Yirmi yıla yakın zamandan beri Türkiye Cumhuriyeti hükümeti olarak siyasal iktidarın başında bulunan Recep Tayyip Erdoğan, ülke sathındaki icraatlarını övgüyle kendi ağzından sıralarken, son birkaç yıldan bu yana, kültür ve eğitimde, sadece bu alanda pek başarılı olamadıklarını söylemektedir. Bunu aldığı eleştiriler üzerine mi yoksa sahiden kendi kaygısı olarak mı dile getirdiği bilinemez. Ancak görüldüğü kadarıyla ve öteden beri defalarca değinilen, konuşulan bir gerçektir bu noksanlık. Türkiye’de muhafazakâr kesimin kültür, sanat ve eğitim konularındaki tökezlemeleri hiç de son yirmi yılda başlamış değildir. Bağlı hatta bağımlı bulundukları geleneğin/genetiğin buna izin vermediğini görmedikleri, görmeye çalışmadıkları için doğmaktadır aslında söz konusu bir şey yapamamış olmaları.
Çok geriye gitmeden Milli Görüş lideri merhum Necmettin Erbakan’dan başlayarak sergilenen anlayış, yönetim modeli ve idrakin temel kaynağında bir yanlışlık vardı. Şurası asla unutulmamalıdır ki kültürel iktidar diye bir etkin güce inanılıyorsa eğer bilinmelidir ki bu güç sağlanmadan siyasal iktidarın imkân ve ihtimali yoktur. Bu bakımdan Erbakan’ın en başındaki hareketi bir erken doğum olarak prematüre marazlar taşımaktaydı. Onun iktidar ortağı olduğu dönemde sorulmuştu, mesela Milli Gazete’de tek başlarına iktidar değiller mi? Öyleydi. Peki, gazetecilikte ne kadar iktidarda ve ne ölçüde başarılıdırlar? Daha küçük bir kültür hareketinde dahi kalite tutturamayanlar, ülke sathındaki siyasal iktidarlarında nasıl başarılı olacaklardır? Nitekim bugün hala tirajı en düşük solcu, liberal, gayrimüslim hangisiyle mukayese ederseniz ediniz o gazete yine başarısız ve ilkel bir görüntü sergilemektedir. Kurulduğu günden bu yana neredeyse yarım yüz yıl geçmiştir, hiç mi dönüp geriye bakmazlar? Yerlerinde saymak bile değil geriye doğru gittiklerini görmek için İlahi bir haber mi beklemektedirler?
Bahsi edilen zihniyetin izinden giden kültür faaliyetleri arasındaki öteki gazete ve dergilere bakınız. Fazla reklam aldıkları gün gazetenin hangi sayfasını feda etmektedirler? Spor sayfasını mı? Hayır! Elbette kültür ve sanat sayfasını. Söz konusu basılı yayınların kültür sayfaları yahut eklerinin periyodu izlensin. Hadi onu bırakarak içeriğine bir göz atılsın. Görülecektir ki konuşmaya ve yazmaya başladıkları yıllardaki alışkanlıklarını sürdürerek yine maalesef bir aşağılık duygusuyla kendi muhitlerinin eserleri ve münevverleri yerine hâlâ kendilerinden olmayanların eserleri ve isimleriyle doldurmaktadırlar sayfalarını. Kendi muhitlerinin şairleri, hikâyecileri, roman ve denemecilerini hiç görmeye çalışmadan, başkalarının atına oynayıp durmaktadırlar. Böylesine çok gerilerde kalması gereken kompleksi üzerlerinden atamayanların değil kültürel iktidar kurmalarını, sağlıklı okur-yazarlıklarından bile şüphe duymak lazımdır.
Abdullah Gül, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından cumhurbaşkanlığına aday gösterildiğinde eski CHP genel başkanı olan Deniz Baykal, TBMM kürsüsünden “Olma, olma, olamazsın!” diye haykırıyordu. Görünen odur ki dediği gerçekleşti ve bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Başkanı da dâhil “Olunmamıştır.” Olunmayan nedir diye sorulduğunda tek cevabı vardır; o da, kültürel iktidar olunamadığı için siyasal iktidar da olunamamıştır. Üstelik Türkiye’de nice zamandan bu yana ilk defa kendisinden öncekilere ciddi anlamda fark atacak bir liderlik karizmasına sahip birisi olmasına rağmen. Çünkü Türkiye liderliğinin elini kolunu bağlayan görünür görünmez öylesine güçlü prangalar mevcuttur ki en başta ülkeyi yöneten darbe anayasası olmak üzere…
Bu yazının ana fikri düşüncesiyle, eleştiri bahsinde konuşurken somut örnek olması bakımından seçilen asıl soru şudur: Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda yazılan Anayasa toplumun dinini İslam şeklinde benimseyen bir maddeye sahipti. (Anayasada böyle bir maddenin bulunup bulunmaması tartışması ayrı bir bahistir.) Peki, ne oldu da iki küçük yıl sonra ansızın bu madde yerine laiklik ilkesi konulabildi? Laikliğe geçişin nasıl bu kadar kolay gerçekleştiği, büyük bir infial yaratmadan halk nezdinde de çarçabuk benimsendiği üzerinde düşünülmelidir. Benimseme gönüllüymüş gibi görünmüyor olsa da arada bir, sahiden gönülsüz kimselerin büyük bir tepkisiyle de karşılaşmadı ilk yüz yılında.
Türkiye gibi bin yılı aşkın dönemden bu yana Müslüman halkların yaşadığı bu toplumda yeniden İslamlaşmanın ise bu kadar zor, uzak ufukta bazen imkânsızmış gibi görünmesindeki hakiki ve tarihi sebebe inmek gerekiyor. Başbakan sıfatı taşıdığı ilk yıllarda Erdoğan isabetli bir tespit yapmıştı: Devletler laik olabilir ama insanlar laik olmazlar. Öyleyse eleştiri bahsini temel alan bu yazıda en somut, en göz önünde bulunması bakımından laik, sosyal bir hukuk devleti ilkesini benimsemiş T.C. Anayasası ile ülkeyi yönetmeye talip olmuş mevcut iktidar üzerinden bir okuma yapılmalıydı ki söz, teoride asılı kalmasın.
Güncel bir meseleye kabaca da olsa şöyle bakılabilir. Bugünlerde muhalefet cephesindeki CHP, Saadet, İyi Parti ve HDP temsilcilerinin bir ara gözlerden ırak buluşarak bir anayasa taslağı üzerinde konuştukları, prensipte anlaştıkları tartışılmaktadır. Her ne kadar taraflardan kimileri hadiseyi inkâr etmeye kalkışsa da deliller aleyhlerindedir. Peki, bu anayasa taslağında neler vardı dersiniz? Mesela mevcut darbe anayasasının başlangıç maddeleri, tartışılamaz, tartışılması teklif dahi edilemez denilen dogmalar var mıydı? Vardı! Türklük vurgusu yapan 66. maddenin değiştirilmesi ile ana dil meselesi de konuşulmuştu. Dahası, başkanlık hükümetlerinin olmazsa olmazı sayılan federatif yapıya doğru adımlar da bulunmaktaydı. O halde muhalefetin bu bazı bakımlardan olumlu çalışması karşısında mevcut iktidarın eldeki darbe anayasasını savunma refleksine ne demeli? Acaba bu refleks Cumhur İttifakının öteki kanadını küstürmemek gibi bir zorunluktan mı yoksa gönülden mi kopmaktadır? Bahsin eleştiri ile alakası nedir diye merak eden varsa bilinsin ki, tam yeri burasıdır. Çünkü eleştiride toptancılık yoktur. Toptan kabul ve red yerine eleştiri perakende çalışan bir yöntemdir. Oysa buradaki toptancılık, ne yazık ki iktidar ve muhalefet oyununun ahaliyi yönetmekten çok oyalamaya dönüştürüldüğünü gösteriyor.
Dikkatli bir nazarla bakıldığında, Necmettin Erbakan, Müslümanların giderek kültürel anlamda güç kazandığını, gelecekte söz sahibi olabileceklerini görmeye başlayan İslam düşmanları tarafından ansızın siyasal hayata sürüklenmiştir.
Yerli yabancı birileri tarafından bir şekilde desteklenerek Türkiye’de Müslüman kimlikli insanların iktidar oyununa katılmasının ilk kobayı/kurbanı belki de gönüllü neferiydi. Yanında yakınında bulundurduğu kurmaylarına bakarak da anlamaya çalışılabilir; ancak isimler üzerinde fazlaca durmak doğru olmayacaktır. Dileyenler, Milli Görüş gömleğini çıkartmamakta direnenler kimlerdir sorusuna cevap ararken onlara rahatlıkla ulaşabilirler.
Tartışmaya açmaya çalışılan meselenin özüne gelinecek olunursa, eleştiri dilini insaf ile sınırlayarak şu tespitler hatırlanmalıdır. Başkanlık hükümeti rejiminin ilk adımı atılırken parlamenter sistemin tamamen tıkandığını, bu yeni adımın bir ümit olabileceğini düşünenler esasen haksız sayılmazlardı. Zira Türkiye’deki iktidar oyunları hakkında elli yıldan bu yana yaşanılan şahitlikler göstermişti ki, parlamenter sistem ile ülkenin ufku tamamen kapanmıştır. Öyleyse bu yeni adımı görüp gözetmelidir, en azından bir ümit kapısıdır. Bu kanaat hâlâ ümidinden pek bir şey yitirmemiş olsa da başkanlık iradesinin son zamanlarda gösterdiği performansın hatta belki gösteremediği performansın bu ümidi zedeleyecek tehlikeli bir yöne doğru seyrettiği endişesi doğmuştur şimdilerde.
