Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarakdüşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için onayapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona birtakım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.Neyin nas neyin yoruma açık olduğunu ayırdedebilmesi için de insana çalışma, cehd etme,rüşdüne ermek için merak etme özelliği bahşedilmiştir.
Yeryüzünde gelişen, çoğalan alet edevat, insanın ihtiyaçlarını karşılarken sahip olduklarınınyetersizliği durumunda gereksinimlerin artmasıyla çabalamasını ve keşiflerini artırmıştır.Barınma, seyahat, yeme-içme ihtiyaçları zaman içerisinde çeşitlenmeye ve şekillenmeyebaşlayınca bunların ne’liği nasıl’lığı, niçin’liği hakkında da normlar konusunda da bir takımgereksinimler ortaya çıkmaya başlamıştır.
Her çağın kendine ait yasaları, nasları elbette vardı ve var olacaktı. Peygamberler değişen, dönüşen toplumların şirazesini kaybettikleri zamanlarda onları derleyip toplamak için değişmeyen naslar çerçevesinde farklı şeriatlarla tekrar gönderilmişlerdir. Ana umdeye müdahale edilmemiştir. O da şudur:
De ki: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâh edinmesin.” Eğer onlar yine yüz çevirirlerse deyin ki: “Şahit olun, biz Müslümanlarız.” (Âl-i İmran 64) İnsanlık bu medeniyet havzasının içinde adalet üzere yaşamak için çaba sarfetmek zorunda kalacaktır. Zira hayat, sabitesiolan ve düz bir şekilde uzayıp giden bir çizgi gibi değildir. İnişleri, çıkışları, değişenleri, yozlaşanları, eskiyenleri, yenilenenleri olan bir seyri sefer…
Fıtrat olarak zaten mümkün değil hayatı sabitlemek. Gece-gündüz, soğuk-sıcak, varlık-yokluk, gençlik-yaşlılık, yaşam-ölüm…
Bu hareket içeren dünyada insanın donuklaşması ne mümkün! Donuklaşması mümkün olmayan insanı düşünceden, fıkıhtan, cehdden uzaklaştırarak makineleştirmek pekâlâ mümkün mü? Mümkün olabilir de insanca yaşam diyebiliriz mi bu yaşama? Çünkü insan akleden bir varlık. Cehd etmesi, çabalaması, yeri gelince görüş beyan etmesi gerekir ki insan olduğunu farketsin her daim. Robotluktan kurtulmanın anahtarı çalışmak değil, düşünmek üzere cehd etmektir.
Bir işi yaparken, yapabilmenin ötesinde bir gayret sarfetmektir. Bunun adına “cihad” deniyor Müslüman literatüründe. Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda hem bedenin hem akletmenin bir eylemi olarak karşımıza çıkıyor cihad kelimesi. Malları ve canları ile cihad edenler övülüyor Kur’an-ı Kerim’de. Hayat hep sıcak savaşla geçmeyeceğine göre muhatap olduğumuz cihad ayetleri bize neyi düşündürmek istemekte. Hayat hep sıcak savaşla geçmese de görünen o ki hak ile bâtıl arasında kıyamete kadar bitmeyecek bir soğuk savaş devam edecek. Gelişen teknolojiler ve değişen sorunlar karşısında Müslümanlar cephede nasıl duracak? Bedir, Uhud savaşı taktikleri ile mi değişen dünyanın stratejileri ile mi?
Değişmeyen nasların altında değiştirebilecekleri şeyler hakkında fikir beyan etme yetkisi elinden alınmış, sadece dogmatik verilerle amel etmeye mecbur bırakılan bir toplum nasıl bu ferasete sahip olacak? İçtihadın en önemli bir ibadet olduğunun unutturulduğu toplumlarda nasıl feraset gelişecek ve değişen sorunlara nasıl cevap bulunulacak? Tabiî ki içtihatla… Öyleyse içtihat ne? “Bence” diye zan ile cehdden uzak verilen bir cevap mı? Görünen bir olayın maksadını anlamaya ve ona en uygun karşılığı bulmaya çalışma veya var olan hükümden sorunlara cevap bulmak için yeni cevaplar aramaya çalışma… Bu da üstün bir çabayla olması gereken bir ibadet. Bir sorunla, problemle karşı karşıya kalıyoruz ve bu sorunu Allah’ın rızasına en uygun şekilde, hakkaniyetle, en doğru nasıl çözebilirim arayışına girmek…
Nasıl olacak bu arayış?
