İnsanın davranışını, karakterini, başarısını, kısaca hayatının tamamını etkileyen en temel iki unsurdan biri doğuştan gelen yetenekleri, diğeri de eğitimle sonradan kazandıklarıdır. Bilgi ve yetenek bir güçtür ve bu güç doğruya, iyiye eğitimle yönlendirilebilir ancak. Genel anlamıyla eğitim insan hayatındaki farklı disiplinleri bir düzene sokan, hayat boyu kalıcı davranış değişikliklerine neden olan işlevsel bir süreçtir.
Kant’a göre, insanda doğuştan gelen yetenekler eğitimle gelişirler; yani, insan ancak eğitim sayesinde insan olacağından, insanları mükemmellik özelliğine ulaştırmak eğitimin yüklendiği görev olmalıdır. Spencer’e göre, insan, eğitimin sonunda çok iyi hayat koşullarını elde edebilmelidir. Emile Durkheim eğitimi tanımlarken, “Doğanın, sosyal kurumların ve diğer insanların zekâmız veya irademiz üzerinde uygulamaya muktedir oldukları etkilerdir.” der.
Şu sorular akla gelebilir: Önemli olan nedir? Para kazanmak mı, şöhret olmak mı, bilgi edinmek mi, kariyer mi? Eğitimden beklenen nedir? Bir etiket sahibi olmak eğitimin hedefleri arasında olabilir mi? İnsan niçin eğitilir? Diploma sahibi olmak yeterli midir?
İnsanın yaşadığı hayatın anlamını kavraması, olup bitenlerin farkına varması eğitimle mümkündür ancak. Hayatı başkalarıyla sürekli mücadele gerektiren acımasız bir yarış olarak görenler eğitimi de bu yarışı önde götürmek adına bir araç olarak görürler. Çıkarların temini, hırsların tatmini veya zaman geçirmeye yönelik hobiler için yapılan eğitim ne bireyi ne de toplumu doğru ufuklara taşır. Eğitimin amacı mutlu, başarılı, özgüven sahibi, etrafına yararlı, kendisiyle barışık, verimli, üretken, inançlı ve ahlâklı bireyler yetiştirmek olmadığı takdirde sağlıklı bireylere ve topluma ulaşmak mümkün değildir.
Eğitim insanın aklını, gönlünü doyurabilecek bir değerler sistemine, kültürel temellere dayanıyorsa güzeldir. Aksi halde verilecek bir diploma hiçbir zaman eğitimden kaynaklanan açıkları kapatmaya yetmez. Yalnızca diploma sahibi olmak her şeyin halledildiği anlamına gelmez. Çocuğun mutlaka bir üniversite okuyup bir diplomasının olması gerektiği yönündeki düşünceler onu belki de hayatı boyunca yeteneğinin dışındaki işlerin peşinden koşturacak; başarısızlığa, mutsuzluğa sürükleyecektir. İnsanı bir eşya veya alet gibi kategorize etmek doğru değildir. Çünkü insan hem kompleks hem de değişken bir varlıktır. Her insanın zekâsı, yetenekleri başka insanlardan farklıdır. Yeteneksiz insan yoktur. Her insanın farklı yetenekleri vardır. Herkesin her şeyi yapması beklenemez. İnsanın bu özelliği çoklu zekâ kuramlarıyla açıklanır. Bireysel ayrıcalıkların gözetilmesi gerek. Bireysel ayrıcalıkları gözeten en önemli yöntem; bireylerin toplu halde değil, birer birer eğitimidir.
Eğitim tüm toplum kesimlerini kapsayan sistematik bir süreç haline getirilmiş, ama bu süreç aynı zamanda insan aklının araçsallaştırıldığı, bilginin küresel kapitalizmin sömürü ve kârının hizmetine sunulduğu bir süreç olarak gelişmiştir. Bu nedenle eğitimin bütün süreçlerini piyasanın istekleri doğrultusunda biçimlendiren liberal politikalara karşı farklı alternatiflerin ileri sürülmesi gerektiği açıktır. Bu yön dikkate alınarak her şeyden önce eğitim aracılığıyla verilen bilginin doğru olup olmadığının saptanması gerek.
Bilginin doğru olup olmadığı nasıl saptanacak? Müslüman zihni hangi bilgi ile inşa edilecek? Müslümanca bakış nasıl kazanılacak?
Müslümanca bakışın yolu sahih bilgiden geçer. Sahih bilgi ise vahiyle örtüşen bilgidir. Ahlâkî olan bilgi de bu bilgidir zaten. Pozitivist bilgi kendini ahlâktan soyutlamıştır. Bu bilginin terbiye ile de bir ilgisi yoktur, çünkü tarafsız bir bilgi değildir.
İslam’a göre talim, Kur’an’ın belirleyiciliğinde öğretmek, yetiştirmek, alıştırmak, bilgi kazandırmaktır. Terbiye, en güzel örnekliğe sahip olan Rasulullah’ın izlediği yoldan giderek Allah’a kulluğun hakikatini keşfettirme ameliyesidir. Zekâ ve düşünce terbiyesi, ruh terbiyesi, irade terbiyesi, konuşma terbiyesi… Konuya bu noktadan bakarak pozitivist bilgiyi sorgulamak ve bu bilginin aktarımında yöntem değişikliğine gitmek gerek. Bu da ancak bilginin İslamileştirilmesi ile mümkündür. İsmail Raci Faruki’ye göre, Müslüman bilginlerin yüzeysel ve zararlı eğitim düzenleme yöntemlerinden vazgeçmelerinin tam zamanıdır ve onlar için eğitimde yapılacak düzenleme çağdaş bilginin İslamileştirilmesidir. “Bu görev, zamanlarının ilmini hazmetmiş ve sonraki nesillere İslami kültür ve medeniyet mirası bırakmış atalarımızın yüklendiğinin aynı, ama hacimce ondan daha büyük bir görevdir.” diyerek güçlü bir çağrıda bulunmaktadır Faruki. Bu çağrı parçacı eğitim anlayışıyla yapılan bir çağrı değildir elbet.
Post-modern dünya harici bilgiyi özgürlüğün ihlali olarak görmektedir. Bu nedenle de “parçacı eğitim” anlayışıyla bireyler, toplumlar eğitilmeye çalışılmaktadır. Oysa eğitim hayat boyu devam eden bir süreçtir. Eğitimin hiçbir dönemi insanın yaşadığı süreçlerin dışında gerçekleşmez.
Eğitimin maddi-manevi, çocuk-genç, kadın-erkek eğitimi şeklinde indirgemeye tabi tutulması da doğru değildir. Yine, salt çocuğu ya da salt kadını önceleyen, toplumun ve ailenin bütünü üzerine genel bir söylemi olmayan çabalardan doğru sonuçlar elde etmek mümkün değildir. Hayattan kopuk bir eğitim çalışması yetmezmiş gibi bir de parçacı eğitim anlayışı… Hiçbir ayrıma gidilmeden tüm kesimlerin eğitimi için planlama yapmak gerek. Hayatın yalnızca bir döneminde veya yalnızca okullarda, kurumlarda alınan bilgi eğitim için yeterli olmaz. Eğitimde süreklilik ve değişen koşullara göre yenilenmek de ayrıca büyük önem taşır.
Kimileri Piaget’in soyut işlemler dönemi olarak tarif ettiği dönemde din eğitiminin verilmemesi gerektiğini, din eğitiminin ergenlik çağıyla beraber verilmesi gerektiğini ileri sürerler ve bunu kişilerin kendi dini tercihlerini özgürce belirlemeleri açısından önemli görürler. Bilimsel, nesnel bakış bunu gerektiriyormuş güya.
Eğitimde insanın, toplumun inanç ve felsefi tercihlerinin bir yana bırakılarak bilimsel, nesnel, evrensel bakış açısı iddiasında bulunmak yalnızca bir aldatmacadan ibarettir.
“Nereden geldim, niçin buradayım ve nereye gidiyorum?” şeklindeki temel varoluşsal sorular doğru dürüst cevaplanmadığı sürece bir eğitim felsefesinden söz etmek mümkün mü? Fıtrat boşluk kabul etmez ve her çocuk doğduğu, yaşadığı kültürel ortamda ergenlik çağına kadar hayata bakışının, dinî tercihlerinin temelini almış olacaktır. Çocuk ilk ve asıl eğitimini aile ortamından ve onu izleyen yakın çevresinden, sokağından, mahallesinden alır. Okul öncesi döneme denk gelen Piaget’in, işlem öncesi olarak adlandırdığı dönemde çocuğun bilişsel düzeyine uygun olarak verilen bir İslami eğitim oldukça önemlidir. Bu dönemdeki yaşantılar, izlenimler geleceğin şekillenmesine katkıda bulunacaktır. Özellikle bilinçaltı uyarılara açık olunan bu dönemde verilenler, çocuğun kişiliğinin gelişmesinde son derece etkili olacaktır. Ailelerin bu konuda büyük sorumluluğu vardır. Eğitim ve öğretim yalnızca okulla sınırlı bir etkinlik de değildir. Camilerde, kütüphanelerde, kitabevlerinde, çay ocaklarında… Yeter ki eğitim-öğretim için uygun ortam olsun. Okulda eğitim yalnızca örgün eğitimin bir türüdür. Yine, insan doğumundan ölümüne kadar eğitim-öğretim etkinliğinin içindedir; dolayısıyla eğitimin yaşı yoktur. O kadar ki her yaşın, her gelişim evresinin kendine özgü bazı özellikleri vardır. Bir Müslüman’ın hayatı Rabbinin terbiyesinde “Beşikten mezara kadar talim” üzere kuruludur. Bu, yoğun ve programlı bir eğitimi gerektirir.
