İnsanlığı nasıl bir gelecek bekliyor? Gelecekte ekonomi, sanayi ve teknoloji hangi şekle ve renge evirilecek? Gelecekteki gençlik nelere merak saracak? Gelecekte hangi trendler, akımlar öne çıkacak? Dünyayı ve insanı bekleyen muhtemel tehlikeler nelerdir?
Dünya, başta kapitalistler olmak üzere, aç gözlüler tarafından yağmalanmaktadır. İnsanlar hızla çoğalmakta, kentler hastalıklı bir şekilde büyümektedir. Kapitalizm, küreselleşmeyi de arkasına alarak yeni bir döneme girmiş, adaletsizlikler had safhaya ulaşmıştır.
Bilimsel ve teknolojik çabaların yoğunluğu ve bunların neden olduğu değişimin hızı baş döndürücü olduğu kadar bu gidişatın gelecekte nerelere varacağı da merak konusudur doğrusu. Yeni bir döneme girildiği ve giderek daha karmaşık sorunlarla karşılaşılabileceği bugünün gelişmelerinden anlaşılmaktadır. Hızlı bağlantılar, hızlı ilişkiler, hızlı şehirler… Her şey hız kültürü çerçevesinde tanımlanıyor yani. Bu her şeyin hızlı olduğu bir zamanda dünyayı, iş hayatını, çevreyi anlamakta zorluk çeken insanların yaşadıkları dönemde özne olmaları mümkün değildir.
Olup bitenleri kendiliğinden gelişen olaylar olarak görmemek gerek. İnsanlığın bugün karşı karşıya olduğu sorunların temeli çeşitli planlar yapılarak yıllar önce atılmıştır. Muhtemel geleceğin planları da bugünden yapılmaktadır. Geleceği tahmin ederek ya da geleceğin dünyası, insanı, toplumu, teknolojisi nasıl isteniyorsa ona göre çalışmalar yürütülerek yarının dünyası kurulmak istenmektedir. Büyük bir maddi kaynakla…
Geleceğin planlanmasından söz ederken fütüristlere de değinmek gerekecek.
Fütürizme göre gelecek tasarlanabilir. Gelecek tasarımının içinde bilim, teknoloji, sanal gerçeklik, yapay zekâ gibi etmenler bulunmakta; gelecekte bunlara yenilerinin eklenmesiyle farklı argümanların ortaya çıkacağı ileri sürülmektedir. Bu argümanlar geleceği inşa etmede kullanılacak teknolojilerdir. Her şeyi dijitalleştirme, herkesin geniş bant teknolojileri ile internete bağlanması, sanal gerçeklik, enerji teknolojileri, hologram teknolojisi, nano teknoloji bu teknolojilere örnektir. Giderek akıllı ev ve işyeri konseptlerinin artacağını, giyilebilir teknoloji ürünlerinin piyasaya sürüleceğini, birçok işin robotlar tarafından görüleceğini ve hatta ilerde engelleyici bir teknolojiye sahip olunamadığı takdirde robotların sahiplerini katledeceğini ileri sürülenler de var.
Gelecekte, birden fazla alanda rol alabilen, birçok işi birlikte yapıp yürütebilen hibrit insanların iş hayatına hâkim olacakları söylenmektedir. Onlara göre, bugünün karma işleri geleceğin standart işleri olacaktır. Özellikle de 2050’li yıllardan sonra…
2050’li yıllar için öne sürülen tahminler yalnızca bunlarla sınırlı değil, farklı tahminlerde bulunanlar da var: Gen düzenleme yolu ile tüm canlıları genetik düzeyde değiştirebilme becerisi… Beyne yerleştirilen çipler sayesinde, düşünce ile çalışan doğrudan bağlantıların mobil cihazların yerini alması… Fosil yakıtların tükenmesiyle tekno-endüstriyel çağın sona ermesi… Ekonomik ve çevresel çöküş… Mevcut politik sistemlerin gerilemesi ve sıradan insanların kanunlara onay verme yetkisine sahip olduğu “vatandaş hükümetleri”nin yükselişi… 2050’nin mega şehirlerinin Dubai ya da Singapur’un ışıltılı yeni şehirlerine benzeyeceği veya yeraltına, okyanusların altına taşınacağı…
David Passing, “2050”, Michio Kaku “Geleceğin Fiziği” eserleriyle 2100 yılının fiziğini anlatmakta. George Friedman, 21. yüzyılla ilgili tahminlerini “Gelecek Yüzyıl” adlı kitabında açıklamakta. Fütürist Faith Popcorn anksiyetenin geleceğin en büyük hastalığı olacağını ileri sürmekte. Bazı fütüristler Hindistan’ın nüfusunun gelecek 40 yıl içerisinde Batı Avrupa nüfusunun dokuz katı olacağını söylemekte.
Bilim kurgu ile değiştirilmeye çalışılan insanlık… Başka gezegenliler ya da uzaylılar içeren kurgulamalar… Doğa yasalarına aykırı, teknoloji ve sözde bilimsel kurallar içeren öyküler… Zamanda yolculuk…
Fütüristlerin yarının dünyasına yönelik tasavvurları yalnızca bilim kurgu ve hayal ürünü değil; onlar, hemen her alanda strateji geliştirme konusunda etkilidir. Kimi fütüristler geleceği entelektüel kapitalizm çağı olarak görmektedir. Kimi fütüristler yeni çağın tetikçileri nano ve genetik için eğitim ve yatırıma önem verilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Kimi fütüristler gelecekte bilim ve teknolojiye uygun din anlayışlarının ortaya çıkacağını dillendirmektedir.
Her yeni buluş ve her yeni mesafe dinden uzaklaşma anlamına gelmektedir fütüristler için. Her yeni teknolojik ve bilimsel gelişmeyi dine meydan okumak şeklinde görmüşlerdir. Dijitallik sayesinde, gelecekte daha fazla İslam karşıtı söylemin ortaya çıkacağı şimdiden anlaşılmaktadır.
En doğrusunu Allah bilir. “Kuşkusuz, Allah göklerin ve yerin gaybını (gizlisini, bilinmeyenini, geleceğini) bilendir. Gerçek şu ki O, sinelerin özünde (saklı) olanı bilir. (Fâtır, 38) Bugünün teknolojisine sahip olanlar için dinin, ahlâkın, vicdanın bir önemi yoktur. Nitekim onlar bütün bunları belirsizleştirip işlevsiz hale getirdikleri insan hakları ve özgürlük retoriğinin büyülü dünyasında buharlaştırma çabasındadırlar. Önemli olan onların çıkarlarıdır. Sömürülen toplumlar ise Paul Valery’nin “işe yaramaz gücün yoksulları” dediği kesimdir.
Savaşların, yoksulluğun, sömürünün en aza indiği bir dünyayı hayal etmek ve kurmak mümkündür elbet. “Nasıl olsa 100 yıl sonrasını göremeyeceğim, benden sonrası tufan!” anlayışı kabul edilebilir bir anlayış değildir. Müslüman’ın tavrı insanlara, hayvanlara ve doğaya karşı bencillik, nemelazımcılık olamaz. Müslüman’ın tavrı ekolojik dengenin bozulmasına, çevrenin tahrip edilmesine göz yummak olamaz. Gelişen teknolojiyle birlikte giderek yaygınlaşan yabancılaşmayı, yalnız kalmayı tercih etmek de Müslümanın tavrı olamaz.
İnsanlar teknolojiye bağımlı hale getirilmiştir. Bu sürecin nasıl sonlanacağı bilinmez, ama insanın teknolojiye olan bağımlılığı arttıkça insani özelliklerinden uzaklaşacağı şimdiden görülmektedir.
Bu da insanın giderek teknoloji üzerindeki kontrolünü kaybedeceğini göstermektedir. Hollywood’un bilim kurgu filmlerinin etkisiyle “Acaba robotlar dünyayı ele geçirir mi?”, “İnsan eliyle geliştirilen yapay zekâ gelecekte insanları köleleştirir mi?” gibi sorular sorulmuyor değil. Bu tür sorular sorulunca, ister istemez, akla başka bir soru gelmektedir: Hayatı kolaylaştırmak için geliştirildiği söylenen teknolojinin geleceği için ütopyadan mı yoksa distopyadan mı söz etmek gerekir?
Ütopya… Distopya… Aynı madalyonun iki ayrı yüzü… İki uç noktanın bilim kurgu kurulumunu resmeden kavramlar…
Ütopya, gerçek hayatta gerçekleşemeyecek kadar güzel, ideal toplum ve devlet şeklidir. Gelecekte her şeyin çok güzel ve herkesin çok mutlu olacağı bir toplum tasarlanır ütopyacılar tarafından. Distopya ise ütopyanın tam tersi olarak tasarlanan bir toplum şeklidir ve genellikle ütopik toplum anlayışının antitezini tanımlamak için kullanılır. Gelecekte her şeyin kötü olacağı, toplumların savaş ve yoksulluk gibi zorluklar nedeniyle çözüleceği, çökeceği ileri sürülür distopik düşünceye sahip olanlar tarafından. Platon’un “Devlet”inden, Francis Bacon’ın “Yeni Atlantis”ine, Farabi’nin “Erdemli Şehir”inden İbni Tüfeyl’in “Haybin Yakzan”ına kadar geniş bir coğrafyayı kapsayan ütopya geleneğine karşı bir karşı ütopyadır distopya.
