“Oturan yağ kazanır; yürüyen dağ kazanır.” diye bir ifade var. Hakikaten doğru. Yürümek, yolda olmak, yolda gözlem yapmak, yol arkadaşlarından ders almak, ders vermek, sorumluluğunun bilincine vâkıf olmak… Bütün bunlar, tefekkür ve tezekkür halinde iseniz mümkün, hele bir de alıcılarınızı kapatmamışsanız. Zira algılarınızın ve gözlem yeteneğinizin önüne geçen kulaklıklardan kendi belirlediğiniz dünyaya yelken açmışsanız, ne yol dikkatinizi çeker ne de yolcu. Çevrenize kör ve sağır kesilmişseniz ne göz görebilir ne de kulak duyabilir.
Biz üç kişi, tebdil-i mekân yapalım, sıhhat bulalım, seyir halinde gözlem yapalım istedik. Yola revan olduk.
Metrodayız, gidiyoruz hedeflediğimiz istasyonda inmek üzere. Ara istasyonlarda başka yolcular da iniyor, biniyor… Devam ediyoruz yola ve muhabbete… Üç kişiyiz… Müslümanız elhamdülillah! Müslümanlık tablomuzda her birimizin bazı parçaları eksik, bazıları görünür, bazıları görünmez, bazıları ehem, bazıları mühim… Arkadaşımızın birisinin başörtüsü eksik. Bunu niçin söyleme ihtiyacı hissediyorum, şunun için:
Karşımızdaki iki çarşaflı annenin on iki yaşında olması muhtemel iki kızlarının başları örtülü. Ve ellerinde stickerler var. Barbie bebek (genç kız) elbiseleri… Şort, mini etek, mayo vs. Oyuncakların çocuk üzerindeki etkilerini es geçiyoruz galiba. Gidip önlerine eğildim: “Canlarım benim, bozulan dünyaya inat ne güzel başınızı örtmüşsünüz. Çok tatlı olmuşsunuz. Maşallah. Ama siz oyuncağınıza giydirdiğiniz bu elbiseleri giyer misiniz?” Yüzüme mütebessim bir şekilde bakarak “Hayır!” dediler. “O zaman bebeğinize de giydirmeyin!” diyerek arkadaşlarımın yanına geldim. O arada tesettürünü ihmal eden arkadaşım tefekküre dalmış ve bir iç yangını başlamış yüreğinde… Küçük kızlardan birisinin başörtüsü kirlenmiş, diğeri onu birazcık gülerek gösterince mahcup oldu ve annesine sığındı. Çantadan çıkarılan yedek başörtüsüyle kirleneni değiştirmek için annesinin çarşafının altına girdi ve değiştirdi. Tesettürünü ihmal eden arkadaşım iç yangını yaşarken, paylaşarak bir nebze rahatlamaya çalıştı belki: “Şu küçük kız, saçlarını göstermemek için nasıl da annesinin çarşafının altına sığındı. Ben ise… Ahh!..”
Hayata, bir ders almak ve ders çıkarmak için bakarsan, tefekkür farklı oluyor. Olaya şöyle de bakabilirdi: “Sırası mı canım, çocuğun başını şimdiden örtmüşler, yazık çocuğa…” Neye iman ediyorsanız ameliniz de ona göre şekil alıyor.
Yolculuk devam ediyor. Üç kişiydik ya… Diğer arkadaş çantasından sakız çıkardı, açtı ve bir de içindeki falı okudu. Tesettürünü ihmal eden arkadaşımız şaşkın bir vaziyette: “Aa, fal haram değil mi? Değil okumak, adından dolayı o sakızı almamalısın!” diye uyarıda bulundu.
Dedim ya, Müslümanlık tablomuzda her birimizin bazı parçaları eksik; bazıları görünür, bazıları görünmez, bazıları ehem, bazıları mühim.
Birbirimizi ötekileştirmeden, aksayan taraflarımızı birbirimize gösterelim. İnsanlık tablosundan düşen her bir parça yerine koyulmalı, yerine koymadıkça tabloyu asamıyoruz.
Ya parçalar kaybolduysa… Boş mu bırakmalıyız orayı… Diyelim ki insanlık tablosunda boş bıraktık orayı. Şeytan boş bırakır mı? Şeytanın vaadi değil mi zaten boşlukta kalanlara musallat olmak. Hem bir parçanın yokluğu, zaman içinde diğer parçalar için esneme meydana getirerek, onların da dökülmesine neden olmaz mı?