“Her doğan çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Sonra anne-babası onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar.” (Buhârî) diyor, Rasulullah. İslam insan fıtratının korunmasına önem vermektedir ve zaten her insan Müslüman olmaya meyilli olarak yaratılmıştır. Eğitim yalnızca çocuğa yeni bilgiler yüklemek değil, aynı zamanda onun fıtratını korumaya yönelik tedbirler almaktır. İslam’ın öngördüğü eğitim modelinde fıtrata aykırılık görülmez.
Her eğitim sistemi kendi insan tipini var etmeyi amaçladığı için zihinsel, düşünsel olarak kendi normlarına, kendi hayat felsefelerine, kendi arzularına uygun nesiller yetiştirmek ister. Dünyanın bugünkü durumunu değerlendirirken hâkim ideolojilerin nasıl bir insan ve toplum modeli oluşturmak istediklerinin hesaba katılması gerek.
İnsanlığın içinde bulunduğu ahlâk krizi, zulüm ve vahşet büyük oranda vahiyden kopuk eğitim sistemlerinin bir sonucudur. Zira vahyin evrensel aydınlığından uzaklaşan insanlar seküler hayatın karanlıklarına mahkûm olmuştur. Onlar hayatı ve olayları doğru okuyamadıkları için onların algıları, ufukları kuşatıcı ve evrensel değildir. Yolunu bulamayanların yol gösterebilmesi mümkün mü?
İslam’ın ilk emri “Oku!” dur ve bu okuma nedensiz, başıboş bir okuma değildir. İsyan, algınlık, tekebbür ve tahakküm okuması değildir bu okuma. Çok yönlüdür çünkü bu okuma. Bu okuma varlık âlemini, insanı ve hayatı aslından koparmadan okumadır. Bu okuma vahyi okumadır çünkü. Beraberinde tefekkürü getiren okumadır bu. Vahiyden alınan bilgi ile hayatın tamamı inşa edilir; insan ve toplum bu şekilde değişir, dönüşür çünkü. Bunun adıdır zaten eğitim.
İslam, insanı ilk andan son ana kadar canlı ve dinamik tutmayı, tabiatına uygun eğitmeyi, terbiye etmeyi, yönlendirmeyi ve dönüştürmeyi hedefler. İslam’da eğitimin amacı aklını ve ruhunu yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim etmiş özgür insanlar yetiştirmektir. İslam kula kulluğu değil, Allah’a kulluğu esas alan bir amacın peşindedir. Bu amaç soyludur, yücedir, özgündür ve şahsiyet yüklüdür.
İslam, her şeyde olduğu gibi eğitimde de tevhid eksenli düşünür. İslam’a göre tevhide uymayan her düşünce ve hayat tarzı cahilîdir, kabul edilemez. Cahiliyeyi salt bilgisizlik olarak değerlendirmek doğru değildir. Görünürde yığınla bilgi ve kültür birikimi olsa da mutlak bilgiden, ezelî ve ebedî olandan, tek hakikatten uzaklaşıldığı için o bilgiler, kültürler bir değer ifade etmez. Hele cahiliyenin bilgisinin, kültürünün hâkim olduğu bir toplumun ahlâkîliğinden hiç söz edilemez.
Eğitim sistemleri vahiyden kopuk bir dünya oluşturmaya çalıştığı sürece insanlık da ahlâkîlikten uzak kalacaktır hep. Eğitim ve ahlâk birlikte anılır ve etle kemik gibi iç içedir. Bunlardan biri terk edilince diğeri de anlamsızlaşır.
Ahlâkî ilkelerden her gün biraz daha uzaklaşan dünyanın yeni ve köklü sorunlarla karşılaşması kaçınılmazdır. Savaşlar, yoksulluk, insan ticareti, salgın hastalıklar, küresel ısınma, uyuşturucu sınır tanımıyor artık. Kurumlar, devletler bazı çabalarda bulunsalar da sorunların kökenine inilemediği ve her şey seküler bakış açısıyla değerlendirildiği için bu sorunları çözmek mümkün değildir. Temel sorun teknik düzeyde yapılan yanlışlar veya bir yönetim sorunu değil. Temel sorun sekülerizmden beslenen eğitim ve ahlâk sorunudur. Daha fazla üretim, daha fazla ekonomik büyüme sonuçta çok da fazla yarar getirmemiştir insanlığa.
Seküler anlayışın hâkim olduğu eğitim sistemlerinin ahlâk üzerindeki olumsuz etkileri sanıldığından çok fazladır. Ahlâk metafizik temellerinden koparılmış ve tamamen insan merkezli ve seküler bir çerçevede yeniden tanımlanmıştır. Ahlâkî değerlerin içi boşalmakta ve bu değerler işlevsiz hale gelmektedir. Savaşların, kitle imha silahlarının, eğlence kültürünün, sınır tanımayan pazarların, bireylerin, toplumların hayatlarını derinden etkilediği hemen herkes tarafından bilinmektedir. Dünyadaki yeraltı ve yerüstü kaynaklarının büyük bir kısmı bunlara ayrılmaktadır. Öyle ki savaş için ayrılan kaynaklar barış için ayrılan kaynaklardan oldukça fazladır.
Seküler anlayışın hâkim olduğu eğitim sistemlerinde insanların hırçınlaştıkları, kimseye güven duymadıkları, kendi çıkarlarının peşinde koştukları dikkatten kaçmamaktadır. Bu eğitimle birlikte küçük yaşlarda başlayan acımasız bir rekabet ve sınırsız kazanma güdüsü, çıkarı ve kişisel başarıyı tüm değerlerin önüne koymaktadır neredeyse. Dostluk, merhamet, hoşgörü, anlayış, nezaket, vefa gibi ahlâkî değerler bireysel başarıyı engelleyen lüks hasletler gibi görülmektedir.
Bireysel akılcılık, seküler ahlâk ve ilerlemeci hümanizm üzerine kurulu bir dünya tasavvurundan bu sonuçların çıkması kaçınılmazdır. Eğitim sistemi, popüler kültür ve kalkınma modelleri, olup bitenlerin analiz edilmesine neredeyse imkân vermemektedir. İnsanlığın geleceğinin geçmişinden her zaman daha iyi olacağının iddiasındadır bu eğitim sistemini savunanlar. Sürekli ilerleme, büyüme, gelişme adına ödenen bedeller bir türlü hesaba katılmamaktadır. Oysa ekonomik ve teknolojik olarak geçmiş toplumlara nazaran çok daha iyi bir noktada olan dünya küresel sorunlara çözüm bulma konusunda tamamen acziyet içerisindedir. Kur’an’la eğitilmeyen insanların, toplumların küresel sorunlara çözüm üretmesi mümkün mü?
Kur’an’la eğitilen insan kişilik kazanmış insandır. Bu kişiliğin en açık özelliklerinden biri merhametli olmaktır. Merhamet, insanı kendisine ve etrafında bulunan her şeye şefkatli davranmaya sevk eder.
Kur’an’la eğitilen insan adil insandır. Kimseye zulmetmez, herkese hak ettiğini verir. Ayrımcılığı, tarafgirliği değil adaleti üstün tutar.
Kur’an’la eğitilen insan ilim ve irfan sahibi insandır. O, ilmini kötülüğün değil, iyiliğin yücelmesi için kullanır. Çünkü onun ilmi yıkıcı değil, yapıcıdır. Onun ilmi dünyada da ahirette de iyiliklerin, güzelliklerin oluşması için bir vesiledir. Hep derunî bir yanı vardır onun. İlmi, irfandan ayırmaz o. Sığ ve yüzeysel düşünmez; irfan ve hikmet yüklüdür onun sözleri, davranışları.
Kur’an’la eğitilen insan sevgi dolu insandır. O, yaratılan her şeye ibretle bakar, saygıya layık görür, onları sever. Sevginin olduğu yerde öfkenin, kıskançlığın, kinin, kibrin boy göstermesi mümkün mü?
Kur’an’la eğitilen insan özgür ve özgün kişilik sahibidir. O, yalnızca kendini var eden Allah’a kulluk eder, aklını ve vicdanını başkalarına teslim etmez, fıtratını korumaya çalışır.