Durum gösteriyor ki insanın değer görmeyeceği bir dünyaya doğru gidilmektedir. İnsanoğlu algı operasyonları ile farkında olmadan değiştirilip dönüştürülmektedir. Zihinlere sanal dünya, filmler, diziler ve medya ile formatlar atılmaktadır. Üst akıl insanların robotlaşmasını istemektedir çünkü. Robotlaşan insanlar iradesini teslim eder ve kendi isteğiyle köleliği seçmiş olur. Bu şekilde modernizmle, teknolojiyle insanoğlu robotlara dönüştürülmeye çalışılmaktadır.
Başkaları insanlığın geleceğini kurgularken Müslümanlar ne durumdadır? Onların da gelecekle ilgili bir çabaları var mıdır?
Müslümanların büyük bir kısmı başkalarının gündemlerinin arkasında sürükleniyorlar maalesef. O yüzden çağın dışındadırlar ve geleceğe dönük tasavvurları yok denecek kadar azdır. Bugünün dünyasını başkaları kurduğu için yarının dünyasının da başkaları tarafından kurulacağı inancındadırlar. Geçmişin ve geleceğin öneminin göz ardı edildiği genişletilmiş bir şimdiki zamanı yaşamaktadır Müslümanlar. Kendini akışa bırakan bir toplum… Günü kurtarma peşine düşmüş insanlar…
Bir an önce rehavetten kurtulup ileriye bakmak zorunluluğu vardır. Gelecek tasarlanabilir ve bunun için fütürist olmak gerekmez. Gelecek tasarlandığı takdirde nelerin yapılacağı konusu gündemde yer almaya başlar, düşünceler üretilir. Yaşanılır bir dünya için… Herkesin mutlu, huzurlu olabileceği toplumsal yapı için… İslam toplumu için…
Yaşanılan çağın sorunlarının çözümü için herkesin kafa yorması, bir pratik ortaya koyması gerek. Her yapılanı eleştirmek, sürekli ümitsizlik rüzgârları estirmek hastalığından kurtularak en küçük bir çabayı bile takdirle karşılamak, çaba gösterenlerin başarılı olabilmeleri için onlara her türlü imkânı vermek gerek. Zira siyasal, kültürel, toplumsal ve ekonomik yığınla sorun çözüm beklemektedir. Geçmiş dönemlerin olup bitenleri tamamen bilinmese de, dünyanın bugün karşı karşıya kaldığı sorunların dökümünü yapmak şimdiki Müslümanların elindedir. Çağın sorunlarına eleştirel gözle yaklaşanların büyük bir kısmı sistemin içinden konuştukları için sorunların dökümünü yapmakta zorlanmaktadırlar. Oysa asıl olan kurumsal bağlılıkları aşarak entelektüel ve ahlâkî bir eleştirelliğe sahip olmaktır. Bu olmadığı takdirde olaylar, olgular objektif değerlendirilemez.
Her yeni gelişme kendine özgü işaretleri bünyesinde taşımakta ve her yeni gelişmenin felsefî, sosyolojik, ahlâkî ve ekonomik bir arka planı bulunmaktadır. Müslümanlar bütün bunlarla sınanmaktadır. Bu sınavlardan kurtuluş Müslümanların birlikte çabalarıyla mümkündür ancak. O takdirde hem yaşanılan an bereketlenmiş olacak hem de geleceğin dünyası vahiyle şekillenecektir. Yeter ki İslami ölçülere göre hareket edilsin.
İslami ölçülere göre hareket edenler geleceğe tevekkül anlayışıyla hazırlanır; hayallere değil, sebeplere dayanırlar. Müslümanların gelecekle ilgili tüm hazırlık çabaları bugünden başlayan sorumluluklarıyla, tasavvurlarıyla doğrudan ilgilidir. Öyle ise Müslümanların yakın ve muhtemel geleceklerine ilişkin izlemeleri gereken yolun ne olması gerektiğini araştırması, planlaması, istişare etmesi ve önerilerde bulunması gerekir. Hangi yöntem ve tekniklerle hangi amaçlara ulaşılabileceği, eldeki araç ve gereçlerin hangi hallerde ne işe yarayacağı saptanmadan yalnızca hayallerin, sloganik sözlerin peşine düşmek bir arpa boyu yol aldırmaz. Her şey uygulanabilir bir planlamaya bağlı neredeyse. Yapılacak planın uygulanabilirlik özelliğine sahip olması için nasıl bir dünyada yaşanıldığının, uyarı görevinin insanlara nasıl yapılacağının başta iken iyi hesap edilmesi gerekir.
“Yalnızca İslamî bilgi gelecek planlaması için yeterli midir?” diyenler olabilir.
İslami bilgiye sahip olmak yetmez; her Müslümanın modern dünyanın becerilerinden en az birinde yetkin olması da gerekir. Bir alan seçmeden, o alanda yoğunlaşmadan yol almak kolay değildir. Her alandan anladığını ileri süren insanlar aslında hiçbir alana vakıf değildir. Doğru yönde bir tasavvurun oluşması için en az bir alanın uzmanı olmak gerek. “Gelecekte Müslümanlar nasıl bir dünyada yaşıyor olacaklar?”,“Bugünün küresel güçleri gelecekte de aynı güçlerini koruyabilecek mi?”, “Geleceğin İslam’la şekillenmesi için bugünden neler yapılmalıdır?” soruları o zaman daha anlamlı hale gelecektir. Çünkü geleceğin nasıl bir şekil alacağı, hangi yöne evirileceği, nasıl bir istikamet üzere cereyan edeceği tamamen tasavvura bağlıdır. Toplumların, gelecekte karşılaşabilecekleri durumları rasyonel bir temelde açıklamaya çalışan İbni Haldun, geçmişte gerçekleşmiş olayların ortak yönlerine ve tarihi koşullarına bakarak sosyal hayatı ve devletleri değiştiren, medeniyetleri yıkan ilkeleri saptamaya çalışmakla kalmamış, gelecek hakkında öngörülerde de bulunmuştur.
Tasavvur somutlaştıkça başarı yakınlaşacaktır. Ancak pragmatik bağımsızlık ve üretkenlik elde edilinceye kadar İslami anlamda bağımsız bir gelecek tasavvur ve tahayyül etmek kolay değildir. Bu nedenle İslami medeniyet tasavvur ve tahayyülü yalnızca duygusal bir klişe, slogan olmaktan öteye gidememektedir. Yine, bu nedenle Müslümanların büyük çoğunluğunun gelecekle ilgili kaygıları yok denecek kadar azdır. Ayrıca, geleceğe dair düşünce üretilememesi zihinlerdeki prangalardan kurtulamamaktan da kaynaklanmaktadır. Günübirlik yaşayan, kendinden başkasını düşünmeyen, toplumla düşünsel ve duygusal bağını kesen, hazıra konmaya alışan insanların düşünce üreteceklerini kimse beklemez zaten. Hedefleri meçhul insanların gündelik hayatları boş işlerle geçer. Hedefleri olan insanların hayatı bir ideale bağlı cereyan eder; bunun farkında olmasalar da. Geleceği de hedefleri olanlar tasarlayabilir ancak.
“Gaybı bilen Allah’tır, karamsarlığa gerek yok” veya “Zamanı geldiğinde elbette Allah kuluna bir yol gösterir.” şeklinde konu kapatıcı ve sözde yatıştırıcı beyanlarda bulunanlar olacaktır. Oysa elbette Allah’tan başka kimse gaybı bilemez ve Allah dilediği takdirde bir değil sayısız yollar gösterir. Ali Şeriati, tarihi, “Tarih; varlık sahibinin (Allah’ın) kurduğu ilahi planın gerçekleşmesidir.” şeklinde tanımlıyor. Geçmiş Allah’ın elinde olduğu gibi gelecek de Allah’ın elindedir. Ama bu yaklaşımın tevekküle dönüşmesi için hedefe vardıracak planların yapılması ve bu planların istenilen sonucu vermesi için tüm imkân ve yeteneklerle çaba gösterilmesi gerekir. Allah’a tevekkül etmek asıldır elbet: “Sen, ölümsüz ve daima diri Allah’a güvenip dayan.” (Furkan, 58) Ama, tevekkül kavramı çaba ve sebeplerden kopuk bir anlayışla değerlendirilemez. Geleceğin nasıl olacağını bugün yapılan çabalar belirler. Bugün ne kadar ve neyin mücadelesi veriliyorsa yarının dünyası, insanı buna göre şekillenecektir. Rasulullah, birçok devlet başkanına mektuplar göndererek onlara Kur’an’ın mesajını iletmekle birlikte bu mektuplarla geleceğin tevhid ve adalet ortamının oluşmasını da hazırlamıştır. Sahabenin hayatına bakıldığında onların da geleceğin dünyasının İslamlaşması için tebliğ, eğitim ve uzmanlaşma faaliyetlerinde bulundukları görülecektir. Gelecek, onlar için önemliydi çünkü. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına baksın.” (Haşr, 18) Haşr suresinin bu ayetinde gelecekle ilgili önemli bir hatırlatma da bulunulmaktadır.