Kitaplardan araştırmak, fikrine, ilmine güvenilen insanlara başvurmak, tecrübeyi hiçe saymamak, Allah’a itaatten uzaklaşmadan ortaya çıkan görüşte sebat etmek… Uhud savaşında Resulullah’ın istişareler, stratejiler sonucunda içtihat ederek savaşı yönetmesi buna bir örnektir. Kâfirlerle savaşmak Allah’ın bir emri ise bunun nasıl yapılacağı konusunu da Allah’ın, peygamberine bırakması da insan olarak yapılabilecekleri konusunda insanı teyakkuzda tutması içindir. Aksi halde insan, emme basma tulumba gibi hareket eden bir mekanizma olurdu ki o zaman sevap ve günah diye bir durum da söz konusu olmazdı. İçtihat dediğimizde, nas ile tercih arasında karar vermek zorlaştığında, Muaz b. Cebel’in bilinen hadisesini hatırlamakta fayda var. Resulullah, Yemen’e vali olarak atarken önce nasihat etmiş, sonra nasıl eylemde bulunacağının cevabını istemişti Muaz b. Cebel’den.
Hayatın bu kadar hızlı aktığı bir zamanda içtihada çok fazla ihtiyaç var. Tabiri caizse dünün ilmihal cevapları bugüne cevap vermiyorsa ezberi kuvvetli olana değil, sorun çözme becerisi kuvvetli olan Müslümanlara daha fazla ihtiyaç duyulur. Bir Müslüman düşünün ki kendisine zihin kuvveti, kalp
uyanıklığı ve dâhice bir anlayış verilmiş; ondan beklenilen, yaşadığı düzlemdeki sorulara/sorunlara çözüm olacak içtihat yapması ve her şeyi yerli yerine koymasıdır. Fıkıhtaki kuralla ‘isabet ederse iki sevap, edemezse tek sevap alacaktır’ lakin içtihad edecek kişinin kalbinde isteklere karşı da zaaf taşımaması gerekir.
“Müşrikler akıllarınca seni kandıracak, sana vahyettiğimizi bıraktırıp onun yerine başka şeyleri bize isnat etmeni sağlayacaklardı. Ancak böyle yaptığın takdirde seni dost edineceklerdi. Eğer biz sana tam sebat vermemiş olsaydık, onlara çok küçük de olsa bir meyil gösterebilirdin.” (İsra 73-74) İçtihat edecek kişi yeter ki Müslümanların/ insanların meselelerine hakkaniyetle, adilane çözümler üretsin. Hz. Ömer’i döneminde cevval halife kılan, “adil Ömer” iltifatına mazhar kılan bu adilane uygulamaları değil miydi? Kıtlık zamanında hırsızın elinin kesilme cezasını uygulamaması nassa muhalefet değil, nassın uygulanabilirliğine şartları hazır hale getirememesi idi. Kitap ehlinden kızlarla evlenilmesine karşı çıkması nassa muhalefet değil, o an ümmete sağlıklı çözümler üretme cehdiydi. İçtihat böyle bir şey değil midir zaten? Hata yapma veya isabet edememe ihtimalini de barındıran bir durumdur. Bunun için dogmalaşamaz. Daha iyi bir çözüm önerisi geldiğinde ona rağbet eder. Belirli bir bilgiye sahip olarak görüş beyan eden kişinin içtihadı da kendisini bağlar. Belirli bir kapasiteye bağlı insanların bir araya gelerek ortaya koydukları çözüm de toplumu bağlar. Bu konuda da rivayet edilir ki: Masiyetle emrolunmadığı müddetçe mü’minin cumhura uyum sağlaması şarttır. Toplumsal saadetin selameti için tercihlerimizi bazen başka içtihatlar belirleyebilir veya biz bazen kendi içtihadımızı daha iyisini bulduğumuzda değiştirebiliriz.