Peki, insan Kur’an’la nasıl eğitilecek? Eğitim okullarda, tek tip ve zorunlu ise ne yapmak gerek?
Kimileri, tek tipçi hiçbir eğitim kurumunun erdemli, sorumluluğunu bilen, araştıran, sorgulayan bireylerin yetişmesi için uygun yerler olmadığını, özellikle tek tipçi pozitivist eğitimle kimlik ve değerler alanında büyük erozyonların yaşandığını ileri sürerler. Onlara göre, ideolojik bağımlılık ve taassup eğitim kurumlarında görev yapan eğitimcilerin yeni düşünceler üretmelerine, bilimsel atılımlar yapmalarına engeldir. Bu eğitimcilerin yetiştirdiği öğrencilerin niteliksiz, hedefsiz, düzeysiz olmaları muhtemeldir. Alternatif modellerin devreye girmesi gerektiğini, okulların istenileni veremediğini, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in, “Biz yüzyıllar boyunca meydana gelen medreselerimizi kapatarak yeni okullar açmak yerine bunların müfredatlarını geliştirerek devam etseydik bugün dünyadaki gelişmişliği yakalar, bin yıllık üniversitelerimizden, eğitim kurumlarımızdan bahsederdik.” şeklindeki düşüncelerinin doğru olduğunu belirtenler de var.
Kimileri, nasıl bir eğitim almaları gerektiğini belirleme yetkisinin yalnızca ailelerde olması gerektiğini savunarak eğitimin amaçlarının, yöntem ve tekniklerinin, müfredatının ailelere bırakılması gerektiğini söylerler. Bunlara göre bu şekilde ancak fıtrata yönelik baskılar kalkacak, kişilikleri öğütmeye yönelik dayatmalar son bulacak ve özgür ortam sağlanacağı için insan kendine ve Rabbine yabancılaşmaktan kurtulacak, imtihan dünyasında kendini özgürce gerçekleştirebilecektir. Müslüman aileler fıtratı koruyucu ortamı hazırlayarak çocuklarına sahih bilgiyi ulaştırır ve çocuklar bu bilgiler ışığında yol ve yöntem belirleyebilme, tefekkür edebilme, tercihte bulunabilme, karar verebilme, sorgulayabilme, itiraz edebilme, öneri getirebilme, üretebilme ve kendini özgürce gerçekleştirebilme yeteneklerini kazanırlar onlara göre.
Kimileri, temel dersleri almanın yanında çok geniş bir seçmeli alanın olması gerektiğini ileri sürer, okul-aile meclislerinin program hazırlamasının ve o program dâhilinde derslerin okutulmasının daha yararlı olacağını söylerler. Bu şekilde bir özgürlük alanının tanınmasıyla eğitimin kalitesinin de artacağını belirtirler.
Bu eğitim modeliyle yalnızca öğrenciler değil ailelerinin de biçimlendirilmek ve tek tipleştirilmek istendiğini; bireye, aileye ve topluma özgüven yitimi aşılandığını söyleyenler de yok değil.
İslam, bütün insanların eğitimini önemser, onları muttaki hale getirmek ister. Eski Çin’de eğitim yalnızca yönetici sınıflar içindi. Eski Grekler’de de. Başkalarının eğitimiyle ilgilenilmezdi. Eğitim-öğretim, modern ulus devletlerle birlikte genel ve zorunlu hale gelmiştir. Tarihin önceki dönemlerinde eğitim esas itibariyle aileler, hayır kurumları ve dini organizasyonlar tarafından yerine getiriliyordu. Konfüçyüsçü gelenekte aile iyi olursa toplum da iyi olur anlayışı hâkimdi. Rönesans’tan sonra ise düzen iyi olursa aile de iyi olur anlayışı gelişmeye başlamıştır. Bu anlayış, eğitimi devletlerin görevleri arasında görmüştür. Fransız Devrimi’nden sonra eğitim devletin temel görevlerinden biri olarak kabul edilmiş, 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde her insanın eğitim hakkının olduğu belirtilmiş, Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde ise her çocuğun parasız, temel eğitim hakkının bulunduğu vurgulanmıştır.
Modern zamanlarda ulusal devletler eğitimi merkezileştirmiş, homojen bir ulus oluşturmak yoluna gitmiştir. Bu amaca en iyi hizmet edebilecek araç ise zorunlu eğitime dayalı merkezi okul sistemiydi.
Bu modelle alternatiflerin önü kapanmış, ailelerin tercih imkânları kalmamıştır. Bu nedenle bazı kesimler müfredatını, ders yoğunluğunu kendilerinin belirleyebileceği özel eğitim kurumlarına izin verilmesi gerektiğini ileri sürerler.
Eğitimin küreselleşip zorunluluk haline gelmesi, teknolojinin gelişmesi, bilgiye ulaşmanın kolaylaşması ile birlikte insan özgürlüğünü yitirmiş, nesneleşmiş, sıradanlaşmış, küresel bir tüketici haline dönüşmüştür. En ilginç olanı ise insanın bu durumu içselleştirip normal bir durum gibi görmesidir belki de.
ABD’de 30 yıl sınıf öğretmenliği ve müfettişlik yapmış olan John Taylor Gatto, “Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı” adlı kitabında Amerikan okul sistemine Hitler’in tek tip okulları benzetmesini yapmakta ve okulun bireysel hayatları tek tip hale getirdiğini ileri sürmektedir. Yazar, okuldan kaçanların hayatta başarılı olduklarına örnekler vererek, okul yerine “Açık kaynak öğrenme”yi önermektedir. Evde eğitimi öne çıkaran bir yazar… Kitapta, kişilerin potansiyelinin bireysel eğitimle ancak ortaya çıkabileceği savunulmakta ve zorunlu eğitimin bir tuzak olduğu belirtilmektedir.
Tüm eğitim sistemlerinde üç konuda yoğun tartışmalar yaşanır: Birincisi, “Eğitimin amacı nedir, ne olmalıdır?”; ikincisi, “Müfredat nasıl olmalıdır?”; üçüncüsü ise “Hangi yöntem ve tekniklerden yararlanmak gerekir?” Bu soruları cevaplarken çocukların yeteneklerinin göz önünde bulundurulması, ihtiyaçların dikkate alınması elbette gerekir ama bütün bunları sistemin hedeflerinin dışında tartışmak pek yarar sağlamaz.
Öğrencilere verilmesi gereken bilgi, davranış kalıpları, dil kodları ülkelerin siyasal tercihlerine göre belirlenmektedir. Bu yön dikkate alınmadığı takdirde eğitime yalnızca pedagojik açıdan bakılacak ve sorunlara çözüm üretmek zorlaşacaktır. Eğitimi kalkınmanın ve refahın aracı kabul edenler genellikle tüm sorunların altında eğitim hizmetlerindeki yetersizliğin yattığını sanırlar. Bu nedenle de eğitim ortamlarının donanımsızlığı tartışılır ama asıl tartışılması gereken eğitim sistemi tartışmanın dışında tutulur hep. Sokak çocukları, hırsızlar, uyuşturucu ve alkol bağımlıları için tedavi ve rehabilitasyon yöntemleri araştırılır ama bunları bu yaşam koşullarına sürükleyen eğitim sistemine hiç dokunulmaz nedense.
Peki, herhangi bir eğitim sistemi çeşitli ekleme ve çıkarmalarla istenilen şekle, örneğin vahye uygun hale getirilemez mi? sorusu sorulabilir.
Eski Yunan ve Roma şehirlerinde iktidarlar insanları eğitim yoluyla siyasal otoritenin isteği doğrultusunda yönlendirmiş ve giderek iktidara inanmanın yolu açılmıştır. Ortaçağda, özellikle Batı dünyasında, din siyasal bir araç haline getirilmiş, toplumlar eğitim yoluyla koşullandırılmıştır. Avrupa’nın hemen her yerinde dini otoritenin sınırlandırılmasının, hatta yok edilmesinin çareleri aranmış ve bu yolda Rönesans ve Reform hareketleri gerçekleşmiştir. 19. yüzyıl ile birlikte seküler anlayış ön plana çıkmıştır. O dönemden beri totaliter yönetimler, tıpkı orta çağda olduğu gibi, eğitim aygıtını kullanarak kendi ideolojilerini halka empoze etme yolunu tutmuşlardır. Öyle ki sosyal ve pozitif bilimler bile mevcut siyasal ve ideolojik yapıya göre düzenlenmiştir. Evrim teorisi, güneş-dil teorisi, üstün ırk teorileri, tarih tezleri… 20. yüzyıl bu tür örneklerde doludur. Böylece din kaynaklı düşünce ve kurumlar bazı yozlaşmalar gerekçe gösterilerek tamamen dışlanmıştır.