Hayatın geri kalan kısmı “gelecek” içerisinde olduğu gibi ahiret de “gelecek” içerisindedir. Dünyada emek verilen her iş hem dünya hem de ahiret geleceği içindir. Dünya hayatı ile ahiret hayatı birbirinden kopuk değil, birbirine bağlıdır. Ahiret hayatı dünya hayatının bir sonucudur. Dünya bir sınav alanı, ahiret ise bu sınavın cezasının veya ödülünün verildiği yerdir.
Mutlak bir gelecek planlamasından söz edilemez elbet. Çünkü “Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse de hangi yerde öleceğini bilmez. Hiç kuşkusuz Allah bilendir, haberdardır.” (Lokman, 34) Geçmişin ve geleceğin mutlak bilgi sahibi Allah’tır. Ancak bu ileriye dönük bir plan yapılmaması anlamına gelmez. “Hiçbir şey hakkında: Ben bunu yarın mutlaka yapacağım, deme. Ancak, Allah dilerse (inşallah yapacağım de). Unuttuğun zaman Rabbini zikret ve de ki: Umulur ki, Rabbim beni bundan daha yakın bir başarıya yöneltip iletir.” (Kehf, 23-24) İnsanların bir gün sonrası için plan yapmaları bu ayet doğrultusunda yapıldığı takdirde güzeldir. Her şeyin Allah’ın takdirinde olduğu bilinci ile geleceğin dünyasının inşası için plan yapmak gerek. Yanlış olan, gelecekle ilgili plan yapmak değil, yapılacak işlerin sürekli ertelenmesidir. Sorumlulukları ertelemek gelecek kuşakların yükünü daha da artıracaktır.
Geleceğin mutlak bilgisine sahip olunmasa da Müslümana düşen kehanetler üretmek değil, planlı programlı adımlar atmaktır. En basit plan bile plansızlıktan iyidir. İnsanlığı karanlıktan aydınlığa çıkarmak için… Tarihin seyrini değiştirmek için… Geleceğe, daha iyi bir dünya bırakmak için… Gelecek nesli vahyin diriltici soluğuyla buluşturmak için…
Gelecek, öyle kendi kendine meydana gelmez. Ölçülebilir sonuçlar elde edebilmek için somut planlara ihtiyaç vardır. İş yerlerinin de bir planı var. Ailelerin, devletlerin de… Doğru adımların bugünden atılması, geleceğe yönelik sağlıklı bir çerçeve oluşturacaktır. Şunların belirlenmesi gerekecek: Kısa, orta ve uzun vadeli hedeflerin belirlenmesi… Hedeflere ulaştıracak en kısa ve en rahat yöntem ve tekniklerin belirlenmesi… Araç ve gereçlerin belirlenmesi… Donanımlı insan kaynağının belirlenmesi…
Toplumun eğilimlerinin de belirlenmesi gerek. Çünkü eğilimleri belirlemek hem hangi noktada bulunulduğunun hem de gelecekte hangi noktada bulunulması gerektiğinin tespiti açısından önemlidir.
Siyasal, teknolojik, sosyolojik, psikolojik ve ekolojik açıdan neler yapılacağının kalem kalem tespit edilmesi, gerektiğinde revizyonlarla yola gidilmesi gerek. Aylık, yıllık planlar… Beş yıllık, on yıllık, yirmi yıllık, otuz yıllık planlar… İster kısa ister orta ve isterse uzun vadeli planlar olsun, belirlenen sürenin sonunda bir değerlendirme yapılarak hedeflere ne kadar varıldığının veya hedeflerden bir sapmanın olup olmadığının tespitini yapıp ona göre eksiklerin, hataların giderilip yeniden yola çıkılması gerekir.
Müslümanlar birkaç asırdan beri hissedilir yenilgiler ve geri çekilmeler yaşamaktadır. Batıda sanayi devrimi sonrasında ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel alanlardaki değişim ve dönüşüm İslam dünyasını bir şekilde sarsmıştır. Madde ve güç esaslı batılı değer ve paradigmaların merkeze alınması, İslam dünyasında uzun süre olumsuzlukları da beraberinde getirmiştir. Müslüman halkların yakın gelecekte bir amaçsızlık buhranı yaşayacaklarını, ahlâkî açıdan çökeceklerini söyleyenler bugünkü duruma bakarak bunu söylemektedir. Başkaları üretmiş, Müslümanlar ise onların ürettiklerini kutsayarak tüketme peşine düşmüştür. Birileri tarihin aktörleri olmak isterken Müslümanların yalnızca onların yaptıklarını kutsaması, tüketmesi, incelemekle yetinmesi tuhaftır doğrusu.
Yalnızca tepkisellikle yetinmeyip inşa sürecini başlatmak gerek. Bunun için güçlü bir altyapıya ihtiyaç vardır. Müslümanlar gelecek perspektiflerini, dünya tasavvurlarını ve siyasal söylemlerini yitirmiş durumdadır. Bunun yeniden temini için gerekli çaba da sarf edilmemektedir. Müslümanlar, nedense, maddi unsurlara ve imkânlara sahip olmayı her şeyin çözümü için yeterli görmektedir. Olumsuzlukların sona ermesi için Müslümanların yeniden vahiyle tanışması gerek. Bozulmuş olan ne varsa asli haline getirmek için… Geleceğe hazırlanmak için… Yeniden imanla yola koyulmak için… “Ey iman edenler! Allah’a, Rasulüne, Rasulüne indirdiği kitaba ve daha önceden indirdiği kitaba iman ediniz.” (Nisa, 136)
Bir ıslah eylemine ihtiyaç var; vahiy temelli esaslı bir değişim, dönüşüm için. Nefislerden başlayarak… Islah eylemi olmadan aslından uzaklaşan hiçbir şey düzelmez.
Islah eylemi nasıl gerçekleşecek? Vahiy dışı anlayışlardan, alışkanlıklardan arınmanın yolu nedir?
Her şeyden önce doğru bir Kur’an bilgisine ihtiyaç vardır. Bu bilgiyle birlikte öncelikli hedeflerin belirlenmesi ve bu hedefler doğrultusunda mücadele edilmesi gerek. Gelecek stratejileri ile ilgili hazırlıkların temellendirilmesi yapılacak mücadele için büyük önem taşımaktadır. Bu da bugünün görevlerini yarına bırakmamakla mümkündür. Aksi halde hiçbir plan ve belirlenen hedef hayalden öteye gitmeyecektir.
Dünya hayatını inşa ve ıslah faaliyetleri kendiliğinden ya da hemen gerçekleşecek bir süreç değildir. Eğitim, tebliğ ve tanıklık çabalarına ve her şeyden önce Allah’ın yardımına ihtiyaç var.
Geleceğin nasıl olması gerektiğini tasarlamadan önce şu soruların cevaplandırılması gerekecek: Geleceği inşa edecek bir eğitim nasıl verilecek? İslam’a mesafelerin konduğu bir zamanda tanıklık görevi nasıl yerine getirilecek?
Tüm bu sorular bugünün soruları olmakla birlikte yarının dünyasının istenilen yönde şekillenmesi için şimdiden cevaplanması gereken sorulardır. Bu soruların tam olarak cevaplandırılmaması halinde konuşulanlar hayalden, temenniden öteye gitmeyecek, hep kısa döngüler yaşanacak, yılgınlıklar baş gösterecektir. Geleceği şekillendirmek isteyenler, nasıl bir gelecek istediklerinin hayalini kurmakla yetinmeyip düşünce ve içerik geliştirmelidirler. Eldeki kaynakların fırsata yönlendirilmesi gerek.
Gelecek, kendiliğinden şekillenmez. Hangi kaynakların hangi noktalarda harekete geçirileceğinin önceden belirlenmesi gerek. Dünyadaki gelişmeleri sürekli olarak izlemek, bilgiye ve öğrenmeye tutkulu olmak gerek. Geleceği şekillendirmek isteyenlerin düşünceleriyle davranışları arasında bir uyumsuzluğun olmaması gerek. Tutarlılığın sağlanması ve güven verilebilmesi için düşünce-söylem-eylem birliği büyük önem taşımaktadır. Yine, geleceği şekillendirmek sorumluluk üstlenerek, inisiyatif alarak ve harekete geçerek gerçekleştirilebilir ancak. Her şeyden önce, geleceği şekillendirmek uzun soluklu bir odaklanmayı gerektirir. Tüm bunlar, içinde bulunulan anın iyi değerlendirilmesiyle mümkündür kuşkusuz.
