“Ey Rabbim! Bana ve anne-babama verdiğin nimet için şükretmeyi ve seni hoşnut edeceğim salih ameller yapmayı bana nasip et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!”
(Neml, 27/19)
Yokluk, fakirlik, kıt kanaat geçinmek hep fazilet sanıldı bir dönem…
Haline şükretmek, isyan etmemekten bahsetmiyorum.
Meşru sınırlar içinde daha fazla kazanmayı kerih görmenin yanlışlığına dikkat çekmek istiyorum.
Gücü, kuvveti, zamanı varsa bir insanın, yaratılış gayesini unutmadan, yaratanına karşı yapması gerekenleri aksatmadan kazanmaya çalışmalıdır. Yeter ki tek hedefi maddî gücünü yükseltmek olmasın.
Kimseye muhtaç olmamak, bilakis muhtaçlara yardımcı olmak büyük bir fazilettir.
Züht hayatı yaşayacağım diye miskin bir hayata talip olunmamalıdır.
Kişinin zühd sahibi olduğu, dünyaya rağbet etmediği, maddî durumu iyi değilken de anlaşılmaz üstelik. İmkânı genişken ne yapacağı önemlidir.
O dönemlerin anlayışını dile getiren bir büyüğümüzün sözü hep düşündürmüştür beni.
Güzel bir faaliyette bulunmak istediğinde karşına maddî bir engelin çıkması…
Yardıma ihtiyacı olanları gördüğünde hiçbir şey yapamamak…
Birilerinden yardım almak durumunda kalmak…
Allah rahmet eylesin, Ahmet Muhtar Büyükçınar Hoca’nın bu konuda hayatı ibret vericidir gerçekten.
Çok hareketli, dolu dolu bir hayat yaşamış. Çocuk yaşta geçinmek ve daha sonra ilim öğrenmek için gösterdiği çabalar bizlere ve gençlerimize örnek olmalı.
“Var evi kerem evi, yok evi verem evi” sözü onundu ve beni çok etkilemişti.
Geceleri evinin geçimi için tatlı yapıp gündüzleri, o dönemin zorluklarına rağmen Suriye ve Mısır’da öğrendiği ilimleri başkalarına da öğreten bir âlimin tecrübelerinden süzülüp gelen bir sözdü bu.
Elinin emeğiyle geçinip ilminin gereğini yapan, kabiliyet ve kapasitesini sonuna kadar kullanan değerli bir âlimin sözü…
Konumuzla ilgili Horasan’ın zahitlerinden Şefîk el-Belhî’den latif bir kıssa anlatılır:
Geçimini sağlamak için bir gün ticaret kervanıyla bir yolculuğa çıkar. Yolculuğundan önce vedalaşmak için İbrahim Edhem’e uğrar. Daha sonra birkaç gün geçmeden geri döner. İbrahim Edhem onu mescitte görünce hayretle sorar:
— Ey Şefîk! Niye bu kadar çabuk döndün?
— Yolculuk esnasında enteresan bir şey gördüm ve geri dönmeye karar verdim, diye cevap verir.
İbrahim Edhem:
— Hayırdır inşallah! Ne gördün?
Şefîk anlatmaya başlar:
— Yolculuk esnasında yorulunca dinlenmek için bir yerde mola verdim. Kör ve iki ayağından sakat bir kuş gördüm. Hayretler içinde kaldım. Kendi kendime, “Bu ıssız ve ücra yerde gözleri kör, iki ayağı sakat, yerinden dahi hareket edemeyen bu kuş nasıl yaşar acaba?” diye düşündüm. Çok geçmedi, ağzında yiyecek taşıyan bir kuş geldi. O kör ve sakat kuşu doyuruncaya kadar birkaç kez gidip gelen bu kuşu görünce kendi kendime dedim ki, “Bu ıssız ve ücra yerde bu kuşun rızkını gönderen, benim de rızkımı göndermeye kadirdir.” Seyahatten vazgeçtim ve geri döndüm.