Her sistem kendi insan modelini oluşturabilmek için kendine özgü bir eğitim sistemini benimser. Bu sistemle açık ve saklı hedefler belirlenir ve gelecek nesiller belirlenen yöntemler, teknikler, hedefler, araç-gereçler doğrultusunda biçimlendirilmeye çalışılır. Böylece yeni nesillerde “Biz” bilinci ve ortak bir “Kimlik” oluşturulmak istenir. Eğitim yoluyla bireylere belirli bir dünya görüşü aktarılır, onlarda istenilen davranış biçimi oluşturulmaya çalışılır. Her sistem kendini koruyacak önlemleri önceden aldığı için sisteme eklemeler, çıkarmalar yapılsa da o sistemin özü bu eklemelerden, çıkarmalardan pek etkilenmez. Bu nedenle vahiyden kopuk eğitim sistemlerinin geliştirilerek daha iyi hale getirilmesi o sistemlerin doğası gereği mümkün değildir.
Modern dünyanın pek çok ülkesinde ev okulu uygulaması var. ABD, İngiltere, Fransa, Hollanda, Portekiz gibi birçok ülkede ev okuluna, yani, uzaktan eğitime izin verilmektedir. Türkiye’deki açık öğretim uygulamasının eğitimin tüm kademelerini içine alacak şekilde geliştirilebileceğini, ailelerin çocuklarını bu şekilde eğitebileceğini söyleyenler var. Eğitim özgürlüğü de bunu gerektirmektedir.
Eğitim özgürlüğü öğretmen ve öğrencilerin kısıtlamalara, engellemelere maruz kalmadan dilediği gibi bilgi edinme, araştırma yapma ve elde edilen sonuçları ortaya koyabilme özgürlüğüdür. Özgür düşünceye sahip, eşrefi mahlûkat olduğunun bilincinde, kula kulluk etmeyecek kişilikte ve düşüncelerini tartışacak yüreklilikte, kendisiyle barışık insanların yetiştirilmesi için ailelere kendi çocuklarını zorunlu bir eğitime tabi olmadan dilediği şekilde eğitimini verme hakkının tanınması İslamî eğitim açısından önemlidir.
Kentleşme ile birlikte eğitimle ilgili sorunlar daha da artmıştır. Aileler İslamî değerleri çocuklarına vermekte zorlanmaktadır. Çocuklar kentin değerleriyle iç içedir artık.
Evlerde eğitim imkânlarının tanınmasıyla yani yaygın eğitimle birçok sıkıntının önüne geçilebilir. “Ben dindarlığı annemden aldım.” diyor, Aliya İzzetbegoviç. Evde eğitimle aileler çocuklarını vahyî eğitim anlayışına uygun yetiştirebilirler.
Ailelerin kendi çocuklarını, kendi evlerinde İslam’a uygun şekilde eğitmeleri için fazla engel yoktur. Var olan engeller, zorluklar aşılamaz değildir. İslamî bir eğitim sisteminin olmaması ebeveynlerin çocuklarını İslam’a göre eğitmemelerinin bahanesi olamaz. Çevresel etkilerden tamamen kurtulmak mümkün olmasa da ebeveynlerin evlerini okula dönüştürmeleriyle alınacak mesafe hiç de az olmayacaktır. Her ev okul, her anne-baba öğretmen, her çocuk işlenmesi gereken bir cevherdir. Bilinçli hiçbir anne-baba kendi cevherlerinin işlenmesini başkasına devredemez. Fedakârlık gerekecek elbet. Bir irade terbiyesi ile… Bilinçli adım atılarak… Düşünerek… Zihinsel egzersizler yaparak… Açık oturumlar, tartışmalar… İslamî eğitim için kollar sıvansın yeter ki.
İslamî eğitim, fıtrata uygun eğitimdir. Eğitilen merkez konumundadır. Eğitim tek yönlü değildir. İslamî eğitimin en önemli özelliği Rabbanî olmasıdır. İslamî eğitimin hedefi insanı dünya ve ahirette en iyi, en yararlı, en hayırlı ve en güzel olana ulaştırmak, salih insan yetiştirmektir. Eğitimin yöntemini de, müfredatını da Kur’an ve sünnet belirler İslam’a göre.
Her şey nasıl bir insan modelinin inşa edilmesi gerektiğinde yatmaktadır. İnancından, kültüründen, tarihinden, medeniyetinden yüz çeviren değil, aksine tüm bunlardan esinlenen, güç alan nesiller yetiştiren bir eğitim… Yalnızca diploma vermek için değil hakkı ve hakikati bulmak için ortam hazırlayan bir eğitim… Tevhidi, vahdeti, adaleti önceleyen bir eğitim… Bütün insanlığa güven, huzur ve refah dağıtacak insanların yetiştirilmesinin hedeflendiği bir eğitim… Tüketim çılgınlığından, tembellikten uzaklaştırıp şükreden insanların hedeflendiği… Zamanı ve mekânı göz ardı etmeyen… Kendine güvenen, kendini bilen ve tanıyan fertlerin yetişmesinin yolarını arayan… Çevresindeki eşya ve olaylarla uyumlu ilişki kurabilen; hikmeti, edebi, meziyeti, zarafeti, nezaketi, vakarı, dirayeti, erdemi, metaneti, vefayı, hasleti önceleyen insanlardan müteşekkil bir toplum inşa etmek isteyen…
1964 yılında Malatya’da doğdu. İlkokul ve ortaokul öğrenimini Doğanşehir’de tamamladı. Lise öğreniminin ilk iki yılını Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nde, son yılını ise Doğanşehir Lisesi’nde okudu.
Bir süre Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenim gördü. Daha sonra Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Yüksekokulu ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Farklı şehirlerde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra serbest avukat olarak çalıştı ve bu görevden emekli oldu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Yayımlanmış eserleri arasında; Yansımalar, Yöneliş, Kimlik Dönüşümü, Görebildiklerim, Çağın İzleri, Bulanmadan Akmak ve şiir kitabı Süheyl Yıldızı bulunmaktadır.
İnsan, anne baba olduğunda omuzlarına ağır bir yük yüklenir. Kendisi henüz çok da hazır değilken, hayata dair pek de tecrübesi yokken, sorumlu olduğu o canlar daha da ağırlaştırır yükünü.
Bir yandan kendisi yetişirken bir yandan da çocuk yetiştirecektir.
Evin işleri, yakınlarla ilgili mes’uliyet, çocukların hizmeti ve eğitimi, kendine ayıracağı vakit derken gençlik bir telaşeyle geçer.
Tek veya az çocuğun farklı bir zorluğu vardır. Çocuklar çok olduğundaysa her birinin hizmetine, eğitimine yeterince yetişememe sıkıntısı.
Yetemediğinin, bir şeyleri aksattığının farkına varmak, iyice endişelendirir anneyi.
“Senin asrında yaşamadığım için üzgünüm ey Muhammed! Öğreteni ve neşredeni olduğun bu kitap, senin sözlerin değildir. Bunun Allah’tan geldiğini inkâr etmek, mevcut ilimlerin yanlışlığını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için insanlık, senin gibi seçilmiş bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben huzuru muhabbetinde kemal-i hürmetle eğilirim.” Otto Von Bismarck.
“Sen neden, kimden kaçtın da bunca zaman derin uykulara daldın?” diye soruyorum kendime. Her günüm bir yıl gibi geçmişçesine derin izler bırakırken kalbimde, “Değdi mi bu kadar uykuya?” diye sormadan edemiyorum. Ashab-ı Kehf’in mücadelesini sen ne kadar yaşadın da kaçmayı hak ettin sorusu gelir ardından. Onlar kadar dinin için mücadele ettin mi? Peki, onlar kadar imanın var mı ki senin? Ama onlar tek değillerdi de senin gibi. Gerçi sen de tek sayılmazsın. Senden öte senden ziyade kaç benlik daha taşıyorsun bu topraktan olma bedende. Taşıdığın her sıfatla yeni bir sen oluyorsun.
Talim, terbiye, maarif, tahsil, kültür gibi anlamlara gelen eğitim; akılla, zekâyla, düşünmeyle, muhakemeyle, denemeyle gerçekleşir. İnsanı insan yapan en önemli özelliği eğitilmeye müsait olmasıdır. İnsan gibi insan, kendisine ve topluma faydalı olan kâmil insan ancak eğitimle yetişir.
Rabbimiz, elçilerini ve kitapları insanı eğitmek için gönderdi:
Son nebisi için: “Ve seni yol bilmez, şaşırmış halde bulup da yol göstermedi mi?” buyuruyor.
“Gerçekten onlara inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olarak, ilim üzere açıkladığımız bir kitap getirdik.”
Günümüzde Müslümanlar üç hastalıkla sınav halindedir. Bunlar; devletçilik, milliyetçilik (ulusçuluk) ve pragmatizmdir. İslâmi düşünce ile örtüşmeyen bu üç özellik Müslümanların kimlik bunalımı yaşamalarının en önemli nedenidir belki de. Çünkü Müslümanların pek çok ilişki biçimi devletçi, milliyetçi ve pragmatist zihin dünyasının etkisi altındadır. İslâmi kesimin kültürel kodlarını esareti altına alan bu üç hastalık seküler değerler manzumesi …
Eğitimden Beklenen Nedir?
