Sonradan yeni ve genç yazarlar da eklenmiştir. Fakat Diriliş’ten ayrılanların bir kısmı, 1974 yılında Edebiyat’tan da ayrılmış; iki yıl sonra 1976’da Mavera dergisini çıkarmışlardır. Bu ayrılış, 1974 yılında MSP-CHP Koalisyonu kurulduğu döneme denk gelir. Millî Gazete ve Yeni Devir gazeteleri de bu dönemde çıkmaya başlamıştır. Önce Diriliş’ten, sonra Edebiyat’tan ayrılan yazarların bu gazetelerde de yazdıklarını görüyoruz.
Bu dönemde hem Diriliş hem Edebiyat dergileri yeni ve çoğu genç yazarlarca yayınlarını sürdürmüşlerdir. Edebiyat, 1969-1984 arası 15 yıl, Diriliş ise 1960-1992 arası 32 yıl kültürümüze büyük hizmet etmiş dergilerdir. Edebiyat’ın bütün sayılarının tıpkıbasımı Necip Evlice tarafından tek cilt halinde yapıldı. Yeni baskısının da yapılması gerekir.
Yine Edebiyat Dergisi’nden devam edelim. Derginin ve Pakdil’in kendi eserlerinde kullandığı dile dair farklı yaklaşımlar dile getirildi. Hüseyin Su’nun tabiriyle her kesimi şaşırtacak kadar öztürkçe bir dil kullanıldığını müşahede ediyoruz. Sizin hatıratınızda da bir mektup hikâyesi buluyoruz. 19 yaşını henüz bitirmişken ‘Kalbimin Üstünde Bir Avuç Güneş’i Fatih Kitabevi’nden satın alıyorsunuz. O gece iki kere okuyorsunuz, eseri çok beğeniyor ama dildeki tutumu beğenmediğinizi belirten bir mektup kaleme alıyorsunuz. Pakdil’in ve Edebiyat Dergisi’nin dile ilişkin tutumuyla ilgili neler dersiniz?
Evet, 18 veya 19 yaşındaydım, üniversite 1’inci sınıftayken öyle bir mektup yazmış; dil tutumunu kınamıştım. Fakat “büyüdükçe” ve Türkiye’de İslâm düşüncesinin; bu düşüncenin mensuplarının ve onların yayın organlarının; dergilerinin uğradığı baskıları, cezalandırmaları öğrendikçe Pakdil’in aslında ne yapmaya çalıştığını anlamaya başladım. Şahsen onun bu tutumunu benimsemedim ama anlayış ve saygıyla karşılamayı gerektiren bir sebebi olduğunu biliyorum artık.
Kanaatimce Pakdil’in dildeki bu yenilikçi tutumu, Nurullah Ataç tarafından başlatılan ve TDK tarafından sürdürülen dilde arılaşma ve yenileşme hareketinin ideolojik içeriğine itiraz etmekten doğmuştur. Dilde arılaşma yanlıları; bilinen adıyla öztürkçeciler; dilin içindeki büyük “dinî” muhtevayı da yok etmek istediklerini kuvvetle hissettirirler. Pakdil ise aynı dille “dindar” bir içerik üretmeye çalışmış; bir bakıma bu yeni dilin “dinsiz” olmasına itiraz etmiştir. Dil yenidir fakat kapsamı bilindik ve tanıdıktır; Büyük Doğu fikriyatı!
Biraz da Pakdil’i besleyen havzadan konuşalım mı hocam? Mesela ilk aklıma gelenlerden birisi Dostoyevski hassasiyeti. Pakdil, şöyle diyordu bir yerde: “Kaç kez okudunuz Dostoyevski’yi? Orta bir dünya vatandaşı olabilmek için iki kez, orta bir yazar olabilmeniz için de beş kez okumalısınız Dostoyevski’yi.’’ Nuri Pakdil hangi kaynaklardan beslenmiştir, dünya görüşünün ve konumlandığı yerin oluşmasında, hayat evrenine neler etki etmiştir?
Çağdaş yazarlar öndedir Pakdil için. Batı ve Rus klasikleri diye bilinen yazarlar daha da öne çıkar. Çağdaş İslâm düşüncesinin ülkemizde ve dünyadaki fikir ve sanat adamları da Pakdil’in dikkatle takip ettiği yazarlardır. İslâm klasikleri, halk veya divan edebiyatının klasik eserleri ise ikinci planda gibidir. Çağdaş Batı düşüncesini de çok iyi bilen Karakoç’un eserlerinde sıkça adlarına rastladığımız Mevlâna, Yunus, Muhyiddin İbni Ârâbî, Gazali, Fuzulî, Şeyh Galip, Mehmed Âkif gibi isimlere Pakdil’in eserlerinde pek rastlamayız mesela. Onları bilmediğinden değil; yeni olana vurgu yapmayı sevdiği için olsa gerektir. Pakdil bir bakıma yeni olandan yanadır ve biçimcidir; Karakoç ise değişmez ve eskimez öz’ün görünür âleme çıkarken muhtaç olduğu biçimleri yeniler, her anlamda “yenileyici”dir.