İbrahim Edhem şaşırarak dedi ki:
— Allah iyiliğini versin ey Şefîk! Neden başkalarının yardımıyla yaşayan kör ve aksak şu kuş gibi olmayı tercih ettin de hem kendisi için hem de diğer kör ve sakat kuşlar için koşuşturup çalışan şu diğer kuş gibi olmayı tercih etmedin? Niçin bu kuşu kendine örnek aldın da rızkını kazanmak ve muhtaç kuşları doyurmak için didinip çabalayan diğer kuşu örnek almadın? Bilmiyor musun ki, “veren el alan elden hayırlıdır.”
Şefîk hatasını anladı, ayağa kalktı ve İbrahim Edhem’in elini öptü. Daha sonra da ticaret yapmaya geri döndü.
Vermek güzel, verebilmek güzel, usulünce vermek daha güzel…
Bir hanımla tanışmıştım seneler önce. Zor geçinen bir ailede yetişmiş. Anlattıkları hep aklımdadır. Benzer olayları gördükçe onu düşünürüm.
Babası öğlen işyerinde çıkan yemeği akşam evine getirir, çocuklarına bölüştürürmüş.
Kışın montu yokmuş da okul yolundaki bir teyze onu hep azarlarmış, “niye montunu giymedin” diye. Okulda yardım dağıtılırmış öğrencilere de okul çantalarının arkasında “… Belediyesi” yazarmış. Nefret edermiş o çantayı takmaktan.
Sonra durumu iyi bir beyle evlenmiş. “Eşimin önüne pişmiş bir tavuğu koysanız tek başına bitirir” dedi.
Hangisine daha çok üzülüyordu dersiniz?
Babasının bir lokma yemeğini çocuklarıyla paylaşmasına mı, yoksa eşinin bir oturuşta, etrafındakileri düşünmeden bir tavuğu yiyebilmesine mi?
Her gün heyecanla yataktan kalkabilmeliyiz. Bugün daha iyi, daha güzel bir şeyler yapmalıyım, diyerek. Dünle bugünün bir farkı olmalı düşüncesiyle. Eşit değil daha fazla. İlimse ilim, fikirse fikir, amelse amel. Her ne yapabiliyorsak. Bir hasta ziyareti, anne babaya hoş bir söz, bir akrabaya, bir komşuya yardım. Yetimin başını okşa, bir çocuğu sevindir. Yolun ortasından bir …
Gece gün değildir. İki gün arasında sınırlanır, belirsiz bir form olarak gözükür. Yönetilemez bir zaman, belki de gayri-zaman olarak dünyayı örter. Postmodern söylem ağında “duyumsanamaz bir karanlık öncü” anlayışının yeniden gündeme gelmesi veya getirilmesiyle gece, iki gün arasında iletişimi temin eden o eski, çağlar öncesine uzanan karmaşıklığını tekrar kazandı
Bu mektupta kelamdan konuşalım dedim, kavramdan, anlamdan, bizi ilgilendiren en önemli konuların birinden yazayım istedim. Öyle ya, anlaşmak ancak ve ancak, anlamaya durmak, anlatmaya çalışmakla mümkündür, bunun için de söze/kelama ihtiyaç vardır. Gündemi dolduran konular bazen gönlü yoruyor ama daha sonraki mektuplara ertelemek doğru olur düşüncesi ile gündemden bahsetmeyip, kelam hakkında dile gelebilenleri yazayım istedim etraflıca olamasa bile…
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
“Var Evi Kerem Evi, Yok Evi Verem Evi”
“Ey Rabbim! Bana ve anne-babama verdiğin nimet için şükretmeyi ve seni hoşnut edeceğim salih ameller yapmayı bana nasip et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!”
(Neml, 27/19)
Yokluk, fakirlik, kıt kanaat geçinmek hep fazilet sanıldı bir dönem…
Haline şükretmek, isyan etmemekten bahsetmiyorum.
Meşru sınırlar içinde daha fazla kazanmayı kerih görmenin yanlışlığına dikkat çekmek istiyorum.
Gücü, kuvveti, zamanı varsa bir insanın, yaratılış gayesini unutmadan, yaratanına karşı yapması gerekenleri aksatmadan kazanmaya çalışmalıdır. Yeter ki tek hedefi maddî gücünü yükseltmek olmasın.