İçtihatların dogmalaşması nassın önüne geçmeye başladığında nassın yönlendirici ufku daralmaya başlar. Zira içtihat eden kişi/kişilerin içtihatlarında karakteri, mizacı, yaşadığı coğrafi, sosyal iklimin etkileri muhakkak olacaktır. Doğuda yaşayan insanın içtihadı ile batıda yaşayan insanın olaylara bakışı arasında farklılık illaki olacaktır. Bunun için “İslam düşüncesi” demektense “Müslüman düşüncesi” demek daha hakkaniyetli bir cümledir. Tarih de bunu böyle tanımlamıştır; “Bağdat ekolü” “Kûfe ekolü” vs gibi.
Ebu Hanife’nin içtihatlarını değerlendirirken ki görüşü ufuk açıcı: “Bu bizim reyimizle vardığımız bir sonuçtur. Kimseyi reyimize zorlamaz, kimseye ‘bunu kabul etmeniz gerekir’ demeyiz. Bizim gücümüz buna yetiyor, bize göre en iyisi budur. Bundan daha iyisini bulan olursa buyursun getirsin, onu kabul ederiz.” Kendisine tâbi olacak kimselere de şu ikazda bulunmuştur: “Nereden söylediğimizi (verdiğimiz hükmün delil ve kaynağını) tetkik edip bilmeden bizim reyimizle fetvâ vermek hiçbir kimse için helâl olmaz.” Bu kadar hassas davranan ulemanın nas ile tercihleri arasındaki cehdleri bize örneklik teşkil etmeli, meselelere yüzeysel bakışlarla, ezber kanaatlerle yaklaşmamalı ve bu cehdin bütün mü’minlere güçleri nisbetinde vacip olduğunu bilmeliyiz.
Bu cehdin insana furkanı kazandırdığını Kur’an bize haber veriyor: “Ama dâvâmız uğrunda üstün gayret gösterenleri, Bize varan yollara mutlaka yöneltiriz: Allah, kuşkusuz, muhsinlerle beraberdir.” (Ankebut 69)
“Ey iman edenler! Allah’a saygıda (takvâ) kusur etmezseniz, O size bir temyiz kabiliyeti verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Enfal 29)
Müslüman toplumun bu cehde çok fazla ihtiyacı var. İçtihat eyleme ibadetini, gayretini taşımamız lazım ki Allah bize rahmet eylesin. Nice akıllı ve kabiliyetli insanlar vardır ki akıl tembelliği ve meseleleri çözmede tecrübesizlik yüzünden işler sarpa sarmıştır. İnsan, hayatın getirdiği sorunlara karşı koymayarak bir köşeye çekilmek, ölünceye kadar ibadet yapmak için bir köşeye çekilebilir ama Allah’ın bizden istediği bu mudur? Nitekim insan, bu hayatta hiçbir hedefe yönelmeden de yaşayabilir. Rüzgâr nereye iterse oraya gider. Bazen abidlerle beraber ibadet eder bazen fasıklarla birlikte günah işler. Gün olur kendini mal biriktirmeye verir gün olur israfa gömülür de malını saçarsavurur, yaptığını düşünmeden yapar ama Allah’ın bizden istediği bu mudur?
Bir insanın bu hayatın karmaşasına göğüs germesi, hayatın güçlüklerine karşı direnmesi, Rabbine, nefsine, hem cinslerine hakkını vermesi için cehd içerisinde olması gerekir.
Gevşeklikten kurtulmak için içtihadı önemsemesi, Allah’ın ikram ettiği zihin kuvvetinin, kalp uyanıklığının, ferasetin ve basiretin kıymetini bilmesi gerekir. Bütün bunlar insana, içtihat yapması, her şeyi yerli yerine koyması için verilmiştir. Gerektiği zaman içtihat edebilmek hayatı kolaylaştırır, zamandan tasarruf ettirir, hayrı çoğaltır, cihad ruhunu dinamik kılar. Allah, Müslümanlara, fikri kuvvetli, seri düşünmeye sahip, kararlı, hakkı yerine getirmede iradeli, zeki ve uyanık olmayı nasip etsin!