Yıldız Tutulması adlı eserinizde, bir aydın bir mütefekkir ve yazar için en korkunç gelişmelerden biri de, efsaneleştirilmektir; diyorsunuz. Özelde Nuri Pakdil’i genelde de yazıp çizdikleriyle bir yer edinmiş herkesi dahil ederek sorayım, bu efsaneleştirme nasıl vuku buluyor? Dahası, bu tehlikeyle sürekli yüz yüze olanlar bu durumdan kendilerini nasıl koruyabilirler?
Efsaneleşme, buna maruz kalanların bir sorunu değil; çağdaşlarının ve potansiyel okurlarının bir sorunudur. Efsaneleşmek, aşırı meşhur olmak yazara değil; onu henüz okumamış olan potansiyel okura kulaktan dolma yanlış bilgi aktardığı için zarar veriyor. Bu sebeple sorunuzu şöyle değiştirelim ve yeniden soralım: “Bir okur, bir fikir ve sanat adamının şöhretinin ve hakkında oluşmuş efsanelerin duvarını nasıl aşabilir?” Cevap: Kitaplarını okuyarak hemen aşabilir. Çünkü bir yazar, Karakoç’un ifadesiyle asıl kimliğiyle ve gerçek manada eserindedir, eseri üzerinden tanınmalı, bilinmelidir; söylenti üzerinden değil. Söylentiyle yetinenler için yapabileceğimiz bir şey yok, çünkü insanlara zorla kitap okutamıyorsunuz. Benim de bir yazımın başlığı “Efsane gibi gerçek: Nuri Pakdil” şeklindedir, ama ben efsaneye değil; gerçeğe dikkat çektim. Zaten herhangi bir fikir adamının; sanatçının eserlerini okumuş normal bir okur, söylentiyi, dedikoduyu aşıp gerçeğe ulaşmıştır, aksi örnek bulamazsınız.
Nuri Pakdil için kullanılan adlandırmalardan birisi de ‘Kudüs Şairi’. Pakdil’in metinlerinde Kudüs’e çokça gönderme yaptığına tanıklık ediyoruz. 1988 tarihli bir mektubunda da Muhiddin Bayazıt’a ithafen şöyle söylüyor: ‘‘Mekke’yi, Medine’yi, Kudüs’ü sürekli düşünmenizi; İstanbul ideolojisiyle tüm Ortadoğu’yu bir an bile hatırdan çıkarmamanızı istiyorum.’’ Bu hassasiyet Pakdil’in yaşantısına nasıl tezahür ediyor?
Kudüs şairi demek Nuri Pakdil için bir övgü olamaz, çünkü Kudüs şairi değildir. Zorlama ve yanlış bir adlandırma. Kim uydurdu bilmiyorum. Pakdil’in Kudüs hassasiyeti bilinen bir husustur, odasında havadan çekilmiş büyük bir Kudüs fotoğrafı vardı meselâ. Ama bu adlandırmayı gerektirecek şiire yansımış bir durumun olmadığını biliyoruz. Zaten Pakdil çok az sayıda şiir yazmış ve pek de öne çıkarmamıştır, bundan olsa gerek öncelikle bir şair olarak anılmaz, denemecidir o. Meselâ Yahya Kemal’e “İstanbul şairi” denmiştir, çünkü İstanbul için en güzel ve en çok sayıda şiiri o yazmıştır. Kudüs konusunda ise çok sayıda şairimiz şiir yazmıştır. Sezai Karakoç, Âkif İnan, Arif Ay gibi…
Nuri Pakdil, uzun bir süre münzevi denebilecek bir hayat yaşadı, bu dönemde eser yayınlamadı ve etrafta pek görünmedi. Daha sonraysa bu ‘sükût sureti’ bir bakıma sona erdi ve 28 Şubat 1997’de başlamak üzere Edebiyat Dergisi Yayınları’ndan peş peşe kitapları yayınlandı. Ömrünün son dönemlerindeyse kamusal alanda çokça görünür oldu. Adına imza günleri düzenlendi. Muhtelif okullardan öğrencilerle buluştu ve devlet ricalinin davetlerinde göründü. Bu suskunluk ve sonrasındaki ‘daha görünür olma’ tercihi neye bağlıyorsunuz?
Çok yaşlanınca insanlarda çocuksu ve yer yer kontrolsüz davranışlar görebiliyoruz. Son beş altı yılındaki “görünürlüğü” biraz da yaşıyla ilgiliydi. Gençlerle hatta çocuklarla birlikte olmayı, onlara küçük mesajlar vermeyi seviyordu. Anadoluyu, Türkiye’yi bir gülü sever gibi seviyordu. Tam anlamıyla yerliydi. Bilhassa Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yakınlığını ve muhabbetini saklamıyordu. Kitap fuarlarına ve okul konferanslarına katılmasını eleştirenler, itiraf etmiyorlar ama asıl bu son söylediğim sebeple ona hücum ediyorlardı. Bir de hem Genelkurmay Başkanı hem de MİT Müsteşarı Pakdil’i evinde ziyaret edince kıskançlıklar iyice arttı. Bazıları istiyor ki MİT, Nuri Pakdil’i takip etsin, ziyaret etmesin!
