Satranç oynuyoruz saatlerdir. Saat gece bir olmuş. Çoğunlukla yeniliyorum, bazen de yeniyorum. Bilerek mi yeniliyor, gerçekten yeniyor muyum emin olamıyorum. Bilerek yenildiğini belli edecek hamleler yapmıyor. Ama yenememem lazım dokuz yaşındaki satranç bilgimle.
Gönül sohbet ister satranç bahane. Sürekli sohbet ediyor, soru soruyor. Sürekli beni işliyor. Hissediyorum: Her cümlesinde bir hedef var. İnceden bir mesaj vermek istiyor. Bir cümle fazladan… Bir doğru fazladan… Bir ayet fazladan…
Sorularıyla beni tartıyor. Sohbete bir yol haritası çiziyor ve adım adım ilerliyor. Sıkmadan saatlerce konuşuyor ve soruyor. Ve sohbet ile satranç aynı anda bitiyor. Yatmaya gönderiyor beni ama o her zamanki gibi sabaha kadar okumaya devam edecek.
c4 (piyon) – e6 (piyon)
Boşuna Bilge terzi demiyorlar. Terzihane bir akademi aynı zamanda. Bir taraftan kumaş kesilirken, ütü yapılırken, bir taraftan da sohbet devam ediyor. Dışarıdan sırf sohbete dâhil olmak için sürekli yeni misafirler geliyor. Ben de yaz dönemi terzihane çırağı olarak çay getiriyorum. Aralarda dinliyorum. İnsanların bu kadar seviyeli bir şekilde sohbet ettiği bir ortamda olmak keyif veriyor.
Katı kuralları olan farklı bir sohbet metodolojisi var. Her sohbette oylama ile başkan, konu ve süre seçiliyor. Ben dâhil herkes sırayla mecburi konuşuyor. Dokuz yaşında beni ciddi bir şekilde dinleyen haziruna şunu söylüyorum: “Benim bu konuda bir bilgim yok. O nedenle kendi süremde bir şiir okuyacağım.”
Yüzlerce sohbete katıldım ve işte bu yöntem beni toplum içinde konuşabilir bir birey haline getirdi.
Ac3 (at) – Af6 (at)
Üniversitede okuduğum yıllarda bir gün beraber belediye otobüsüne binmiştik. Sağ olsun bir genç dedeme yer vermişti. Oturdu ve kendisine yer veren gençle konuşmaya başladı. Hoş sohbetti. Enteresan ve ilgi çeken muhabbet başlatma cümleleri vardı. “Hacıbaba sensin! Bizde leyleğe hacıbaba derler!”. Enteresan bir çıkışla başlar, sonra sıcak bir muhabbete döndürürdü konuşmayı. On dakika boyunca konuştular. Son sorusunu duyduğumda anladım neden muhabbet ettiğini. Tüm görüşmenin amacı buydu. Samimi, candan, düşündüren, etkili bir muhabbet ve sonra kilit soru: “Peki sen de namazını kılıyorsun değil mi?”
Fg5 (fil) – Fe7 (fil)
Alıp beni karşısına açık açık konuşsa bu kadar etkili olur muydu? Bahsetseydi iyi insan olmaktan, örnek olmaktan, kötü işlerden uzak durmaktan, sigaranın zararlarından, mücadele etmekten. Herhalde “Bu büyüklerin işi gücü nasihat” derdim.
Onun yerine başka bir yöntem izliyor. Terzihanede ben yerleri süpürüyorum, o yanında Erdem abi ile bazı meseleleri konuşuyor. Ne hikmetse konu üniversitede gençlerin yaşadıkları. Kavgaya karışan, içki içen gençlerden de bahsediyor, dergi çıkartan gençlerden de bahsediyor. En çok da önemli olan kötü arkadaş konusu. Dinlerken düşünüyorum: Yahu bu arkadaş denilen şey meyve seçer gibi seçilmiyor ki. Sınıftaki arkadaşlar, yurt odasındaki çocuklar hiç birini ben seçmedim. Buna da yanıtı hazır: Etrafında mutlaka dost olarak seçebileceği insanlar olur gençlerin, diyor Erdem abiye. Erdem sana söylüyorum, torunum sen anla.
e3 (piyon) – O-O (rok)
Ziyaretine gitmiştim yine üniversite yıllarında. Saçlarım biraz uzun. Omuzlarıma kadar ulaşmaya çalışıyorlar. Kıvırcık saçta uzun saç iyi durmasa da uzatmak istiyorum. İsteğim farklı olmak herhalde. “Özgür bir birey olarak Ankara’da tek başına kendim yaşıyorum. Kendi kararlarımı kendim veririm. Bak saçımı bile uzatabiliyorum.”