Her bir âyet, her bir hüküm Allah katında önemli ve takdire şayan, ihmali ise tekdire…
Yeryüzünde söz sahibi olmak isteyen insanın ihtirası, en güzel sözü kabullenmesine mâni olmuş, bu mânia Allah’a itaat etmesinin önüne geçmiştir. Kendisine muktedir olamayan insan, kaba güç ve dayatma ile insanlığı abluka altına almış, zalimliği ile zorbalıkla Allah’ın arzında hâkimiyet kurmaya çalışmıştır. İdaresinden mesul olduğu alanlarda, hayra davet eden, iyiliği yaşam tarzı haline getiren ve var …
Yazmak insanlık tarihi kadar eski midir diye düşünenler için cevap olsun burada, ilk insana her şeyi öğreten Rabbim yazıyı da öğretmiştir muhakkak. Yazıya yemin eden Rabbim’e hamdolsun ki yazabilme imkânına sahibiz, okuma imkânına da. Yazı mektubun can damarıdır ya, ondan böyle başladım bu mektuba… Ne kadar açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum, bu da anlaşılmama yorgunluğumun göstergesi sayılıversin, öyle ya anlaşılma sancım olmasa niye yazayım ki…
Ankara’dan taşınarak İstanbul’a yerleşme kararı aldığımız o günlerde ilginç bir rüya görmüştüm: kayalık dağların arasından çok yüksek sesle ezan okuyordum ve beni kimse duymuyordu. İstanbul’da ormanlar arasında köy benzeri bir yere taşınmak nasip oldu. Komşularımız ya sonradan oraya ev yaptırıp daha çok dinlenmek için gelen kimselerdi ya da otuz kırk sene önce çoğunlukla Karadeniz’den gelip …
Tüm bu arayışlar, sorular, cevaplar, kaçışlar ve duvara toslayışlar bana öğretti ki hayat herkes için başka bir yaşta, başka bir boyutta, birçok kez ve bambaşka olaylarla başlıyor. Hayat; tekdüze giden yaşamın (olumlu veya olumsuz fark etmeksizin) var olanın zıddıyla temasında başlıyor zannımca.
Zira ümide ihtiyacımız vardır, yarınları şekillendirirken, eksik olanı tamamlama gayretini gereği gibi gösterirken. Ümide ihtiyacımız vardır, birini teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, zor zamanların yükünü çekerken… Ümide ihtiyacımız vardır, hastayı teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, iyiliklerin gerçekleşmesi için belkilere yatırım yaparken…
Kayıp Parçayı Yerine Koymak
“Oturan yağ kazanır; yürüyen dağ kazanır.” diye bir ifade var. Hakikaten doğru. Yürümek, yolda olmak, yolda gözlem yapmak, yol arkadaşlarından ders almak, ders vermek, sorumluluğunun bilincine vâkıf olmak… Bütün bunlar, tefekkür ve tezekkür halinde iseniz mümkün, hele bir de alıcılarınızı kapatmamışsanız. Zira algılarınızın ve gözlem yeteneğinizin önüne geçen kulaklıklardan kendi belirlediğiniz dünyaya yelken açmışsanız, ne yol dikkatinizi çeker ne de yolcu. Çevrenize kör ve sağır kesilmişseniz ne göz görebilir ne de kulak duyabilir.
Biz üç kişi, tebdil-i mekân yapalım, sıhhat bulalım, seyir halinde gözlem yapalım istedik. Yola revan olduk.
Metrodayız, gidiyoruz hedeflediğimiz istasyonda inmek üzere. Ara istasyonlarda başka yolcular da iniyor, biniyor… Devam ediyoruz yola ve muhabbete… Üç kişiyiz… Müslümanız elhamdülillah! Müslümanlık tablomuzda her birimizin bazı parçaları eksik, bazıları görünür, bazıları görünmez, bazıları ehem, bazıları mühim… Arkadaşımızın birisinin başörtüsü eksik. Bunu niçin söyleme ihtiyacı hissediyorum, şunun için:
Karşımızdaki iki çarşaflı annenin on iki yaşında olması muhtemel iki kızlarının başları örtülü. Ve ellerinde stickerler var. Barbie bebek (genç kız) elbiseleri… Şort, mini etek, mayo vs. Oyuncakların çocuk üzerindeki etkilerini es geçiyoruz galiba. Gidip önlerine eğildim: “Canlarım benim, bozulan dünyaya inat ne güzel başınızı örtmüşsünüz. Çok tatlı olmuşsunuz. Maşallah. Ama siz oyuncağınıza giydirdiğiniz bu elbiseleri giyer misiniz?” Yüzüme mütebessim bir şekilde bakarak “Hayır!” dediler. “O zaman bebeğinize de giydirmeyin!” diyerek arkadaşlarımın yanına geldim. O arada tesettürünü ihmal eden arkadaşım tefekküre dalmış ve bir iç yangını başlamış yüreğinde… Küçük kızlardan birisinin başörtüsü kirlenmiş, diğeri onu birazcık gülerek gösterince mahcup oldu ve annesine sığındı. Çantadan çıkarılan yedek başörtüsüyle kirleneni değiştirmek için annesinin çarşafının altına girdi ve değiştirdi. Tesettürünü ihmal eden arkadaşım iç yangını yaşarken, paylaşarak bir nebze rahatlamaya çalıştı belki: “Şu küçük kız, saçlarını göstermemek için nasıl da annesinin çarşafının altına sığındı. Ben ise… Ahh!..”