Kimisi kitap tavsiyelerine pek itibar etmeyip, insanın kitaplardan kitaplara doğru uzanacağını söylese de; -kendi yaşantımdan da yola çıkarak- bazen dışımızdaki bir sesin: ‘şunu mutlaka oku sana bir şeyler katacaktır’ demesinin bereketini çok görmüşüzdür. Bu bereketin izini sürenlere, Pakdil’in öncelikle ve özellikle hangi kitaplarını tavsiye edersiniz?
Erbabı, hepsini okumalıdır. Çevirileri dahil. Seçme yapacaksak genç okurlar için öncelikle Biat, Bağlanma ve Batı Notları’nı tavsiye ederim. Böylece sadece Pakdil’i değil; Fethi Gemuhluoğlu’nu da tanımış olurlar. Bir de “resmin tamamını görmek” için Pakdil’le birlikte; belki de daha önce Necip Fazıl’ı ve Sezai Karakoç’u da okumak gerekir diye düşünüyorum.
Tilkilere kazaklarını, zürafalara ise montlarını giydirecek kadar soğuk bir kış gününde doğduğu rivayet edilir. Yıllar sonra sınıf öğretmeni olması ve her sabaha onlarca çocukla başlaması, bu soğuğu giderme çabası olarak yorumlanabilir.
Hâlen, memleketin en geniş katılımlı okuma hareketlerinden biri olan Endülüs Okuma Hareketi’nin koordinatörlüğünü yürütmektedir. Çocuk edebiyatı alanında yayımlanmış üç kitabı bulunmaktadır.
Yazı ve çalışmaları; Nida Dergisi, Karatahta, Hece Öykü, Yitiksöz, Hayal Bilgisi, Temmuz, Kuşluk ve Kardelendergilerinde yayımlandı. Hâlen Ankara’da yaşamakta ve yazı çalışmalarını sürdürmektedir.
Yediden yetmişe herkesin diline pelesenk ettiği, sosyal hayattan özel hayata, iş hayatından akademik hayata birçok mecrâda boy gösteren fakat bir o kadar da anlam netliğinden uzak bırakılan bir kavramla karşı karşıyayız: Ahlâk. ‘Önce Ahlâk’ diyerek önceliğini ahlâk olarak belirleyen ve eserlerini bu bağlamda kaleme alan mütefekkir-yazar Ramazan Yazçiçek’le ahlâkın soy kütüğü, ilişkili olduğu kavramlar, ontolojik olarak nasıl konumlandırılması gerektiği, Weberyen ahlâk teorisi ve ahlâkın kompartımanlara ayrılıp ayrılamayacağına dair gerçekleştirmiş olduğumuz röportajımızda sözün özüne inme gayretiyle hareket ettik ve sizlerin de bu yolculuğa katılmanızı istedik.
Kavramlar, tarihsel süreç içinde yüklendiği anlamlar ile birlikte günümüze kadar gelmektedirler. Kavramların bugün taşıdığı anlamı kavrayabilmek için tarihsel süreç içinde geçirmiş oldukları değişim ve dönüşüme de bakmak gerekmektedir. Bizler de adalet kavramını bu bağlam içerisinde değerlendirerek, adalet kavramının bugün gelmiş olduğu noktayı anlamak için geçmişe giderek, kavramın geçirmiş olduğu süreçleri konuşmaya ve anlamaya çalıştık. Hayatın merkezî kavramlarından biri olan adalet kavramının izini Platon’dan başlayarak günümüze kadar takip etmeye gayret ettik. Bu süreç okumasının kavramı anlamamıza fayda sağlayacağı kanaatindeyiz. Adalet kavramının felsefî alt yapısını birlikte ele aldığımız değerli felsefe tarihi profesörü Kasım Küçükalp ile yapmış olduğumuz hoş sohbetle sizleri baş başa bırakıyoruz.
“Beden” müdahaleye açık, kişinin estetik zevkine göre düzenleyebileceği, istediği müdahaleyi yapabileceği, tüm kullanım hakkının kendisinin olduğunu düşündüğü bir eşya mıdır? Tarihsel süreç içerisinde beden algısı değiş midir? Değişti ise bu değişimin yönü nereye bakmaktadır? Kartezyen felsefe ile derinleşmeye başlayan ruh-beden ayrımı günümüz insanının beden algısına nasıl etki etmiştir? Kapitalist üretim biçiminin bedene yaklaşımı nasıldır? Sermaye için beden ne anlam ifade etmektedir? Fabrika işçisi ile bir mankenin bedeni arasındaki sosyo-kültürel ve ekonomik bağlamdaki farklar nelerdir? Bedenin özgürleştirilmesi söylemi ve insanın bedenine malik olma talebi nasıl bir düşünce dünyasına işaret etmektedir?
