İslamcılığın ideolojik çöküşü Olivier Roy’un 1990’larda “Siyasal İslam’ın İflası” adlı kitabında dile getirilmişti. Roy’a göre, İslamcılık, başlangıçta gelenek karşıtı modern bir entelektüel akım iken uğradığı dönüşümle, marjinalize olmuş kentli gençler için ilgi çeken bir radikal protesto hareketi olmaktan öteye gidememişti. Yine, ona göre İslamcılık, batılılaşma ve karma eğitimin getirdiği ahlaki yozlaşmaya karşı çıkan ancak düşüncelerini siyasal ya da ekonomik alanda pratiğe dökemeyen, program sunamayan bir ideolojiye dönüşmüştü. İslamcılar iktidara gelme imkanını yakaladıkları yerlerde devirdikleri baskıcı sistemlerin benzerlerini inşa ettiler, ancak etkin ve adil bir yönetim, özgün ekonomik program sunamadılar, Roy’a göre.
Gelinen noktayı her kesim kendine göre değerlendirmektedir: Kimileri demokrasiyi araç olarak benimseyen İslamcı hareketlerin bir açmazla karşı karşıya kaldıklarını; demokratik ilkelere bağlı kabul edilebilir bir siyasal güç olarak yeniden tanımlanmak durumunda olduklarını, siyaset sahnesine itilmeleri nedeniyle prestij kaybına uğradıklarını, iktidarla tanıştıktan sonra iktidarı dönüştüreceklerine kendilerinin dönüştüğünü, iktidar ve güç sarmalında düşünsel körlük yaşandığını ileri sürerler.
Kimileri İslamcıların İslamcılığı “faydalı bir öteki olarak” araçsallaştırdığını, siyasal iddialardan vazgeçerek iktidar olmayı hedeflediklerini, iktidar olunca sihirli bir değnekle hayata dokunacaklarını sandıklarını, ancak deneyimlerinin olmaması ve hali hazırdaki sistemi İslam’dan uzak görmeleri nedeniyle iktidarı ele geçirmekten ziyade kurumları ele geçirme üzerine odaklandıklarını, bu durumun ise geçmiş dönemlerdeki düşüncelerle örtüşmediğini iddia ederler.
Kimileri İslamcılığın siyasal iddiasının Kur’an hükümlerinin toplumsal olarak yaşanabilirliğini sağlamak olduğunu, geçmiş dönemlerde “hakkın hakimiyeti” için çaba gösterenlerin giderek birer demokrasi hayranı kesildiklerini ileri sürerler.
İslamcılığın belli bir aşamadan sonra vaat ettiklerini gerçekleştirme kapasitesine sahip olmadığını, dolayısıyla İslamcılığın iktidar değil ancak bir muhalefet hareketi olabileceğini iddia edenler…
İslami endişe ve hedeflerle siyaset yapan İslamcıların başka ideolojilerin kavramlarıyla konuşmak zorunda kaldıklarını, liberal dilin nobranlığından kurtulamadıklarını, yeni bir şey getiremediklerini, eskilerin boya ve cila işleriyle meşgul olduklarını iddia edenler…
Geçmişte kitap evlerinde, çay ocaklarında İslam’ın tebliğini üstlenen bazı İslamcıların sahip oldukları güçlü medya ağları ile savundukları insanların günahlarını örtme ve temize çıkarma misyonunu üstlendiklerini, daha önce anlattıkları İslam’ı bugün bireysel bazda dahi pratiğe aktaramadıklarını ileri sürerek onların İslami hareketin önünde en büyük engel olduklarını; derinliksiz, hikmetten uzak ve sloganik bir İslamsız İslamcılık yaptıklarını söyleyenler…
Kur’an’a göre hareket etme iddiasındaki İslamcı kesimin ezmeyen, sömürmeyen, yeryüzünün zenginliklerini talan etmeyen; aksine, bunları yapanlara engel olmaya çalışan, kula kulluğu ret ve iyiliği emredip kötülükten men etme esası üzerine olan bir kimlikle hareket etmesi gerekirken tüm bu iddialarından vazgeçip sıradanlaştığını, çoğulcu demokratik hayata eklemlendiğini, İslam’ı paranteze aldığını söyleyenler…
Kimlik olarak bağımsız İslami kimliğe sahip, yalnızca dinin belirleyici olduğu bir ölçü sistematiğini kabul eden, belli bir hedefi olan, örgütlü mücadele biçimini benimseyen ve kesintisiz sürdüren, organizeli bir şekilde mücadele eden, tutarlılık ortaya koyan bir İslamcılık hareketinin varlığından söz edilemeyeceğini söyleyenler…
İslamcılığın bütüncül bir hayatı okuma; özgün, kuşatıcı siyasal perspektif belirleme gibi birçok hususta eksiklerinin bulunduğunu, mikro düzeyde siyasal olay ve olguları okuma, izleme, anlama ve yorumlamada yetersiz kaldığını dillendirenler…
Gerek İslam coğrafyasında gerekse Türkiye’de siyasal İslam ve onun farklı versiyonlarının tükendiğini, artık yeni bir paradigmanın inşa edilme zamanının geldiğini söyleyenler de yok değil.