Milli Görüş gömleğini sırtımızdan attık diyerek halkını samimiyetine inanmaya çağıran irade, o halde asla bütün ömrünce aynısını söylemiş bulunan Milli Görüş lideri Necmettin Erbakan’ın ortaya koyduğu tuzağa düşmemeliydi. Erbakan daima Bizde biat kültürü vardır diyerek bir Tek Adam numunesi sergilemişti. Dediğim dedik tavrında, danışmadan uzak, kendi doğrusunu en doğru bilerek yürüyen birisiydi. Bilenler bilir, ABD başkanlarından Abraham Lincoln’ın bir toplantı sonrasında söylediği söz meşhurdur: Yedi hayır bir evet, evetler kazandı. Bu, tipik bir Erbakan fotoğrafıdır aynı zamanda. Başlangıçta onun gömleğini çıkartmış bulunan Recep Tayyip Erdoğan’ı toplum, yanında, yakınında sağlam danışmanlarla çalışır bulmuştu. Ancak ne yazık ki yeniden eskiye dönüş sinyalleri vererek şimdilerde zaman zaman Bizde biat kültürü var diyerek kendi kanaatini danışmanlara rağmen dayatmaya başladığına dair haberler yayılmaktadır.
Müslüman sıfatıyla düşünüldüğünde, acaba İslam’da hangi kültür vardır sorusunu sormalıdır. Cevap, Bizde şûrâ kültürü vardır şeklinde yankılanacaktır hiç şüphesiz. Biat, evet, Bir hükümdarın, büyük bir kimsenin hâkimiyetini, hüküm ve yetki sahibi olduğunu tasdik edip ona tâbi olmayı kabul etme, şeklinde tanımlanıyor sözlüklerde. İlahi Hitab her ne kadar Nisâ suresi 59’da Ulu’l-emr kavramını Allah ve Resulüne itaat ifadesinin ardından saymışsa da bunu biat olarak anlamadan önce, İlahi Hitab’ın bu bahisteki diğer ifadeleriyle beraber tefsire tâbi tutmak lazımdır. Şûrâ suresi 38’i de okuyarak, Onların işleri aralarında istişare iledir uyarısıyla beraber değerlendirilirse ne anlaşılır? Bu karşılıklı mütalaa inananları nasıl bir sonuca götürür? Hele devlet işleri yürütülürken, Bizde şûrâ kültürü vardır ifadesi en doğrusu olacaktır. (Laik bir devleti yönetmede İslami ilkelerin yeri nedir, sorusunu bu yazı boyunca zihinde saklı tutmalıdır okuyucularım; bilinler bilir, bu bahiste bir ömür hayli konuşmuş ve yazmış birisiyim, geriye dönük okumalarla bu sualin cevabını bulabilirler.)
Tarihe bakılabilir; Allah Resulü’nün vefatı sonrasında Müslümanların siyasal liderliğine seçilen Hazreti Ebubekir’e sahabeden bazıları, Ey Allah’ın halifesi diye hitap etmeye başlayınca Hz. Ebubekir onları azarlarcasına; Allah’ın değil ille birisinin halifesi diyecekseniz Resullullahın Halifesi deyin, der. Sıhhatli siret kitaplarının kaydına göre bu halife ifadesi orada kalmış ve ardı ardına gelen diğer üç sahabe Hz. Ömer, Osman ve Ali için Emir el-Mü’minin sıfatı kullanılmıştır. Her ne kadar daha sonraları yazılan kimi İslam Tarihi ve Sîret kitapları Dört Halife ifadesini kullanmışlarsa da bu, onlara sonradan verilen sıfattır. Onlar yaşarken mü’minlerin emirleri şeklinde anılırlardı. Evet, elbette İlahi Hitab halife kelimesini kullanmaktadır. Ancak orada asla siyasi bir anlam yükü yoktur. Kelime mânâsı şu hakikati öğretmektedir: Yeryüzünde meleklerden sonra yaratılacak olan insanoğlu birbirinin halefi, ardılı halinde yaşayıp gidecektir. (Bakara suresindeki ayetlere bakılabilir.)
Müslümanların tarihi, Allah Resulü’nü izleyen dört büyük sahabeden sonraki dönemde Emevi İktidarıyla beraber ne yazık ki ana caddesinden sapmaya başlamıştı. İlk defa devlet yöneticileri kendilerinin Allah’ın Halifesi sıfatıyla anılmalarını istemeye başlamış, en tehlikelisi de Biz sizin başınıza Allah’ın kaderiyle geldik diyerek Müslüman amentüsüne başlangıçta asla bulunmayan Kader telakkisini bir inanç umdesi olarak eklemişlerdir. İşte Biat kültürü denilen felaket böylece başlamıştır. Dikkat edilirse Hadis uydurma faaliyetlerinin başlangıç tarihi de aynıdır. Her kesim kendi yandaşları lehine Allah Resulü’nü konuşturma hevesine kapılarak büyük cürümler işlemişlerdir.
Allah Resulü’nün hayatına, onun gerek insanlarla bir arada bazı meseleleri konuşur ve tartışırken gerekse de en hayati hadiselerden olan ölüm kalım savaşlarıyla karşı karşıya kaldıkları zamanlardaki tutumuna bakılmalıdır. Gündelik oturumlarda Allah Resulü bir hususta konuşunca sahabe O’na bu ifadenin İlahi Vahiy olup olmadığını soruyordu. Eğer konu İlahi Vahiy ile belirtilmemişse o hususta sahabeden birileri pekâlâ farklı kanaatlerini söylüyor ve kabul de ettirebiliyordu. Burada Allah Resulü’nün sözünün üstüne söz mü söylenmiş oluyordu? Evet, öyle oluyordu ancak bu, beşeri görüşlerin mukayesesinden başka bir şey değildi. Zira beşer kimliğiyle Allah Resulü de pekâlâ bazı hususları bilmiyor olabilirdi. Bazı hususlarda yanılıyor da olabilirdi. Onların hayatında gerçekleşen birçok hadise bunu göstermektedir. Siret kitaplarında bolca örnek bulmak mümkündür bu alanda.
Nitekim Medine Site Devleti’nin lideri sıfatıyla muhakemelerde bulunurken Allah Resulü’nün şu muhteşem uyarısı da siret kitaplarında mevcuttur. Mealen söylediği şuna benzer bir ifadedir: Bana getirdiğiniz davalarda, iddiasını iyi savunan beni aldatabileceğini bilsin. Ancak yine bilsin ki Allah’ı aldatamaz!
Allah Resulü’nün Yesrib’e hicreti sonrasında Medine Site Devleti’nin lideri olarak inananlarla beraber çıktığı savaşlarda da yine Bizde şûrâ kültürü var olduğu için yakınındaki mü’minlerle istişare ettiği ve çoğu kere de kendi kanaatini bırakarak danıştığı arkadaşlarının kanaatini uyguladığı çok aşikârdır. Danışma ile eleştirinin akrabalığı asla unutulmamalıdır.
-II-
Eleştirinin Mahiyetine Bakış
Eleştirinin ortadan kaldırılması siyaset sahnesinde, Müslümanların başına gelenlerin kader sayılmasıyla başlamıştı. Sünnî dünyanın dört bir etrafında saltanat rejimi, sonunda bir ideolojiye dönüştürülerek yayılmış, tarihin ilk yıllarından bu yana, Müslümanlara maliyeti çok yüksek olmuştur. Altından kalkılamayacak öylesine ağır yük bindirmiştir ki omuzlara, bugünkü Müslümanların darmadağınık halleri bunun en tipik göstergesidir. Dışarıdan bakanların İslam dünyasında görmeye alıştıkları yalnızca şiddet ve terör değildir. Bazı bölgelerde kavmiyetçi reflekslerin bütün bünyeyi sardığına şahitlik edilmektedir. Birçok çevrede ise mezhep taassubu Din’in önünde seyrederken görülmektedir.
Mevcut perişanlığın hiçbiri sebepsiz ve temelsiz değildir. Müslümanlar başlarında kendilerini yönetenlerin Kader’leri olduğunu işittiklerinde, saltanat rejimine karşı yeterli tepkiyi, eleştiriyi, ikazı gösteremedikleri için bu haldedirler öncelikle. İran Kisraları hakkında söylenen, beşer cinsine ilahlık yakıştırıcı sözü, Son Allah Elçisi’ne söyleterek Bursa Ulucami’nin duvarına BÜYÜK HARFLERLE yazan, yazdıran inanış modeli, sultanları eleştirmek yerine onlara kasideler yazacaktı elbette. Öyle de oldu.
En büyük cihat zalim sultana karşı hakkı söylemektir şiarı, Ya hak söyle ya sus ilkesiyle buluşmaya başladığı anda, Allah’ın yeryüzündeki Müslümanlara dair ümidi ve muradı ancak o zaman gerçekleşecektir. Bu da iradenin, kaza ve kaderin, hayrın ve şerrin ve hatta Kitap ve Hikmet’in doğru tanımlanması ve doğru anlaşılmasıyla başlayacaktır. Gelin görün ki Müslümanların önünde dünyanın en kalın duvarı gibi kökleşmiş, yerleşmiş, kemikleşmiş öylesine barikatlar yığılmıştır ki bunu kırmak o kadar kolay değildir. Ezberler, alışkanlıklar, bilgi ve öğrenimin önünü kesmektedir. Bir kilisesi bulunmayan İslam’ın mümessili gibi ortalarda dolanıp duran kimi şarlatanların işlettikleri aforoz müessesesi bütün zalimliğiyle işleyip durmaktadır. En küçük bir aykırı sese kulak vermekten bile imtina edenler, bir özeleştiri yapamayacakları gibi, başkalarını da eleştirmek yerine iftiralarla karalamak, çamur atarak uzaklaştırmaktan başka bir şey yapamazlar. Bugün memlekette hem de bütün insanların gözü ve kulağı önünde arkasına bazen iktidar bazen medya gücünü alarak yapılan ne yazık ki budur.
Sana söyleyecek sözüm çok ama kalbin kırılır diye söylemiyorum gibi saçma sapan güya hümanist gerekçelerin arkasına sığınan, bu sözü gözlerinde büyüttükleri kimi tarihi şahsiyetlerin ismiyle süsleyenlerin, İlahi ikazlardan ne kadar uzaklaştıkları ortadadır. Allah Resulünün, Şahit, müjdeleyici ve uyarıcı (Ahzab: 45) sıfatıyla gönderildiğine dair İlahi Vahyin haberi iyi okunmalıdır. Uyarıcılık ele alındığında bugün görülecektir ki Müslüman muhitlerde ikaz ile beraber hüsn-ü zan müessesesi de işlevini yitirmiştir. Birbirini tamamlayan bu iki ahlâki ilkeden uzak duranların tarih sahnesinde özne olarak görünmeleri elbette mümkün olamayacaktır.