Her gece uyuyor her sabah uyanıyoruz. Uyurken ayağımız yerden kesiliyor, düşler görüyoruz. Uyandığımız her sabahla beraber, yeni hayatları kucağımızda bularak hikâyemize yeni sayfalar ekliyoruz. Elimize en nihayetinde tutuşturulacak kitaplarımız bu sayfalardan oluşuyor. Bu yönüyle bakınca her insan teki bir yazardır, kendi kitabının yazarı. Kimileri de hayat ağacına eklenen sayfaların dilini çözmeye, dikkatlerimizi ona çekmeye gayret ediyor. Hikâyelerin peşine düşen ve “Kıyametin koptuğunu görsem dahi, söyleyecek bir cümlem varsa onu yazmak isterim.” diyen Akif Hasan Kaya ile son öykü kitabı “Serçe Risalesi”ni konuştuk.
Pandemi sürecinin başladığı ilk dönemlerde, evlere kapandığımız sırada, ebeveynler panik halinde çocuklarını meşgul etmek adına, belki de okulda gün boyu yaptıkları etkinliklerden daha fazlasını evde gerçekleştirmeye çalıştılar. Ardı arkası kesilmeyen etkinlikler özellikle sosyal medyada adeta bir yarışa dönüştü. Bulunan bu çözüm yolu ilk başlarda ebeveyni ve çocuğu meşgul etse de bir süre sonra etkinliklere boğulan çocukların ilgisi dağılmaya başladı. Süre uzadıkça ebeveynler de bunun ne kadar sürdürülebilir bir çözüm yolu olduğu konusunda tereddüt etmeye başladılar. Biraz daha sakinleşip durumu kabullendikten sonra, bu kadar etkinliğin aslında işleri daha da zorlaştırabileceğini farkettiler.
Şaban Abak ile “Nuri Pakdil’in Vefâtı Üzerine”
Enformatik gelişmelerin sürekli ivme kazandığı, kabaca bir tasvirle haberleşme ve bilgi ağının zirvede olduğu atmosferi soluyoruz hep beraber. Yazılı materyallerin yanında dijital diye adlandırdığımız devasa bir bilgi yığını/arşivi de şimdiden oluşmuş durumda. Zamanı biraz geriye sarıp, özellikle geride kalan yüzyılın ikinci yarısına dikkat kesilince, dergi ve dergicilik alanında bazı isimlerin öne çıktığını gözlemleriz. Bu neşriyatın da matbu yani basılı materyaller olduğu hepimizce aşikardır. Ön plana çıkan bu dergiler; Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera, Kelime… diye sıralanabilir. Bunlardan Edebiyat Dergisi’ni ele alınca karşımıza Nuri Pakdil ismi çıkacaktır. Öyle ki biri anılınca hemen zihne diğeri de gelmektedir. Bir nevi ekol\okul da oluşturabilen dergi, yazın dünyamıza çok sayıda isim de kazandırmıştır. İlhami Çiçek’i ıskalayarak şiirimizi, Hüseyin Su’yu atlayarak ise öykümüzü konuşmak eksik kalıyorsa, bunda derginin payı büyüktür.
Şaban Abak’la, geçtiğimiz aylarda vefat Nuri Pakdil’i ve dolayısıyla Edebiyat Dergisi’ni konuştuk.Pakdil’i yakından tanıyan ve yazar üzerine kalem oynatan isimlerden biri olan Şaban Abak ile yaptığımız söyleşide pek çok soruya yanıt aradık. Dönemin de bir panoramasını tutmaya çalıştık.
Şaban hocam, ilk olarak şu soruyla başlamak isterim; her ayrılık haberinin yankısı biraz da veda haberini duyduğumuz kişiye göre şekillenir. Nuri Pakdil’in vefat haberini aldığınızda ne hissettiniz? Neler geçiverdi zihninizden, gönlünüzden?
Dua ettim tabi, koşup cenazeye gittim. Hacı Bayram-ı Velî Camii’nin önündeki büyük meydan dolup taşmıştı. Sonra defin için Taceddin Dergâhı bahçesine gittik ki Mehmet Âkif’in İstiklâl Marşını yazdığı bu mekân çok münasip oldu. Sezai Karakoç’un üstad Necip Fazıl’ın vefatı üzerine yazdığı müthiş bir yazı vardır; başlığı “Göklerin Çektiği Kartal” şeklindedir, onu hatırladım. Nuri Pakdil ile Sezai Karakoç’un 1943-46 arasında Kahramanmaraş’taki ortaokul öğrenciliğinden başlayan çok yakın bir arkadaşlıkları vardı, bunu hatırladım. Karakoç, Diyarbakır’ın Ergani ilçesindendir fakat parasız yatılı olarak ortaokulu Kahramanmaraş’ta, Liseyi de yine yatılı olarak Gaziantep’te okumuştur, malumunuz. Evindeki sohbetlerimizi hatırladım. Son yıllarda her ramazanda birlikte dışarıda iftar yapardık, davetimi hiç geri çevirmezdi. Ömrünü, Cenab-ı Allah’ın Hz. Muhammed örnekliği üzerinden insanlığa ilettiği Kutlu Mesajın savunulmasına adamış mümin, muvahhid, mücahid bir insandı, Allah rahmet etsin.