Allah ile bağımız devam etmektedir. Allah, dün olduğu gibi bugün de, yarın da gündemimizde olacak. Çünkü hayat devam ediyor. Bu gerçek… Hayat sona erse de bu gerçek… Allah’ın idraki konusunda alacağımız yolun uzun olduğunu Antik Yunan’dan beri yazılı metinlere geçtiğini bildiğimiz “İnsan Tanrı” tahayyülünden halen kurtulamamış olmaktan anlıyoruz. Halen insana ait kimi cismani tanımların, organların, kavramların, ifadelerin vs Allah için de kullanılabileceğini zannediyoruz.
Nerededir bu aranıp da bulunamayan adalet. Saklanmış mıdır yoksa mahkûm mu edilmiştir? Yoksa idealize edildiği için realiteye ilişememiş midir?
Toplumların adalet istemi niye özlem olarak kalmış, bir türlü vuslat gerçekleşmemiştir?
Hammurabi yasaları, insan hakları beyannameleri, mecelleler yetersiz mi gelmiştir adalet özlemi için?
Neden insanlık tarih boyunca haksızlık üretmiş; sonra da onun altında ezilmiş de ezilmiştir?
Neden insan insanın kurdu olmuş, birbirini parçalayıp parçalayıp kenara atmıştır?
Mutlakçı dil ile ilgili tanımlamaların, modernlik içinden yapıldığının altını çizmek gerekir. Gelenek ve modernlik arasında yapılagelen ayrımların Türk düşünce tarihi açısından özel yerinin olduğu açıktır. Tanzimat ile birlikte yüzünü Batı’ya çeviren Osmanlı, Batı ile karşılaşmasında bir ‘medeniyet krizi’ yaşar. Söz konusu kriz çok yönlüdür. Örneğin Batılılaştığını sanan aydının bilinçli ya da bilinçsiz geleneğin diliyle konuşması, bu krizin yıllarca sürecek işaretlerini barındırır. Esasen bunda farkında olunsun ya da olunmasın, geleneğin, hayatın en küçük parçasına dek sirayetinin etkisi vardır. Çünkü zihniyetler, değişimlere karşı dirençli yapılardır ve zihniyet değişimleri de bu nedenle tarihte yavaşlığın tarihi olarak adlandırılırlar.
Varlık düzeyini bitkiden hayvana yükselttiğimizde, devreye bilinç giriyor. Bilinç, ruha benzer şekilde varlığı somut olarak kanıtlanamasa da kesin bir şekilde gözlemlenebilir. Bir hayvan bir darbeyle veya çeşitli ilaçlarla şuursuzlaştırılabilir ancak şuursuz bitkiye şuur aşılamak insanı aşan bir durumdur. Tıpkı ruh gibi şuuru yok etmek elimizdeyken; onu var etmek insan gücünün çok üstündedir.
İçinde bulunduğumuz zamanın tüm gerçeklerine ve sanallaştırılmış her türlü ortamına rağmen düşünebilen insanların gelir geçer sorularına/sorunlarına bulduğu cevap ve cevaplar, ‘oflamalar’ eşliğinde gelen bahaneleri ve yakınmaları bir türlü gideremiyor, ‘zamanın vahimliğiyle’ ilgili söylemleri silip atmaya yetmiyor. “Ben” diyebilen insanın kendi olabilmesi için görmezden geldiği “gerçek”le yüzleşmek istememesi onu parçalamaya iştiyaklı ve parçalanmaya müsait kılıyor. Galip olarak başlanan hayat yolculuğunda uğranılan yenilgiler ve bu yenilgilere yüklenen anlamlar bu parçalar tarafından belirlenmeye başlıyor. “Bir” olanların taksimatı yolun mecrasını değiştirirken herkesten âdil olmasını bekleyen insan kendisine zulmettiğini göremiyor.