Müslümanlar gelecekten ziyade yaşadıkları andan sorumludurlar. Onun için Müslümanların bulundukları âna odaklanması gerek. Çünkü zaman, içinde bulunulan andan ibarettir. İslam’ı, Rasulullah’ın ilk vahyi aldığı zamanki tazeliği, sadeliği ve sıcaklığı ile anlamaya ve yaşamaya çalışmak ve İslam’ın evrenselliğinin gereklerini yerine getirmek gerek. İnsanoğlu zaman içinde çıktığı ebed yolculuğunu “an”lardan geçerek sürdürmektedir. İlerde çok önemli günler bekliyor onu: Din günü. Yaşadıkları anı inşa edemeyenlerin din gününe bırakacakları bir şey yoktur. İslam, bir kuram ve geleceğe dair vaad olmaktan çok bugüne dair bir pratiktir. Bu pratiğe odaklanmak gerek. Bugün yapılanlar yarının yapılacaklarından daha önemlidir. Her şey bir başlangıca bağlı. O amaç için gerekli güç ve dinamizm Müslümanlarda vardır. Kimileri Müslümanların güçsüzlüğünden, edilgenliğinden söz etse de onların İslam coğrafyasındaki zalimlere karşı onurlu duruş ve direnişleri övgüye değerdir. Birçok Müslüman geçmişten aldığı derslerle geleceğe yönelik adımlar atmanın gayretindedir.
Geleceğin, geçmişin deneyimleri ve bugünün kazanımlarından oluşacağını bilmek gerek. Geçmiş dönemlerle irtibatı koparıp yeni adımlar atmaya kalkışmak beraberinde köksüzlüğü getirecektir kuşkusuz. Geçmişle gelecek arasındaki bağ inkâr edilemez. İçinde bulunulan zamana geçmişin üzerinden geçerek gelinmiştir; buradan da geleceğe doğru yol alınacaktır.
Çağın sorunlarına çözüm ararken geçmişin deneyimlerinden yararlanmak gerekir ama geçmişin çözüm şekillerini kalıp olarak alıp aynıyla bugünün sorunlarının çözümü için uyarlamaya çalışmak her zaman doğru sonuçlar vermez. Nitekim Rabbimiz, “Onlar, bir ümmetti, gelip geçti; onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir.” (Bakara, 134) buyurmaktadır. Dolayısıyla yalnızca geçmişin kalıplarıyla yetinmek, geçmişle övünmek ve ona takılıp kalmak yerine geleceğin dünyasını inşa etmek için bugünün teknolojisinden, biliminden, sosyolojisinden, felsefesinden de yararlanmak gerek.
Gelecek, hayal edilerek inşa edilecektir. Yalnızca hayal yetmez elbet; herkesin kendi güç ve imkânına, bilgi ve birikimine göre katkıda bulunması gerekir. Bu birikim ve felsefi derinliğin oluşması Kur’an’la olan yakınlığa da bağlıdır. Müslümana düşen, Kur’an’da belirlenen toplumsal dönüşüm yasalarını ve sünnetullahı anlamak ve sürekli kendini yenilemektir. “Bir kavim (toplum) kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah ona nimet olarak bağışladığını değiştirici değildir.” (Enfal, 53) Söz konusu yenilenme için evrensel ilkeleriyle en doğru istikameti gösteren Kur’an ve sünnettir kuşkusuz.
Bir İslam toplumuna ulaşmak öncelikli hedeftir. Allah’ın hoşnut olacağı bir toplum modeli ortaya çıkmadıkça bir İslam medeniyetinden söz edilemez. İslam’ın merkezinde tevhid, adalet ve ahlâk yer almaktadır. Şu halde kültürden siyasete, ekonomiden aile hayatına kadar ne varsa tamamının tevhid, adalet ve ahlâka uygun şekle evirilmesi gerek. İlerde nelerin olacağını en iyi bilen Rabbimizdir. Önemli olan Müslümanların üzerlerine düşen görevleri yapması, yarınların bugünden daha iyi olabileceği umuduyla bugününü dolu dolu geçirmesidir. Gelecek için umut ve heyecan taşıyanların tarihleri de var demektir. Yeni bir öze dönüşle mümkündür her şey. Hiçbir çaba önemsiz değildir ve en büyük kazanımlar hesaba alınmayan küçük çabalar sonucunda elde edilmektedir.
Muhtemel geleceğin nasıl olacağının cevabı bugünkü mücadelelerin içinde saklıdır. Çünkü gelecek bugünkü çabalara göre şekillenecektir. Bugünün Müslümanları gelecekteki insanların kurtuluşu için umut olabilir. Yeter ki samimi bir şekilde uğraş verilsin. Allah insana bilmediklerini de öğretecektir o takdirde. Geleceğe ferasetle bakmayı da, hikmeti de… “Kime dilerse hikmeti ona verir; kuşkusuz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir.” (Bakara, 269) Medine modelinin ortaya çıkışı Rasulullah ve sahabenin Mekke dönemindeki mücadelelerinin bir sonucudur. “Ey iman edenler, eğer siz Allah’a (Allah adına İslam’a ve Müslümanlara) yardım ederseniz O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır.” (Muhammed, 7) Canlı, üretken, kendini sürekli yenileyen, dünyayı ve hayatı yönlendiren, geleceği tasarlayan dinamik bir yapılanmaya ihtiyaç var. Çünkü dünya, yeni bir döneme girildiğinin işaretlerini vermektedir. Bütün gelişmeler dünyanın yeni bir yol aramaya başladığını göstermektedir. Eğer Müslümanlar yarının dünyasını inşa etmek için bugünden üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirirse insanlık İslam’la yeniden kucaklaşacaktır. Bu da hedef belirleyici, ufuk açıcı ve sonuç odaklı düşüncelerin üretilmesi ile mümkündür.
1964 yılında Malatya’da doğdu. İlkokul ve ortaokul öğrenimini Doğanşehir’de tamamladı. Lise öğreniminin ilk iki yılını Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nde, son yılını ise Doğanşehir Lisesi’nde okudu.
Bir süre Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenim gördü. Daha sonra Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Yüksekokulu ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Farklı şehirlerde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra serbest avukat olarak çalıştı ve bu görevden emekli oldu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Yayımlanmış eserleri arasında; Yansımalar, Yöneliş, Kimlik Dönüşümü, Görebildiklerim, Çağın İzleri, Bulanmadan Akmak ve şiir kitabı Süheyl Yıldızı bulunmaktadır.
-İslam’da “Sözleşme Kültürü”nü Yeniden Düşünmek- İslam’ın savaş ortamlarında mı yoksa barış ortamlarında mı daha çok gelişme imkânı bulduğu ya da hangi ortamın İslam için daha uygun olduğu şeklinde bir soru sorduğumuzda, bu sorunun, İslam’la ilgili hem günümüz çağdaş dünya hem de tarihsel süreç açısından önemli konu başlıkları içerdiğini görürüz. Bu sorunun temelinde, aslında dinlerin çatışma …
Evvela şunu bilmelidir ki her mümin potansiyel anlamda önündeki, elindeki, zihnindeki, karşılaştığı bütün hususlarda sıradan, alelade bir tepki vererek geçiştirici bir tavır gösterirse bu tutumundan ötürü mesul olacağını bilir, bilmelidir. Müminin cahil sıfatı yoktur. Bu bakımdan o; çaba göstermek, bütün gücünü kullanmak, hak ve hakikat uğruna ısrarlı olmak ve zahmet çekmeyi göze almakla mükelleftir
Tarihin hiçbir aşamasında tek bir hakikat iddiası mutlak egemen olmamış; insanlar, toplumlar, devletler ve medeniyetler arası mücadele ve savaş mutlak anlamda son bulmamıştır. Varlık âleminde herşey zıddıyla kaim olmuştur. Gündüzün hikmeti gecede, imanın küfürde, sıcağın soğukta, bilginin cehalette saklıdır. İçtimai yaşamda da bu kural tarih boyunca geçerli olmuş, “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan çıkar.” vecizesiyle izah edilmiştir.
Sağlığın en temel manipülasyonu herkesin bir şekilde hasta olduğu ya da hasta olmaya çok müsait olduğunu vurgulamak üzerine kuruludur. Burada gerçek acılardan çok, bilimsel verilere dayandırılmış sentetik semptomlar söz konusudur. Nitekim bilimin kendisi olanca çelişki ve muğlaklığına rağmen mutlaklaştırılıyor.
Modernizm ve postmodernizm kavramlarına dönük yapılmış tanımlamalar çoğunlukla dönemsel özellik ve pratik yaşam biçimlerinden, ele alınan disiplinin belirlemiş olduğu paradigmadan hareketle ortaya koyulmakta ve bu şekilde ele alınan kavramın tanımlamasına yönelik oldukça farklı ve geniş bir tanımlar yelpazesi ile karşı karşıya kalınmaktadır. Çalışmamızın ilgili olduğu konu, kavramların felsefi boyutuyla ilişkili olduğu için önceliğimiz kavramın ilgili anlam sahasına dönük tanımları ve felsefe sözlüklerinin yer verdiği tanımlamalar olacaktır.
