Hepimiz tedirginiz. Dünya hiç de iyiye gitmiyor. Özene bezene büyüttüğümüz çocuklarımızı nasıl bir gelecek bekliyor?
Ailelerin etkisinin oldukça azaldığı günümüzde, kendi çocuğumuzun bile iç dünyasıyla ilgili; hangi fikirlere sahip olup, yarın karşılaştığı herhangi bir durumda nasıl bir tepki vereceğine dair bir fikrimiz veya öngörümüz yok.
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
Genç, uzun zamandır okuduğu kitapların, izlediği videoların ve bunlarla uyumlu tercih ettiği arkadaşlarının etkisiyle, artık farklı bir kişilik sergilemeye başlamıştır. Onun zihni ve kalbi başka yerlere kaymış, beklenilen kişi olmaktan çoktan uzaklaşmıştır. Aile çırpınmaya devam eder, onlar kendi çocuklarını tekrar bulma gayreti ve umudundadırlar.
Görüştürdükleri kişiler en güzel anlatımları yapsalar, ikna etmek için ne kadar çalışsalar da değişen bir şey olmaz. Bilakis gencin, söylenenlere kulaklarını kapatması, umarsız tavrı ve “beni kimse ikna edemez, hepsini yendim” zannıyla kibri daha çok artar.
Anne babalar gencin bir psikologdan destek almasına kadar, ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışırlar. Bu konuda, ailelerin çocuklarını böyle kabul etmeleri ile ilgili destek almaları önerilirken, bunun çok kolay olmadığı da herkes tarafından bilinir.
Evinizde, sizinle tamamen zıt düşünen, hareketleri, kılık kıyafetleri ile kabul edemeyeceğiniz bir tarz geliştirmiştir çocuğunuz. Kızdığınız, senelerdir mücadele ettiğiniz tipler tam da dibinizde bitmiştir. Atsanız atılmaz, satsanız satılmaz.
Başkalarına anlatırken, olmazsa vazgeçeceğiniz durumlarla her gün iç içe olmak, büyük bir sabrı ve iç mücadeleyi gerektirir. “Nerede hata yaptık” düşüncesi aileyi kahreder. Kökten yetişmiş olduklarını düşündüğü, çok iyi örnek teşkil eden birilerinin değişimleri içlerine biraz su serper.
Sorun sadece yetiştirmekle alâkalı değildir; bu durumda, gencin nefisle mücadelesinde yenik düştüğü anlaşılır. Ev içi mücadele, uyumsuzluk ve huzursuzluk gittikçe artar. Ne aile ne de değişim geçiren genç mutludur. Genç sürekli daha ileri (!) giderek mutluluk arama çabasındayken, ailenin çaresizliği daha çok artar.
Son senelerde en yakınlarımızda ve çevremizde gördüğümüz “salgın hastalık” bu maalesef. Sadece yan yana gelmekle bulaşmayan, her türlü iletişim araçlarından da sirayet eden bir hastalık bu. Bulaşıcı mikrop, bile isteye evlerde ve ellerde olduğu müddetçe bunun önlenebilirliği de oldukça zor.
Belli bir yaştan sonra onların tercihleri hayatlarına şekil verecek. Biz dünyaya gelmelerine vesile olsak da onlar bizim gibi, bizim istediğimiz gibi olmayabilirler.
Onlar her şeyi, her yerden öğrenip karşılık vermekte veya tehdit etmekte hiç çekinmeyebiliyorlar: “Dünyaya getirmeseydin”, “bu benim hayatım”, “karışamazsınız”, “evden giderim”, “intihar ederim” gibi cümleler, yakınlarında böyle gençler olanlar için hiç yabancı değildir.
Rahmeti anneciğimin, söz tutmayan, ailesinin istediği gibi olmayan çocukları görünce üzülerek “oğul senin ama gönlü senin mi” dediği hep kulaklarımda çınlar.
Artık ne oğullar ne kızlar ne gönüller ne zihinler ne de bedenler ailelere ait. Böyle her yönüyle parçalanmış ailelere şahit olmak artık çok olağan.
Çocuklarımızda gereken Allah bilincini oluşturmaya, sağlam imanlı, salih amelli, güzel ahlâklı nesiller yetiştirmeye çalışıp, samimi ve içten dua etmek görevimiz ve bizler hiç yılmadan bunları yapmaya devam ve gayret edeceğiz.
Çocuklarımız ve torunlarımız için en çok, “Gânitîn / Allah’a gönülden itaat edenler”den olsunlar diye yakaracağız Rabbimize.
Bir de merhametli olsunlar diye. Çünkü anne babaların, yakınlarının üzülmesine hiç aldırış etmiyor; mecbursunuz dercesine maddi harcamalar yapabiliyor, sınırsızca yaşamaktan hiç rahatsız olmayabiliyorlar.