Beraber çarşıya çıktık. Birkaç yere uğradık. Gören çok hürmet ediyor. O muhabbet ediyor. Her birine farklı bir soru. Tanıyor ve ilgileniyor. Herkesle farklı bir hikâyesi var. Bir şekilde hayatlarına dokunmuş.
Sonra bir berbere girdik. “İkimizin de saçlarını bir düzelt. Önce torunum” dedi.
Düzelt uzamaya çalışan saçlarımı. Evet hiç güzel değillerdi. Ayna önünde nefretle bakardım her sabah. İşte onları düzelt. Yok et. Alabros olsun tekrar tekrar berbere para vermemek için.
Af3 (at) – Abd7 (at)
Efendibaba derdik ona. Neden bilmiyorum. Torunların bir çoğu “Efendibaba”, bir kısmı “Büyükbaba” derdi. Hiç dede diyen olmadı.
Fikir sohbetleri, birebir satranç sohbetlerimiz, her sene katıldığım torunlar arası kompozisyon yarışması, gönderdiğin mektuplar. Bizi bırakıp gittikten sonra anladım: Bu aileyi bir arada sen tutuyordun. Hayatıma en çok yön veren sendin.
İlk seansta çocuklara “akıllı olmak” ne demek şeklinde bir soru yöneltilebilir.
Muhtemel cevaplar: “Akıllı, uslu olmak”, “yaramazlık yapmamak”, “annemin babamın sözünü dinlemek” gibi cevaplar gelecektir.
“Akıllı olmanın karşıtı, zıttı nedir?” Bu şekilde bir soru sorulabilir.
Muhtemel cevaplar: “Deli olmak”, “söz dinlememek”.
“Deli olmak ne demek?”
Muhtemel cevaplar: “Topluma ayak uyduramayan kişilere deli denir. Bu kişiler kurallara uymazlar.”
“Topluma ayak uydurmak kurallara uymak mı demek? Bir de hangi kurallara uymak? Ailenin kuralları, kabilenin kuralları, kendi kuralların?” Bir hikâye etrafında bu tür sorgulamalar daha iyi yapılabilir.
Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti.
Her gün heyecanla yataktan kalkabilmeliyiz. Bugün daha iyi, daha güzel bir şeyler yapmalıyım, diyerek. Dünle bugünün bir farkı olmalı düşüncesiyle. Eşit değil daha fazla. İlimse ilim, fikirse fikir, amelse amel. Her ne yapabiliyorsak. Bir hasta ziyareti, anne babaya hoş bir söz, bir akrabaya, bir komşuya yardım. Yetimin başını okşa, bir çocuğu sevindir. Yolun ortasından bir …
“Ey Rabbim! Bana ve anne-babama verdiğin nimet için şükretmeyi ve seni hoşnut edeceğim salih ameller yapmayı bana nasip et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!” (Neml, 27/19) Yokluk, fakirlik, kıt kanaat geçinmek hep fazilet sanıldı bir dönem… Haline şükretmek, isyan etmemekten bahsetmiyorum. Meşru sınırlar içinde daha fazla kazanmayı kerih görmenin yanlışlığına dikkat çekmek istiyorum. …
Efendibaba
d4 (piyon) – d5 (piyon)
Satranç oynuyoruz saatlerdir. Saat gece bir olmuş. Çoğunlukla yeniliyorum, bazen de yeniyorum. Bilerek mi yeniliyor, gerçekten yeniyor muyum emin olamıyorum. Bilerek yenildiğini belli edecek hamleler yapmıyor. Ama yenememem lazım dokuz yaşındaki satranç bilgimle.