Dijital Çağda Geleceğin Dünyasını Tasarlamak
İnsanlığı nasıl bir gelecek bekliyor? Gelecekte ekonomi, sanayi ve teknoloji hangi şekle ve renge evirilecek? Gelecekteki gençlik nelere merak saracak? Gelecekte hangi trendler, akımlar öne çıkacak? Dünyayı ve insanı bekleyen muhtemel tehlikeler nelerdir?
Dünya, başta kapitalistler olmak üzere, aç gözlüler tarafından yağmalanmaktadır. İnsanlar hızla çoğalmakta, kentler hastalıklı bir şekilde büyümektedir. Kapitalizm, küreselleşmeyi de arkasına alarak yeni bir döneme girmiş, adaletsizlikler had safhaya ulaşmıştır.
Bilimsel ve teknolojik çabaların yoğunluğu ve bunların neden olduğu değişimin hızı baş döndürücü olduğu kadar bu gidişatın gelecekte nerelere varacağı da merak konusudur doğrusu. Yeni bir döneme girildiği ve giderek daha karmaşık sorunlarla karşılaşılabileceği bugünün gelişmelerinden anlaşılmaktadır. Hızlı bağlantılar, hızlı ilişkiler, hızlı şehirler… Her şey hız kültürü çerçevesinde tanımlanıyor yani. Bu her şeyin hızlı olduğu bir zamanda dünyayı, iş hayatını, çevreyi anlamakta zorluk çeken insanların yaşadıkları dönemde özne olmaları mümkün değildir.
Olup bitenleri kendiliğinden gelişen olaylar olarak görmemek gerek. İnsanlığın bugün karşı karşıya olduğu sorunların temeli çeşitli planlar yapılarak yıllar önce atılmıştır. Muhtemel geleceğin planları da bugünden yapılmaktadır. Geleceği tahmin ederek ya da geleceğin dünyası, insanı, toplumu, teknolojisi nasıl isteniyorsa ona göre çalışmalar yürütülerek yarının dünyası kurulmak istenmektedir. Büyük bir maddi kaynakla…
Geleceğin planlanmasından söz ederken fütüristlere de değinmek gerekecek.
Fütürizme göre gelecek tasarlanabilir. Gelecek tasarımının içinde bilim, teknoloji, sanal gerçeklik, yapay zekâ gibi etmenler bulunmakta; gelecekte bunlara yenilerinin eklenmesiyle farklı argümanların ortaya çıkacağı ileri sürülmektedir. Bu argümanlar geleceği inşa etmede kullanılacak teknolojilerdir. Her şeyi dijitalleştirme, herkesin geniş bant teknolojileri ile internete bağlanması, sanal gerçeklik, enerji teknolojileri, hologram teknolojisi, nano teknoloji bu teknolojilere örnektir. Giderek akıllı ev ve işyeri konseptlerinin artacağını, giyilebilir teknoloji ürünlerinin piyasaya sürüleceğini, birçok işin robotlar tarafından görüleceğini ve hatta ilerde engelleyici bir teknolojiye sahip olunamadığı takdirde robotların sahiplerini katledeceğini ileri sürülenler de var.
Gelecekte, birden fazla alanda rol alabilen, birçok işi birlikte yapıp yürütebilen hibrit insanların iş hayatına hâkim olacakları söylenmektedir. Onlara göre, bugünün karma işleri geleceğin standart işleri olacaktır. Özellikle de 2050’li yıllardan sonra…
2050’li yıllar için öne sürülen tahminler yalnızca bunlarla sınırlı değil, farklı tahminlerde bulunanlar da var: Gen düzenleme yolu ile tüm canlıları genetik düzeyde değiştirebilme becerisi… Beyne yerleştirilen çipler sayesinde, düşünce ile çalışan doğrudan bağlantıların mobil cihazların yerini alması… Fosil yakıtların tükenmesiyle tekno-endüstriyel çağın sona ermesi… Ekonomik ve çevresel çöküş… Mevcut politik sistemlerin gerilemesi ve sıradan insanların kanunlara onay verme yetkisine sahip olduğu “vatandaş hükümetleri”nin yükselişi… 2050’nin mega şehirlerinin Dubai ya da Singapur’un ışıltılı yeni şehirlerine benzeyeceği veya yeraltına, okyanusların altına taşınacağı…
David Passing, “2050”, Michio Kaku “Geleceğin Fiziği” eserleriyle 2100 yılının fiziğini anlatmakta. George Friedman, 21. yüzyılla ilgili tahminlerini “Gelecek Yüzyıl” adlı kitabında açıklamakta. Fütürist Faith Popcorn anksiyetenin geleceğin en büyük hastalığı olacağını ileri sürmekte. Bazı fütüristler Hindistan’ın nüfusunun gelecek 40 yıl içerisinde Batı Avrupa nüfusunun dokuz katı olacağını söylemekte.
Bilim kurgu ile değiştirilmeye çalışılan insanlık… Başka gezegenliler ya da uzaylılar içeren kurgulamalar… Doğa yasalarına aykırı, teknoloji ve sözde bilimsel kurallar içeren öyküler… Zamanda yolculuk…
Fütüristlerin yarının dünyasına yönelik tasavvurları yalnızca bilim kurgu ve hayal ürünü değil; onlar, hemen her alanda strateji geliştirme konusunda etkilidir. Kimi fütüristler geleceği entelektüel kapitalizm çağı olarak görmektedir. Kimi fütüristler yeni çağın tetikçileri nano ve genetik için eğitim ve yatırıma önem verilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Kimi fütüristler gelecekte bilim ve teknolojiye uygun din anlayışlarının ortaya çıkacağını dillendirmektedir.
Her yeni buluş ve her yeni mesafe dinden uzaklaşma anlamına gelmektedir fütüristler için. Her yeni teknolojik ve bilimsel gelişmeyi dine meydan okumak şeklinde görmüşlerdir. Dijitallik sayesinde, gelecekte daha fazla İslam karşıtı söylemin ortaya çıkacağı şimdiden anlaşılmaktadır.
En doğrusunu Allah bilir. “Kuşkusuz, Allah göklerin ve yerin gaybını (gizlisini, bilinmeyenini, geleceğini) bilendir. Gerçek şu ki O, sinelerin özünde (saklı) olanı bilir. (Fâtır, 38) Bugünün teknolojisine sahip olanlar için dinin, ahlâkın, vicdanın bir önemi yoktur. Nitekim onlar bütün bunları belirsizleştirip işlevsiz hale getirdikleri insan hakları ve özgürlük retoriğinin büyülü dünyasında buharlaştırma çabasındadırlar. Önemli olan onların çıkarlarıdır. Sömürülen toplumlar ise Paul Valery’nin “işe yaramaz gücün yoksulları” dediği kesimdir.
Savaşların, yoksulluğun, sömürünün en aza indiği bir dünyayı hayal etmek ve kurmak mümkündür elbet. “Nasıl olsa 100 yıl sonrasını göremeyeceğim, benden sonrası tufan!” anlayışı kabul edilebilir bir anlayış değildir. Müslüman’ın tavrı insanlara, hayvanlara ve doğaya karşı bencillik, nemelazımcılık olamaz. Müslüman’ın tavrı ekolojik dengenin bozulmasına, çevrenin tahrip edilmesine göz yummak olamaz. Gelişen teknolojiyle birlikte giderek yaygınlaşan yabancılaşmayı, yalnız kalmayı tercih etmek de Müslümanın tavrı olamaz.
Bu da insanın giderek teknoloji üzerindeki kontrolünü kaybedeceğini göstermektedir. Hollywood’un bilim kurgu filmlerinin etkisiyle “Acaba robotlar dünyayı ele geçirir mi?”, “İnsan eliyle geliştirilen yapay zekâ gelecekte insanları köleleştirir mi?” gibi sorular sorulmuyor değil. Bu tür sorular sorulunca, ister istemez, akla başka bir soru gelmektedir: Hayatı kolaylaştırmak için geliştirildiği söylenen teknolojinin geleceği için ütopyadan mı yoksa distopyadan mı söz etmek gerekir?
Ütopya… Distopya… Aynı madalyonun iki ayrı yüzü… İki uç noktanın bilim kurgu kurulumunu resmeden kavramlar…
Ütopya, gerçek hayatta gerçekleşemeyecek kadar güzel, ideal toplum ve devlet şeklidir. Gelecekte her şeyin çok güzel ve herkesin çok mutlu olacağı bir toplum tasarlanır ütopyacılar tarafından. Distopya ise ütopyanın tam tersi olarak tasarlanan bir toplum şeklidir ve genellikle ütopik toplum anlayışının antitezini tanımlamak için kullanılır. Gelecekte her şeyin kötü olacağı, toplumların savaş ve yoksulluk gibi zorluklar nedeniyle çözüleceği, çökeceği ileri sürülür distopik düşünceye sahip olanlar tarafından. Platon’un “Devlet”inden, Francis Bacon’ın “Yeni Atlantis”ine, Farabi’nin “Erdemli Şehir”inden İbni Tüfeyl’in “Haybin Yakzan”ına kadar geniş bir coğrafyayı kapsayan ütopya geleneğine karşı bir karşı ütopyadır distopya.