Herkes kendi durduğu yerden bakarak bir değerlendirme yapmaktadır: İyi veya kötü niyetle… Nesnel ya da değil… Konunun hakimi ya da yabancısı olarak… Yine de, eleştirilerin tamamı yanlıştır, denemez.
Öncelikle “İslamcılık” kavramının üzerinde durmak gerekecek. Müslümanların kendilerini tanımlamakta zorlandıkları ve bu konuda problem yaşadıkları bir gerçektir. Müslümanların kendilerini içinde yaşadıkları toplumda Müslüman olarak adlandırmaları önemlidir elbette. Bu durum olumlu bir özellik olmakla birlikte İslami hayatın tamamında bazen belirleyici unsur olmayabilmektedir. “İslamcılık” Müslümanların adlandırdıkları bir kavram olmamakla birlikte, bilinçli İslami mücadeleyi bilinçsiz kitle Müslümanlığından ayıran boyut olması düşünülerek bu özel çerçeveyi netleştirmek için “İslamcılık” kavramı kullanılmaktadır bazen.
1970”li yılların ortalarında mayalanmaya başlıyordu İslami uyanış ve tevhidi bilinçlenme süreci. Büyüyordu Müslümanların sohbet halkaları giderek. Meydanlarda İslam’ın tebliğini kamuoyuna aktarabilmek için hakka ve hakikate tanıklık yapmaya çalışan bu insanlar yalnızca “Müslüman gençlik” olarak adlandırılıyordu. Ancak kimi medya organlarının manşetlerinde ve spotlarında “İslamcılar” olarak adlandırıldı bu kesim. Vesayetçi statükoyla uzlaşmacı olmayan eğilimleri nedeniyle “İslamcı” adını veriyorlardı onlara. “İslamcılık” terimi başkalarının ürettiği bir kavram olsa da adaleti, şahitliği ve yaşayan şehitliği üstlenmiş Müslümanların üstün özellikleri için kullanıldığında bir sorun yoktu aslında. En azından İslami duyarlılığı ifade ediyordu bu kavram. Dava insanı olmayı… İslamcıları muhafazakarlardan ayıran en belirgin özellik onların dava sahibi olmalarıdır belki de. Her türlü zulme, sömürüye, barbarlığa ve haksızlığa karşı tavır alıyordu onlar. Dünyanın diğer ucunda bir Müslüman’ın ayağına diken battığında öbür ucunda yaşayan Müslüman’ın buna kayıtsız kalamayacağı savunuluyordu onlar tarafından.
Bu hep böyle devam etmedi elbet. Aslına bakılırsa, 1970’li yıllarda da İslami bilgi, organizasyon ve mücadele yaşanmışlığı açısından çok da ilerde değildi Müslümanlar. Oluşmuş bir rehberiyet modeli, şura işleyişi örnekliği yoktu. Bir rehberiyet modeli ve bir şura işleyişi hala yoktur. Ama hem bilgi hem de deneyim bakımından Müslümanlar için koşullar daha da iyileşmiştir, denebilir. Koşullar uygun olmasına rağmen Müslümanların bir kısmı bilgi ve birikimlerini, deneyimlerini daha çok iktidar kanatlarında yer almak veya ekonomik güçlerini artırmak doğrultusunda kullandılar. Özellikle dava özgünlüğü ve İslami teslimiyeti olmayanların bazı maddi imkanlara kavuşmakla birlikte geçmişteki mücadele yıllarını bir acemilik, aşılması gereken bir dönem olarak görmeleri geldikleri noktanın ne kadar vahim olduğunu göstermektedir. Para, güç, iktidar, şöhret, lüks, şımarıklık… Dönüp bakmak bile istemiyorlar geriye.