Nuri Pakdil’i çağdaşlarından, aynı dönemlerde kalem tuttuğu erbabtan ayıran ve ona müstakil bir yer açmamızı gerektiren yönleri var mıdır? Varsa, bunların en mühimleri sizin nazarınızda nelerdir?
Pakdil, 20’inci yüzyılın büyük “hareket” adamı, büyük şair üstad Necip Fazıl Kısakürek’in başlatıp öncülüğünü yaptığı “Büyük Doğu” fikir akımının bir mensubuydu. Çok güçlü bir savunucusu ve takipçisiydi. Dil tutumundaki farklılık sizi yanıltmasın. Öte yandan Büyük Doğu fikriyatını bana göre birkaç merhale ileri taşımış ve onu “Diriliş Akımı” boyutuna vardırmış bulunan Sezai Karakoç’un da yaşıtı ve yakın arkadaşı olduğu için “Diriliş” çizgisinin de destekleyicisi ve yer yer taşıyıcısıdır. Yayında olduğu dönemlerde Karakoç’un çıkardığı Diriliş dergisinin hemen hemen her sayısının Pakdil’in çıkardığı Edebiyat dergisinde çok kapsamlı bir tanıtımının yapıldığını görürüz. Bu yazıların çoğunu bizzat Pakdil kaleme almıştır.
Pakdil deyince ilk akla gelen –hatta onunla özdeşleşen- şeylerden birisi de Edebiyat Dergisi. 1969’da ilk sayısıyla okuyucuyu selamlayan dergi, 1984 senesindeki son sayısına kadar; edebiyat dünyamızın kalburüstü dergilerinden oluyor. Bu okuldan yetişen kalemler de azımsanmayacak sayıda. Edebiyat Dergisi’ni konuşalım mı biraz?
Edebiyat Dergisi, yazılarından ve kitaplarından dolayı Sezai Karakoç’un ağır cezada yargılandığı ve Diriliş dergisinin yayınına bir süre ara vermek zorunda kaldığı bir sırada, Diriliş’in yazarlarınca çıkarılmıştır. Sonradan yeni ve genç yazarlar da eklenmiştir. Fakat Diriliş’ten ayrılanların bir kısmı, 1974 yılında Edebiyat’tan da ayrılmış; iki yıl sonra 1976’da Mavera dergisini çıkarmışlardır. Bu ayrılış, 1974 yılında MSP-CHP Koalisyonu kurulduğu döneme denk gelir. Millî Gazete ve Yeni Devir gazeteleri de bu dönemde çıkmaya başlamıştır. Önce Diriliş’ten, sonra Edebiyat’tan ayrılan yazarların bu gazetelerde de yazdıklarını görüyoruz.
Bu dönemde hem Diriliş hem Edebiyat dergileri yeni ve çoğu genç yazarlarca yayınlarını sürdürmüşlerdir. Edebiyat, 1969-1984 arası 15 yıl, Diriliş ise 1960-1992 arası 32 yıl kültürümüze büyük hizmet etmiş dergilerdir. Edebiyat’ın bütün sayılarının tıpkıbasımı Necip Evlice tarafından tek cilt halinde yapıldı. Yeni baskısının da yapılması gerekir.
Yine Edebiyat Dergisi’nden devam edelim. Derginin ve Pakdil’in kendi eserlerinde kullandığı dile dair farklı yaklaşımlar dile getirildi. Hüseyin Su’nun tabiriyle her kesimi şaşırtacak kadar öztürkçe bir dil kullanıldığını müşahede ediyoruz. Sizin hatıratınızda da bir mektup hikâyesi buluyoruz. 19 yaşını henüz bitirmişken ‘Kalbimin Üstünde Bir Avuç Güneş’i Fatih Kitabevi’nden satın alıyorsunuz. O gece iki kere okuyorsunuz, eseri çok beğeniyor ama dildeki tutumu beğenmediğinizi belirten bir mektup kaleme alıyorsunuz. Pakdil’in ve Edebiyat Dergisi’nin dile ilişkin tutumuyla ilgili neler dersiniz?
Evet, 18 veya 19 yaşındaydım, üniversite 1’inci sınıftayken öyle bir mektup yazmış; dil tutumunu kınamıştım. Fakat “büyüdükçe” ve Türkiye’de İslâm düşüncesinin; bu düşüncenin mensuplarının ve onların yayın organlarının; dergilerinin uğradığı baskıları, cezalandırmaları öğrendikçe Pakdil’in aslında ne yapmaya çalıştığını anlamaya başladım. Şahsen onun bu tutumunu benimsemedim ama anlayış ve saygıyla karşılamayı gerektiren bir sebebi olduğunu biliyorum artık.