Gönül sohbet ister satranç bahane. Sürekli sohbet ediyor, soru soruyor. Sürekli beni işliyor. Hissediyorum: Her cümlesinde bir hedef var. İnceden bir mesaj vermek istiyor. Bir cümle fazladan… Bir doğru fazladan… Bir ayet fazladan…
Sorularıyla beni tartıyor. Sohbete bir yol haritası çiziyor ve adım adım ilerliyor. Sıkmadan saatlerce konuşuyor ve soruyor. Ve sohbet ile satranç aynı anda bitiyor. Yatmaya gönderiyor beni ama o her zamanki gibi sabaha kadar okumaya devam edecek.
c4 (piyon) – e6 (piyon)
Boşuna Bilge terzi demiyorlar. Terzihane bir akademi aynı zamanda. Bir taraftan kumaş kesilirken, ütü yapılırken, bir taraftan da sohbet devam ediyor. Dışarıdan sırf sohbete dâhil olmak için sürekli yeni misafirler geliyor. Ben de yaz dönemi terzihane çırağı olarak çay getiriyorum. Aralarda dinliyorum. İnsanların bu kadar seviyeli bir şekilde sohbet ettiği bir ortamda olmak keyif veriyor.
Katı kuralları olan farklı bir sohbet metodolojisi var. Her sohbette oylama ile başkan, konu ve süre seçiliyor. Ben dâhil herkes sırayla mecburi konuşuyor. Dokuz yaşında beni ciddi bir şekilde dinleyen haziruna şunu söylüyorum: “Benim bu konuda bir bilgim yok. O nedenle kendi süremde bir şiir okuyacağım.”
Yüzlerce sohbete katıldım ve işte bu yöntem beni toplum içinde konuşabilir bir birey haline getirdi.
Ac3 (at) – Af6 (at)
Üniversitede okuduğum yıllarda bir gün beraber belediye otobüsüne binmiştik. Sağ olsun bir genç dedeme yer vermişti. Oturdu ve kendisine yer veren gençle konuşmaya başladı. Hoş sohbetti. Enteresan ve ilgi çeken muhabbet başlatma cümleleri vardı. “Hacıbaba sensin! Bizde leyleğe hacıbaba derler!”. Enteresan bir çıkışla başlar, sonra sıcak bir muhabbete döndürürdü konuşmayı. On dakika boyunca konuştular. Son sorusunu duyduğumda anladım neden muhabbet ettiğini. Tüm görüşmenin amacı buydu. Samimi, candan, düşündüren, etkili bir muhabbet ve sonra kilit soru: “Peki sen de namazını kılıyorsun değil mi?”
Fg5 (fil) – Fe7 (fil)
Alıp beni karşısına açık açık konuşsa bu kadar etkili olur muydu? Bahsetseydi iyi insan olmaktan, örnek olmaktan, kötü işlerden uzak durmaktan, sigaranın zararlarından, mücadele etmekten. Herhalde “Bu büyüklerin işi gücü nasihat” derdim.
Onun yerine başka bir yöntem izliyor. Terzihanede ben yerleri süpürüyorum, o yanında Erdem abi ile bazı meseleleri konuşuyor. Ne hikmetse konu üniversitede gençlerin yaşadıkları. Kavgaya karışan, içki içen gençlerden de bahsediyor, dergi çıkartan gençlerden de bahsediyor. En çok da önemli olan kötü arkadaş konusu. Dinlerken düşünüyorum: Yahu bu arkadaş denilen şey meyve seçer gibi seçilmiyor ki. Sınıftaki arkadaşlar, yurt odasındaki çocuklar hiç birini ben seçmedim. Buna da yanıtı hazır: Etrafında mutlaka dost olarak seçebileceği insanlar olur gençlerin, diyor Erdem abiye. Erdem sana söylüyorum, torunum sen anla.
e3 (piyon) – O-O (rok)
Ziyaretine gitmiştim yine üniversite yıllarında. Saçlarım biraz uzun. Omuzlarıma kadar ulaşmaya çalışıyorlar. Kıvırcık saçta uzun saç iyi durmasa da uzatmak istiyorum. İsteğim farklı olmak herhalde. “Özgür bir birey olarak Ankara’da tek başına kendim yaşıyorum. Kendi kararlarımı kendim veririm. Bak saçımı bile uzatabiliyorum.”