İnsanın davranışını, karakterini, başarısını, kısaca hayatının tamamını etkileyen en temel iki unsurdan biri doğuştan gelen yetenekleri, diğeri de eğitimle sonradan kazandıklarıdır. Bilgi ve yetenek bir güçtür ve bu güç doğruya, iyiye eğitimle yönlendirilebilir ancak. Genel anlamıyla eğitim insan hayatındaki farklı disiplinleri bir düzene sokan, hayat boyu kalıcı davranış değişikliklerine neden olan işlevsel bir süreçtir.
Kant’a göre, insanda doğuştan gelen yetenekler eğitimle gelişirler; yani, insan ancak eğitim sayesinde insan olacağından, insanları mükemmellik özelliğine ulaştırmak eğitimin yüklendiği görev olmalıdır. Spencer’e göre, insan, eğitimin sonunda çok iyi hayat koşullarını elde edebilmelidir. Emile Durkheim eğitimi tanımlarken, “Doğanın, sosyal kurumların ve diğer insanların zekâmız veya irademiz üzerinde uygulamaya muktedir oldukları etkilerdir.” der.
Şu sorular akla gelebilir: Önemli olan nedir? Para kazanmak mı, şöhret olmak mı, bilgi edinmek mi, kariyer mi? Eğitimden beklenen nedir? Bir etiket sahibi olmak eğitimin hedefleri arasında olabilir mi? İnsan niçin eğitilir? Diploma sahibi olmak yeterli midir?
İnsanın yaşadığı hayatın anlamını kavraması, olup bitenlerin farkına varması eğitimle mümkündür ancak. Hayatı başkalarıyla sürekli mücadele gerektiren acımasız bir yarış olarak görenler eğitimi de bu yarışı önde götürmek adına bir araç olarak görürler. Çıkarların temini, hırsların tatmini veya zaman geçirmeye yönelik hobiler için yapılan eğitim ne bireyi ne de toplumu doğru ufuklara taşır. Eğitimin amacı mutlu, başarılı, özgüven sahibi, etrafına yararlı, kendisiyle barışık, verimli, üretken, inançlı ve ahlâklı bireyler yetiştirmek olmadığı takdirde sağlıklı bireylere ve topluma ulaşmak mümkün değildir.
Eğitim insanın aklını, gönlünü doyurabilecek bir değerler sistemine, kültürel temellere dayanıyorsa güzeldir. Aksi halde verilecek bir diploma hiçbir zaman eğitimden kaynaklanan açıkları kapatmaya yetmez. Yalnızca diploma sahibi olmak her şeyin halledildiği anlamına gelmez. Çocuğun mutlaka bir üniversite okuyup bir diplomasının olması gerektiği yönündeki düşünceler onu belki de hayatı boyunca yeteneğinin dışındaki işlerin peşinden koşturacak; başarısızlığa, mutsuzluğa sürükleyecektir. İnsanı bir eşya veya alet gibi kategorize etmek doğru değildir. Çünkü insan hem kompleks hem de değişken bir varlıktır. Her insanın zekâsı, yetenekleri başka insanlardan farklıdır. Yeteneksiz insan yoktur. Her insanın farklı yetenekleri vardır. Herkesin her şeyi yapması beklenemez. İnsanın bu özelliği çoklu zekâ kuramlarıyla açıklanır. Bireysel ayrıcalıkların gözetilmesi gerek. Bireysel ayrıcalıkları gözeten en önemli yöntem; bireylerin toplu halde değil, birer birer eğitimidir.
Eğitim tüm toplum kesimlerini kapsayan sistematik bir süreç haline getirilmiş, ama bu süreç aynı zamanda insan aklının araçsallaştırıldığı, bilginin küresel kapitalizmin sömürü ve kârının hizmetine sunulduğu bir süreç olarak gelişmiştir. Bu nedenle eğitimin bütün süreçlerini piyasanın istekleri doğrultusunda biçimlendiren liberal politikalara karşı farklı alternatiflerin ileri sürülmesi gerektiği açıktır. Bu yön dikkate alınarak her şeyden önce eğitim aracılığıyla verilen bilginin doğru olup olmadığının saptanması gerek.
Bilginin doğru olup olmadığı nasıl saptanacak? Müslüman zihni hangi bilgi ile inşa edilecek? Müslümanca bakış nasıl kazanılacak?
Müslümanca bakışın yolu sahih bilgiden geçer. Sahih bilgi ise vahiyle örtüşen bilgidir. Ahlâkî olan bilgi de bu bilgidir zaten. Pozitivist bilgi kendini ahlâktan soyutlamıştır. Bu bilginin terbiye ile de bir ilgisi yoktur, çünkü tarafsız bir bilgi değildir.
İslam’a göre talim, Kur’an’ın belirleyiciliğinde öğretmek, yetiştirmek, alıştırmak, bilgi kazandırmaktır. Terbiye, en güzel örnekliğe sahip olan Rasulullah’ın izlediği yoldan giderek Allah’a kulluğun hakikatini keşfettirme ameliyesidir. Zekâ ve düşünce terbiyesi, ruh terbiyesi, irade terbiyesi, konuşma terbiyesi… Konuya bu noktadan bakarak pozitivist bilgiyi sorgulamak ve bu bilginin aktarımında yöntem değişikliğine gitmek gerek. Bu da ancak bilginin İslamileştirilmesi ile mümkündür. İsmail Raci Faruki’ye göre, Müslüman bilginlerin yüzeysel ve zararlı eğitim düzenleme yöntemlerinden vazgeçmelerinin tam zamanıdır ve onlar için eğitimde yapılacak düzenleme çağdaş bilginin İslamileştirilmesidir. “Bu görev, zamanlarının ilmini hazmetmiş ve sonraki nesillere İslami kültür ve medeniyet mirası bırakmış atalarımızın yüklendiğinin aynı, ama hacimce ondan daha büyük bir görevdir.” diyerek güçlü bir çağrıda bulunmaktadır Faruki. Bu çağrı parçacı eğitim anlayışıyla yapılan bir çağrı değildir elbet.
Post-modern dünya harici bilgiyi özgürlüğün ihlali olarak görmektedir. Bu nedenle de “parçacı eğitim” anlayışıyla bireyler, toplumlar eğitilmeye çalışılmaktadır. Oysa eğitim hayat boyu devam eden bir süreçtir. Eğitimin hiçbir dönemi insanın yaşadığı süreçlerin dışında gerçekleşmez.
Eğitimin maddi-manevi, çocuk-genç, kadın-erkek eğitimi şeklinde indirgemeye tabi tutulması da doğru değildir. Yine, salt çocuğu ya da salt kadını önceleyen, toplumun ve ailenin bütünü üzerine genel bir söylemi olmayan çabalardan doğru sonuçlar elde etmek mümkün değildir. Hayattan kopuk bir eğitim çalışması yetmezmiş gibi bir de parçacı eğitim anlayışı… Hiçbir ayrıma gidilmeden tüm kesimlerin eğitimi için planlama yapmak gerek. Hayatın yalnızca bir döneminde veya yalnızca okullarda, kurumlarda alınan bilgi eğitim için yeterli olmaz. Eğitimde süreklilik ve değişen koşullara göre yenilenmek de ayrıca büyük önem taşır.
Kimileri Piaget’in soyut işlemler dönemi olarak tarif ettiği dönemde din eğitiminin verilmemesi gerektiğini, din eğitiminin ergenlik çağıyla beraber verilmesi gerektiğini ileri sürerler ve bunu kişilerin kendi dini tercihlerini özgürce belirlemeleri açısından önemli görürler. Bilimsel, nesnel bakış bunu gerektiriyormuş güya.
“Nereden geldim, niçin buradayım ve nereye gidiyorum?” şeklindeki temel varoluşsal sorular doğru dürüst cevaplanmadığı sürece bir eğitim felsefesinden söz etmek mümkün mü? Fıtrat boşluk kabul etmez ve her çocuk doğduğu, yaşadığı kültürel ortamda ergenlik çağına kadar hayata bakışının, dinî tercihlerinin temelini almış olacaktır. Çocuk ilk ve asıl eğitimini aile ortamından ve onu izleyen yakın çevresinden, sokağından, mahallesinden alır. Okul öncesi döneme denk gelen Piaget’in, işlem öncesi olarak adlandırdığı dönemde çocuğun bilişsel düzeyine uygun olarak verilen bir İslami eğitim oldukça önemlidir. Bu dönemdeki yaşantılar, izlenimler geleceğin şekillenmesine katkıda bulunacaktır. Özellikle bilinçaltı uyarılara açık olunan bu dönemde verilenler, çocuğun kişiliğinin gelişmesinde son derece etkili olacaktır. Ailelerin bu konuda büyük sorumluluğu vardır. Eğitim ve öğretim yalnızca okulla sınırlı bir etkinlik de değildir. Camilerde, kütüphanelerde, kitabevlerinde, çay ocaklarında… Yeter ki eğitim-öğretim için uygun ortam olsun. Okulda eğitim yalnızca örgün eğitimin bir türüdür. Yine, insan doğumundan ölümüne kadar eğitim-öğretim etkinliğinin içindedir; dolayısıyla eğitimin yaşı yoktur. O kadar ki her yaşın, her gelişim evresinin kendine özgü bazı özellikleri vardır. Bir Müslüman’ın hayatı Rabbinin terbiyesinde “Beşikten mezara kadar talim” üzere kuruludur. Bu, yoğun ve programlı bir eğitimi gerektirir.