Mahiyetini öğrenmeye çalışırken, eleştirinin bir ahlâk prensibi olduğu unutulmamalıdır. Ahlâk ise kişilerin davranışlarına isim olmuştur.
O halde öncelikle bu kavramı çözümlemeye çalışmak, belki meseleyi doğru anlamada bir ilk adım sayılabilir. Müslüman kültüre/geleneğe ne yazık ki büyük oranda hâkim olan zihniyetin Kaderci telakkisi düşünmeye, yeniliğe ve değişime kapıları, pencereleri sıkı sıkıya kapattığından, ciddi bir engel teşkil edecektir söz konusu bu çabaya. Böylesine köklü bir devrimi göze almadan ilerlemenin imkânı yoktur. Öyleyse insan davranışlarının kaynağı nedir sorusuyla başlanmalıdır.
Sorunun cevabı aranırken mevcut yanılgılar, ezberler, alışkanlıklar bir kenara bırakılarak, yeniden düşünmeye başlamak istemeyen, bu anlamda üşengeç davranan varsa ki sayıca her kesimden fazla oldukları bilinmektedir, onlarla yola çıkılamaz. Yola çıkılamayacak kişiler, yola çıkmakta direnenlerdir. Çünkü niyet bütün ibadetleri meşru kılan, ne yaptığını bilme, azami şuur halinin adıdır. O halde önce niyet lazımdır. Kişi davranışlarında hürriyet hususundaki bilgi eksik yahut hiç yoksa önce ona bu bilgi aktarılmalıdır. İnsanların bir alın yazısı yoktur diyerek başlanmalıdır. Anne karnındaki kırk günlük cenine bir meleğin gelip doğduktan sonraki kaderini okuduğuna dair uydurulmuş haberleri birer iman ilkesi gibi görerek benimseyenlerin, titreyerek kendilerine gelmelerine fırsat verecek eylemin adıdır eleştiri.
Alın yazısı denilen kumpasın beşer cinsini bir robota, uydu yaratığa dönüştürdüğü görülmüyor mu? Varlık sahnesine böylesi bir kaderle gönderilen yaratıklar ancak bitkiler ve hayvanlardır. Hatta melekler de böyledirler. Şairin dediği gibi onlar adeta birer kurmalı oyuncak halinde yaşamaktadırlar yeryüzünde. Peki, insan böyle mi ya? Davranışlarını seçme kabiliyetiyle o, hem iyi ve kötüyü birbirinden ayırt edecek kudrete hem de seçiminden ötürü Allah ve toplum karşısındaki sorumluluğunu idrake maliktir. Bu idraki sağlayan davranışlarındaki hürriyet imkânıdır. Bu imkândır işte onun kaderi. Yani yapan, eden, olan, susan, konuşan, seçen hep kendidir. Allah’a rağmen değil bizzat O’nun izniyle hem de.
Geleneksel itikadına bakarak büyük Müslüman çoğunluğunu şaşırtan noktalar nelerdir sorusu üzerinde durulsun. Görülen manzaranın itikadi özeti şöyledir. Sünnî Müslüman dünyada mü’min kişinin itakattaki iddiası Maturidî akaididir. Fakat zihnindeki teorinin Eş’ari mantığına oturduğu görülecektir. Hadise uygulamaya geldiğinde ise karşınıza Cebriyeci bir kimse çıkacaktır. Pratik, insan tekine bakıldığında dışarıdan ilk görünen hal olduğuna göre bu inanış mensubu kişi, rüzgârın önündeki toz, saman çöpü mesabesinde saymaktadır kendisini. Yapıp etmelerini, yapmayıp etmemelerini bile her zaman ve zeminde sanki Allah yürütmektedir. Kendisinin hiç ama hiçbir rolü yoktur. Nitekim Allah versin, Allah bozmasın, Allah düşürmesin…benzeri sığınma cümleleri iyi okunduğunda çıkan manzara başka nasıl açıklanabilir? Allah neyi bozuyor, Allah kimi düşürüyor; düşünen var mı?
Eleştiri her işin başında düşünmektir, düşünmeyi daim kılmaktır. Düşünmeyen, bunu gündelik hayatının bütün safhalarında, İlahi Vahye muhatap olduğunda da kullanmayan kimse asla iman iddiasında bulunmamalıdır.
Evet, belki onun da bir teslimiyetinden söz edilebilir. Ancak bu bağlılık tıpkı Hıristiyanlıkta olduğu gibi İnanıyorum çünkü saçmadır cümlesinde anlamını bulacaktır. Eğer iman sahiden saçma sapan bir benimseme bütünü ise artık eleştiriden söz açmanın ne anlamı kalacaktır?
İlahi Vahiy Allah Resulü’nün şahsında bütün insanlığa hitap ederek Sana Kitap ve Hikmet verildi, sana İlim geldi (Nisâ: 113; Âl-i ʻİmrân: 61 ve benzerleri) bilgisini verir. Kitap, yazılı halde okuyup durduğumuz Mushaf’ın topladığı ayetlerin bütünüdür. Hikmet ise ne yazık ki Sünnî dünyanın gözünde Sünnet kavramıyla özdeş anlaşılarak büyük yanılgılara sebebiyet vermiştir. Esasen burada insana verildiği söylenen hem yetki hem de sorumluluk bu sefer Mushaf’ta Yunus suresi 38 ve benzerlerindeki meydan okumada yatmaktadır. Özeti şudur: (Ayetleri Resulllah) uydurdu diyorlar. De ki: Eğer doğru sözlü kimselerdenseniz, o zaman, onunkilere eş değer bir sure getirin, hem Allah’tan başka kimi yardıma çağırabilirseniz çağırın! Bu çağrının yalnızca inanmayanlara değil, mesela inanmak üzere araştırma yapanlara, arada bir içerisine şüphe düşenlere de dönük olduğu açıktır. Bu bir meydan okumadır. Türkçesi hodri meydan, kendisine güvenen bu İlahi Vahyin buyursun hikmetinden sual eylesin. Sualinin cevabını veremediği zaman üstünlüğünü kabul etsin anlamına gelmez mi?
Arap diliyle inmiş bulunmasına rağmen bizzat Allah’ın kendi tensibiyle kurulmuş bu cümlelerin bile hikmetinden sual etmeye çağıranın, kendisine iman eden insan tekini, hemcinslerinin kelamları hakkında hikmetinden sual etmeye çağırmaması mümkün müdür? Geleneksel ve hatta genetik biçimde Müslümanların büyük çoğunluğu nezdinde bırakınız Allah Kelamını, bazı insanî metinlerin bile hikmetinden sual olunmasını yasaklayan anlayıştan bir eleştiri ve özeleştiri beklemek boşunadır. Merak ilmin başıdır, böyle söyledikten sonra ardından Şeyhine niçin diyen iflah olmaz sözünü ekleyen bir kültür kendisine sahici, işe yarar, yeryüzünde özne olabilecek bir iktidar sağlayabilir mi? Ancak eğer kendisine te’vil imkânı sunulduğunda ikisinin de yeri ayrı diyerek mugalataya başladı mı, Allah korusun böylesi cehalet ortamından kaçmak, uzak durmak en çıkar yoldur.
İlahi Vahyin öğretisindeki Kitap bellidir. Hikmet ise düşünen, eleştirebilen, sual eyleyen her insana bağışlanmış bir ölçü aracı gibidir. Râgıb el Isfahânî’nin Kur’an Kavramları Sözlüğüne bakıldığında hikmete şu anlamların verildiği görülecektir. Evvela şu tespiti yapar, Mutlak hüküm ve hikmet sahibi yalnız Allah’tır. (Tin suresi vd.) Ardından kelimenin tarifini verir: Islah etmek, düzeltmek maksadıyla menetmek, engellemek…sefih, ahmak veya akılsız birinin arzuladığı şeyi yapmasını engellemek… Kendisine daha yaratılırken İlahi Ruh üflenerek Hikmet bahşedilen insanın böyle bir görev ve sorumluluğu vardır. Bu hikmetli davranışı yerine getirmediği zaman hesabını vermek zorundadır. Büyük hesap ise ahirette görüleceği için insanlar dünyada iken hikmet harici iş yapanlara ille de bir cezanın kesilmesini beklememelidirler.
Arapçada kök itibariyle bakıldığında tenkid kelimesi ise: Gerçeği ortaya koymak, iyisini kötüsünden ayırmak maksadıyla yapılan inceleme, tartışma şeklinde tanımlanmaktadır. Statik ve dogmatik zihin sahiplerinin bu tanım karşısındaki savunmaları ise şu cümlelerde toplanmaktadır: Gerçek bin beş yüz yıl önce ortaya konulmuştur, artık onu aramaya veya incelemeye ihtiyaç yoktur, ona iman edilecektir. İddiadaki iman ise asla bir inceleme, araştırma konusu değil, tıpkı Kemalist ideolojiyi memlekete yerleştiren zihniyetin dilinde görüldüğü gibi Gözlerimi kaparım vazifemi yaparım sloganıyla vücut bulacaktır. Aslında birbirine hasım gibi görünen Kemalistlerle muhafazakârların ilkesel olarak kaynakları daima dogmatik ve kaderci ve birbirinin benzeridir; yeryüzündeki eleştiriden ürken bütün fanatikler gibi.
Yeni zamanların Müslüman bilgelerinden Aliya İzzetbegoviç’in dile getirdiği söz hatırlandığında da varılacak sonuç aynısıdır. Ne diyordu o: Batı’nın aksine Doğu’nun geçmediği mektep eleştirelliktir. Batı eleştiri dilini kullanarak kadim Ortodoks ve Katolik kiliselerini, zalim engizisyon uygulamalarını kökünden sallamış ve yepyeni bir mezhebi oluşturmuştu: Protestanlık. Bununla yetinmemiş Nietzsche’nin ifadesiyle (Kiliseye ait) Tanrı ölmüştür diyerek sorgulamanın boyutunu öyle bir noktaya taşımıştır ki, bugün Batı’nın yaşadığı dünya refahında, o eleştiri kültürünün bereketi yatmaktadır. (Refah ile saadet aynı değildir, unutmadan.) Evet, hâlâ büyük oranda şirk ve küfür bataklığında, zulüm ve sömürü düzenlerini sürdürdükleri görmezden gelinemez. Ancak onları böylesi bir kudrete taşıyan şeyin de eleştirel düşünmeye atfettikleri değer olduğu unutulmamalıdır. Eleştirel düşünenler Müslüman değilseler bile hiç olmazsa seküler hayatlarında saadeti olmasa da kısmi bir refahı yakalamışlardır, durum ortadadır.