Kanaatimce Pakdil’in dildeki bu yenilikçi tutumu, Nurullah Ataç tarafından başlatılan ve TDK tarafından sürdürülen dilde arılaşma ve yenileşme hareketinin ideolojik içeriğine itiraz etmekten doğmuştur. Dilde arılaşma yanlıları; bilinen adıyla öztürkçeciler; dilin içindeki büyük “dinî” muhtevayı da yok etmek istediklerini kuvvetle hissettirirler. Pakdil ise aynı dille “dindar” bir içerik üretmeye çalışmış; bir bakıma bu yeni dilin “dinsiz” olmasına itiraz etmiştir. Dil yenidir fakat kapsamı bilindik ve tanıdıktır; Büyük Doğu fikriyatı!
Biraz da Pakdil’i besleyen havzadan konuşalım mı hocam? Mesela ilk aklıma gelenlerden birisi Dostoyevski hassasiyeti. Pakdil, şöyle diyordu bir yerde: “Kaç kez okudunuz Dostoyevski’yi? Orta bir dünya vatandaşı olabilmek için iki kez, orta bir yazar olabilmeniz için de beş kez okumalısınız Dostoyevski’yi.’’ Nuri Pakdil hangi kaynaklardan beslenmiştir, dünya görüşünün ve konumlandığı yerin oluşmasında, hayat evrenine neler etki etmiştir?
Çağdaş yazarlar öndedir Pakdil için. Batı ve Rus klasikleri diye bilinen yazarlar daha da öne çıkar. Çağdaş İslâm düşüncesinin ülkemizde ve dünyadaki fikir ve sanat adamları da Pakdil’in dikkatle takip ettiği yazarlardır. İslâm klasikleri, halk veya divan edebiyatının klasik eserleri ise ikinci planda gibidir. Çağdaş Batı düşüncesini de çok iyi bilen Karakoç’un eserlerinde sıkça adlarına rastladığımız Mevlâna, Yunus, Muhyiddin İbni Ârâbî, Gazali, Fuzulî, Şeyh Galip, Mehmed Âkif gibi isimlere Pakdil’in eserlerinde pek rastlamayız mesela. Onları bilmediğinden değil; yeni olana vurgu yapmayı sevdiği için olsa gerektir. Pakdil bir bakıma yeni olandan yanadır ve biçimcidir; Karakoç ise değişmez ve eskimez öz’ün görünür âleme çıkarken muhtaç olduğu biçimleri yeniler, her anlamda “yenileyici”dir.
Yıldız Tutulması adlı eserinizde, bir aydın bir mütefekkir ve yazar için en korkunç gelişmelerden biri de, efsaneleştirilmektir; diyorsunuz. Özelde Nuri Pakdil’i genelde de yazıp çizdikleriyle bir yer edinmiş herkesi dahil ederek sorayım, bu efsaneleştirme nasıl vuku buluyor? Dahası, bu tehlikeyle sürekli yüz yüze olanlar bu durumdan kendilerini nasıl koruyabilirler?
Efsaneleşme, buna maruz kalanların bir sorunu değil; çağdaşlarının ve potansiyel okurlarının bir sorunudur. Efsaneleşmek, aşırı meşhur olmak yazara değil; onu henüz okumamış olan potansiyel okura kulaktan dolma yanlış bilgi aktardığı için zarar veriyor. Bu sebeple sorunuzu şöyle değiştirelim ve yeniden soralım: “Bir okur, bir fikir ve sanat adamının şöhretinin ve hakkında oluşmuş efsanelerin duvarını nasıl aşabilir?” Cevap: Kitaplarını okuyarak hemen aşabilir. Çünkü bir yazar, Karakoç’un ifadesiyle asıl kimliğiyle ve gerçek manada eserindedir, eseri üzerinden tanınmalı, bilinmelidir; söylenti üzerinden değil. Söylentiyle yetinenler için yapabileceğimiz bir şey yok, çünkü insanlara zorla kitap okutamıyorsunuz. Benim de bir yazımın başlığı “Efsane gibi gerçek: Nuri Pakdil” şeklindedir, ama ben efsaneye değil; gerçeğe dikkat çektim. Zaten herhangi bir fikir adamının; sanatçının eserlerini okumuş normal bir okur, söylentiyi, dedikoduyu aşıp gerçeğe ulaşmıştır, aksi örnek bulamazsınız.
Nuri Pakdil için kullanılan adlandırmalardan birisi de ‘Kudüs Şairi’. Pakdil’in metinlerinde Kudüs’e çokça gönderme yaptığına tanıklık ediyoruz. 1988 tarihli bir mektubunda da Muhiddin Bayazıt’a ithafen şöyle söylüyor: ‘‘Mekke’yi, Medine’yi, Kudüs’ü sürekli düşünmenizi; İstanbul ideolojisiyle tüm Ortadoğu’yu bir an bile hatırdan çıkarmamanızı istiyorum.’’ Bu hassasiyet Pakdil’in yaşantısına nasıl tezahür ediyor?