“Her doğan çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Sonra anne-babası onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar.” (Buhârî) diyor, Rasulullah. İslam insan fıtratının korunmasına önem vermektedir ve zaten her insan Müslüman olmaya meyilli olarak yaratılmıştır. Eğitim yalnızca çocuğa yeni bilgiler yüklemek değil, aynı zamanda onun fıtratını korumaya yönelik tedbirler almaktır. İslam’ın öngördüğü eğitim modelinde fıtrata aykırılık görülmez.
Her eğitim sistemi kendi insan tipini var etmeyi amaçladığı için zihinsel, düşünsel olarak kendi normlarına, kendi hayat felsefelerine, kendi arzularına uygun nesiller yetiştirmek ister. Dünyanın bugünkü durumunu değerlendirirken hâkim ideolojilerin nasıl bir insan ve toplum modeli oluşturmak istediklerinin hesaba katılması gerek.
İnsanlığın içinde bulunduğu ahlâk krizi, zulüm ve vahşet büyük oranda vahiyden kopuk eğitim sistemlerinin bir sonucudur. Zira vahyin evrensel aydınlığından uzaklaşan insanlar seküler hayatın karanlıklarına mahkûm olmuştur. Onlar hayatı ve olayları doğru okuyamadıkları için onların algıları, ufukları kuşatıcı ve evrensel değildir. Yolunu bulamayanların yol gösterebilmesi mümkün mü?
İslam’ın ilk emri “Oku!” dur ve bu okuma nedensiz, başıboş bir okuma değildir. İsyan, algınlık, tekebbür ve tahakküm okuması değildir bu okuma. Çok yönlüdür çünkü bu okuma. Bu okuma varlık âlemini, insanı ve hayatı aslından koparmadan okumadır. Bu okuma vahyi okumadır çünkü. Beraberinde tefekkürü getiren okumadır bu. Vahiyden alınan bilgi ile hayatın tamamı inşa edilir; insan ve toplum bu şekilde değişir, dönüşür çünkü. Bunun adıdır zaten eğitim.
İslam, insanı ilk andan son ana kadar canlı ve dinamik tutmayı, tabiatına uygun eğitmeyi, terbiye etmeyi, yönlendirmeyi ve dönüştürmeyi hedefler. İslam’da eğitimin amacı aklını ve ruhunu yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim etmiş özgür insanlar yetiştirmektir. İslam kula kulluğu değil, Allah’a kulluğu esas alan bir amacın peşindedir. Bu amaç soyludur, yücedir, özgündür ve şahsiyet yüklüdür.
İslam, her şeyde olduğu gibi eğitimde de tevhid eksenli düşünür. İslam’a göre tevhide uymayan her düşünce ve hayat tarzı cahilîdir, kabul edilemez. Cahiliyeyi salt bilgisizlik olarak değerlendirmek doğru değildir. Görünürde yığınla bilgi ve kültür birikimi olsa da mutlak bilgiden, ezelî ve ebedî olandan, tek hakikatten uzaklaşıldığı için o bilgiler, kültürler bir değer ifade etmez. Hele cahiliyenin bilgisinin, kültürünün hâkim olduğu bir toplumun ahlâkîliğinden hiç söz edilemez.
Eğitim sistemleri vahiyden kopuk bir dünya oluşturmaya çalıştığı sürece insanlık da ahlâkîlikten uzak kalacaktır hep. Eğitim ve ahlâk birlikte anılır ve etle kemik gibi iç içedir. Bunlardan biri terk edilince diğeri de anlamsızlaşır.
Ahlâkî ilkelerden her gün biraz daha uzaklaşan dünyanın yeni ve köklü sorunlarla karşılaşması kaçınılmazdır. Savaşlar, yoksulluk, insan ticareti, salgın hastalıklar, küresel ısınma, uyuşturucu sınır tanımıyor artık. Kurumlar, devletler bazı çabalarda bulunsalar da sorunların kökenine inilemediği ve her şey seküler bakış açısıyla değerlendirildiği için bu sorunları çözmek mümkün değildir. Temel sorun teknik düzeyde yapılan yanlışlar veya bir yönetim sorunu değil. Temel sorun sekülerizmden beslenen eğitim ve ahlâk sorunudur. Daha fazla üretim, daha fazla ekonomik büyüme sonuçta çok da fazla yarar getirmemiştir insanlığa.
Seküler anlayışın hâkim olduğu eğitim sistemlerinin ahlâk üzerindeki olumsuz etkileri sanıldığından çok fazladır. Ahlâk metafizik temellerinden koparılmış ve tamamen insan merkezli ve seküler bir çerçevede yeniden tanımlanmıştır. Ahlâkî değerlerin içi boşalmakta ve bu değerler işlevsiz hale gelmektedir. Savaşların, kitle imha silahlarının, eğlence kültürünün, sınır tanımayan pazarların, bireylerin, toplumların hayatlarını derinden etkilediği hemen herkes tarafından bilinmektedir. Dünyadaki yeraltı ve yerüstü kaynaklarının büyük bir kısmı bunlara ayrılmaktadır. Öyle ki savaş için ayrılan kaynaklar barış için ayrılan kaynaklardan oldukça fazladır.
Seküler anlayışın hâkim olduğu eğitim sistemlerinde insanların hırçınlaştıkları, kimseye güven duymadıkları, kendi çıkarlarının peşinde koştukları dikkatten kaçmamaktadır. Bu eğitimle birlikte küçük yaşlarda başlayan acımasız bir rekabet ve sınırsız kazanma güdüsü, çıkarı ve kişisel başarıyı tüm değerlerin önüne koymaktadır neredeyse. Dostluk, merhamet, hoşgörü, anlayış, nezaket, vefa gibi ahlâkî değerler bireysel başarıyı engelleyen lüks hasletler gibi görülmektedir.
Bireysel akılcılık, seküler ahlâk ve ilerlemeci hümanizm üzerine kurulu bir dünya tasavvurundan bu sonuçların çıkması kaçınılmazdır. Eğitim sistemi, popüler kültür ve kalkınma modelleri, olup bitenlerin analiz edilmesine neredeyse imkân vermemektedir. İnsanlığın geleceğinin geçmişinden her zaman daha iyi olacağının iddiasındadır bu eğitim sistemini savunanlar. Sürekli ilerleme, büyüme, gelişme adına ödenen bedeller bir türlü hesaba katılmamaktadır. Oysa ekonomik ve teknolojik olarak geçmiş toplumlara nazaran çok daha iyi bir noktada olan dünya küresel sorunlara çözüm bulma konusunda tamamen acziyet içerisindedir. Kur’an’la eğitilmeyen insanların, toplumların küresel sorunlara çözüm üretmesi mümkün mü?
Kur’an’la eğitilen insan kişilik kazanmış insandır. Bu kişiliğin en açık özelliklerinden biri merhametli olmaktır. Merhamet, insanı kendisine ve etrafında bulunan her şeye şefkatli davranmaya sevk eder.
Kur’an’la eğitilen insan adil insandır. Kimseye zulmetmez, herkese hak ettiğini verir. Ayrımcılığı, tarafgirliği değil adaleti üstün tutar.
Kur’an’la eğitilen insan ilim ve irfan sahibi insandır. O, ilmini kötülüğün değil, iyiliğin yücelmesi için kullanır. Çünkü onun ilmi yıkıcı değil, yapıcıdır. Onun ilmi dünyada da ahirette de iyiliklerin, güzelliklerin oluşması için bir vesiledir. Hep derunî bir yanı vardır onun. İlmi, irfandan ayırmaz o. Sığ ve yüzeysel düşünmez; irfan ve hikmet yüklüdür onun sözleri, davranışları.
Kur’an’la eğitilen insan sevgi dolu insandır. O, yaratılan her şeye ibretle bakar, saygıya layık görür, onları sever. Sevginin olduğu yerde öfkenin, kıskançlığın, kinin, kibrin boy göstermesi mümkün mü?
Kur’an’la eğitilen insan özgür ve özgün kişilik sahibidir. O, yalnızca kendini var eden Allah’a kulluk eder, aklını ve vicdanını başkalarına teslim etmez, fıtratını korumaya çalışır.