Beraber çarşıya çıktık. Birkaç yere uğradık. Gören çok hürmet ediyor. O muhabbet ediyor. Her birine farklı bir soru. Tanıyor ve ilgileniyor. Herkesle farklı bir hikâyesi var. Bir şekilde hayatlarına dokunmuş.
Sonra bir berbere girdik. “İkimizin de saçlarını bir düzelt. Önce torunum” dedi.
Düzelt uzamaya çalışan saçlarımı. Evet hiç güzel değillerdi. Ayna önünde nefretle bakardım her sabah. İşte onları düzelt. Yok et. Alabros olsun tekrar tekrar berbere para vermemek için.
Af3 (at) – Abd7 (at)
Efendibaba derdik ona. Neden bilmiyorum. Torunların bir çoğu “Efendibaba”, bir kısmı “Büyükbaba” derdi. Hiç dede diyen olmadı.
Fikir sohbetleri, birebir satranç sohbetlerimiz, her sene katıldığım torunlar arası kompozisyon yarışması, gönderdiğin mektuplar. Bizi bırakıp gittikten sonra anladım: Bu aileyi bir arada sen tutuyordun. Hayatıma en çok yön veren sendin.
Bir insanın hiç boş işi olmaz mı be Efendibaba?
Ben Cehdi sende gördüm.
Yazar
İlgili Yazılar
Bir Felsefe Atölyesi Örneği
İlk seansta çocuklara “akıllı olmak” ne demek şeklinde bir soru yöneltilebilir.
Muhtemel cevaplar: “Akıllı, uslu olmak”, “yaramazlık yapmamak”, “annemin babamın sözünü dinlemek” gibi cevaplar gelecektir.
“Akıllı olmanın karşıtı, zıttı nedir?” Bu şekilde bir soru sorulabilir.
Muhtemel cevaplar: “Deli olmak”, “söz dinlememek”.
“Deli olmak ne demek?”
Muhtemel cevaplar: “Topluma ayak uyduramayan kişilere deli denir. Bu kişiler kurallara uymazlar.”
“Topluma ayak uydurmak kurallara uymak mı demek? Bir de hangi kurallara uymak? Ailenin kuralları, kabilenin kuralları, kendi kuralların?” Bir hikâye etrafında bu tür sorgulamalar daha iyi yapılabilir.
Beyaz Adama Aldırma, Umudunu Kaybetme
Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti.
Heyecan
Her gün heyecanla yataktan kalkabilmeliyiz. Bugün daha iyi, daha güzel bir şeyler yapmalıyım, diyerek. Dünle bugünün bir farkı olmalı düşüncesiyle. Eşit değil daha fazla. İlimse ilim, fikirse fikir, amelse amel. Her ne yapabiliyorsak. Bir hasta ziyareti, anne babaya hoş bir söz, bir akrabaya, bir komşuya yardım. Yetimin başını okşa, bir çocuğu sevindir. Yolun ortasından bir …
Şiir
vaziyet
başlamaya hasretli dilim
ötelerden belletilene köprüsün
çaktın kibriti lazım değil ruh
elinde eksik tarif
önünde müşkül bir yol
kalbimin ortasından dilimin ucuna kıvranan
geldiğin gibi olmuyorsun hiç
senden değil bu elbet
rahat ol
şamar oğlanı zaman
“Var Evi Kerem Evi, Yok Evi Verem Evi”
“Ey Rabbim! Bana ve anne-babama verdiğin nimet için şükretmeyi ve seni hoşnut edeceğim salih ameller yapmayı bana nasip et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!” (Neml, 27/19) Yokluk, fakirlik, kıt kanaat geçinmek hep fazilet sanıldı bir dönem… Haline şükretmek, isyan etmemekten bahsetmiyorum. Meşru sınırlar içinde daha fazla kazanmayı kerih görmenin yanlışlığına dikkat çekmek istiyorum. …