Durum gösteriyor ki insanın değer görmeyeceği bir dünyaya doğru gidilmektedir. İnsanoğlu algı operasyonları ile farkında olmadan değiştirilip dönüştürülmektedir. Zihinlere sanal dünya, filmler, diziler ve medya ile formatlar atılmaktadır. Üst akıl insanların robotlaşmasını istemektedir çünkü. Robotlaşan insanlar iradesini teslim eder ve kendi isteğiyle köleliği seçmiş olur. Bu şekilde modernizmle, teknolojiyle insanoğlu robotlara dönüştürülmeye çalışılmaktadır.
Başkaları insanlığın geleceğini kurgularken Müslümanlar ne durumdadır? Onların da gelecekle ilgili bir çabaları var mıdır?
Müslümanların büyük bir kısmı başkalarının gündemlerinin arkasında sürükleniyorlar maalesef. O yüzden çağın dışındadırlar ve geleceğe dönük tasavvurları yok denecek kadar azdır. Bugünün dünyasını başkaları kurduğu için yarının dünyasının da başkaları tarafından kurulacağı inancındadırlar. Geçmişin ve geleceğin öneminin göz ardı edildiği genişletilmiş bir şimdiki zamanı yaşamaktadır Müslümanlar. Kendini akışa bırakan bir toplum… Günü kurtarma peşine düşmüş insanlar…
Bir an önce rehavetten kurtulup ileriye bakmak zorunluluğu vardır. Gelecek tasarlanabilir ve bunun için fütürist olmak gerekmez. Gelecek tasarlandığı takdirde nelerin yapılacağı konusu gündemde yer almaya başlar, düşünceler üretilir. Yaşanılır bir dünya için… Herkesin mutlu, huzurlu olabileceği toplumsal yapı için… İslam toplumu için…
Yaşanılan çağın sorunlarının çözümü için herkesin kafa yorması, bir pratik ortaya koyması gerek. Her yapılanı eleştirmek, sürekli ümitsizlik rüzgârları estirmek hastalığından kurtularak en küçük bir çabayı bile takdirle karşılamak, çaba gösterenlerin başarılı olabilmeleri için onlara her türlü imkânı vermek gerek. Zira siyasal, kültürel, toplumsal ve ekonomik yığınla sorun çözüm beklemektedir. Geçmiş dönemlerin olup bitenleri tamamen bilinmese de, dünyanın bugün karşı karşıya kaldığı sorunların dökümünü yapmak şimdiki Müslümanların elindedir. Çağın sorunlarına eleştirel gözle yaklaşanların büyük bir kısmı sistemin içinden konuştukları için sorunların dökümünü yapmakta zorlanmaktadırlar. Oysa asıl olan kurumsal bağlılıkları aşarak entelektüel ve ahlâkî bir eleştirelliğe sahip olmaktır. Bu olmadığı takdirde olaylar, olgular objektif değerlendirilemez.
Her yeni gelişme kendine özgü işaretleri bünyesinde taşımakta ve her yeni gelişmenin felsefî, sosyolojik, ahlâkî ve ekonomik bir arka planı bulunmaktadır. Müslümanlar bütün bunlarla sınanmaktadır. Bu sınavlardan kurtuluş Müslümanların birlikte çabalarıyla mümkündür ancak. O takdirde hem yaşanılan an bereketlenmiş olacak hem de geleceğin dünyası vahiyle şekillenecektir. Yeter ki İslami ölçülere göre hareket edilsin.
İslami ölçülere göre hareket edenler geleceğe tevekkül anlayışıyla hazırlanır; hayallere değil, sebeplere dayanırlar. Müslümanların gelecekle ilgili tüm hazırlık çabaları bugünden başlayan sorumluluklarıyla, tasavvurlarıyla doğrudan ilgilidir. Öyle ise Müslümanların yakın ve muhtemel geleceklerine ilişkin izlemeleri gereken yolun ne olması gerektiğini araştırması, planlaması, istişare etmesi ve önerilerde bulunması gerekir. Hangi yöntem ve tekniklerle hangi amaçlara ulaşılabileceği, eldeki araç ve gereçlerin hangi hallerde ne işe yarayacağı saptanmadan yalnızca hayallerin, sloganik sözlerin peşine düşmek bir arpa boyu yol aldırmaz. Her şey uygulanabilir bir planlamaya bağlı neredeyse. Yapılacak planın uygulanabilirlik özelliğine sahip olması için nasıl bir dünyada yaşanıldığının, uyarı görevinin insanlara nasıl yapılacağının başta iken iyi hesap edilmesi gerekir.
“Yalnızca İslamî bilgi gelecek planlaması için yeterli midir?” diyenler olabilir.
İslami bilgiye sahip olmak yetmez; her Müslümanın modern dünyanın becerilerinden en az birinde yetkin olması da gerekir. Bir alan seçmeden, o alanda yoğunlaşmadan yol almak kolay değildir. Her alandan anladığını ileri süren insanlar aslında hiçbir alana vakıf değildir. Doğru yönde bir tasavvurun oluşması için en az bir alanın uzmanı olmak gerek. “Gelecekte Müslümanlar nasıl bir dünyada yaşıyor olacaklar?”,“Bugünün küresel güçleri gelecekte de aynı güçlerini koruyabilecek mi?”, “Geleceğin İslam’la şekillenmesi için bugünden neler yapılmalıdır?” soruları o zaman daha anlamlı hale gelecektir. Çünkü geleceğin nasıl bir şekil alacağı, hangi yöne evirileceği, nasıl bir istikamet üzere cereyan edeceği tamamen tasavvura bağlıdır. Toplumların, gelecekte karşılaşabilecekleri durumları rasyonel bir temelde açıklamaya çalışan İbni Haldun, geçmişte gerçekleşmiş olayların ortak yönlerine ve tarihi koşullarına bakarak sosyal hayatı ve devletleri değiştiren, medeniyetleri yıkan ilkeleri saptamaya çalışmakla kalmamış, gelecek hakkında öngörülerde de bulunmuştur.
Tasavvur somutlaştıkça başarı yakınlaşacaktır. Ancak pragmatik bağımsızlık ve üretkenlik elde edilinceye kadar İslami anlamda bağımsız bir gelecek tasavvur ve tahayyül etmek kolay değildir. Bu nedenle İslami medeniyet tasavvur ve tahayyülü yalnızca duygusal bir klişe, slogan olmaktan öteye gidememektedir. Yine, bu nedenle Müslümanların büyük çoğunluğunun gelecekle ilgili kaygıları yok denecek kadar azdır. Ayrıca, geleceğe dair düşünce üretilememesi zihinlerdeki prangalardan kurtulamamaktan da kaynaklanmaktadır. Günübirlik yaşayan, kendinden başkasını düşünmeyen, toplumla düşünsel ve duygusal bağını kesen, hazıra konmaya alışan insanların düşünce üreteceklerini kimse beklemez zaten. Hedefleri meçhul insanların gündelik hayatları boş işlerle geçer. Hedefleri olan insanların hayatı bir ideale bağlı cereyan eder; bunun farkında olmasalar da. Geleceği de hedefleri olanlar tasarlayabilir ancak.
“Gaybı bilen Allah’tır, karamsarlığa gerek yok” veya “Zamanı geldiğinde elbette Allah kuluna bir yol gösterir.” şeklinde konu kapatıcı ve sözde yatıştırıcı beyanlarda bulunanlar olacaktır. Oysa elbette Allah’tan başka kimse gaybı bilemez ve Allah dilediği takdirde bir değil sayısız yollar gösterir. Ali Şeriati, tarihi, “Tarih; varlık sahibinin (Allah’ın) kurduğu ilahi planın gerçekleşmesidir.” şeklinde tanımlıyor. Geçmiş Allah’ın elinde olduğu gibi gelecek de Allah’ın elindedir. Ama bu yaklaşımın tevekküle dönüşmesi için hedefe vardıracak planların yapılması ve bu planların istenilen sonucu vermesi için tüm imkân ve yeteneklerle çaba gösterilmesi gerekir. Allah’a tevekkül etmek asıldır elbet: “Sen, ölümsüz ve daima diri Allah’a güvenip dayan.” (Furkan, 58) Ama, tevekkül kavramı çaba ve sebeplerden kopuk bir anlayışla değerlendirilemez. Geleceğin nasıl olacağını bugün yapılan çabalar belirler. Bugün ne kadar ve neyin mücadelesi veriliyorsa yarının dünyası, insanı buna göre şekillenecektir. Rasulullah, birçok devlet başkanına mektuplar göndererek onlara Kur’an’ın mesajını iletmekle birlikte bu mektuplarla geleceğin tevhid ve adalet ortamının oluşmasını da hazırlamıştır. Sahabenin hayatına bakıldığında onların da geleceğin dünyasının İslamlaşması için tebliğ, eğitim ve uzmanlaşma faaliyetlerinde bulundukları görülecektir. Gelecek, onlar için önemliydi çünkü. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına baksın.” (Haşr, 18) Haşr suresinin bu ayetinde gelecekle ilgili önemli bir hatırlatma da bulunulmaktadır.