İçtihat Etme Sorumluluğumuz
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarakdüşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için onayapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona birtakım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.Neyin nas neyin yoruma açık olduğunu ayırdedebilmesi için de insana çalışma, cehd etme,rüşdüne ermek için merak etme özelliği bahşedilmiştir.
Yeryüzünde gelişen, çoğalan alet edevat, insanın ihtiyaçlarını karşılarken sahip olduklarınınyetersizliği durumunda gereksinimlerin artmasıyla çabalamasını ve keşiflerini artırmıştır.Barınma, seyahat, yeme-içme ihtiyaçları zaman içerisinde çeşitlenmeye ve şekillenmeyebaşlayınca bunların ne’liği nasıl’lığı, niçin’liği hakkında da normlar konusunda da bir takımgereksinimler ortaya çıkmaya başlamıştır.
Her çağın kendine ait yasaları, nasları elbette vardı ve var olacaktı. Peygamberler değişen, dönüşen toplumların şirazesini kaybettikleri zamanlarda onları derleyip toplamak için değişmeyen naslar çerçevesinde farklı şeriatlarla tekrar gönderilmişlerdir. Ana umdeye müdahale edilmemiştir. O da şudur:
De ki: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâh edinmesin.” Eğer onlar yine yüz çevirirlerse deyin ki: “Şahit olun, biz Müslümanlarız.” (Âl-i İmran 64) İnsanlık bu medeniyet havzasının içinde adalet üzere yaşamak için çaba sarfetmek zorunda kalacaktır. Zira hayat, sabitesiolan ve düz bir şekilde uzayıp giden bir çizgi gibi değildir. İnişleri, çıkışları, değişenleri, yozlaşanları, eskiyenleri, yenilenenleri olan bir seyri sefer…
Bu hareket içeren dünyada insanın donuklaşması ne mümkün! Donuklaşması mümkün olmayan insanı düşünceden, fıkıhtan, cehdden uzaklaştırarak makineleştirmek pekâlâ mümkün mü? Mümkün olabilir de insanca yaşam diyebiliriz mi bu yaşama? Çünkü insan akleden bir varlık. Cehd etmesi, çabalaması, yeri gelince görüş beyan etmesi gerekir ki insan olduğunu farketsin her daim. Robotluktan kurtulmanın anahtarı çalışmak değil, düşünmek üzere cehd etmektir.
Bir işi yaparken, yapabilmenin ötesinde bir gayret sarfetmektir. Bunun adına “cihad” deniyor Müslüman literatüründe. Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda hem bedenin hem akletmenin bir eylemi olarak karşımıza çıkıyor cihad kelimesi. Malları ve canları ile cihad edenler övülüyor Kur’an-ı Kerim’de. Hayat hep sıcak savaşla geçmeyeceğine göre muhatap olduğumuz cihad ayetleri bize neyi düşündürmek istemekte. Hayat hep sıcak savaşla geçmese de görünen o ki hak ile bâtıl arasında kıyamete kadar bitmeyecek bir soğuk savaş devam edecek. Gelişen teknolojiler ve değişen sorunlar karşısında Müslümanlar cephede nasıl duracak? Bedir, Uhud savaşı taktikleri ile mi değişen dünyanın stratejileri ile mi?
Değişmeyen nasların altında değiştirebilecekleri şeyler hakkında fikir beyan etme yetkisi elinden alınmış, sadece dogmatik verilerle amel etmeye mecbur bırakılan bir toplum nasıl bu ferasete sahip olacak? İçtihadın en önemli bir ibadet olduğunun unutturulduğu toplumlarda nasıl feraset gelişecek ve değişen sorunlara nasıl cevap bulunulacak? Tabiî ki içtihatla… Öyleyse içtihat ne? “Bence” diye zan ile cehdden uzak verilen bir cevap mı? Görünen bir olayın maksadını anlamaya ve ona en uygun karşılığı bulmaya çalışma veya var olan hükümden sorunlara cevap bulmak için yeni cevaplar aramaya çalışma… Bu da üstün bir çabayla olması gereken bir ibadet. Bir sorunla, problemle karşı karşıya kalıyoruz ve bu sorunu Allah’ın rızasına en uygun şekilde, hakkaniyetle, en doğru nasıl çözebilirim arayışına girmek…
Nasıl olacak bu arayış?