Kudüs şairi demek Nuri Pakdil için bir övgü olamaz, çünkü Kudüs şairi değildir. Zorlama ve yanlış bir adlandırma. Kim uydurdu bilmiyorum. Pakdil’in Kudüs hassasiyeti bilinen bir husustur, odasında havadan çekilmiş büyük bir Kudüs fotoğrafı vardı meselâ. Ama bu adlandırmayı gerektirecek şiire yansımış bir durumun olmadığını biliyoruz. Zaten Pakdil çok az sayıda şiir yazmış ve pek de öne çıkarmamıştır, bundan olsa gerek öncelikle bir şair olarak anılmaz, denemecidir o. Meselâ Yahya Kemal’e “İstanbul şairi” denmiştir, çünkü İstanbul için en güzel ve en çok sayıda şiiri o yazmıştır. Kudüs konusunda ise çok sayıda şairimiz şiir yazmıştır. Sezai Karakoç, Âkif İnan, Arif Ay gibi…
Nuri Pakdil, uzun bir süre münzevi denebilecek bir hayat yaşadı, bu dönemde eser yayınlamadı ve etrafta pek görünmedi. Daha sonraysa bu ‘sükût sureti’ bir bakıma sona erdi ve 28 Şubat 1997’de başlamak üzere Edebiyat Dergisi Yayınları’ndan peş peşe kitapları yayınlandı. Ömrünün son dönemlerindeyse kamusal alanda çokça görünür oldu. Adına imza günleri düzenlendi. Muhtelif okullardan öğrencilerle buluştu ve devlet ricalinin davetlerinde göründü. Bu suskunluk ve sonrasındaki ‘daha görünür olma’ tercihi neye bağlıyorsunuz?
Çok yaşlanınca insanlarda çocuksu ve yer yer kontrolsüz davranışlar görebiliyoruz. Son beş altı yılındaki “görünürlüğü” biraz da yaşıyla ilgiliydi. Gençlerle hatta çocuklarla birlikte olmayı, onlara küçük mesajlar vermeyi seviyordu. Anadoluyu, Türkiye’yi bir gülü sever gibi seviyordu. Tam anlamıyla yerliydi. Bilhassa Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yakınlığını ve muhabbetini saklamıyordu. Kitap fuarlarına ve okul konferanslarına katılmasını eleştirenler, itiraf etmiyorlar ama asıl bu son söylediğim sebeple ona hücum ediyorlardı. Bir de hem Genelkurmay Başkanı hem de MİT Müsteşarı Pakdil’i evinde ziyaret edince kıskançlıklar iyice arttı. Bazıları istiyor ki MİT, Nuri Pakdil’i takip etsin, ziyaret etmesin!
Kimisi kitap tavsiyelerine pek itibar etmeyip, insanın kitaplardan kitaplara doğru uzanacağını söylese de; -kendi yaşantımdan da yola çıkarak- bazen dışımızdaki bir sesin: ‘şunu mutlaka oku sana bir şeyler katacaktır’ demesinin bereketini çok görmüşüzdür. Bu bereketin izini sürenlere, Pakdil’in öncelikle ve özellikle hangi kitaplarını tavsiye edersiniz?
Erbabı, hepsini okumalıdır. Çevirileri dahil. Seçme yapacaksak genç okurlar için öncelikle Biat, Bağlanma ve Batı Notları’nı tavsiye ederim. Böylece sadece Pakdil’i değil; Fethi Gemuhluoğlu’nu da tanımış olurlar. Bir de “resmin tamamını görmek” için Pakdil’le birlikte; belki de daha önce Necip Fazıl’ı ve Sezai Karakoç’u da okumak gerekir diye düşünüyorum.
Yazar
Tilkilere kazaklarını, zürafalara ise montlarını giydirecek kadar soğuk bir kış gününde doğduğu rivayet edilir. Yıllar sonra sınıf öğretmeni olması ve her sabaha onlarca çocukla başlaması, bu soğuğu giderme çabası olarak yorumlanabilir.
Hâlen, memleketin en geniş katılımlı okuma hareketlerinden biri olan Endülüs Okuma Hareketi’nin koordinatörlüğünü yürütmektedir. Çocuk edebiyatı alanında yayımlanmış üç kitabı bulunmaktadır.
Yazı ve çalışmaları; Nida Dergisi, Karatahta, Hece Öykü, Yitiksöz, Hayal Bilgisi, Temmuz, Kuşluk ve Kardelendergilerinde yayımlandı. Hâlen Ankara’da yaşamakta ve yazı çalışmalarını sürdürmektedir.