Eleştirilen kesimin tamamı böyle değil elbet. Çünkü “İslamcı” denen kesim homojen değil; çok sayıda grup söz konusudur bu kesimin içinde. Hepsinin toptan değerlendirilmesi ve yapılan yanlışlara tamamının ortak edilmesi doğru değil.
Bazıları İslamcılığın tükendiğini, bundan böyle İslamcı söylemlerin bir işe yaramayacağını, “Yeni İslamcılık” döneminin başladığını taşırlar makalelerine. Onlara göre, tüm dünyada İslami oluşumlar yöntem açısından bir farklılaşma içerisindedir. Kuramsal tabanı henüz oluşmamakla birlikte pratikte “Yeni İslamcılık” anlayışı kendini göstermektedir. Temelini, İslamcı kesimde görülen ve hayata ortak olma kaygısıyla şekillenen pragmatizm oluşturmaktadır onlara göre. “Devlet mi toplumu Müslümanlaştırmalı, Müslüman toplum mu devleti dinileştirmeli? Yoksa her ikisi de birbirini ideolojik bir dönüşüme tabi tutmaktan sakınmalı mı?” seçeneklerinin tartışıldığını söylüyor bu kesim. Öyle ki Yeni İslamcılık anlayışının millet iradesini, toplumsal talepleri ve hassasiyetleri hareketin temeli sayıp dinin koruyucusu ve yaşatıcısının devlet değil ümmet olduğunu kabul ettiğini, farklılıklara açık olduğunu, çoğulcu anlayışı geliştirdiğini, toplumsal durumu ve tarihi olanı önemsediğini, olumlu yönde dönüşümü temsil ettiğini söylerler.
Bazıları da İslamcılığın batılılaşmaya karşı bir tepki ve alternatif olarak ortaya çıktığını, Yeni İslamcılık anlayışının ise sistem içinde tutunabilme mücadelesi verdiğini ileri sürer ve şunu söylerler: Sorun marjinalize olmak, militanlaşmak ve içe kapanmak ile tüm iddialarını yitirerek dünya sistemi içinde asimile olmak ve hatta başkalaşarak verili yapıya hizmet eder hale gelmek arasında sıkışmıştı. İslamcılığın geleceği, iki uçtan da kaçınarak orta yolu bulabilmekten geçiyor. Bu da Yeni İslamcılık anlayışıyla mümkündür ancak. Yeni İslamcılığın hayata verdiği cevaplar 20. yüzyılın ideolojik hareketi olan İslamcılıktan farklıdır.
Her biri kendi içerisinde çelişkili, tutarsız, vahyi hesaba katmadan ileri sürülen iddialardır. Küreselleşme, liberalleşme, demokratikleşme, bireyselleşme gibi konularda yaşanan dönüşümü birileri İslamcılığın başarısı olarak görseler de bu dönüşüm İslamcıların hiç de istemediği ve hep karşı tarafında durduğu bir dönüşümdür. Tüketim toplumu, ötekine tahammülsüzlük, milliyetçi muhafazakarlık, dışlayıcı cemaatçilik, popülizm hiç de İslamcıların istedikleri sonuçlar değildir.
Yeni İslamcılık söylemi Müslümanları yeni bir zihinsel travma yaşamaya mahkum edecek bir söylemdir. İslam’ın toplumsal, siyasal ve ekonomik taleplerini aşağılara çekecek, küresel güçlerin İslam dünyası üzerindeki kontrolünü ve yeni sömürü biçimlerini kolaylaştıracak, meşrulaştıracak bir söylem. Çünkü Yeni İslamcılık söylemi konjonktürel, dolayısıyla yenilgi psikolojisi ve öz güven eksikliği üzerine icat edilen bir söylemdir.