Kitaplardan araştırmak, fikrine, ilmine güvenilen insanlara başvurmak, tecrübeyi hiçe saymamak, Allah’a itaatten uzaklaşmadan ortaya çıkan görüşte sebat etmek… Uhud savaşında Resulullah’ın istişareler, stratejiler sonucunda içtihat ederek savaşı yönetmesi buna bir örnektir. Kâfirlerle savaşmak Allah’ın bir emri ise bunun nasıl yapılacağı konusunu da Allah’ın, peygamberine bırakması da insan olarak yapılabilecekleri konusunda insanı teyakkuzda tutması içindir. Aksi halde insan, emme basma tulumba gibi hareket eden bir mekanizma olurdu ki o zaman sevap ve günah diye bir durum da söz konusu olmazdı. İçtihat dediğimizde, nas ile tercih arasında karar vermek zorlaştığında, Muaz b. Cebel’in bilinen hadisesini hatırlamakta fayda var. Resulullah, Yemen’e vali olarak atarken önce nasihat etmiş, sonra nasıl eylemde bulunacağının cevabını istemişti Muaz b. Cebel’den.
Hayatın bu kadar hızlı aktığı bir zamanda içtihada çok fazla ihtiyaç var. Tabiri caizse dünün ilmihal cevapları bugüne cevap vermiyorsa ezberi kuvvetli olana değil, sorun çözme becerisi kuvvetli olan Müslümanlara daha fazla ihtiyaç duyulur. Bir Müslüman düşünün ki kendisine zihin kuvveti, kalp
uyanıklığı ve dâhice bir anlayış verilmiş; ondan beklenilen, yaşadığı düzlemdeki sorulara/sorunlara çözüm olacak içtihat yapması ve her şeyi yerli yerine koymasıdır. Fıkıhtaki kuralla ‘isabet ederse iki sevap, edemezse tek sevap alacaktır’ lakin içtihad edecek kişinin kalbinde isteklere karşı da zaaf taşımaması gerekir.
“Müşrikler akıllarınca seni kandıracak, sana vahyettiğimizi bıraktırıp onun yerine başka şeyleri bize isnat etmeni sağlayacaklardı. Ancak böyle yaptığın takdirde seni dost edineceklerdi. Eğer biz sana tam sebat vermemiş olsaydık, onlara çok küçük de olsa bir meyil gösterebilirdin.” (İsra 73-74) İçtihat edecek kişi yeter ki Müslümanların/ insanların meselelerine hakkaniyetle, adilane çözümler üretsin. Hz. Ömer’i döneminde cevval halife kılan, “adil Ömer” iltifatına mazhar kılan bu adilane uygulamaları değil miydi? Kıtlık zamanında hırsızın elinin kesilme cezasını uygulamaması nassa muhalefet değil, nassın uygulanabilirliğine şartları hazır hale getirememesi idi. Kitap ehlinden kızlarla evlenilmesine karşı çıkması nassa muhalefet değil, o an ümmete sağlıklı çözümler üretme cehdiydi. İçtihat böyle bir şey değil midir zaten? Hata yapma veya isabet edememe ihtimalini de barındıran bir durumdur. Bunun için dogmalaşamaz. Daha iyi bir çözüm önerisi geldiğinde ona rağbet eder. Belirli bir bilgiye sahip olarak görüş beyan eden kişinin içtihadı da kendisini bağlar. Belirli bir kapasiteye bağlı insanların bir araya gelerek ortaya koydukları çözüm de toplumu bağlar. Bu konuda da rivayet edilir ki: Masiyetle emrolunmadığı müddetçe mü’minin cumhura uyum sağlaması şarttır. Toplumsal saadetin selameti için tercihlerimizi bazen başka içtihatlar belirleyebilir veya biz bazen kendi içtihadımızı daha iyisini bulduğumuzda değiştirebiliriz.