Bu durumu doğru okumaya çalıştığınızda şöyle bir sonuç elde edersiniz. Eleştiri nimeti öylesine bereketli bir malzemedir ki, Tanrıtanımazlar, müşrikler, kâfirler bile kullandıklarında, inanmadıkları ahireti kaybetme uğruna dünyalarını mamur kılabilmektedirler. Kaldı ki onların büyük çoğunluğu kör inanç sahibi olmalarına rağmen bu inancın kendilerini ahirette de refaha erdireceği yönünde bir beklenti içerisindedirler. Ahiret âleminde Allah’ın kime nasıl davranacağını, insanların kalbini okuyabildiği için ancak yine bizzat kendisi bilmektedir. Son İlahi Vahye muhatap olarak ona iman eden Müslümanların bilmesi gereken de şuydu ki, Allah Kelamı başta olmak üzere yeryüzündeki hayat macerasında karşılarına çıkacak her durum ve hadiseyi sorgulamakla, üzerinde düşünmekle, hikmetinden sual etmekle ödevli ve sorumluydular. Ne yazık, tarih aksi örneklerle bulandırılmıştır. Şimdi ve burada yeniden ayağa kalkabilmelerinin tek çaresi, ellerinde İlahi Vahiy örneği bulunmamış olsaydı bile Allah’ın fıtratlarına yerleştirdiği hikmet ile iyiyi kötüden ayırt edecek kabiliyetlerini işlevsel kılmak durumundaydılar. Yapılmadı, yapılamadı ancak artık yapılmalıdır. Birbirlerini aforoz etmek yerine anlamaya, dinlemeye başlamalıdırlar; başka bir kurtuluş yolu kalmamıştır.
Aliya İzzetbegoviç’ten aktarılan sözün açılımını hatırlayarak noktalamak belki yüreklerin yumuşamasına, yeniden düşünmeye bir kapı açabilir. Onun İslam Deklarasyonu (bildirisi, beyanı) adlı eseri dikkatle okunduğunda Müslüman mı yoksa tebaa mı yetiştiriyoruz başlıklı bir bölüme rastlanacaktır. Şu özet görüşündeki hakikatin yürek burkan çarpıcılığı üzerinde uzun boylu düşünmelidir: Dünyanın dört bir bucağında Müslüman insanlar gayrimüslimlerin siyasi boyunduruğu altında yaşıyor olmalarına rağmen, iktidarlar ve aileler onlara yine evvela itaati öğretiyorlar. (Yazının başındaki biat kültürü mü yoksa şûrâ kültürü mü tartışması hatırlanmalıdır.) Hâlbuki kelime-i tevhidin ilk cümleciği Allah’a imandan önce İlah yoktur şeklinde okunmaktadır. Aliya İzzetbegoviç Müslüman kitleleri Tebaa ve İtizalciler diyerek ikiye ayırır. Şöyle özetlemek mümkün her iki karakteri:
Tebaa, İtaat edenler: Güçlü iktidara hayran, disiplin ve düzen severler. Yeni kurulan şehirlerde hepsi aynı yöne bakan evler inşa ederler, dosdoğru sokaklar, birbirinin benzeri semtleri vardır. Müzik bandoları, üniforma ve resmigeçit düşkünlüğü onlardadır. Tâbi sıfatıyla emniyet, intizam, teşkilat amirlere kendini beğendirme eğilimi baskındır. Şeref, sükûnet, sadakat ve dürüstlük sadece sözlü bir bağımlılığa dönmüştür onlarda. Bir otorite yoksa tebaa onu derhal icat eder.
İtizalciler, karşı çakanlar: Mutsuz, lanetlenmiş gayrı memnunlardır. Hep yeni şeyler isterler. Ekmek yerine hürriyeti seçerler. İntizam, barıştan önce şahsiyeti önemserler. Geçimlerini hükümdara borçlu saymaz, hükümdarı kendilerinin beslediğini söylerler.
Kim, hangi sınıfı kendisine yakın bulmaktadır; düşünedursun…
Sonuç itibariyle Müslümanlara son tavsiye; artık muhafazakârlık kisvesini, tebaa ve biat kültürünü üzerlerinden atmaları, devrimci şûrâ kültürüne geçmeleri şeklinde olacaktır. Eleştirinin karakterinde sormak, merak, şüphe yatmaktadır. Geçmiş literatüre yerleşmiş Elfaz-ı küfür adlı uyarının, Taklidi iman caizdir gibi kabullerin tartışmaya açılması bir çare olabilir. Kültürel iktidar arzusunun sahiciliğine insanları ikna edebilmenin yolu, aforizmacı dil sahiplerini kollayarak yukarıda sayılan itizalcileri ötekileştirmek ve uzaklaştırmaktan geçmiyor. En azından her kesimden insanı sükûnetle, tekfirci olmayan bir nezaketle dinlemeye, anlamaya çalışmaktan geçiyor. İktidarlar bunu görmelidir; siyaseten kendilerine sunulmuş bulunan makamı hiç olmazsa bu istikamette bir değişimin aracı kılmak üzere kullanmasını bilmelidir.
Eleştiri ve özeleştiri yoksunluğunun Müslümanlara maliyeti korkunç derecede ağır olmuştur. Dünyanın neredeyse bütün bölgelerinde gayrimüslimlerin siyasi, kültürel boyunduruğu altına girmiş, tarihin öznesi iken nesnesine dönüşmüşlerdir.
Yetmemiş şimdi de ferdî sorumluluğu boyunlarından atarak bütün beklentilerini yukarıya, kendilerini hasbel kader (Kader kavramına dikkat) yönettiklerini düşündükleri kimselere yöneltmişlerdir. En büyük aldanış da burada yatmaktadır. Zira tarihte değişim ve dönüşümler, uyanış ve dirilişler yukarıdan aşağıya dikey biçimde gerçekleşmez; yatay biçimde aşağıdan yukarıya gerçekleşir. Hani Nasılsanız öyle yönetilirsiniz hikmeti vardı. Toplum neye layıksa zaten onunla yönetiliyordur. O halde fertler teker teker kendi liyakatlerini yükseltmek zorundadırlar. Ben olmak, benlik bilinci, şahsiyetin birinci adımı iken; benliği öldürmeye dönük meşreplerin yaygınlığı onlara izin vermemektedir. Bencillikten korkarken benliğini yitiren toplum bugün kendi başlarına açtıkları ağır maliyetin borcunu yine kendi elleriyle seçtikleri yöneticilerden bekliyor. Oysa kurtuluş fertlerin bizzat kendi cevherindedir.
O halde ey Müslümanlar!
En sıradan/sade vatandaşın bile saltanat rejimlerinden tevarüs edilmiş emir eri pozisyonuna boyun eğmesi, rıza göstermesi ve bunu da İslami meşruiyet şemsiyesi altında görmesini asla içinize sindirmemelisiniz! Her ne kadar mevcut rejim Saltanatı yıkarak Cumhuriyet kurmuşsa da, miras alınan pozisyonu yeni yöneticilerin şahsına da yönelterek onları biraz da bu tutumla gurur ve kibre sürüklememelidir. Çünkü yüzlerce yıl süren saltanat ideolojisi zihinlere ve kalplere böyle bir fitne yerleştirmiştir. Vesselam.
Hukukun bulunduğu yeri, ne olduğunu ve neye hizmet ettiğini anlamak için cesur sorular sorulmalıdır. Verilecek cevaplar bizlere zarar verse dahi. Hukuk, adil bir düzen yaratmak için var ise, adalet acı da olsa talep edilebilmeli. Ancak geçen zamana bakıldığında; gücü elinde bulunduran erk, hukuku kontrol etmiş ve hukuk ile kendi menfaatleri çerçevesinde toplumu şekillendirmiştir.
“Dil, varlığın evidir.” diyor, Martin Heidegger. Varlığı, düşünceyi anlamak, etkilemek ancak dil aracılığıyla mümkündür. İnsan kelimeler ve kavramlar aracılığıyla düşünür, her şeyi adı ile algılar. Var olanları adlandırarak onların özelliklerini belirler, kendisi ile diğer varlık alanları arasındaki ilişkileri kurar. Kavramlara yüklenen anlamlar eşyayı, hayatı, olayları, evreni anlamlandırmada doğrudan etkilidir. Kavramlar dünya görüşüne ve dini perspektife şekil verirler. Kelimeler, kavramlar hangi anlam dünyasını yüklenmişse varlıklarla o anlam dünyası üzerinden ilişki kurar. Bu ilişkiler zihni doğrudan yönlendirir ve zihin bu ilişkiler üzerinden düşünür.
. Filozofik bir soru olan erdem kazanımında doğanın ve alışkanlıkların konumlandırılışı sorunsalı hakkında bir görüş ortaya koymak için konu hakkında düşünmeye teşvik edecek kapsamlı bir akıl yürütmeye ihtiyaç vardır. Söz konusu akıl yürütme hangi çizgide ele alınabilir?
. Dijital ve algoritmik zeminler; şahsiyet(!) inşa edici zeminler hâline geldi. İnsan; artık kendisinin mimarı olmayıp -mimari yapısı olan- dijital ve algoritmik zeminlerin belirlediği farklı bir mimari hâline gelmektedir. Veri/data hâline gelen insana ait epistemik ve etik unsurlar; toplanılarak ve analiz edilerek pazarlama stratejilerinin, sosyal ve siyasal mühendisliklerin manipülasyon malzemesi hâline gelmiştir.
Gemi batıyor, seyrediyorlar. Bir heyula dolaşıyor, dinliyorlar. Dünya değişiyor, bakmıyorlar. Bir şeyler yaşıyoruz, şahit oluyoruz. Dönüşen sadece nesneler, mekânlar, olaylar, kişiler değil. Yaşadığımız gariplik bizi dönüştürüyor. Hem de dönüşümün ruhuna aykırı bir şekilde. İnsanı yavaş yavaş olgunlaştıran, var eden bir dönüşümden çok, şokla, özüne aykırı şekilde, varoluşunu tamamlamadan olgunlaştıran bir dönüşüm bu yaşadığımız.