İlgili Yazılar
Ramazan Yazçiçek İle Ahlak Üzerine…
Yediden yetmişe herkesin diline pelesenk ettiği, sosyal hayattan özel hayata, iş hayatından akademik hayata birçok mecrâda boy gösteren fakat bir o kadar da anlam netliğinden uzak bırakılan bir kavramla karşı karşıyayız: Ahlâk. ‘Önce Ahlâk’ diyerek önceliğini ahlâk olarak belirleyen ve eserlerini bu bağlamda kaleme alan mütefekkir-yazar Ramazan Yazçiçek’le ahlâkın soy kütüğü, ilişkili olduğu kavramlar, ontolojik olarak nasıl konumlandırılması gerektiği, Weberyen ahlâk teorisi ve ahlâkın kompartımanlara ayrılıp ayrılamayacağına dair gerçekleştirmiş olduğumuz röportajımızda sözün özüne inme gayretiyle hareket ettik ve sizlerin de bu yolculuğa katılmanızı istedik.
Kasım Küçükalp İle Felsefî Bağlamda Adalet Kavramı ve Yansımaları Üzerine
Kavramlar, tarihsel süreç içinde yüklendiği anlamlar ile birlikte günümüze kadar gelmektedirler. Kavramların bugün taşıdığı anlamı kavrayabilmek için tarihsel süreç içinde geçirmiş oldukları değişim ve dönüşüme de bakmak gerekmektedir. Bizler de adalet kavramını bu bağlam içerisinde değerlendirerek, adalet kavramının bugün gelmiş olduğu noktayı anlamak için geçmişe giderek, kavramın geçirmiş olduğu süreçleri konuşmaya ve anlamaya çalıştık. Hayatın merkezî kavramlarından biri olan adalet kavramının izini Platon’dan başlayarak günümüze kadar takip etmeye gayret ettik. Bu süreç okumasının kavramı anlamamıza fayda sağlayacağı kanaatindeyiz. Adalet kavramının felsefî alt yapısını birlikte ele aldığımız değerli felsefe tarihi profesörü Kasım Küçükalp ile yapmış olduğumuz hoş sohbetle sizleri baş başa bırakıyoruz.
Kasım Küçükalp ile Beden Üzerine
“Beden” müdahaleye açık, kişinin estetik zevkine göre düzenleyebileceği, istediği müdahaleyi yapabileceği, tüm kullanım hakkının kendisinin olduğunu düşündüğü bir eşya mıdır? Tarihsel süreç içerisinde beden algısı değiş midir? Değişti ise bu değişimin yönü nereye bakmaktadır? Kartezyen felsefe ile derinleşmeye başlayan ruh-beden ayrımı günümüz insanının beden algısına nasıl etki etmiştir? Kapitalist üretim biçiminin bedene yaklaşımı nasıldır? Sermaye için beden ne anlam ifade etmektedir? Fabrika işçisi ile bir mankenin bedeni arasındaki sosyo-kültürel ve ekonomik bağlamdaki farklar nelerdir? Bedenin özgürleştirilmesi söylemi ve insanın bedenine malik olma talebi nasıl bir düşünce dünyasına işaret etmektedir?
Akif Hasan Kaya İle “Serçe Risalesi” Üzerine Söyleşi
Her gece uyuyor her sabah uyanıyoruz. Uyurken ayağımız yerden kesiliyor, düşler görüyoruz. Uyandığımız her sabahla beraber, yeni hayatları kucağımızda bularak hikâyemize yeni sayfalar ekliyoruz. Elimize en nihayetinde tutuşturulacak kitaplarımız bu sayfalardan oluşuyor. Bu yönüyle bakınca her insan teki bir yazardır, kendi kitabının yazarı. Kimileri de hayat ağacına eklenen sayfaların dilini çözmeye, dikkatlerimizi ona çekmeye gayret ediyor. Hikâyelerin peşine düşen ve “Kıyametin koptuğunu görsem dahi, söyleyecek bir cümlem varsa onu yazmak isterim.” diyen Akif Hasan Kaya ile son öykü kitabı “Serçe Risalesi”ni konuştuk.
Ayşe Pehlivan ile “Çocuklarla İletişim Kurmanın Yolları” Üzerine Konuştuk….
Pandemi sürecinin başladığı ilk dönemlerde, evlere kapandığımız sırada, ebeveynler panik halinde çocuklarını meşgul etmek adına, belki de okulda gün boyu yaptıkları etkinliklerden daha fazlasını evde gerçekleştirmeye çalıştılar. Ardı arkası kesilmeyen etkinlikler özellikle sosyal medyada adeta bir yarışa dönüştü. Bulunan bu çözüm yolu ilk başlarda ebeveyni ve çocuğu meşgul etse de bir süre sonra etkinliklere boğulan çocukların ilgisi dağılmaya başladı. Süre uzadıkça ebeveynler de bunun ne kadar sürdürülebilir bir çözüm yolu olduğu konusunda tereddüt etmeye başladılar. Biraz daha sakinleşip durumu kabullendikten sonra, bu kadar etkinliğin aslında işleri daha da zorlaştırabileceğini farkettiler.