Her şeyden önce Müslümanlar neoliberalist değerlere inanmak zorunda değildir. Müslümanlar bir medeniyet tasavvuru yapacaksa bunu kendilerine ait olmayan kavramlarla, yöntemlerle mi yapacak? İslam, meşrutiyetini toplumun taleplerinden, milletin iradesinden değil Kur’an ve sünnetten alır. Hele, farklı olana açılma, İslam’ın değil batılı paradigmanın sorunudur.
Yeni İslamcılık tartışmasının siyasal İslam eksenindeki tartışmalara bir katkı sağlamayacağı açıktır. Küresel güçler Müslümanların yaşadığı bölgelerde düşünsel bir dönüşüm istemektedir. Neoliberalizmin her şeyi göreceleştiren sürecinden sözde İslam’ı savunduklarını ileri sürenlerin de etkilenmesi üzücüdür doğrusu. Eğer bir dönüşüm yaşanırsa, bu, en fazla küresel güçlerin işine yarayacaktır. Üçüncü dünya ülkesi kompleksi ile yapılan “Yeni İslamcılık” tartışmasını yapanların insaflı davranmadıkları açıktır. Siyasal veya sosyal olayların, olguların yüzeysel tartışmalarla geçiştirilmesi, yeni adlandırmalarla bağlamlarından koparılması kabul edilemez.
Siyasal veya sosyal olayların, olguların hangi usule, parametreye göre değerlendirileceklerinin saptanması önemlidir elbet. Kur’an’ı anlamaya dönük geliştirilen bir tefsir usulü, Rasulullah’ın (sav) söz ve davranışlarını anlamaya dönük hadis usulü, fıkhi sorunları anlamaya dönük fıkıh usulü olduğu gibi siyasal ve sosyal olayları, olguları değerlendirmek, onlardan sonuçlar çıkarmak için gerekli olan bir siyaset usulüne de ihtiyaç olduğunu söyleyenler önemli bir noktaya vurgu yapmaktadırlar. Çünkü olup bitenleri modern devlet, modern siyaset bağlamında ve bütünsel çerçevede ele almak gerekir. Parçacı ve duygusal yaklaşımlardan, klasik kalıp ve jargonlardan uzak kalmadıkça doğru değerlendirme yapılması mümkün değildir.
Modern devlet, ulus devlet anlayışının belirleyiciliği altında hemen her şey nesneye dönüştürülebilmektedir. Müslüman zihnin bu sürecin belirleyiciliğinden kurtulduğunu söylemek zor. Aile yapısından ekonomiye, dini hayattan eğitime kadar hemen her şey modern paradigmaya göre şekillenmektedir. Bu, Müslümanların arzu ettikleri bir durum değildir elbet. Bürokratik kurumsallaşma yoluyla toplumlar en ücra noktalarına kadar ideolojik bir algı doğrultusunda dizayn edilmekte, insanlar doğumlarından ölümlerine kadar izlenmekte, onların davranışları istenilen yöne evrilmek istenmektedir.
Yeni emperyalizm sürecinde teknolojik gelişme ile birlikte her şeyi bilen, her yerde olan ve her şeye gücü yeten iktidarlar türemiştir. Bireylerin tüm bilgilerinin kayıt altına alındığı, her anlarının izlendiği bir zamandan geçilmektedir doğrusu. Görmek ve göstermek üzerinden ilişkilenme pratiği sunan sosyal paylaşım alanları bir yönüyle mikro ve makro iktidarların denetim ve gözetim ağıdır da. Günümüzde hemen herkesi arka pencereden biri ya da birileri gözetlemektedir, dense yanlış olmaz. Sosyal paylaşım ağları devletlerin, istihbarat örgütlerinin, kapitalist şirketlerin denetim, gözetim işlevini görmekle birlikte internet öznesi aynı zamanda röntgenci, muhbir ve teşhirci işlevini de görmektedir. Tıbbi teknolojiler, güvenlik teknolojileri… İktidarlar teknolojiyi Foucault’u haklı çıkaran bir biçimde, insanları kontrol altında tutmak için kullanmaktadır. Mahremiyet alanını hiçe sayıp her şeyden haberdar olmak ve bu sayede kendi iktidarlarının devamından emin olmak gayretindedirler. Mobese kameraları, gizli kasetler, dinleme cihazları, cep telefonları…
Foucault biyo-iktidar sayesinde iktidarın yeni bir sürece girdiğini belirtir. Ona göre, teknolojiler sayesinde iktidarlar tek tek bedenlerde var olur, tek tek insanlara hükmeder ve böylece her bireyi bir polis haline getirerek iktidarı dışarıdan içeriye değil de, içeriden dışarıya doğru yayar.