Eleştirinin Maliyetine Giriş
Biat Kültürü, Şûrâ Kültürü
Yirmi yıla yakın zamandan beri Türkiye Cumhuriyeti hükümeti olarak siyasal iktidarın başında bulunan Recep Tayyip Erdoğan, ülke sathındaki icraatlarını övgüyle kendi ağzından sıralarken, son birkaç yıldan bu yana, kültür ve eğitimde, sadece bu alanda pek başarılı olamadıklarını söylemektedir. Bunu aldığı eleştiriler üzerine mi yoksa sahiden kendi kaygısı olarak mı dile getirdiği bilinemez. Ancak görüldüğü kadarıyla ve öteden beri defalarca değinilen, konuşulan bir gerçektir bu noksanlık. Türkiye’de muhafazakâr kesimin kültür, sanat ve eğitim konularındaki tökezlemeleri hiç de son yirmi yılda başlamış değildir. Bağlı hatta bağımlı bulundukları geleneğin/genetiğin buna izin vermediğini görmedikleri, görmeye çalışmadıkları için doğmaktadır aslında söz konusu bir şey yapamamış olmaları.
Çok geriye gitmeden Milli Görüş lideri merhum Necmettin Erbakan’dan başlayarak sergilenen anlayış, yönetim modeli ve idrakin temel kaynağında bir yanlışlık vardı. Şurası asla unutulmamalıdır ki kültürel iktidar diye bir etkin güce inanılıyorsa eğer bilinmelidir ki bu güç sağlanmadan siyasal iktidarın imkân ve ihtimali yoktur. Bu bakımdan Erbakan’ın en başındaki hareketi bir erken doğum olarak prematüre marazlar taşımaktaydı. Onun iktidar ortağı olduğu dönemde sorulmuştu, mesela Milli Gazete’de tek başlarına iktidar değiller mi? Öyleydi. Peki, gazetecilikte ne kadar iktidarda ve ne ölçüde başarılıdırlar? Daha küçük bir kültür hareketinde dahi kalite tutturamayanlar, ülke sathındaki siyasal iktidarlarında nasıl başarılı olacaklardır? Nitekim bugün hala tirajı en düşük solcu, liberal, gayrimüslim hangisiyle mukayese ederseniz ediniz o gazete yine başarısız ve ilkel bir görüntü sergilemektedir. Kurulduğu günden bu yana neredeyse yarım yüz yıl geçmiştir, hiç mi dönüp geriye bakmazlar? Yerlerinde saymak bile değil geriye doğru gittiklerini görmek için İlahi bir haber mi beklemektedirler?
Bahsi edilen zihniyetin izinden giden kültür faaliyetleri arasındaki öteki gazete ve dergilere bakınız. Fazla reklam aldıkları gün gazetenin hangi sayfasını feda etmektedirler? Spor sayfasını mı? Hayır! Elbette kültür ve sanat sayfasını. Söz konusu basılı yayınların kültür sayfaları yahut eklerinin periyodu izlensin. Hadi onu bırakarak içeriğine bir göz atılsın. Görülecektir ki konuşmaya ve yazmaya başladıkları yıllardaki alışkanlıklarını sürdürerek yine maalesef bir aşağılık duygusuyla kendi muhitlerinin eserleri ve münevverleri yerine hâlâ kendilerinden olmayanların eserleri ve isimleriyle doldurmaktadırlar sayfalarını. Kendi muhitlerinin şairleri, hikâyecileri, roman ve denemecilerini hiç görmeye çalışmadan, başkalarının atına oynayıp durmaktadırlar. Böylesine çok gerilerde kalması gereken kompleksi üzerlerinden atamayanların değil kültürel iktidar kurmalarını, sağlıklı okur-yazarlıklarından bile şüphe duymak lazımdır.
Abdullah Gül, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından cumhurbaşkanlığına aday gösterildiğinde eski CHP genel başkanı olan Deniz Baykal, TBMM kürsüsünden “Olma, olma, olamazsın!” diye haykırıyordu. Görünen odur ki dediği gerçekleşti ve bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Başkanı da dâhil “Olunmamıştır.” Olunmayan nedir diye sorulduğunda tek cevabı vardır; o da, kültürel iktidar olunamadığı için siyasal iktidar da olunamamıştır. Üstelik Türkiye’de nice zamandan bu yana ilk defa kendisinden öncekilere ciddi anlamda fark atacak bir liderlik karizmasına sahip birisi olmasına rağmen. Çünkü Türkiye liderliğinin elini kolunu bağlayan görünür görünmez öylesine güçlü prangalar mevcuttur ki en başta ülkeyi yöneten darbe anayasası olmak üzere…
Bu yazının ana fikri düşüncesiyle, eleştiri bahsinde konuşurken somut örnek olması bakımından seçilen asıl soru şudur: Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda yazılan Anayasa toplumun dinini İslam şeklinde benimseyen bir maddeye sahipti. (Anayasada böyle bir maddenin bulunup bulunmaması tartışması ayrı bir bahistir.) Peki, ne oldu da iki küçük yıl sonra ansızın bu madde yerine laiklik ilkesi konulabildi? Laikliğe geçişin nasıl bu kadar kolay gerçekleştiği, büyük bir infial yaratmadan halk nezdinde de çarçabuk benimsendiği üzerinde düşünülmelidir. Benimseme gönüllüymüş gibi görünmüyor olsa da arada bir, sahiden gönülsüz kimselerin büyük bir tepkisiyle de karşılaşmadı ilk yüz yılında.
Türkiye gibi bin yılı aşkın dönemden bu yana Müslüman halkların yaşadığı bu toplumda yeniden İslamlaşmanın ise bu kadar zor, uzak ufukta bazen imkânsızmış gibi görünmesindeki hakiki ve tarihi sebebe inmek gerekiyor. Başbakan sıfatı taşıdığı ilk yıllarda Erdoğan isabetli bir tespit yapmıştı: Devletler laik olabilir ama insanlar laik olmazlar. Öyleyse eleştiri bahsini temel alan bu yazıda en somut, en göz önünde bulunması bakımından laik, sosyal bir hukuk devleti ilkesini benimsemiş T.C. Anayasası ile ülkeyi yönetmeye talip olmuş mevcut iktidar üzerinden bir okuma yapılmalıydı ki söz, teoride asılı kalmasın.
Güncel bir meseleye kabaca da olsa şöyle bakılabilir. Bugünlerde muhalefet cephesindeki CHP, Saadet, İyi Parti ve HDP temsilcilerinin bir ara gözlerden ırak buluşarak bir anayasa taslağı üzerinde konuştukları, prensipte anlaştıkları tartışılmaktadır. Her ne kadar taraflardan kimileri hadiseyi inkâr etmeye kalkışsa da deliller aleyhlerindedir. Peki, bu anayasa taslağında neler vardı dersiniz? Mesela mevcut darbe anayasasının başlangıç maddeleri, tartışılamaz, tartışılması teklif dahi edilemez denilen dogmalar var mıydı? Vardı! Türklük vurgusu yapan 66. maddenin değiştirilmesi ile ana dil meselesi de konuşulmuştu. Dahası, başkanlık hükümetlerinin olmazsa olmazı sayılan federatif yapıya doğru adımlar da bulunmaktaydı. O halde muhalefetin bu bazı bakımlardan olumlu çalışması karşısında mevcut iktidarın eldeki darbe anayasasını savunma refleksine ne demeli? Acaba bu refleks Cumhur İttifakının öteki kanadını küstürmemek gibi bir zorunluktan mı yoksa gönülden mi kopmaktadır? Bahsin eleştiri ile alakası nedir diye merak eden varsa bilinsin ki, tam yeri burasıdır. Çünkü eleştiride toptancılık yoktur. Toptan kabul ve red yerine eleştiri perakende çalışan bir yöntemdir. Oysa buradaki toptancılık, ne yazık ki iktidar ve muhalefet oyununun ahaliyi yönetmekten çok oyalamaya dönüştürüldüğünü gösteriyor.
Yerli yabancı birileri tarafından bir şekilde desteklenerek Türkiye’de Müslüman kimlikli insanların iktidar oyununa katılmasının ilk kobayı/kurbanı belki de gönüllü neferiydi. Yanında yakınında bulundurduğu kurmaylarına bakarak da anlamaya çalışılabilir; ancak isimler üzerinde fazlaca durmak doğru olmayacaktır. Dileyenler, Milli Görüş gömleğini çıkartmamakta direnenler kimlerdir sorusuna cevap ararken onlara rahatlıkla ulaşabilirler.
Tartışmaya açmaya çalışılan meselenin özüne gelinecek olunursa, eleştiri dilini insaf ile sınırlayarak şu tespitler hatırlanmalıdır. Başkanlık hükümeti rejiminin ilk adımı atılırken parlamenter sistemin tamamen tıkandığını, bu yeni adımın bir ümit olabileceğini düşünenler esasen haksız sayılmazlardı. Zira Türkiye’deki iktidar oyunları hakkında elli yıldan bu yana yaşanılan şahitlikler göstermişti ki, parlamenter sistem ile ülkenin ufku tamamen kapanmıştır. Öyleyse bu yeni adımı görüp gözetmelidir, en azından bir ümit kapısıdır. Bu kanaat hâlâ ümidinden pek bir şey yitirmemiş olsa da başkanlık iradesinin son zamanlarda gösterdiği performansın hatta belki gösteremediği performansın bu ümidi zedeleyecek tehlikeli bir yöne doğru seyrettiği endişesi doğmuştur şimdilerde.