Kimseye muhtaç olmamak, bilakis muhtaçlara yardımcı olmak büyük bir fazilettir.
Züht hayatı yaşayacağım diye miskin bir hayata talip olunmamalıdır.
Kişinin zühd sahibi olduğu, dünyaya rağbet etmediği, maddî durumu iyi değilken de anlaşılmaz üstelik. İmkânı genişken ne yapacağı önemlidir.
O dönemlerin anlayışını dile getiren bir büyüğümüzün sözü hep düşündürmüştür beni.
“Biz kendimizi zahid sanıyorduk, meğerse fakirmişiz!”
Zengin olunca, imtihanın daha zor olduğunu, “fakirliğe sabrettik de zenginliğe sabredemedik” sözüyle bir sahabeden öğrenmiştik.
Zenginlik niye zordur?
Bollukta israf çok olabilir. Normal şartlarda idare ettiklerinle yetinmez, alım gücünden dolayı daha başka ve lüks şeylere kayabilirsin.
Gereken yardımları gerektiği gibi yapamayabilirsin.
Çevrendekilerin beklentisi çok olur ve bunları karşılamakta zorluk çekebilirsin.
Şükrünü yeterince yerine getiremeyebilir, zenginliğin bir imtihan olduğunu unutur, Allah’ın lütfunu kendinden sanarak gurura kapılabilirsin.
Fakirlik niye zordur!
Evine, çocuklarına zorunlu ihtiyaçları dahi tedarik edememek…
Evine gelen misafirlere güzel ikramlarda bulunamamak…
Yakınlara, dostlara, çocuklara hediyeler alamamak…
Güzel bir faaliyette bulunmak istediğinde karşına maddî bir engelin çıkması…
Yardıma ihtiyacı olanları gördüğünde hiçbir şey yapamamak…
Birilerinden yardım almak durumunda kalmak…
Allah rahmet eylesin, Ahmet Muhtar Büyükçınar Hoca’nın bu konuda hayatı ibret vericidir gerçekten.
Çok hareketli, dolu dolu bir hayat yaşamış. Çocuk yaşta geçinmek ve daha sonra ilim öğrenmek için gösterdiği çabalar bizlere ve gençlerimize örnek olmalı.
“Var evi kerem evi, yok evi verem evi” sözü onundu ve beni çok etkilemişti.
Geceleri evinin geçimi için tatlı yapıp gündüzleri, o dönemin zorluklarına rağmen Suriye ve Mısır’da öğrendiği ilimleri başkalarına da öğreten bir âlimin tecrübelerinden süzülüp gelen bir sözdü bu.
Elinin emeğiyle geçinip ilminin gereğini yapan, kabiliyet ve kapasitesini sonuna kadar kullanan değerli bir âlimin sözü…
Konumuzla ilgili Horasan’ın zahitlerinden Şefîk el-Belhî’den latif bir kıssa anlatılır:
Geçimini sağlamak için bir gün ticaret kervanıyla bir yolculuğa çıkar. Yolculuğundan önce vedalaşmak için İbrahim Edhem’e uğrar. Daha sonra birkaç gün geçmeden geri döner. İbrahim Edhem onu mescitte görünce hayretle sorar:
— Ey Şefîk! Niye bu kadar çabuk döndün?
— Yolculuk esnasında enteresan bir şey gördüm ve geri dönmeye karar verdim, diye cevap verir.
İbrahim Edhem:
— Hayırdır inşallah! Ne gördün?
Şefîk anlatmaya başlar:
— Yolculuk esnasında yorulunca dinlenmek için bir yerde mola verdim. Kör ve iki ayağından sakat bir kuş gördüm. Hayretler içinde kaldım. Kendi kendime, “Bu ıssız ve ücra yerde gözleri kör, iki ayağı sakat, yerinden dahi hareket edemeyen bu kuş nasıl yaşar acaba?” diye düşündüm. Çok geçmedi, ağzında yiyecek taşıyan bir kuş geldi. O kör ve sakat kuşu doyuruncaya kadar birkaç kez gidip gelen bu kuşu görünce kendi kendime dedim ki, “Bu ıssız ve ücra yerde bu kuşun rızkını gönderen, benim de rızkımı göndermeye kadirdir.” Seyahatten vazgeçtim ve geri döndüm.