Hayatın geri kalan kısmı “gelecek” içerisinde olduğu gibi ahiret de “gelecek” içerisindedir. Dünyada emek verilen her iş hem dünya hem de ahiret geleceği içindir. Dünya hayatı ile ahiret hayatı birbirinden kopuk değil, birbirine bağlıdır. Ahiret hayatı dünya hayatının bir sonucudur. Dünya bir sınav alanı, ahiret ise bu sınavın cezasının veya ödülünün verildiği yerdir.
Mutlak bir gelecek planlamasından söz edilemez elbet. Çünkü “Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse de hangi yerde öleceğini bilmez. Hiç kuşkusuz Allah bilendir, haberdardır.” (Lokman, 34) Geçmişin ve geleceğin mutlak bilgi sahibi Allah’tır. Ancak bu ileriye dönük bir plan yapılmaması anlamına gelmez. “Hiçbir şey hakkında: Ben bunu yarın mutlaka yapacağım, deme. Ancak, Allah dilerse (inşallah yapacağım de). Unuttuğun zaman Rabbini zikret ve de ki: Umulur ki, Rabbim beni bundan daha yakın bir başarıya yöneltip iletir.” (Kehf, 23-24) İnsanların bir gün sonrası için plan yapmaları bu ayet doğrultusunda yapıldığı takdirde güzeldir. Her şeyin Allah’ın takdirinde olduğu bilinci ile geleceğin dünyasının inşası için plan yapmak gerek. Yanlış olan, gelecekle ilgili plan yapmak değil, yapılacak işlerin sürekli ertelenmesidir. Sorumlulukları ertelemek gelecek kuşakların yükünü daha da artıracaktır.
Geleceğin mutlak bilgisine sahip olunmasa da Müslümana düşen kehanetler üretmek değil, planlı programlı adımlar atmaktır. En basit plan bile plansızlıktan iyidir. İnsanlığı karanlıktan aydınlığa çıkarmak için… Tarihin seyrini değiştirmek için… Geleceğe, daha iyi bir dünya bırakmak için… Gelecek nesli vahyin diriltici soluğuyla buluşturmak için…
Gelecek, öyle kendi kendine meydana gelmez. Ölçülebilir sonuçlar elde edebilmek için somut planlara ihtiyaç vardır. İş yerlerinin de bir planı var. Ailelerin, devletlerin de… Doğru adımların bugünden atılması, geleceğe yönelik sağlıklı bir çerçeve oluşturacaktır. Şunların belirlenmesi gerekecek: Kısa, orta ve uzun vadeli hedeflerin belirlenmesi… Hedeflere ulaştıracak en kısa ve en rahat yöntem ve tekniklerin belirlenmesi… Araç ve gereçlerin belirlenmesi… Donanımlı insan kaynağının belirlenmesi…
Siyasal, teknolojik, sosyolojik, psikolojik ve ekolojik açıdan neler yapılacağının kalem kalem tespit edilmesi, gerektiğinde revizyonlarla yola gidilmesi gerek. Aylık, yıllık planlar… Beş yıllık, on yıllık, yirmi yıllık, otuz yıllık planlar… İster kısa ister orta ve isterse uzun vadeli planlar olsun, belirlenen sürenin sonunda bir değerlendirme yapılarak hedeflere ne kadar varıldığının veya hedeflerden bir sapmanın olup olmadığının tespitini yapıp ona göre eksiklerin, hataların giderilip yeniden yola çıkılması gerekir.
Müslümanlar birkaç asırdan beri hissedilir yenilgiler ve geri çekilmeler yaşamaktadır. Batıda sanayi devrimi sonrasında ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel alanlardaki değişim ve dönüşüm İslam dünyasını bir şekilde sarsmıştır. Madde ve güç esaslı batılı değer ve paradigmaların merkeze alınması, İslam dünyasında uzun süre olumsuzlukları da beraberinde getirmiştir. Müslüman halkların yakın gelecekte bir amaçsızlık buhranı yaşayacaklarını, ahlâkî açıdan çökeceklerini söyleyenler bugünkü duruma bakarak bunu söylemektedir. Başkaları üretmiş, Müslümanlar ise onların ürettiklerini kutsayarak tüketme peşine düşmüştür. Birileri tarihin aktörleri olmak isterken Müslümanların yalnızca onların yaptıklarını kutsaması, tüketmesi, incelemekle yetinmesi tuhaftır doğrusu.
Yalnızca tepkisellikle yetinmeyip inşa sürecini başlatmak gerek. Bunun için güçlü bir altyapıya ihtiyaç vardır. Müslümanlar gelecek perspektiflerini, dünya tasavvurlarını ve siyasal söylemlerini yitirmiş durumdadır. Bunun yeniden temini için gerekli çaba da sarf edilmemektedir. Müslümanlar, nedense, maddi unsurlara ve imkânlara sahip olmayı her şeyin çözümü için yeterli görmektedir. Olumsuzlukların sona ermesi için Müslümanların yeniden vahiyle tanışması gerek. Bozulmuş olan ne varsa asli haline getirmek için… Geleceğe hazırlanmak için… Yeniden imanla yola koyulmak için… “Ey iman edenler! Allah’a, Rasulüne, Rasulüne indirdiği kitaba ve daha önceden indirdiği kitaba iman ediniz.” (Nisa, 136)
Bir ıslah eylemine ihtiyaç var; vahiy temelli esaslı bir değişim, dönüşüm için. Nefislerden başlayarak… Islah eylemi olmadan aslından uzaklaşan hiçbir şey düzelmez.
Islah eylemi nasıl gerçekleşecek? Vahiy dışı anlayışlardan, alışkanlıklardan arınmanın yolu nedir?
Her şeyden önce doğru bir Kur’an bilgisine ihtiyaç vardır. Bu bilgiyle birlikte öncelikli hedeflerin belirlenmesi ve bu hedefler doğrultusunda mücadele edilmesi gerek. Gelecek stratejileri ile ilgili hazırlıkların temellendirilmesi yapılacak mücadele için büyük önem taşımaktadır. Bu da bugünün görevlerini yarına bırakmamakla mümkündür. Aksi halde hiçbir plan ve belirlenen hedef hayalden öteye gitmeyecektir.
Geleceğin nasıl olması gerektiğini tasarlamadan önce şu soruların cevaplandırılması gerekecek: Geleceği inşa edecek bir eğitim nasıl verilecek? İslam’a mesafelerin konduğu bir zamanda tanıklık görevi nasıl yerine getirilecek?
Tüm bu sorular bugünün soruları olmakla birlikte yarının dünyasının istenilen yönde şekillenmesi için şimdiden cevaplanması gereken sorulardır. Bu soruların tam olarak cevaplandırılmaması halinde konuşulanlar hayalden, temenniden öteye gitmeyecek, hep kısa döngüler yaşanacak, yılgınlıklar baş gösterecektir. Geleceği şekillendirmek isteyenler, nasıl bir gelecek istediklerinin hayalini kurmakla yetinmeyip düşünce ve içerik geliştirmelidirler. Eldeki kaynakların fırsata yönlendirilmesi gerek.
Gelecek, kendiliğinden şekillenmez. Hangi kaynakların hangi noktalarda harekete geçirileceğinin önceden belirlenmesi gerek. Dünyadaki gelişmeleri sürekli olarak izlemek, bilgiye ve öğrenmeye tutkulu olmak gerek. Geleceği şekillendirmek isteyenlerin düşünceleriyle davranışları arasında bir uyumsuzluğun olmaması gerek. Tutarlılığın sağlanması ve güven verilebilmesi için düşünce-söylem-eylem birliği büyük önem taşımaktadır. Yine, geleceği şekillendirmek sorumluluk üstlenerek, inisiyatif alarak ve harekete geçerek gerçekleştirilebilir ancak. Her şeyden önce, geleceği şekillendirmek uzun soluklu bir odaklanmayı gerektirir. Tüm bunlar, içinde bulunulan anın iyi değerlendirilmesiyle mümkündür kuşkusuz.