Milli Görüş gömleğini sırtımızdan attık diyerek halkını samimiyetine inanmaya çağıran irade, o halde asla bütün ömrünce aynısını söylemiş bulunan Milli Görüş lideri Necmettin Erbakan’ın ortaya koyduğu tuzağa düşmemeliydi. Erbakan daima Bizde biat kültürü vardır diyerek bir Tek Adam numunesi sergilemişti. Dediğim dedik tavrında, danışmadan uzak, kendi doğrusunu en doğru bilerek yürüyen birisiydi. Bilenler bilir, ABD başkanlarından Abraham Lincoln’ın bir toplantı sonrasında söylediği söz meşhurdur: Yedi hayır bir evet, evetler kazandı. Bu, tipik bir Erbakan fotoğrafıdır aynı zamanda. Başlangıçta onun gömleğini çıkartmış bulunan Recep Tayyip Erdoğan’ı toplum, yanında, yakınında sağlam danışmanlarla çalışır bulmuştu. Ancak ne yazık ki yeniden eskiye dönüş sinyalleri vererek şimdilerde zaman zaman Bizde biat kültürü var diyerek kendi kanaatini danışmanlara rağmen dayatmaya başladığına dair haberler yayılmaktadır.
Müslüman sıfatıyla düşünüldüğünde, acaba İslam’da hangi kültür vardır sorusunu sormalıdır. Cevap, Bizde şûrâ kültürü vardır şeklinde yankılanacaktır hiç şüphesiz. Biat, evet, Bir hükümdarın, büyük bir kimsenin hâkimiyetini, hüküm ve yetki sahibi olduğunu tasdik edip ona tâbi olmayı kabul etme, şeklinde tanımlanıyor sözlüklerde. İlahi Hitab her ne kadar Nisâ suresi 59’da Ulu’l-emr kavramını Allah ve Resulüne itaat ifadesinin ardından saymışsa da bunu biat olarak anlamadan önce, İlahi Hitab’ın bu bahisteki diğer ifadeleriyle beraber tefsire tâbi tutmak lazımdır. Şûrâ suresi 38’i de okuyarak, Onların işleri aralarında istişare iledir uyarısıyla beraber değerlendirilirse ne anlaşılır? Bu karşılıklı mütalaa inananları nasıl bir sonuca götürür? Hele devlet işleri yürütülürken, Bizde şûrâ kültürü vardır ifadesi en doğrusu olacaktır. (Laik bir devleti yönetmede İslami ilkelerin yeri nedir, sorusunu bu yazı boyunca zihinde saklı tutmalıdır okuyucularım; bilinler bilir, bu bahiste bir ömür hayli konuşmuş ve yazmış birisiyim, geriye dönük okumalarla bu sualin cevabını bulabilirler.)
Tarihe bakılabilir; Allah Resulü’nün vefatı sonrasında Müslümanların siyasal liderliğine seçilen Hazreti Ebubekir’e sahabeden bazıları, Ey Allah’ın halifesi diye hitap etmeye başlayınca Hz. Ebubekir onları azarlarcasına; Allah’ın değil ille birisinin halifesi diyecekseniz Resullullahın Halifesi deyin, der. Sıhhatli siret kitaplarının kaydına göre bu halife ifadesi orada kalmış ve ardı ardına gelen diğer üç sahabe Hz. Ömer, Osman ve Ali için Emir el-Mü’minin sıfatı kullanılmıştır. Her ne kadar daha sonraları yazılan kimi İslam Tarihi ve Sîret kitapları Dört Halife ifadesini kullanmışlarsa da bu, onlara sonradan verilen sıfattır. Onlar yaşarken mü’minlerin emirleri şeklinde anılırlardı. Evet, elbette İlahi Hitab halife kelimesini kullanmaktadır. Ancak orada asla siyasi bir anlam yükü yoktur. Kelime mânâsı şu hakikati öğretmektedir: Yeryüzünde meleklerden sonra yaratılacak olan insanoğlu birbirinin halefi, ardılı halinde yaşayıp gidecektir. (Bakara suresindeki ayetlere bakılabilir.)
Müslümanların tarihi, Allah Resulü’nü izleyen dört büyük sahabeden sonraki dönemde Emevi İktidarıyla beraber ne yazık ki ana caddesinden sapmaya başlamıştı. İlk defa devlet yöneticileri kendilerinin Allah’ın Halifesi sıfatıyla anılmalarını istemeye başlamış, en tehlikelisi de Biz sizin başınıza Allah’ın kaderiyle geldik diyerek Müslüman amentüsüne başlangıçta asla bulunmayan Kader telakkisini bir inanç umdesi olarak eklemişlerdir. İşte Biat kültürü denilen felaket böylece başlamıştır. Dikkat edilirse Hadis uydurma faaliyetlerinin başlangıç tarihi de aynıdır. Her kesim kendi yandaşları lehine Allah Resulü’nü konuşturma hevesine kapılarak büyük cürümler işlemişlerdir.
Allah Resulü’nün hayatına, onun gerek insanlarla bir arada bazı meseleleri konuşur ve tartışırken gerekse de en hayati hadiselerden olan ölüm kalım savaşlarıyla karşı karşıya kaldıkları zamanlardaki tutumuna bakılmalıdır. Gündelik oturumlarda Allah Resulü bir hususta konuşunca sahabe O’na bu ifadenin İlahi Vahiy olup olmadığını soruyordu. Eğer konu İlahi Vahiy ile belirtilmemişse o hususta sahabeden birileri pekâlâ farklı kanaatlerini söylüyor ve kabul de ettirebiliyordu. Burada Allah Resulü’nün sözünün üstüne söz mü söylenmiş oluyordu? Evet, öyle oluyordu ancak bu, beşeri görüşlerin mukayesesinden başka bir şey değildi. Zira beşer kimliğiyle Allah Resulü de pekâlâ bazı hususları bilmiyor olabilirdi. Bazı hususlarda yanılıyor da olabilirdi. Onların hayatında gerçekleşen birçok hadise bunu göstermektedir. Siret kitaplarında bolca örnek bulmak mümkündür bu alanda.
Nitekim Medine Site Devleti’nin lideri sıfatıyla muhakemelerde bulunurken Allah Resulü’nün şu muhteşem uyarısı da siret kitaplarında mevcuttur. Mealen söylediği şuna benzer bir ifadedir: Bana getirdiğiniz davalarda, iddiasını iyi savunan beni aldatabileceğini bilsin. Ancak yine bilsin ki Allah’ı aldatamaz!
Allah Resulü’nün Yesrib’e hicreti sonrasında Medine Site Devleti’nin lideri olarak inananlarla beraber çıktığı savaşlarda da yine Bizde şûrâ kültürü var olduğu için yakınındaki mü’minlerle istişare ettiği ve çoğu kere de kendi kanaatini bırakarak danıştığı arkadaşlarının kanaatini uyguladığı çok aşikârdır. Danışma ile eleştirinin akrabalığı asla unutulmamalıdır.
-II-
Eleştirinin Mahiyetine Bakış
Eleştirinin ortadan kaldırılması siyaset sahnesinde, Müslümanların başına gelenlerin kader sayılmasıyla başlamıştı. Sünnî dünyanın dört bir etrafında saltanat rejimi, sonunda bir ideolojiye dönüştürülerek yayılmış, tarihin ilk yıllarından bu yana, Müslümanlara maliyeti çok yüksek olmuştur. Altından kalkılamayacak öylesine ağır yük bindirmiştir ki omuzlara, bugünkü Müslümanların darmadağınık halleri bunun en tipik göstergesidir. Dışarıdan bakanların İslam dünyasında görmeye alıştıkları yalnızca şiddet ve terör değildir. Bazı bölgelerde kavmiyetçi reflekslerin bütün bünyeyi sardığına şahitlik edilmektedir. Birçok çevrede ise mezhep taassubu Din’in önünde seyrederken görülmektedir.
Mevcut perişanlığın hiçbiri sebepsiz ve temelsiz değildir. Müslümanlar başlarında kendilerini yönetenlerin Kader’leri olduğunu işittiklerinde, saltanat rejimine karşı yeterli tepkiyi, eleştiriyi, ikazı gösteremedikleri için bu haldedirler öncelikle. İran Kisraları hakkında söylenen, beşer cinsine ilahlık yakıştırıcı sözü, Son Allah Elçisi’ne söyleterek Bursa Ulucami’nin duvarına BÜYÜK HARFLERLE yazan, yazdıran inanış modeli, sultanları eleştirmek yerine onlara kasideler yazacaktı elbette. Öyle de oldu.
En büyük cihat zalim sultana karşı hakkı söylemektir şiarı, Ya hak söyle ya sus ilkesiyle buluşmaya başladığı anda, Allah’ın yeryüzündeki Müslümanlara dair ümidi ve muradı ancak o zaman gerçekleşecektir. Bu da iradenin, kaza ve kaderin, hayrın ve şerrin ve hatta Kitap ve Hikmet’in doğru tanımlanması ve doğru anlaşılmasıyla başlayacaktır. Gelin görün ki Müslümanların önünde dünyanın en kalın duvarı gibi kökleşmiş, yerleşmiş, kemikleşmiş öylesine barikatlar yığılmıştır ki bunu kırmak o kadar kolay değildir. Ezberler, alışkanlıklar, bilgi ve öğrenimin önünü kesmektedir. Bir kilisesi bulunmayan İslam’ın mümessili gibi ortalarda dolanıp duran kimi şarlatanların işlettikleri aforoz müessesesi bütün zalimliğiyle işleyip durmaktadır. En küçük bir aykırı sese kulak vermekten bile imtina edenler, bir özeleştiri yapamayacakları gibi, başkalarını da eleştirmek yerine iftiralarla karalamak, çamur atarak uzaklaştırmaktan başka bir şey yapamazlar. Bugün memlekette hem de bütün insanların gözü ve kulağı önünde arkasına bazen iktidar bazen medya gücünü alarak yapılan ne yazık ki budur.
Sana söyleyecek sözüm çok ama kalbin kırılır diye söylemiyorum gibi saçma sapan güya hümanist gerekçelerin arkasına sığınan, bu sözü gözlerinde büyüttükleri kimi tarihi şahsiyetlerin ismiyle süsleyenlerin, İlahi ikazlardan ne kadar uzaklaştıkları ortadadır. Allah Resulünün, Şahit, müjdeleyici ve uyarıcı (Ahzab: 45) sıfatıyla gönderildiğine dair İlahi Vahyin haberi iyi okunmalıdır. Uyarıcılık ele alındığında bugün görülecektir ki Müslüman muhitlerde ikaz ile beraber hüsn-ü zan müessesesi de işlevini yitirmiştir. Birbirini tamamlayan bu iki ahlâki ilkeden uzak duranların tarih sahnesinde özne olarak görünmeleri elbette mümkün olamayacaktır.