İbrahim Edhem şaşırarak dedi ki:
— Allah iyiliğini versin ey Şefîk! Neden başkalarının yardımıyla yaşayan kör ve aksak şu kuş gibi olmayı tercih ettin de hem kendisi için hem de diğer kör ve sakat kuşlar için koşuşturup çalışan şu diğer kuş gibi olmayı tercih etmedin? Niçin bu kuşu kendine örnek aldın da rızkını kazanmak ve muhtaç kuşları doyurmak için didinip çabalayan diğer kuşu örnek almadın? Bilmiyor musun ki, “veren el alan elden hayırlıdır.”
Şefîk hatasını anladı, ayağa kalktı ve İbrahim Edhem’in elini öptü. Daha sonra da ticaret yapmaya geri döndü.
Vermek güzel, verebilmek güzel, usulünce vermek daha güzel…
Bir hanımla tanışmıştım seneler önce. Zor geçinen bir ailede yetişmiş. Anlattıkları hep aklımdadır. Benzer olayları gördükçe onu düşünürüm.
Babası öğlen işyerinde çıkan yemeği akşam evine getirir, çocuklarına bölüştürürmüş.
Sonra durumu iyi bir beyle evlenmiş. “Eşimin önüne pişmiş bir tavuğu koysanız tek başına bitirir” dedi.
Hangisine daha çok üzülüyordu dersiniz?
Babasının bir lokma yemeğini çocuklarıyla paylaşmasına mı, yoksa eşinin bir oturuşta, etrafındakileri düşünmeden bir tavuğu yiyebilmesine mi?
İlgili Yazılar
Şiir / Adaletin Amentüsü
Haykırıyor âdem evladı, dillerde adaletin amentüsü,
Dualarla örülüdür yeryüzündeki masumiyetin örtüsü.
Kurmadığımız cümlelerden imtihan ediliyoruz,
Kurulan türlü tezgâhların ağırlığında eziliyoruz.
Bu dönen devrandır, şu hayat seyrandır der misin?
Ziyan olan her yaşantın için tövbe eder misin?
Gün geliyor ve bizler yek sıra halinde diziliyoruz,
Gidilen iki yolun sonunda tek sonuca seçiliyoruz.
Değişmez kanundur bu, hak daima galip gelecek,
Yetersizlik içinde olanlar yeter demeye devam edecek.
Heyecan
Her gün heyecanla yataktan kalkabilmeliyiz. Bugün daha iyi, daha güzel bir şeyler yapmalıyım, diyerek. Dünle bugünün bir farkı olmalı düşüncesiyle. Eşit değil daha fazla. İlimse ilim, fikirse fikir, amelse amel. Her ne yapabiliyorsak. Bir hasta ziyareti, anne babaya hoş bir söz, bir akrabaya, bir komşuya yardım. Yetimin başını okşa, bir çocuğu sevindir. Yolun ortasından bir …
Gece`nin Yönetimi
Gece gün değildir. İki gün arasında sınırlanır, belirsiz bir form olarak gözükür. Yönetilemez bir zaman, belki de gayri-zaman olarak dünyayı örter. Postmodern söylem ağında “duyumsanamaz bir karanlık öncü” anlayışının yeniden gündeme gelmesi veya getirilmesiyle gece, iki gün arasında iletişimi temin eden o eski, çağlar öncesine uzanan karmaşıklığını tekrar kazandı
Mektup II
Bu mektupta kelamdan konuşalım dedim, kavramdan, anlamdan, bizi ilgilendiren en önemli konuların birinden yazayım istedim. Öyle ya, anlaşmak ancak ve ancak, anlamaya durmak, anlatmaya çalışmakla mümkündür, bunun için de söze/kelama ihtiyaç vardır. Gündemi dolduran konular bazen gönlü yoruyor ama daha sonraki mektuplara ertelemek doğru olur düşüncesi ile gündemden bahsetmeyip, kelam hakkında dile gelebilenleri yazayım istedim etraflıca olamasa bile…
Emperyalizm ve Edebiyat
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.