Foucault, “Kendi iktidar hırsınızı eğiterek zararsız hale getirilebilirsiniz ama başkalarının iktidarından kurtulmanız mümkün değildir. Bu iktidarlar karşısında kaçmaktan başka çareniz yoktur.” diyor. Çünkü Foucault’a göre, iktidar direnme odaklarını derhal sarmalar ve etkisizleştirir. “İktidarlar günümüzde tüm mikro alanlara sızmıştır ve bu durum algılanan değil hissedilen bir süreçtir. Ben, siyasal iktidarın; sanki siyasal iktidarla hiç ilgisi yokmuş, sanki ondan bağımsızmış gibi görünen -oysa aslında öyle olmayan- belli kurumlar aracılığıyla da uygulandığına inanıyorum.” diyor Foucault. Yine, ona göre, mikro alanlara sızan bu iktidar bir mikro iktidarı değil bizatihi makro iktidarı ifade etmektedir.
Foucault, iktidarı bir yazgı olarak görmektedir, tıpkı Machiavelli gibi. Machiavelli iktidarın insana içkin olduğunu ileri sürüp onu bir erdem olarak tanımlar.
Machiavelli’nin önerisi insanlığı bir paradoksa itiyor adeta: “Nesne olmak istemiyorsan nesneleştir!” Foucault’un önerisi ise oldukça vahimdir: Nesne olmak istemiyorsan ya öl ya da şizofrenik davran; çünkü iktidar, iplikleri her yere uzanabilen bir ağdır, ona göre.
İdeolojik ve milliyetçi yapılarıyla tüm ulus devletler insanları, toplumları diledikleri şekilde hegemonyaları altına almaktadır. Hegemonya altına alınan, her bakımdan kuşatılan ve özgün düşüncelerinden koparılan insanlar giderek kendilerine dayatılan şablonlarla hayatı ve olayları okumakta, tüm olup bitenleri ulus devlet aklıyla yorumlamaya başlamaktadır. Hemen her olayın dış mihraklar tarafından kışkırtıldığını dile getiren insanların komplocu şablonlarla beslendiklerini, düşünme zahmetine katlanmadıklarını söylemek zor olmasa gerek.
Peki, ya medya?
Medya da toplumu manipüle etme, yönetme ve kontrol altında tutma politikasının bir aracı olarak kullanılmaktadır. Nitekim medya batıda iktidarların toplum mühendisliği amacının araçlarından biri haline gelmiş ve yazılması gerekeni değil, yazılması söyleneni yazmak üzere dizayn edilmiştir. Medyanın yoğun propaganda bombardımanı altında kalıp bir merkezden yönlendirilen insanlar yalnızca Taocular, Budistler ya da Hıristiyanlar değil Müslümanlardır da aynı zamanda. Belki şu soruların sorulması gerekecek: Müslümanlar belli güç merkezlerinin yönlendirmesi karşısında hemen evriliyorlar mı, yoksa az da olsa bir itirazcı duruş sergiliyorlar mı? Yönlendirmeler sonucunda bir sisteme dahil olmak, hatta uluslararası sistemin bir parçası olmak zorunda mı kalıyor Müslümanlar? Sistemin içine dahil olmuş İslami bir düşünce, söylem ve hareket sistem açısından bir tehlike midir, yoksa bir avantaj mı? Ekonomik etkinliklere, sermaye hareketlerine, şirketleşmeye, bankacılığa İslamcı kimlikleriyle katılıyor olmaları sistem veya katılanlar açısından nasıl bir sonuç doğurur?