Peki, insan Kur’an’la nasıl eğitilecek? Eğitim okullarda, tek tip ve zorunlu ise ne yapmak gerek?
Kimileri, tek tipçi hiçbir eğitim kurumunun erdemli, sorumluluğunu bilen, araştıran, sorgulayan bireylerin yetişmesi için uygun yerler olmadığını, özellikle tek tipçi pozitivist eğitimle kimlik ve değerler alanında büyük erozyonların yaşandığını ileri sürerler. Onlara göre, ideolojik bağımlılık ve taassup eğitim kurumlarında görev yapan eğitimcilerin yeni düşünceler üretmelerine, bilimsel atılımlar yapmalarına engeldir. Bu eğitimcilerin yetiştirdiği öğrencilerin niteliksiz, hedefsiz, düzeysiz olmaları muhtemeldir. Alternatif modellerin devreye girmesi gerektiğini, okulların istenileni veremediğini, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in, “Biz yüzyıllar boyunca meydana gelen medreselerimizi kapatarak yeni okullar açmak yerine bunların müfredatlarını geliştirerek devam etseydik bugün dünyadaki gelişmişliği yakalar, bin yıllık üniversitelerimizden, eğitim kurumlarımızdan bahsederdik.” şeklindeki düşüncelerinin doğru olduğunu belirtenler de var.
Kimileri, nasıl bir eğitim almaları gerektiğini belirleme yetkisinin yalnızca ailelerde olması gerektiğini savunarak eğitimin amaçlarının, yöntem ve tekniklerinin, müfredatının ailelere bırakılması gerektiğini söylerler. Bunlara göre bu şekilde ancak fıtrata yönelik baskılar kalkacak, kişilikleri öğütmeye yönelik dayatmalar son bulacak ve özgür ortam sağlanacağı için insan kendine ve Rabbine yabancılaşmaktan kurtulacak, imtihan dünyasında kendini özgürce gerçekleştirebilecektir. Müslüman aileler fıtratı koruyucu ortamı hazırlayarak çocuklarına sahih bilgiyi ulaştırır ve çocuklar bu bilgiler ışığında yol ve yöntem belirleyebilme, tefekkür edebilme, tercihte bulunabilme, karar verebilme, sorgulayabilme, itiraz edebilme, öneri getirebilme, üretebilme ve kendini özgürce gerçekleştirebilme yeteneklerini kazanırlar onlara göre.
Kimileri, temel dersleri almanın yanında çok geniş bir seçmeli alanın olması gerektiğini ileri sürer, okul-aile meclislerinin program hazırlamasının ve o program dâhilinde derslerin okutulmasının daha yararlı olacağını söylerler. Bu şekilde bir özgürlük alanının tanınmasıyla eğitimin kalitesinin de artacağını belirtirler.
Bu eğitim modeliyle yalnızca öğrenciler değil ailelerinin de biçimlendirilmek ve tek tipleştirilmek istendiğini; bireye, aileye ve topluma özgüven yitimi aşılandığını söyleyenler de yok değil.
İslam, bütün insanların eğitimini önemser, onları muttaki hale getirmek ister. Eski Çin’de eğitim yalnızca yönetici sınıflar içindi. Eski Grekler’de de. Başkalarının eğitimiyle ilgilenilmezdi. Eğitim-öğretim, modern ulus devletlerle birlikte genel ve zorunlu hale gelmiştir. Tarihin önceki dönemlerinde eğitim esas itibariyle aileler, hayır kurumları ve dini organizasyonlar tarafından yerine getiriliyordu. Konfüçyüsçü gelenekte aile iyi olursa toplum da iyi olur anlayışı hâkimdi. Rönesans’tan sonra ise düzen iyi olursa aile de iyi olur anlayışı gelişmeye başlamıştır. Bu anlayış, eğitimi devletlerin görevleri arasında görmüştür. Fransız Devrimi’nden sonra eğitim devletin temel görevlerinden biri olarak kabul edilmiş, 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde her insanın eğitim hakkının olduğu belirtilmiş, Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde ise her çocuğun parasız, temel eğitim hakkının bulunduğu vurgulanmıştır.
Bu modelle alternatiflerin önü kapanmış, ailelerin tercih imkânları kalmamıştır. Bu nedenle bazı kesimler müfredatını, ders yoğunluğunu kendilerinin belirleyebileceği özel eğitim kurumlarına izin verilmesi gerektiğini ileri sürerler.
Eğitimin küreselleşip zorunluluk haline gelmesi, teknolojinin gelişmesi, bilgiye ulaşmanın kolaylaşması ile birlikte insan özgürlüğünü yitirmiş, nesneleşmiş, sıradanlaşmış, küresel bir tüketici haline dönüşmüştür. En ilginç olanı ise insanın bu durumu içselleştirip normal bir durum gibi görmesidir belki de.
ABD’de 30 yıl sınıf öğretmenliği ve müfettişlik yapmış olan John Taylor Gatto, “Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı” adlı kitabında Amerikan okul sistemine Hitler’in tek tip okulları benzetmesini yapmakta ve okulun bireysel hayatları tek tip hale getirdiğini ileri sürmektedir. Yazar, okuldan kaçanların hayatta başarılı olduklarına örnekler vererek, okul yerine “Açık kaynak öğrenme”yi önermektedir. Evde eğitimi öne çıkaran bir yazar… Kitapta, kişilerin potansiyelinin bireysel eğitimle ancak ortaya çıkabileceği savunulmakta ve zorunlu eğitimin bir tuzak olduğu belirtilmektedir.
Tüm eğitim sistemlerinde üç konuda yoğun tartışmalar yaşanır: Birincisi, “Eğitimin amacı nedir, ne olmalıdır?”; ikincisi, “Müfredat nasıl olmalıdır?”; üçüncüsü ise “Hangi yöntem ve tekniklerden yararlanmak gerekir?” Bu soruları cevaplarken çocukların yeteneklerinin göz önünde bulundurulması, ihtiyaçların dikkate alınması elbette gerekir ama bütün bunları sistemin hedeflerinin dışında tartışmak pek yarar sağlamaz.
Öğrencilere verilmesi gereken bilgi, davranış kalıpları, dil kodları ülkelerin siyasal tercihlerine göre belirlenmektedir. Bu yön dikkate alınmadığı takdirde eğitime yalnızca pedagojik açıdan bakılacak ve sorunlara çözüm üretmek zorlaşacaktır. Eğitimi kalkınmanın ve refahın aracı kabul edenler genellikle tüm sorunların altında eğitim hizmetlerindeki yetersizliğin yattığını sanırlar. Bu nedenle de eğitim ortamlarının donanımsızlığı tartışılır ama asıl tartışılması gereken eğitim sistemi tartışmanın dışında tutulur hep. Sokak çocukları, hırsızlar, uyuşturucu ve alkol bağımlıları için tedavi ve rehabilitasyon yöntemleri araştırılır ama bunları bu yaşam koşullarına sürükleyen eğitim sistemine hiç dokunulmaz nedense.
Peki, herhangi bir eğitim sistemi çeşitli ekleme ve çıkarmalarla istenilen şekle, örneğin vahye uygun hale getirilemez mi? sorusu sorulabilir.
Eski Yunan ve Roma şehirlerinde iktidarlar insanları eğitim yoluyla siyasal otoritenin isteği doğrultusunda yönlendirmiş ve giderek iktidara inanmanın yolu açılmıştır. Ortaçağda, özellikle Batı dünyasında, din siyasal bir araç haline getirilmiş, toplumlar eğitim yoluyla koşullandırılmıştır. Avrupa’nın hemen her yerinde dini otoritenin sınırlandırılmasının, hatta yok edilmesinin çareleri aranmış ve bu yolda Rönesans ve Reform hareketleri gerçekleşmiştir. 19. yüzyıl ile birlikte seküler anlayış ön plana çıkmıştır. O dönemden beri totaliter yönetimler, tıpkı orta çağda olduğu gibi, eğitim aygıtını kullanarak kendi ideolojilerini halka empoze etme yolunu tutmuşlardır. Öyle ki sosyal ve pozitif bilimler bile mevcut siyasal ve ideolojik yapıya göre düzenlenmiştir. Evrim teorisi, güneş-dil teorisi, üstün ırk teorileri, tarih tezleri… 20. yüzyıl bu tür örneklerde doludur. Böylece din kaynaklı düşünce ve kurumlar bazı yozlaşmalar gerekçe gösterilerek tamamen dışlanmıştır.