Bizler ailelerimize rağmen tercih hakkımızı İslam’dan yana kullananlardandık. Bizim çocuklarımız bu samimi mücadele duyguları içinde büyüdüler. Onların çocukları ise bu mücadeleye hiç şahit olamadılar, hatta bazı yaşadıklarımıza inanamadılar.
Zorluklar karşısında direnmek sağlam bir duruşu, rahatlık ve refah gerilemeyi mi getiriyor?
Allah’tan her durumda afiyet dileriz.
Zorluklar karşısında yıkılmayacak bir iman isteriz.
İlahi yasayla bozuşmuş, köprüleri yıkmış, gemileri yakmış olanlar, yerine insani yasalar getirip devam ettiler yola. İnsani dedikleri yasanın insanı dışlaması pek çabuk oldu. Dört ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötü deseler ona bile sempatiyle bakabilecekken, “sen biraz fazla kavrulmuşsun, insan değilsin anladık ama hangi canlısın bilemedik” lisan-ı halleri, birilerinin topraklarını uçsuz bucaksız kılmak, her köşeye endüstriyel canavarlar dikmek dışında ne işimize yaradı, onu da biz bilemedik.
Sinemada “ötekiler” üzerine düşüncelerin ele alındığı filmlerin ana ekseninde birbirinden farklı dünyaların, olguların, özel durumların derinlemesine analizleri değil, genellemelere dayalı bakış açıları daha çok ön plandadır. Bir film yapılmadan önce, çoğunlukla yönetmenin zihninde kurgulandığı için yapım aşamasında kurguyla ete, kemiğe büründürülür. Çoğu kez gişe kaygısı, ideolojik tutumlar ve siyasal atmosfer, ben-öteki karşıtlığını belirli sabitelere bağlama amacı taşır.
İnsana dair önde gelen çelişkilerden biridir: Kazanmış olduğu şeyi görmemek ve sürekli kazanmadığına gözünü dikip kahır çekmek. Sağlıklı bedeni öyle ahım şahım variyet değildir, tek şu boğaza nazır köşkte oturma nimetine kavuşabilse! Boğazda köşk kulağa hoş geliyor da, İsviçre’deki torunların on yıldır uğradıkları yok!
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim.
“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”
Çocuklarımız Bizim mi?
Hepimiz tedirginiz. Dünya hiç de iyiye gitmiyor. Özene bezene büyüttüğümüz çocuklarımızı nasıl bir gelecek bekliyor?
Ailelerin etkisinin oldukça azaldığı günümüzde, kendi çocuğumuzun bile iç dünyasıyla ilgili; hangi fikirlere sahip olup, yarın karşılaştığı herhangi bir durumda nasıl bir tepki vereceğine dair bir fikrimiz veya öngörümüz yok.
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
Genç, uzun zamandır okuduğu kitapların, izlediği videoların ve bunlarla uyumlu tercih ettiği arkadaşlarının etkisiyle, artık farklı bir kişilik sergilemeye başlamıştır. Onun zihni ve kalbi başka yerlere kaymış, beklenilen kişi olmaktan çoktan uzaklaşmıştır. Aile çırpınmaya devam eder, onlar kendi çocuklarını tekrar bulma gayreti ve umudundadırlar.
Görüştürdükleri kişiler en güzel anlatımları yapsalar, ikna etmek için ne kadar çalışsalar da değişen bir şey olmaz. Bilakis gencin, söylenenlere kulaklarını kapatması, umarsız tavrı ve “beni kimse ikna edemez, hepsini yendim” zannıyla kibri daha çok artar.
Anne babalar gencin bir psikologdan destek almasına kadar, ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışırlar. Bu konuda, ailelerin çocuklarını böyle kabul etmeleri ile ilgili destek almaları önerilirken, bunun çok kolay olmadığı da herkes tarafından bilinir.
Evinizde, sizinle tamamen zıt düşünen, hareketleri, kılık kıyafetleri ile kabul edemeyeceğiniz bir tarz geliştirmiştir çocuğunuz. Kızdığınız, senelerdir mücadele ettiğiniz tipler tam da dibinizde bitmiştir. Atsanız atılmaz, satsanız satılmaz.
Başkalarına anlatırken, olmazsa vazgeçeceğiniz durumlarla her gün iç içe olmak, büyük bir sabrı ve iç mücadeleyi gerektirir. “Nerede hata yaptık” düşüncesi aileyi kahreder. Kökten yetişmiş olduklarını düşündüğü, çok iyi örnek teşkil eden birilerinin değişimleri içlerine biraz su serper.
Sorun sadece yetiştirmekle alâkalı değildir; bu durumda, gencin nefisle mücadelesinde yenik düştüğü anlaşılır. Ev içi mücadele, uyumsuzluk ve huzursuzluk gittikçe artar. Ne aile ne de değişim geçiren genç mutludur. Genç sürekli daha ileri (!) giderek mutluluk arama çabasındayken, ailenin çaresizliği daha çok artar.