Tüm bu soruların cevabını İslami hareketlerden veya Müslümanlardan birçoğunun 28 Şubat’tan sonra temel iddia ve taleplerinden vazgeçtikleri bir toplumsal, siyasal süreçte aramak gerekecek. Çünkü bu süreçte birçoklarının beklenti ve taleplerini sivil alandan siyasal alana havale ettikleri bilinen bir gerçektir. Nitekim kimileri İslamcıların değiştirmek için mücadele verdikleri sistemin koruyucuları haline geldiklerini, sistemi İslamlaştıramadıkları gibi sistemin onları dönüştürdüğünü öne sürerler. Bu değişimin sisteme uyumu sağlamaya yönelik bir değişim olduğu, giderek amaçların araç haline geldiği de yine aynı kesimlerce dillendirilir.
Post-modern siyaset kültürü hemen her şeyi değişime zorlamaktadır. Bu değişimden Müslümanların İslami anlayışları da etkilenmiştir. Müslümanların İslami anlayışlarında bir dönüşüm söz konusu olsa da dinde böyle bir dönüşüm söz konusu olamaz elbet. Çünkü dinin bir sahibi vardır.
İleri sürülen iddiaların bir kısmı doğrudur elbet. Eksik ya da hatalı olması nedeniyle bazı iddiaların kabul edilmesi mümkün değildir. Her şeyden önce dünya yüzünde Müslümanlar var oldukça, adına” İslamcılık” densin ya da denmesin, İslam davası ve bu davanın sahipleri hep var olacaktır. Dava, İslam’ın hayatın tüm alanlarında var olması, İslam din ve medeniyetinin en güzel şekilde insanlığa sunulması, Müslümanların vahdeti ve tüm dünyada adil bir sitemin hakim olmasıdır. Şu halde, İslamcılık, İslam’ın bir dava-misyon haline gelmiş boyutudur. İslamcılık ölmemiştir. Modern dönemlerde hiçbir devlette, iktidarda tam anlamıyla bir yaşama alanı bulamamıştır. Yarım yamalak uygulayanlara, belli hedeflere ulaşmak için İslam’ı araçsallaştıranlara, İslam’la hiç ilgisi olmayıp da İslam’ı dışarıdan değerlendirenlere bakarak İslami hareketlerin tükendiğini, İslamcıların tamamının dünyevileştiğini, davalarını terk ettiklerini söylemek insafsızlık olacaktır. İslami tebliğler, sohbetler, nasihatler camilerde, kitapevlerinde, çay ocaklarında, öğrenci yurtlarında, toplumun hemen her kesiminde halen devam etmektedir. İslamcılık, derdi ve davası olanların hareketidir. Bazılarının İslam’ı adeta bir ideolojiye indirgeyerek dünya nizamı parantezine hapsetmesi, onu sözde savunurken de önemli bir kısmını atlayıp seküler-liberal hale sokmaya çalışması ile ne Kur’an’a bir zarar gelir ne de onun savunucularına. Birilerinin şu veya bu nedenle İslam’ı araç olarak kullanması dinde bir şey eksiltmez. Düşüncede, davranışta yozlaşanların hatasının dine yüklenmesi doğru mudur?
Düşüncede, davranışta yozlaşanlar “değişim”, “dönüşüm”, “yenilenme” diyerek kendi emellerine İslam’ı uydurmaya çalışsalar da İslam kendi kabı dışında hiç bir kaba sığmaz. İslam yenilenmeye karşı değildir elbet. Ancak bu yenilenme İslam’ın tanımladığı bir yenilenmedir. Modernitenin, Budizm’in veya başka bir dinin, ideolojinin tanımladığı değişimle İslam’ın tanımladığı değişim birbirinden tamamen farklıdır. Hayatı yeniden dizayn etmek gerekiyorsa bunun imkanları İslam’da vardır. Yeter ki ümitler, hayaller, çabalar dünyanın gidişatına göre değil ahirete göre ayarlansın. Yeter ki güç, iktidar doğru kullanılsın.
İnsanoğlu için büyük sınavlardan biridir güç ve iktidar. İnsanlık tarihindeki en dramatik sahnelerin yaşanmasında önemli etkenlerden biridir güç. Güç doğru yönde kullanıldığında “ümran”ı, yanlış yönde kullanıldığında ise ifsat ve tuğyanı getirir. Gücün asıl sahibi Allah’tır. İnsanlara bahşedilen güç ise bir emanettir. İktidarlar, insanlara hizmet etmenin araçlarıdır. Müslümanlar için asıl gaye iktidar olmak değil hayatın tamamını İslamlaştırmaya çalışmak ve eğer nasip olacaksa iktidara da sahip olmaktır. Çünkü siyasal iktidar toplumsal hayat açısından nihai belirleyici olabilmektedir. Her şeyi bırakıp, tüm değerleri feda edip yalnızca iktidara odaklanmak Müslüman’ca bir tavır değildir.