Her sistem kendi insan modelini oluşturabilmek için kendine özgü bir eğitim sistemini benimser. Bu sistemle açık ve saklı hedefler belirlenir ve gelecek nesiller belirlenen yöntemler, teknikler, hedefler, araç-gereçler doğrultusunda biçimlendirilmeye çalışılır. Böylece yeni nesillerde “Biz” bilinci ve ortak bir “Kimlik” oluşturulmak istenir. Eğitim yoluyla bireylere belirli bir dünya görüşü aktarılır, onlarda istenilen davranış biçimi oluşturulmaya çalışılır. Her sistem kendini koruyacak önlemleri önceden aldığı için sisteme eklemeler, çıkarmalar yapılsa da o sistemin özü bu eklemelerden, çıkarmalardan pek etkilenmez. Bu nedenle vahiyden kopuk eğitim sistemlerinin geliştirilerek daha iyi hale getirilmesi o sistemlerin doğası gereği mümkün değildir.
Modern dünyanın pek çok ülkesinde ev okulu uygulaması var. ABD, İngiltere, Fransa, Hollanda, Portekiz gibi birçok ülkede ev okuluna, yani, uzaktan eğitime izin verilmektedir. Türkiye’deki açık öğretim uygulamasının eğitimin tüm kademelerini içine alacak şekilde geliştirilebileceğini, ailelerin çocuklarını bu şekilde eğitebileceğini söyleyenler var. Eğitim özgürlüğü de bunu gerektirmektedir.
Eğitim özgürlüğü öğretmen ve öğrencilerin kısıtlamalara, engellemelere maruz kalmadan dilediği gibi bilgi edinme, araştırma yapma ve elde edilen sonuçları ortaya koyabilme özgürlüğüdür. Özgür düşünceye sahip, eşrefi mahlûkat olduğunun bilincinde, kula kulluk etmeyecek kişilikte ve düşüncelerini tartışacak yüreklilikte, kendisiyle barışık insanların yetiştirilmesi için ailelere kendi çocuklarını zorunlu bir eğitime tabi olmadan dilediği şekilde eğitimini verme hakkının tanınması İslamî eğitim açısından önemlidir.
Evlerde eğitim imkânlarının tanınmasıyla yani yaygın eğitimle birçok sıkıntının önüne geçilebilir. “Ben dindarlığı annemden aldım.” diyor, Aliya İzzetbegoviç. Evde eğitimle aileler çocuklarını vahyî eğitim anlayışına uygun yetiştirebilirler.
Ailelerin kendi çocuklarını, kendi evlerinde İslam’a uygun şekilde eğitmeleri için fazla engel yoktur. Var olan engeller, zorluklar aşılamaz değildir. İslamî bir eğitim sisteminin olmaması ebeveynlerin çocuklarını İslam’a göre eğitmemelerinin bahanesi olamaz. Çevresel etkilerden tamamen kurtulmak mümkün olmasa da ebeveynlerin evlerini okula dönüştürmeleriyle alınacak mesafe hiç de az olmayacaktır. Her ev okul, her anne-baba öğretmen, her çocuk işlenmesi gereken bir cevherdir. Bilinçli hiçbir anne-baba kendi cevherlerinin işlenmesini başkasına devredemez. Fedakârlık gerekecek elbet. Bir irade terbiyesi ile… Bilinçli adım atılarak… Düşünerek… Zihinsel egzersizler yaparak… Açık oturumlar, tartışmalar… İslamî eğitim için kollar sıvansın yeter ki.
İslamî eğitim, fıtrata uygun eğitimdir. Eğitilen merkez konumundadır. Eğitim tek yönlü değildir. İslamî eğitimin en önemli özelliği Rabbanî olmasıdır. İslamî eğitimin hedefi insanı dünya ve ahirette en iyi, en yararlı, en hayırlı ve en güzel olana ulaştırmak, salih insan yetiştirmektir. Eğitimin yöntemini de, müfredatını da Kur’an ve sünnet belirler İslam’a göre.
Her şey nasıl bir insan modelinin inşa edilmesi gerektiğinde yatmaktadır. İnancından, kültüründen, tarihinden, medeniyetinden yüz çeviren değil, aksine tüm bunlardan esinlenen, güç alan nesiller yetiştiren bir eğitim… Yalnızca diploma vermek için değil hakkı ve hakikati bulmak için ortam hazırlayan bir eğitim… Tevhidi, vahdeti, adaleti önceleyen bir eğitim… Bütün insanlığa güven, huzur ve refah dağıtacak insanların yetiştirilmesinin hedeflendiği bir eğitim… Tüketim çılgınlığından, tembellikten uzaklaştırıp şükreden insanların hedeflendiği… Zamanı ve mekânı göz ardı etmeyen… Kendine güvenen, kendini bilen ve tanıyan fertlerin yetişmesinin yolarını arayan… Çevresindeki eşya ve olaylarla uyumlu ilişki kurabilen; hikmeti, edebi, meziyeti, zarafeti, nezaketi, vakarı, dirayeti, erdemi, metaneti, vefayı, hasleti önceleyen insanlardan müteşekkil bir toplum inşa etmek isteyen…
Yazar
1964 yılında Malatya’da doğdu. İlkokul ve ortaokul öğrenimini Doğanşehir’de tamamladı. Lise öğreniminin ilk iki yılını Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nde, son yılını ise Doğanşehir Lisesi’nde okudu.
Bir süre Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenim gördü. Daha sonra Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Yüksekokulu ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Farklı şehirlerde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra serbest avukat olarak çalıştı ve bu görevden emekli oldu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Yayımlanmış eserleri arasında; Yansımalar, Yöneliş, Kimlik Dönüşümü, Görebildiklerim, Çağın İzleri, Bulanmadan Akmak ve şiir kitabı Süheyl Yıldızı bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
Çocukların Gönüllü Takviye Eğitimcileri: Anneanne ve Babaanneler
İnsan, anne baba olduğunda omuzlarına ağır bir yük yüklenir. Kendisi henüz çok da hazır değilken, hayata dair pek de tecrübesi yokken, sorumlu olduğu o canlar daha da ağırlaştırır yükünü.
Bir yandan kendisi yetişirken bir yandan da çocuk yetiştirecektir.
Evin işleri, yakınlarla ilgili mes’uliyet, çocukların hizmeti ve eğitimi, kendine ayıracağı vakit derken gençlik bir telaşeyle geçer.
Tek veya az çocuğun farklı bir zorluğu vardır. Çocuklar çok olduğundaysa her birinin hizmetine, eğitimine yeterince yetişememe sıkıntısı.
Yetemediğinin, bir şeyleri aksattığının farkına varmak, iyice endişelendirir anneyi.
“Çün Okudun Bilmezsin Ha Bir Kuru Emektir”
“Senin asrında yaşamadığım için üzgünüm ey Muhammed! Öğreteni ve neşredeni olduğun bu kitap, senin sözlerin değildir. Bunun Allah’tan geldiğini inkâr etmek, mevcut ilimlerin yanlışlığını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için insanlık, senin gibi seçilmiş bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben huzuru muhabbetinde kemal-i hürmetle eğilirim.” Otto Von Bismarck.
Derin Uykular
“Sen neden, kimden kaçtın da bunca zaman derin uykulara daldın?” diye soruyorum kendime. Her günüm bir yıl gibi geçmişçesine derin izler bırakırken kalbimde, “Değdi mi bu kadar uykuya?” diye sormadan edemiyorum. Ashab-ı Kehf’in mücadelesini sen ne kadar yaşadın da kaçmayı hak ettin sorusu gelir ardından. Onlar kadar dinin için mücadele ettin mi? Peki, onlar kadar imanın var mı ki senin? Ama onlar tek değillerdi de senin gibi. Gerçi sen de tek sayılmazsın. Senden öte senden ziyade kaç benlik daha taşıyorsun bu topraktan olma bedende. Taşıdığın her sıfatla yeni bir sen oluyorsun.
İnsan Eğitiminde Temel Ders Kitabı Kur’an’dır
Talim, terbiye, maarif, tahsil, kültür gibi anlamlara gelen eğitim; akılla, zekâyla, düşünmeyle, muhakemeyle, denemeyle gerçekleşir. İnsanı insan yapan en önemli özelliği eğitilmeye müsait olmasıdır. İnsan gibi insan, kendisine ve topluma faydalı olan kâmil insan ancak eğitimle yetişir.
Rabbimiz, elçilerini ve kitapları insanı eğitmek için gönderdi:
Son nebisi için: “Ve seni yol bilmez, şaşırmış halde bulup da yol göstermedi mi?” buyuruyor.
“Gerçekten onlara inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olarak, ilim üzere açıkladığımız bir kitap getirdik.”
İlkesizlik ve Pragmatik Savrulmalar
Günümüzde Müslümanlar üç hastalıkla sınav halindedir. Bunlar; devletçilik, milliyetçilik (ulusçuluk) ve pragmatizmdir. İslâmi düşünce ile örtüşmeyen bu üç özellik Müslümanların kimlik bunalımı yaşamalarının en önemli nedenidir belki de. Çünkü Müslümanların pek çok ilişki biçimi devletçi, milliyetçi ve pragmatist zihin dünyasının etkisi altındadır. İslâmi kesimin kültürel kodlarını esareti altına alan bu üç hastalık seküler değerler manzumesi …