O halde öncelikle bu kavramı çözümlemeye çalışmak, belki meseleyi doğru anlamada bir ilk adım sayılabilir. Müslüman kültüre/geleneğe ne yazık ki büyük oranda hâkim olan zihniyetin Kaderci telakkisi düşünmeye, yeniliğe ve değişime kapıları, pencereleri sıkı sıkıya kapattığından, ciddi bir engel teşkil edecektir söz konusu bu çabaya. Böylesine köklü bir devrimi göze almadan ilerlemenin imkânı yoktur. Öyleyse insan davranışlarının kaynağı nedir sorusuyla başlanmalıdır.
Sorunun cevabı aranırken mevcut yanılgılar, ezberler, alışkanlıklar bir kenara bırakılarak, yeniden düşünmeye başlamak istemeyen, bu anlamda üşengeç davranan varsa ki sayıca her kesimden fazla oldukları bilinmektedir, onlarla yola çıkılamaz. Yola çıkılamayacak kişiler, yola çıkmakta direnenlerdir. Çünkü niyet bütün ibadetleri meşru kılan, ne yaptığını bilme, azami şuur halinin adıdır. O halde önce niyet lazımdır. Kişi davranışlarında hürriyet hususundaki bilgi eksik yahut hiç yoksa önce ona bu bilgi aktarılmalıdır. İnsanların bir alın yazısı yoktur diyerek başlanmalıdır. Anne karnındaki kırk günlük cenine bir meleğin gelip doğduktan sonraki kaderini okuduğuna dair uydurulmuş haberleri birer iman ilkesi gibi görerek benimseyenlerin, titreyerek kendilerine gelmelerine fırsat verecek eylemin adıdır eleştiri.
Alın yazısı denilen kumpasın beşer cinsini bir robota, uydu yaratığa dönüştürdüğü görülmüyor mu? Varlık sahnesine böylesi bir kaderle gönderilen yaratıklar ancak bitkiler ve hayvanlardır. Hatta melekler de böyledirler. Şairin dediği gibi onlar adeta birer kurmalı oyuncak halinde yaşamaktadırlar yeryüzünde. Peki, insan böyle mi ya? Davranışlarını seçme kabiliyetiyle o, hem iyi ve kötüyü birbirinden ayırt edecek kudrete hem de seçiminden ötürü Allah ve toplum karşısındaki sorumluluğunu idrake maliktir. Bu idraki sağlayan davranışlarındaki hürriyet imkânıdır. Bu imkândır işte onun kaderi. Yani yapan, eden, olan, susan, konuşan, seçen hep kendidir. Allah’a rağmen değil bizzat O’nun izniyle hem de.
Geleneksel itikadına bakarak büyük Müslüman çoğunluğunu şaşırtan noktalar nelerdir sorusu üzerinde durulsun. Görülen manzaranın itikadi özeti şöyledir. Sünnî Müslüman dünyada mü’min kişinin itakattaki iddiası Maturidî akaididir. Fakat zihnindeki teorinin Eş’ari mantığına oturduğu görülecektir. Hadise uygulamaya geldiğinde ise karşınıza Cebriyeci bir kimse çıkacaktır. Pratik, insan tekine bakıldığında dışarıdan ilk görünen hal olduğuna göre bu inanış mensubu kişi, rüzgârın önündeki toz, saman çöpü mesabesinde saymaktadır kendisini. Yapıp etmelerini, yapmayıp etmemelerini bile her zaman ve zeminde sanki Allah yürütmektedir. Kendisinin hiç ama hiçbir rolü yoktur. Nitekim Allah versin, Allah bozmasın, Allah düşürmesin…benzeri sığınma cümleleri iyi okunduğunda çıkan manzara başka nasıl açıklanabilir? Allah neyi bozuyor, Allah kimi düşürüyor; düşünen var mı?
Evet, belki onun da bir teslimiyetinden söz edilebilir. Ancak bu bağlılık tıpkı Hıristiyanlıkta olduğu gibi İnanıyorum çünkü saçmadır cümlesinde anlamını bulacaktır. Eğer iman sahiden saçma sapan bir benimseme bütünü ise artık eleştiriden söz açmanın ne anlamı kalacaktır?
İlahi Vahiy Allah Resulü’nün şahsında bütün insanlığa hitap ederek Sana Kitap ve Hikmet verildi, sana İlim geldi (Nisâ: 113; Âl-i ʻİmrân: 61 ve benzerleri) bilgisini verir. Kitap, yazılı halde okuyup durduğumuz Mushaf’ın topladığı ayetlerin bütünüdür. Hikmet ise ne yazık ki Sünnî dünyanın gözünde Sünnet kavramıyla özdeş anlaşılarak büyük yanılgılara sebebiyet vermiştir. Esasen burada insana verildiği söylenen hem yetki hem de sorumluluk bu sefer Mushaf’ta Yunus suresi 38 ve benzerlerindeki meydan okumada yatmaktadır. Özeti şudur: (Ayetleri Resulllah) uydurdu diyorlar. De ki: Eğer doğru sözlü kimselerdenseniz, o zaman, onunkilere eş değer bir sure getirin, hem Allah’tan başka kimi yardıma çağırabilirseniz çağırın! Bu çağrının yalnızca inanmayanlara değil, mesela inanmak üzere araştırma yapanlara, arada bir içerisine şüphe düşenlere de dönük olduğu açıktır. Bu bir meydan okumadır. Türkçesi hodri meydan, kendisine güvenen bu İlahi Vahyin buyursun hikmetinden sual eylesin. Sualinin cevabını veremediği zaman üstünlüğünü kabul etsin anlamına gelmez mi?
Arap diliyle inmiş bulunmasına rağmen bizzat Allah’ın kendi tensibiyle kurulmuş bu cümlelerin bile hikmetinden sual etmeye çağıranın, kendisine iman eden insan tekini, hemcinslerinin kelamları hakkında hikmetinden sual etmeye çağırmaması mümkün müdür? Geleneksel ve hatta genetik biçimde Müslümanların büyük çoğunluğu nezdinde bırakınız Allah Kelamını, bazı insanî metinlerin bile hikmetinden sual olunmasını yasaklayan anlayıştan bir eleştiri ve özeleştiri beklemek boşunadır. Merak ilmin başıdır, böyle söyledikten sonra ardından Şeyhine niçin diyen iflah olmaz sözünü ekleyen bir kültür kendisine sahici, işe yarar, yeryüzünde özne olabilecek bir iktidar sağlayabilir mi? Ancak eğer kendisine te’vil imkânı sunulduğunda ikisinin de yeri ayrı diyerek mugalataya başladı mı, Allah korusun böylesi cehalet ortamından kaçmak, uzak durmak en çıkar yoldur.
İlahi Vahyin öğretisindeki Kitap bellidir. Hikmet ise düşünen, eleştirebilen, sual eyleyen her insana bağışlanmış bir ölçü aracı gibidir. Râgıb el Isfahânî’nin Kur’an Kavramları Sözlüğüne bakıldığında hikmete şu anlamların verildiği görülecektir. Evvela şu tespiti yapar, Mutlak hüküm ve hikmet sahibi yalnız Allah’tır. (Tin suresi vd.) Ardından kelimenin tarifini verir: Islah etmek, düzeltmek maksadıyla menetmek, engellemek…sefih, ahmak veya akılsız birinin arzuladığı şeyi yapmasını engellemek… Kendisine daha yaratılırken İlahi Ruh üflenerek Hikmet bahşedilen insanın böyle bir görev ve sorumluluğu vardır. Bu hikmetli davranışı yerine getirmediği zaman hesabını vermek zorundadır. Büyük hesap ise ahirette görüleceği için insanlar dünyada iken hikmet harici iş yapanlara ille de bir cezanın kesilmesini beklememelidirler.
Arapçada kök itibariyle bakıldığında tenkid kelimesi ise: Gerçeği ortaya koymak, iyisini kötüsünden ayırmak maksadıyla yapılan inceleme, tartışma şeklinde tanımlanmaktadır. Statik ve dogmatik zihin sahiplerinin bu tanım karşısındaki savunmaları ise şu cümlelerde toplanmaktadır: Gerçek bin beş yüz yıl önce ortaya konulmuştur, artık onu aramaya veya incelemeye ihtiyaç yoktur, ona iman edilecektir. İddiadaki iman ise asla bir inceleme, araştırma konusu değil, tıpkı Kemalist ideolojiyi memlekete yerleştiren zihniyetin dilinde görüldüğü gibi Gözlerimi kaparım vazifemi yaparım sloganıyla vücut bulacaktır. Aslında birbirine hasım gibi görünen Kemalistlerle muhafazakârların ilkesel olarak kaynakları daima dogmatik ve kaderci ve birbirinin benzeridir; yeryüzündeki eleştiriden ürken bütün fanatikler gibi.
Yeni zamanların Müslüman bilgelerinden Aliya İzzetbegoviç’in dile getirdiği söz hatırlandığında da varılacak sonuç aynısıdır. Ne diyordu o: Batı’nın aksine Doğu’nun geçmediği mektep eleştirelliktir. Batı eleştiri dilini kullanarak kadim Ortodoks ve Katolik kiliselerini, zalim engizisyon uygulamalarını kökünden sallamış ve yepyeni bir mezhebi oluşturmuştu: Protestanlık. Bununla yetinmemiş Nietzsche’nin ifadesiyle (Kiliseye ait) Tanrı ölmüştür diyerek sorgulamanın boyutunu öyle bir noktaya taşımıştır ki, bugün Batı’nın yaşadığı dünya refahında, o eleştiri kültürünün bereketi yatmaktadır. (Refah ile saadet aynı değildir, unutmadan.) Evet, hâlâ büyük oranda şirk ve küfür bataklığında, zulüm ve sömürü düzenlerini sürdürdükleri görmezden gelinemez. Ancak onları böylesi bir kudrete taşıyan şeyin de eleştirel düşünmeye atfettikleri değer olduğu unutulmamalıdır. Eleştirel düşünenler Müslüman değilseler bile hiç olmazsa seküler hayatlarında saadeti olmasa da kısmi bir refahı yakalamışlardır, durum ortadadır.