Hayata, bir ders almak ve ders çıkarmak için bakarsan, tefekkür farklı oluyor. Olaya şöyle de bakabilirdi: “Sırası mı canım, çocuğun başını şimdiden örtmüşler, yazık çocuğa…” Neye iman ediyorsanız ameliniz de ona göre şekil alıyor.
Yolculuk devam ediyor. Üç kişiydik ya… Diğer arkadaş çantasından sakız çıkardı, açtı ve bir de içindeki falı okudu. Tesettürünü ihmal eden arkadaşımız şaşkın bir vaziyette: “Aa, fal haram değil mi? Değil okumak, adından dolayı o sakızı almamalısın!” diye uyarıda bulundu.
Dedim ya, Müslümanlık tablomuzda her birimizin bazı parçaları eksik; bazıları görünür, bazıları görünmez, bazıları ehem, bazıları mühim.
Ya parçalar kaybolduysa… Boş mu bırakmalıyız orayı… Diyelim ki insanlık tablosunda boş bıraktık orayı. Şeytan boş bırakır mı? Şeytanın vaadi değil mi zaten boşlukta kalanlara musallat olmak. Hem bir parçanın yokluğu, zaman içinde diğer parçalar için esneme meydana getirerek, onların da dökülmesine neden olmaz mı?
Her bir âyet, her bir hüküm Allah katında önemli ve takdire şayan, ihmali ise tekdire…
Yazar
İlgili Yazılar
Hevanın İktidar Alanından Sıyrılmak
Yeryüzünde söz sahibi olmak isteyen insanın ihtirası, en güzel sözü kabullenmesine mâni olmuş, bu mânia Allah’a itaat etmesinin önüne geçmiştir. Kendisine muktedir olamayan insan, kaba güç ve dayatma ile insanlığı abluka altına almış, zalimliği ile zorbalıkla Allah’ın arzında hâkimiyet kurmaya çalışmıştır. İdaresinden mesul olduğu alanlarda, hayra davet eden, iyiliği yaşam tarzı haline getiren ve var …
Mektup IV
Yazmak insanlık tarihi kadar eski midir diye düşünenler için cevap olsun burada, ilk insana her şeyi öğreten Rabbim yazıyı da öğretmiştir muhakkak. Yazıya yemin eden Rabbim’e hamdolsun ki yazabilme imkânına sahibiz, okuma imkânına da. Yazı mektubun can damarıdır ya, ondan böyle başladım bu mektuba… Ne kadar açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum, bu da anlaşılmama yorgunluğumun göstergesi sayılıversin, öyle ya anlaşılma sancım olmasa niye yazayım ki…
Aynı Dili Konuşmak
Ankara’dan taşınarak İstanbul’a yerleşme kararı aldığımız o günlerde ilginç bir rüya görmüştüm: kayalık dağların arasından çok yüksek sesle ezan okuyordum ve beni kimse duymuyordu. İstanbul’da ormanlar arasında köy benzeri bir yere taşınmak nasip oldu. Komşularımız ya sonradan oraya ev yaptırıp daha çok dinlenmek için gelen kimselerdi ya da otuz kırk sene önce çoğunlukla Karadeniz’den gelip …
Dikkat! Hayat Çıkabilir.
Tüm bu arayışlar, sorular, cevaplar, kaçışlar ve duvara toslayışlar bana öğretti ki hayat herkes için başka bir yaşta, başka bir boyutta, birçok kez ve bambaşka olaylarla başlıyor. Hayat; tekdüze giden yaşamın (olumlu veya olumsuz fark etmeksizin) var olanın zıddıyla temasında başlıyor zannımca.
Mektup III
Zira ümide ihtiyacımız vardır, yarınları şekillendirirken, eksik olanı tamamlama gayretini gereği gibi gösterirken. Ümide ihtiyacımız vardır, birini teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, zor zamanların yükünü çekerken… Ümide ihtiyacımız vardır, hastayı teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, iyiliklerin gerçekleşmesi için belkilere yatırım yaparken…