Müslümanların taşıdıkları sorumluluk gereği toplumsal olay ve olgulara, yönetime kayıtsız kalmamaları, tüm araçların ehliyetli ellere verilmesi için çaba sarf etmeleri beklenir. Bunun için de kuşatıcı bir siyaset okuması ve dilinin oluşturulması gerek.
İnsanın varlık alemi ve Allah ile ilişkisini yeniden gözden geçirmesi, o hiyerarşi ve değerler sisteminin yeniden okunup içeriğinin nasıl doldurulduğunun gözden geçirilmesi elzemdir. Yaşanan hegomonik durum karşısında özgün, varoluş gayesini ıskalamayan bir siyaset-iktidar algısının geliştirilmesine ihtiyaç var. Sözü iktidar üzerinden değil ilkeler üzerinden söylemek gerek. İlkeler açık bir şekilde ortaya konduğu, iktidar ve güç başkalarının iktidarı ve gücü üzerinden değil Kur’an referans alınarak belirlendiği takdirde Müslümanların dünyaya söyleyecekleri sözleri olacaktır. O zaman ancak hayatın tüm ünitelerinde İslam konuşulup anlatılabilecektir.
Modernizmin dayattığı şeffaf ağ toplumu projesi insanı insan kılan pek çok dini, fıtri veya kültürel değeri kendi varoluşu için tehdit olarak görmektedir. Bu değerlerin en başında ise şüphesiz mahremiyet gelmektedir. Çünkü; biricikliğimizi, özgünlüğümüzü ve kişisel varlığımızı mahrem sınırlarımız korur. Oysa bizim olanı, bize ait olanı başkalarına açtığımızda artık o aynı zamanda kamusallaşmıştır da. Ancak insan, ahlakı, bilgisi, tecrübesi gibi ulvi değerleriyle kamusal alana katkı sağlayan bir özne olmalıyken, kamusal alanın bir nesnesi olmamalıdır.
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
Evvel zaman içinde Buğday çuval içinde, Kadınlar bulgur kaynatıp, erkekler soku döverken ben; teknedeki unu tıngır mıngır elerken, şehrin birinde şirin bir mahalle varmış. Komşu komşunun işine el atar, çocuklar oyuncaklarını kendi yapar, çiftçiler ürettiklerini komisyonsuz satarmış… Nineler masal anlatır, dedeler askerlik hikâyesi, baltacılar odun arar, geçinmektir gayesi… Fırınıyla bakkalı ki bir mahalle yetinir, pek …
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
Yıllar diyorum, geçip gidiyorlar… Biraz tortuları, biraz pişmanlıkları, biraz ümitleri besleyip-silmekle birlikte. Takvimler diyorum, rakamlardan ibaret değil sadece. Neler neler hatırlatıyor o günü işaret eden takvimler. Öyle ya mezar taşlarındaki tarih de rakamdan ibaret değil bildiğin gibi.
İlkeler Üzerinden Konuşmak
İslamcılığın ideolojik çöküşü Olivier Roy’un 1990’larda “Siyasal İslam’ın İflası” adlı kitabında dile getirilmişti. Roy’a göre, İslamcılık, başlangıçta gelenek karşıtı modern bir entelektüel akım iken uğradığı dönüşümle, marjinalize olmuş kentli gençler için ilgi çeken bir radikal protesto hareketi olmaktan öteye gidememişti. Yine, ona göre İslamcılık, batılılaşma ve karma eğitimin getirdiği ahlaki yozlaşmaya karşı çıkan ancak düşüncelerini siyasal ya da ekonomik alanda pratiğe dökemeyen, program sunamayan bir ideolojiye dönüşmüştü. İslamcılar iktidara gelme imkanını yakaladıkları yerlerde devirdikleri baskıcı sistemlerin benzerlerini inşa ettiler, ancak etkin ve adil bir yönetim, özgün ekonomik program sunamadılar, Roy’a göre.