İçtihatların dogmalaşması nassın önüne geçmeye başladığında nassın yönlendirici ufku daralmaya başlar. Zira içtihat eden kişi/kişilerin içtihatlarında karakteri, mizacı, yaşadığı coğrafi, sosyal iklimin etkileri muhakkak olacaktır. Doğuda yaşayan insanın içtihadı ile batıda yaşayan insanın olaylara bakışı arasında farklılık illaki olacaktır. Bunun için “İslam düşüncesi” demektense “Müslüman düşüncesi” demek daha hakkaniyetli bir cümledir. Tarih de bunu böyle tanımlamıştır; “Bağdat ekolü” “Kûfe ekolü” vs gibi.
Ebu Hanife’nin içtihatlarını değerlendirirken ki görüşü ufuk açıcı: “Bu bizim reyimizle vardığımız bir sonuçtur. Kimseyi reyimize zorlamaz, kimseye ‘bunu kabul etmeniz gerekir’ demeyiz. Bizim gücümüz buna yetiyor, bize göre en iyisi budur. Bundan daha iyisini bulan olursa buyursun getirsin, onu kabul ederiz.” Kendisine tâbi olacak kimselere de şu ikazda bulunmuştur: “Nereden söylediğimizi (verdiğimiz hükmün delil ve kaynağını) tetkik edip bilmeden bizim reyimizle fetvâ vermek hiçbir kimse için helâl olmaz.” Bu kadar hassas davranan ulemanın nas ile tercihleri arasındaki cehdleri bize örneklik teşkil etmeli, meselelere yüzeysel bakışlarla, ezber kanaatlerle yaklaşmamalı ve bu cehdin bütün mü’minlere güçleri nisbetinde vacip olduğunu bilmeliyiz.
Bu cehdin insana furkanı kazandırdığını Kur’an bize haber veriyor: “Ama dâvâmız uğrunda üstün gayret gösterenleri, Bize varan yollara mutlaka yöneltiriz: Allah, kuşkusuz, muhsinlerle beraberdir.” (Ankebut 69)
“Ey iman edenler! Allah’a saygıda (takvâ) kusur etmezseniz, O size bir temyiz kabiliyeti verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Enfal 29)
Müslüman toplumun bu cehde çok fazla ihtiyacı var. İçtihat eyleme ibadetini, gayretini taşımamız lazım ki Allah bize rahmet eylesin. Nice akıllı ve kabiliyetli insanlar vardır ki akıl tembelliği ve meseleleri çözmede tecrübesizlik yüzünden işler sarpa sarmıştır. İnsan, hayatın getirdiği sorunlara karşı koymayarak bir köşeye çekilmek, ölünceye kadar ibadet yapmak için bir köşeye çekilebilir ama Allah’ın bizden istediği bu mudur? Nitekim insan, bu hayatta hiçbir hedefe yönelmeden de yaşayabilir. Rüzgâr nereye iterse oraya gider. Bazen abidlerle beraber ibadet eder bazen fasıklarla birlikte günah işler. Gün olur kendini mal biriktirmeye verir gün olur israfa gömülür de malını saçarsavurur, yaptığını düşünmeden yapar ama Allah’ın bizden istediği bu mudur?
Gevşeklikten kurtulmak için içtihadı önemsemesi, Allah’ın ikram ettiği zihin kuvvetinin, kalp uyanıklığının, ferasetin ve basiretin kıymetini bilmesi gerekir. Bütün bunlar insana, içtihat yapması, her şeyi yerli yerine koyması için verilmiştir. Gerektiği zaman içtihat edebilmek hayatı kolaylaştırır, zamandan tasarruf ettirir, hayrı çoğaltır, cihad ruhunu dinamik kılar. Allah, Müslümanlara, fikri kuvvetli, seri düşünmeye sahip, kararlı, hakkı yerine getirmede iradeli, zeki ve uyanık olmayı nasip etsin!