Müslümanlar gelecekten ziyade yaşadıkları andan sorumludurlar. Onun için Müslümanların bulundukları âna odaklanması gerek. Çünkü zaman, içinde bulunulan andan ibarettir. İslam’ı, Rasulullah’ın ilk vahyi aldığı zamanki tazeliği, sadeliği ve sıcaklığı ile anlamaya ve yaşamaya çalışmak ve İslam’ın evrenselliğinin gereklerini yerine getirmek gerek. İnsanoğlu zaman içinde çıktığı ebed yolculuğunu “an”lardan geçerek sürdürmektedir. İlerde çok önemli günler bekliyor onu: Din günü. Yaşadıkları anı inşa edemeyenlerin din gününe bırakacakları bir şey yoktur. İslam, bir kuram ve geleceğe dair vaad olmaktan çok bugüne dair bir pratiktir. Bu pratiğe odaklanmak gerek. Bugün yapılanlar yarının yapılacaklarından daha önemlidir. Her şey bir başlangıca bağlı. O amaç için gerekli güç ve dinamizm Müslümanlarda vardır. Kimileri Müslümanların güçsüzlüğünden, edilgenliğinden söz etse de onların İslam coğrafyasındaki zalimlere karşı onurlu duruş ve direnişleri övgüye değerdir. Birçok Müslüman geçmişten aldığı derslerle geleceğe yönelik adımlar atmanın gayretindedir.
Geleceğin, geçmişin deneyimleri ve bugünün kazanımlarından oluşacağını bilmek gerek. Geçmiş dönemlerle irtibatı koparıp yeni adımlar atmaya kalkışmak beraberinde köksüzlüğü getirecektir kuşkusuz. Geçmişle gelecek arasındaki bağ inkâr edilemez. İçinde bulunulan zamana geçmişin üzerinden geçerek gelinmiştir; buradan da geleceğe doğru yol alınacaktır.
Çağın sorunlarına çözüm ararken geçmişin deneyimlerinden yararlanmak gerekir ama geçmişin çözüm şekillerini kalıp olarak alıp aynıyla bugünün sorunlarının çözümü için uyarlamaya çalışmak her zaman doğru sonuçlar vermez. Nitekim Rabbimiz, “Onlar, bir ümmetti, gelip geçti; onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir.” (Bakara, 134) buyurmaktadır. Dolayısıyla yalnızca geçmişin kalıplarıyla yetinmek, geçmişle övünmek ve ona takılıp kalmak yerine geleceğin dünyasını inşa etmek için bugünün teknolojisinden, biliminden, sosyolojisinden, felsefesinden de yararlanmak gerek.
Gelecek, hayal edilerek inşa edilecektir. Yalnızca hayal yetmez elbet; herkesin kendi güç ve imkânına, bilgi ve birikimine göre katkıda bulunması gerekir. Bu birikim ve felsefi derinliğin oluşması Kur’an’la olan yakınlığa da bağlıdır. Müslümana düşen, Kur’an’da belirlenen toplumsal dönüşüm yasalarını ve sünnetullahı anlamak ve sürekli kendini yenilemektir. “Bir kavim (toplum) kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah ona nimet olarak bağışladığını değiştirici değildir.” (Enfal, 53) Söz konusu yenilenme için evrensel ilkeleriyle en doğru istikameti gösteren Kur’an ve sünnettir kuşkusuz.
Bir İslam toplumuna ulaşmak öncelikli hedeftir. Allah’ın hoşnut olacağı bir toplum modeli ortaya çıkmadıkça bir İslam medeniyetinden söz edilemez. İslam’ın merkezinde tevhid, adalet ve ahlâk yer almaktadır. Şu halde kültürden siyasete, ekonomiden aile hayatına kadar ne varsa tamamının tevhid, adalet ve ahlâka uygun şekle evirilmesi gerek. İlerde nelerin olacağını en iyi bilen Rabbimizdir. Önemli olan Müslümanların üzerlerine düşen görevleri yapması, yarınların bugünden daha iyi olabileceği umuduyla bugününü dolu dolu geçirmesidir. Gelecek için umut ve heyecan taşıyanların tarihleri de var demektir. Yeni bir öze dönüşle mümkündür her şey. Hiçbir çaba önemsiz değildir ve en büyük kazanımlar hesaba alınmayan küçük çabalar sonucunda elde edilmektedir.
Muhtemel geleceğin nasıl olacağının cevabı bugünkü mücadelelerin içinde saklıdır. Çünkü gelecek bugünkü çabalara göre şekillenecektir. Bugünün Müslümanları gelecekteki insanların kurtuluşu için umut olabilir. Yeter ki samimi bir şekilde uğraş verilsin. Allah insana bilmediklerini de öğretecektir o takdirde. Geleceğe ferasetle bakmayı da, hikmeti de… “Kime dilerse hikmeti ona verir; kuşkusuz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir.” (Bakara, 269) Medine modelinin ortaya çıkışı Rasulullah ve sahabenin Mekke dönemindeki mücadelelerinin bir sonucudur. “Ey iman edenler, eğer siz Allah’a (Allah adına İslam’a ve Müslümanlara) yardım ederseniz O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır.” (Muhammed, 7) Canlı, üretken, kendini sürekli yenileyen, dünyayı ve hayatı yönlendiren, geleceği tasarlayan dinamik bir yapılanmaya ihtiyaç var. Çünkü dünya, yeni bir döneme girildiğinin işaretlerini vermektedir. Bütün gelişmeler dünyanın yeni bir yol aramaya başladığını göstermektedir. Eğer Müslümanlar yarının dünyasını inşa etmek için bugünden üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirirse insanlık İslam’la yeniden kucaklaşacaktır. Bu da hedef belirleyici, ufuk açıcı ve sonuç odaklı düşüncelerin üretilmesi ile mümkündür.
Yazar
1964 yılında Malatya’da doğdu. İlkokul ve ortaokul öğrenimini Doğanşehir’de tamamladı. Lise öğreniminin ilk iki yılını Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nde, son yılını ise Doğanşehir Lisesi’nde okudu.
Bir süre Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenim gördü. Daha sonra Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Yüksekokulu ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Farklı şehirlerde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra serbest avukat olarak çalıştı ve bu görevden emekli oldu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Yayımlanmış eserleri arasında; Yansımalar, Yöneliş, Kimlik Dönüşümü, Görebildiklerim, Çağın İzleri, Bulanmadan Akmak ve şiir kitabı Süheyl Yıldızı bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
İslam “Savaşçı” Bir Stratejiyle Mi Gelişti ?
-İslam’da “Sözleşme Kültürü”nü Yeniden Düşünmek- İslam’ın savaş ortamlarında mı yoksa barış ortamlarında mı daha çok gelişme imkânı bulduğu ya da hangi ortamın İslam için daha uygun olduğu şeklinde bir soru sorduğumuzda, bu sorunun, İslam’la ilgili hem günümüz çağdaş dünya hem de tarihsel süreç açısından önemli konu başlıkları içerdiğini görürüz. Bu sorunun temelinde, aslında dinlerin çatışma …
İçtihad Yanılma Hürriyeti
Evvela şunu bilmelidir ki her mümin potansiyel anlamda önündeki, elindeki, zihnindeki, karşılaştığı bütün hususlarda sıradan, alelade bir tepki vererek geçiştirici bir tavır gösterirse bu tutumundan ötürü mesul olacağını bilir, bilmelidir. Müminin cahil sıfatı yoktur. Bu bakımdan o; çaba göstermek, bütün gücünü kullanmak, hak ve hakikat uğruna ısrarlı olmak ve zahmet çekmeyi göze almakla mükelleftir
Yanlış İnsan Tasavvurunun İfşası: Batı, Self-Sosyal Öjenizm ve Gazze
Tarihin hiçbir aşamasında tek bir hakikat iddiası mutlak egemen olmamış; insanlar, toplumlar, devletler ve medeniyetler arası mücadele ve savaş mutlak anlamda son bulmamıştır. Varlık âleminde herşey zıddıyla kaim olmuştur. Gündüzün hikmeti gecede, imanın küfürde, sıcağın soğukta, bilginin cehalette saklıdır. İçtimai yaşamda da bu kural tarih boyunca geçerli olmuş, “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan çıkar.” vecizesiyle izah edilmiştir.
Sağlığın Manipülasyonu: İyileşmeye Çalışmak Nasıl Kötüleştirir?
Sağlığın en temel manipülasyonu herkesin bir şekilde hasta olduğu ya da hasta olmaya çok müsait olduğunu vurgulamak üzerine kuruludur. Burada gerçek acılardan çok, bilimsel verilere dayandırılmış sentetik semptomlar söz konusudur. Nitekim bilimin kendisi olanca çelişki ve muğlaklığına rağmen mutlaklaştırılıyor.
Modernizm ve Postmodernizm – Farklılaşan Şiddet Görünümlerinin Zemini –
Modernizm ve postmodernizm kavramlarına dönük yapılmış tanımlamalar çoğunlukla dönemsel özellik ve pratik yaşam biçimlerinden, ele alınan disiplinin belirlemiş olduğu paradigmadan hareketle ortaya koyulmakta ve bu şekilde ele alınan kavramın tanımlamasına yönelik oldukça farklı ve geniş bir tanımlar yelpazesi ile karşı karşıya kalınmaktadır. Çalışmamızın ilgili olduğu konu, kavramların felsefi boyutuyla ilişkili olduğu için önceliğimiz kavramın ilgili anlam sahasına dönük tanımları ve felsefe sözlüklerinin yer verdiği tanımlamalar olacaktır.