“Ey gönlüm, derdin varsa eğer uyan uykudan! Seni yemen ve uyuman için getirmediler. Farz edelim cümle âlemi yedin, ölümden kurtulamazsın savaşsan da! Kendinden daha ne kadar zarar göreceksin? Ey kendine afet olan! Afet musibet sensin; kalk kendi önünden.”
Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti.
Yalnızlık içinde olup huzura erememekten söz ediyorum – ama bir ressamın ücra bir bölgede herkes tarafından bir kaçık, bir katil, bir serseri vs. vs. olarak görüldüğünde karşılaştığı türden yalnızlık. Evet, ufak bir sıkıntı olabilir ama sonuçta bir sıkıntı. Bir yabancı, üstelik garip ve sevimsiz biri sayılıyorsun – kırsal alan ne kadar ilham verici ve güzel olursa olsun
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.
Kesin bende bir tuhaflık var, bundan eminim. Bir şeyleri yanlış anlıyor, yapayanlış değerlendiriyor olmalıyım. Yoksa insanlık tarihinin baştan aşağı çarpık bir gelişimini; tüm kurumlarının insanlığa rağmen karakter kazandıklarını kabullenmemiz gerekir ki bu pek mümkün gözükmüyor. Adalet kurumunun adalet dağıtmadığını, iletişim kurumunun daha fazla anlaşmazlığı garanti edecek şekilde karmaşıklaştığını, siyaset kurumunun insanların sefaletini temin etmek üzere semirdiğini, eğitim kurumunun cehaleti organize ettiğini, sağlık kurumunun zehir dağıtımı için müşteri profilini geliştirdiğini, din kurumunun, kutsalla ilişki kurulma yollarını tertemiz tutmayı bırakıp gelen geçeni yoldan aşağıya yuvarladığını ancak benim gibi bir aklı evvel iddia eder.
MÜDA-Fİ-İL
Ülkesi olmayan GAZZE’ye
Lütfen beni anla
Bir ağaç değilim sadece gölgeden
Yapraklarım yok karşılıksız besin üreten
Yaralarım var karşılıklı dünyayla ahidleşen.
Sevmek acımasına katlanmayı öğrendiğimden beri
bir yaprağın sonbahar gelince söylediği şarkı:
-Ne zamana kadar ya rab?
-Uykusuzluğumuz toprağa düşene kadar.
Hayatın çizdiğini oyun sanıp;
Çizip kanattığını hiç görmedim.
Ne oyun oynayacak dar sokaklar
Ne ağıt yakacak kadar akustik var.
Kan tutması bir bedenin acizliğini
Burada anladım;
‘’Düşmanım ne zamana kadar
-benden güçlü olur ya rab?’’
Bir oyun gibi yaşadığınız dünya hayatı
-Erken mi başladınız yaşamaya
-Başlamak gerekmeden mi?
‘Karanlık basmadan ışıklar toparlanmadan.’
Lütfen anla beni
Bir duman değilim alabildiğine sarayım azotu oksijeni
Dünyamı karanlık bir A’rafa
Adını koyamadığın ülkenin kız çocuğunu
Ellerimle toprağa
Ellerimle arastalara
-Lütfen affet beni
Dinlen ey meskeni bir anlık ülkende
Dinlen uykun bitince alacak seni melekler
Oyunun sonunda bir ah ağacına ihtiyaç duyarsan
Dua inlemesinden korkan ellerim
Sana da merhamet dilenecek.
Bir dağ yapıp zirvesinden izleyeceksin Rabbi.
Oyuncaklarını yanında getir
-Oyun değil bu
-Oyun benim ellerimde parlayan fosfor
-Sonu gelmeyecek
-İki bakışının arasında gizlenen toprağın,
Sonu gelecek…
-Duvarları yıkınca elleri kelepçeli çocuklar
Sonu gelecek…
Savunma makamı ya da aman dileme;
Sözün ve yolun son bulduğu.
Lütfen bana da izlediğin yerden
Manzarası olmasa da bir kırık akılla geldiğim
Topal bir atla tırmanarak geldiğim
Topraklarında ırgat da olabilirim.
Oyun senin duanın bittiği yerden
Kulaklarımızı kapattığımız yere doğru
Rahme süreğen talanlar getirirken.
Tarafı olabilirim belki’nin.
Belki amniyon sıvısından beslenen bir bebeğin
Annesini ararken düştüğü karanlıkta
Bir ışık da ben yakabilirim.
Lütfen ellerim…
-Ben de seninle gelebilirim
Hasat zamanı gelmiş insanların arasında
Son gününde ellerini açarak koşan bir müdafinin
Duasına kapılabilirim.
İlk ve son şehirde, senin gölgende
Kadim bir ırktan gelen karınca ve termitler
Savaşa tutuştuğunda,
Dumanların içinde parlayan bir çift gözle
Dua veya melanetle
Güçlü veya zayıf arasında
Seçim yapma hakkını gizli tutan ellerim.
-Yapraklarım ayaklar altında
-Toprağın ve gecenin süsü altında
-İlk ve son şehirde,
-Ellerim lütfen
Beni de o günün listesine yaz.
Ellerim, dilim ve güçsüzlüğüm.
İlgili Yazılar
Kalk Kendi Önünden
“Ey gönlüm, derdin varsa eğer uyan uykudan! Seni yemen ve uyuman için getirmediler. Farz edelim cümle âlemi yedin, ölümden kurtulamazsın savaşsan da! Kendinden daha ne kadar zarar göreceksin? Ey kendine afet olan! Afet musibet sensin; kalk kendi önünden.”
Beyaz Adama Aldırma, Umudunu Kaybetme
Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti.
Bir Kulak Bir Jilet Bir İsyan: Van Gogh
Yalnızlık içinde olup huzura erememekten söz ediyorum – ama bir ressamın ücra bir bölgede herkes tarafından bir kaçık, bir katil, bir serseri vs. vs. olarak görüldüğünde karşılaştığı türden yalnızlık. Evet, ufak bir sıkıntı olabilir ama sonuçta bir sıkıntı. Bir yabancı, üstelik garip ve sevimsiz biri sayılıyorsun – kırsal alan ne kadar ilham verici ve güzel olursa olsun
Gassal: Randevuyla Çalışmıyoruz
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.
Asla Süper Kahraman Olmayan Bir Çocuğun Dünyaya Tutunma Macerası
Kesin bende bir tuhaflık var, bundan eminim. Bir şeyleri yanlış anlıyor, yapayanlış değerlendiriyor olmalıyım. Yoksa insanlık tarihinin baştan aşağı çarpık bir gelişimini; tüm kurumlarının insanlığa rağmen karakter kazandıklarını kabullenmemiz gerekir ki bu pek mümkün gözükmüyor. Adalet kurumunun adalet dağıtmadığını, iletişim kurumunun daha fazla anlaşmazlığı garanti edecek şekilde karmaşıklaştığını, siyaset kurumunun insanların sefaletini temin etmek üzere semirdiğini, eğitim kurumunun cehaleti organize ettiğini, sağlık kurumunun zehir dağıtımı için müşteri profilini geliştirdiğini, din kurumunun, kutsalla ilişki kurulma yollarını tertemiz tutmayı bırakıp gelen geçeni yoldan aşağıya yuvarladığını ancak benim gibi bir aklı evvel iddia eder.