İlgili Yazılar
İnsanda Yüzün İkamesi ve Allah ile Yüzleşme
Allah ile bağımız devam etmektedir. Allah, dün olduğu gibi bugün de, yarın da gündemimizde olacak. Çünkü hayat devam ediyor. Bu gerçek… Hayat sona erse de bu gerçek… Allah’ın idraki konusunda alacağımız yolun uzun olduğunu Antik Yunan’dan beri yazılı metinlere geçtiğini bildiğimiz “İnsan Tanrı” tahayyülünden halen kurtulamamış olmaktan anlıyoruz. Halen insana ait kimi cismani tanımların, organların, kavramların, ifadelerin vs Allah için de kullanılabileceğini zannediyoruz.
Terazinin Adaleti
Nerededir bu aranıp da bulunamayan adalet. Saklanmış mıdır yoksa mahkûm mu edilmiştir? Yoksa idealize edildiği için realiteye ilişememiş midir?
Toplumların adalet istemi niye özlem olarak kalmış, bir türlü vuslat gerçekleşmemiştir?
Hammurabi yasaları, insan hakları beyannameleri, mecelleler yetersiz mi gelmiştir adalet özlemi için?
Neden insanlık tarih boyunca haksızlık üretmiş; sonra da onun altında ezilmiş de ezilmiştir?
Neden insan insanın kurdu olmuş, birbirini parçalayıp parçalayıp kenara atmıştır?
“Mutlakçı Dil ” Etrafında Birkaç Söz
Mutlakçı dil ile ilgili tanımlamaların, modernlik içinden yapıldığının altını çizmek gerekir. Gelenek ve modernlik arasında yapılagelen ayrımların Türk düşünce tarihi açısından özel yerinin olduğu açıktır. Tanzimat ile birlikte yüzünü Batı’ya çeviren Osmanlı, Batı ile karşılaşmasında bir ‘medeniyet krizi’ yaşar. Söz konusu kriz çok yönlüdür. Örneğin Batılılaştığını sanan aydının bilinçli ya da bilinçsiz geleneğin diliyle konuşması, bu krizin yıllarca sürecek işaretlerini barındırır. Esasen bunda farkında olunsun ya da olunmasın, geleneğin, hayatın en küçük parçasına dek sirayetinin etkisi vardır. Çünkü zihniyetler, değişimlere karşı dirençli yapılardır ve zihniyet değişimleri de bu nedenle tarihte yavaşlığın tarihi olarak adlandırılırlar.
Garibal Enfeksiyonlar (I)
Varlık düzeyini bitkiden hayvana yükselttiğimizde, devreye bilinç giriyor. Bilinç, ruha benzer şekilde varlığı somut olarak kanıtlanamasa da kesin bir şekilde gözlemlenebilir. Bir hayvan bir darbeyle veya çeşitli ilaçlarla şuursuzlaştırılabilir ancak şuursuz bitkiye şuur aşılamak insanı aşan bir durumdur. Tıpkı ruh gibi şuuru yok etmek elimizdeyken; onu var etmek insan gücünün çok üstündedir.
Muâdil(!) Gerçekliğin Popülaritesinde Yeni Kulluklar
İçinde bulunduğumuz zamanın tüm gerçeklerine ve sanallaştırılmış her türlü ortamına rağmen düşünebilen insanların gelir geçer sorularına/sorunlarına bulduğu cevap ve cevaplar, ‘oflamalar’ eşliğinde gelen bahaneleri ve yakınmaları bir türlü gideremiyor, ‘zamanın vahimliğiyle’ ilgili söylemleri silip atmaya yetmiyor. “Ben” diyebilen insanın kendi olabilmesi için görmezden geldiği “gerçek”le yüzleşmek istememesi onu parçalamaya iştiyaklı ve parçalanmaya müsait kılıyor. Galip olarak başlanan hayat yolculuğunda uğranılan yenilgiler ve bu yenilgilere yüklenen anlamlar bu parçalar tarafından belirlenmeye başlıyor. “Bir” olanların taksimatı yolun mecrasını değiştirirken herkesten âdil olmasını bekleyen insan kendisine zulmettiğini göremiyor.