Bu durumu doğru okumaya çalıştığınızda şöyle bir sonuç elde edersiniz. Eleştiri nimeti öylesine bereketli bir malzemedir ki, Tanrıtanımazlar, müşrikler, kâfirler bile kullandıklarında, inanmadıkları ahireti kaybetme uğruna dünyalarını mamur kılabilmektedirler. Kaldı ki onların büyük çoğunluğu kör inanç sahibi olmalarına rağmen bu inancın kendilerini ahirette de refaha erdireceği yönünde bir beklenti içerisindedirler. Ahiret âleminde Allah’ın kime nasıl davranacağını, insanların kalbini okuyabildiği için ancak yine bizzat kendisi bilmektedir. Son İlahi Vahye muhatap olarak ona iman eden Müslümanların bilmesi gereken de şuydu ki, Allah Kelamı başta olmak üzere yeryüzündeki hayat macerasında karşılarına çıkacak her durum ve hadiseyi sorgulamakla, üzerinde düşünmekle, hikmetinden sual etmekle ödevli ve sorumluydular. Ne yazık, tarih aksi örneklerle bulandırılmıştır. Şimdi ve burada yeniden ayağa kalkabilmelerinin tek çaresi, ellerinde İlahi Vahiy örneği bulunmamış olsaydı bile Allah’ın fıtratlarına yerleştirdiği hikmet ile iyiyi kötüden ayırt edecek kabiliyetlerini işlevsel kılmak durumundaydılar. Yapılmadı, yapılamadı ancak artık yapılmalıdır. Birbirlerini aforoz etmek yerine anlamaya, dinlemeye başlamalıdırlar; başka bir kurtuluş yolu kalmamıştır.
Aliya İzzetbegoviç’ten aktarılan sözün açılımını hatırlayarak noktalamak belki yüreklerin yumuşamasına, yeniden düşünmeye bir kapı açabilir. Onun İslam Deklarasyonu (bildirisi, beyanı) adlı eseri dikkatle okunduğunda Müslüman mı yoksa tebaa mı yetiştiriyoruz başlıklı bir bölüme rastlanacaktır. Şu özet görüşündeki hakikatin yürek burkan çarpıcılığı üzerinde uzun boylu düşünmelidir: Dünyanın dört bir bucağında Müslüman insanlar gayrimüslimlerin siyasi boyunduruğu altında yaşıyor olmalarına rağmen, iktidarlar ve aileler onlara yine evvela itaati öğretiyorlar. (Yazının başındaki biat kültürü mü yoksa şûrâ kültürü mü tartışması hatırlanmalıdır.) Hâlbuki kelime-i tevhidin ilk cümleciği Allah’a imandan önce İlah yoktur şeklinde okunmaktadır. Aliya İzzetbegoviç Müslüman kitleleri Tebaa ve İtizalciler diyerek ikiye ayırır. Şöyle özetlemek mümkün her iki karakteri:
Tebaa, İtaat edenler: Güçlü iktidara hayran, disiplin ve düzen severler. Yeni kurulan şehirlerde hepsi aynı yöne bakan evler inşa ederler, dosdoğru sokaklar, birbirinin benzeri semtleri vardır. Müzik bandoları, üniforma ve resmigeçit düşkünlüğü onlardadır. Tâbi sıfatıyla emniyet, intizam, teşkilat amirlere kendini beğendirme eğilimi baskındır. Şeref, sükûnet, sadakat ve dürüstlük sadece sözlü bir bağımlılığa dönmüştür onlarda. Bir otorite yoksa tebaa onu derhal icat eder.
İtizalciler, karşı çakanlar: Mutsuz, lanetlenmiş gayrı memnunlardır. Hep yeni şeyler isterler. Ekmek yerine hürriyeti seçerler. İntizam, barıştan önce şahsiyeti önemserler. Geçimlerini hükümdara borçlu saymaz, hükümdarı kendilerinin beslediğini söylerler.
Kim, hangi sınıfı kendisine yakın bulmaktadır; düşünedursun…
Sonuç itibariyle Müslümanlara son tavsiye; artık muhafazakârlık kisvesini, tebaa ve biat kültürünü üzerlerinden atmaları, devrimci şûrâ kültürüne geçmeleri şeklinde olacaktır. Eleştirinin karakterinde sormak, merak, şüphe yatmaktadır. Geçmiş literatüre yerleşmiş Elfaz-ı küfür adlı uyarının, Taklidi iman caizdir gibi kabullerin tartışmaya açılması bir çare olabilir. Kültürel iktidar arzusunun sahiciliğine insanları ikna edebilmenin yolu, aforizmacı dil sahiplerini kollayarak yukarıda sayılan itizalcileri ötekileştirmek ve uzaklaştırmaktan geçmiyor. En azından her kesimden insanı sükûnetle, tekfirci olmayan bir nezaketle dinlemeye, anlamaya çalışmaktan geçiyor. İktidarlar bunu görmelidir; siyaseten kendilerine sunulmuş bulunan makamı hiç olmazsa bu istikamette bir değişimin aracı kılmak üzere kullanmasını bilmelidir.
Yetmemiş şimdi de ferdî sorumluluğu boyunlarından atarak bütün beklentilerini yukarıya, kendilerini hasbel kader (Kader kavramına dikkat) yönettiklerini düşündükleri kimselere yöneltmişlerdir. En büyük aldanış da burada yatmaktadır. Zira tarihte değişim ve dönüşümler, uyanış ve dirilişler yukarıdan aşağıya dikey biçimde gerçekleşmez; yatay biçimde aşağıdan yukarıya gerçekleşir. Hani Nasılsanız öyle yönetilirsiniz hikmeti vardı. Toplum neye layıksa zaten onunla yönetiliyordur. O halde fertler teker teker kendi liyakatlerini yükseltmek zorundadırlar. Ben olmak, benlik bilinci, şahsiyetin birinci adımı iken; benliği öldürmeye dönük meşreplerin yaygınlığı onlara izin vermemektedir. Bencillikten korkarken benliğini yitiren toplum bugün kendi başlarına açtıkları ağır maliyetin borcunu yine kendi elleriyle seçtikleri yöneticilerden bekliyor. Oysa kurtuluş fertlerin bizzat kendi cevherindedir.
O halde ey Müslümanlar!
En sıradan/sade vatandaşın bile saltanat rejimlerinden tevarüs edilmiş emir eri pozisyonuna boyun eğmesi, rıza göstermesi ve bunu da İslami meşruiyet şemsiyesi altında görmesini asla içinize sindirmemelisiniz! Her ne kadar mevcut rejim Saltanatı yıkarak Cumhuriyet kurmuşsa da, miras alınan pozisyonu yeni yöneticilerin şahsına da yönelterek onları biraz da bu tutumla gurur ve kibre sürüklememelidir. Çünkü yüzlerce yıl süren saltanat ideolojisi zihinlere ve kalplere böyle bir fitne yerleştirmiştir. Vesselam.
İlgili Yazılar
Hukuk: Devletin Manipülatif Bir Aracı mı Yoksa Toplumsal Düzenin Temeli mi?
Hukukun bulunduğu yeri, ne olduğunu ve neye hizmet ettiğini anlamak için cesur sorular sorulmalıdır. Verilecek cevaplar bizlere zarar verse dahi. Hukuk, adil bir düzen yaratmak için var ise, adalet acı da olsa talep edilebilmeli. Ancak geçen zamana bakıldığında; gücü elinde bulunduran erk, hukuku kontrol etmiş ve hukuk ile kendi menfaatleri çerçevesinde toplumu şekillendirmiştir.
Her Paradigmanın Kendine Özgü Bir Dili Vardır
“Dil, varlığın evidir.” diyor, Martin Heidegger. Varlığı, düşünceyi anlamak, etkilemek ancak dil aracılığıyla mümkündür. İnsan kelimeler ve kavramlar aracılığıyla düşünür, her şeyi adı ile algılar. Var olanları adlandırarak onların özelliklerini belirler, kendisi ile diğer varlık alanları arasındaki ilişkileri kurar. Kavramlara yüklenen anlamlar eşyayı, hayatı, olayları, evreni anlamlandırmada doğrudan etkilidir. Kavramlar dünya görüşüne ve dini perspektife şekil verirler. Kelimeler, kavramlar hangi anlam dünyasını yüklenmişse varlıklarla o anlam dünyası üzerinden ilişki kurar. Bu ilişkiler zihni doğrudan yönlendirir ve zihin bu ilişkiler üzerinden düşünür.
Natüralist Çizgide Erdem Kazanımı: Aristoteles, Nikomakhos’a Etik
. Filozofik bir soru olan erdem kazanımında doğanın ve alışkanlıkların konumlandırılışı sorunsalı hakkında bir görüş ortaya koymak için konu hakkında düşünmeye teşvik edecek kapsamlı bir akıl yürütmeye ihtiyaç vardır. Söz konusu akıl yürütme hangi çizgide ele alınabilir?
Yönetilen Algı, Kaçak/Homodijitus ve Sığınak/Metaverse
. Dijital ve algoritmik zeminler; şahsiyet(!) inşa edici zeminler hâline geldi. İnsan; artık kendisinin mimarı olmayıp -mimari yapısı olan- dijital ve algoritmik zeminlerin belirlediği farklı bir mimari hâline gelmektedir. Veri/data hâline gelen insana ait epistemik ve etik unsurlar; toplanılarak ve analiz edilerek pazarlama stratejilerinin, sosyal ve siyasal mühendisliklerin manipülasyon malzemesi hâline gelmiştir.
Bir Garip Dünyada Çocuklara Seslenmek
Gemi batıyor, seyrediyorlar. Bir heyula dolaşıyor, dinliyorlar. Dünya değişiyor, bakmıyorlar. Bir şeyler yaşıyoruz, şahit oluyoruz. Dönüşen sadece nesneler, mekânlar, olaylar, kişiler değil. Yaşadığımız gariplik bizi dönüştürüyor. Hem de dönüşümün ruhuna aykırı bir şekilde. İnsanı yavaş yavaş olgunlaştıran, var eden bir dönüşümden çok, şokla, özüne aykırı şekilde, varoluşunu tamamlamadan olgunlaştıran bir dönüşüm bu yaşadığımız.