Son senelerde en yakınlarımızda ve çevremizde gördüğümüz “salgın hastalık” bu maalesef. Sadece yan yana gelmekle bulaşmayan, her türlü iletişim araçlarından da sirayet eden bir hastalık bu. Bulaşıcı mikrop, bile isteye evlerde ve ellerde olduğu müddetçe bunun önlenebilirliği de oldukça zor.
Belli bir yaştan sonra onların tercihleri hayatlarına şekil verecek. Biz dünyaya gelmelerine vesile olsak da onlar bizim gibi, bizim istediğimiz gibi olmayabilirler.
Onlar her şeyi, her yerden öğrenip karşılık vermekte veya tehdit etmekte hiç çekinmeyebiliyorlar: “Dünyaya getirmeseydin”, “bu benim hayatım”, “karışamazsınız”, “evden giderim”, “intihar ederim” gibi cümleler, yakınlarında böyle gençler olanlar için hiç yabancı değildir.
Rahmeti anneciğimin, söz tutmayan, ailesinin istediği gibi olmayan çocukları görünce üzülerek “oğul senin ama gönlü senin mi” dediği hep kulaklarımda çınlar.
Artık ne oğullar ne kızlar ne gönüller ne zihinler ne de bedenler ailelere ait. Böyle her yönüyle parçalanmış ailelere şahit olmak artık çok olağan.
Çocuklarımızda gereken Allah bilincini oluşturmaya, sağlam imanlı, salih amelli, güzel ahlâklı nesiller yetiştirmeye çalışıp, samimi ve içten dua etmek görevimiz ve bizler hiç yılmadan bunları yapmaya devam ve gayret edeceğiz.
Çocuklarımız ve torunlarımız için en çok, “Gânitîn / Allah’a gönülden itaat edenler”den olsunlar diye yakaracağız Rabbimize.
Bir de merhametli olsunlar diye. Çünkü anne babaların, yakınlarının üzülmesine hiç aldırış etmiyor; mecbursunuz dercesine maddi harcamalar yapabiliyor, sınırsızca yaşamaktan hiç rahatsız olmayabiliyorlar.
Bizler ailelerimize rağmen tercih hakkımızı İslam’dan yana kullananlardandık. Bizim çocuklarımız bu samimi mücadele duyguları içinde büyüdüler. Onların çocukları ise bu mücadeleye hiç şahit olamadılar, hatta bazı yaşadıklarımıza inanamadılar.
Zorluklar karşısında direnmek sağlam bir duruşu, rahatlık ve refah gerilemeyi mi getiriyor?
Allah’tan her durumda afiyet dileriz.
Zorluklar karşısında yıkılmayacak bir iman isteriz.
İlgili Yazılar
Bay Şavşan ve Basit’in Karmakarışık Oyunları
İlahi yasayla bozuşmuş, köprüleri yıkmış, gemileri yakmış olanlar, yerine insani yasalar getirip devam ettiler yola. İnsani dedikleri yasanın insanı dışlaması pek çabuk oldu. Dört ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötü deseler ona bile sempatiyle bakabilecekken, “sen biraz fazla kavrulmuşsun, insan değilsin anladık ama hangi canlısın bilemedik” lisan-ı halleri, birilerinin topraklarını uçsuz bucaksız kılmak, her köşeye endüstriyel canavarlar dikmek dışında ne işimize yaradı, onu da biz bilemedik.
Timbuktu’da İslamcılık, Şiddetin Estetiği Üzerine
Sinemada “ötekiler” üzerine düşüncelerin ele alındığı filmlerin ana ekseninde birbirinden farklı dünyaların, olguların, özel durumların derinlemesine analizleri değil, genellemelere dayalı bakış açıları daha çok ön plandadır. Bir film yapılmadan önce, çoğunlukla yönetmenin zihninde kurgulandığı için yapım aşamasında kurguyla ete, kemiğe büründürülür. Çoğu kez gişe kaygısı, ideolojik tutumlar ve siyasal atmosfer, ben-öteki karşıtlığını belirli sabitelere bağlama amacı taşır.
Her Şeye Rağmen Hayat Güzel
İnsana dair önde gelen çelişkilerden biridir: Kazanmış olduğu şeyi görmemek ve sürekli kazanmadığına gözünü dikip kahır çekmek. Sağlıklı bedeni öyle ahım şahım variyet değildir, tek şu boğaza nazır köşkte oturma nimetine kavuşabilse! Boğazda köşk kulağa hoş geliyor da, İsviçre’deki torunların on yıldır uğradıkları yok!
Mektup V
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim.
Yazmasak Deli Olur Muyduk?
“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”