Gelinen noktayı her kesim kendine göre değerlendirmektedir: Kimileri demokrasiyi araç olarak benimseyen İslamcı hareketlerin bir açmazla karşı karşıya kaldıklarını; demokratik ilkelere bağlı kabul edilebilir bir siyasal güç olarak yeniden tanımlanmak durumunda olduklarını, siyaset sahnesine itilmeleri nedeniyle prestij kaybına uğradıklarını, iktidarla tanıştıktan sonra iktidarı dönüştüreceklerine kendilerinin dönüştüğünü, iktidar ve güç sarmalında düşünsel körlük yaşandığını ileri sürerler.
Kimileri İslamcıların İslamcılığı “faydalı bir öteki olarak” araçsallaştırdığını, siyasal iddialardan vazgeçerek iktidar olmayı hedeflediklerini, iktidar olunca sihirli bir değnekle hayata dokunacaklarını sandıklarını, ancak deneyimlerinin olmaması ve hali hazırdaki sistemi İslam’dan uzak görmeleri nedeniyle iktidarı ele geçirmekten ziyade kurumları ele geçirme üzerine odaklandıklarını, bu durumun ise geçmiş dönemlerdeki düşüncelerle örtüşmediğini iddia ederler.
Kimileri İslamcılığın siyasal iddiasının Kur’an hükümlerinin toplumsal olarak yaşanabilirliğini sağlamak olduğunu, geçmiş dönemlerde “hakkın hakimiyeti” için çaba gösterenlerin giderek birer demokrasi hayranı kesildiklerini ileri sürerler.
İslamcılığın belli bir aşamadan sonra vaat ettiklerini gerçekleştirme kapasitesine sahip olmadığını, dolayısıyla İslamcılığın iktidar değil ancak bir muhalefet hareketi olabileceğini iddia edenler…
İslami endişe ve hedeflerle siyaset yapan İslamcıların başka ideolojilerin kavramlarıyla konuşmak zorunda kaldıklarını, liberal dilin nobranlığından kurtulamadıklarını, yeni bir şey getiremediklerini, eskilerin boya ve cila işleriyle meşgul olduklarını iddia edenler…
Geçmişte kitap evlerinde, çay ocaklarında İslam’ın tebliğini üstlenen bazı İslamcıların sahip oldukları güçlü medya ağları ile savundukları insanların günahlarını örtme ve temize çıkarma misyonunu üstlendiklerini, daha önce anlattıkları İslam’ı bugün bireysel bazda dahi pratiğe aktaramadıklarını ileri sürerek onların İslami hareketin önünde en büyük engel olduklarını; derinliksiz, hikmetten uzak ve sloganik bir İslamsız İslamcılık yaptıklarını söyleyenler…
Kur’an’a göre hareket etme iddiasındaki İslamcı kesimin ezmeyen, sömürmeyen, yeryüzünün zenginliklerini talan etmeyen; aksine, bunları yapanlara engel olmaya çalışan, kula kulluğu ret ve iyiliği emredip kötülükten men etme esası üzerine olan bir kimlikle hareket etmesi gerekirken tüm bu iddialarından vazgeçip sıradanlaştığını, çoğulcu demokratik hayata eklemlendiğini, İslam’ı paranteze aldığını söyleyenler…
Kimlik olarak bağımsız İslami kimliğe sahip, yalnızca dinin belirleyici olduğu bir ölçü sistematiğini kabul eden, belli bir hedefi olan, örgütlü mücadele biçimini benimseyen ve kesintisiz sürdüren, organizeli bir şekilde mücadele eden, tutarlılık ortaya koyan bir İslamcılık hareketinin varlığından söz edilemeyeceğini söyleyenler…
İslamcılığın bütüncül bir hayatı okuma; özgün, kuşatıcı siyasal perspektif belirleme gibi birçok hususta eksiklerinin bulunduğunu, mikro düzeyde siyasal olay ve olguları okuma, izleme, anlama ve yorumlamada yetersiz kaldığını dillendirenler…
Herkes kendi durduğu yerden bakarak bir değerlendirme yapmaktadır: İyi veya kötü niyetle… Nesnel ya da değil… Konunun hakimi ya da yabancısı olarak… Yine de, eleştirilerin tamamı yanlıştır, denemez.
Öncelikle “İslamcılık” kavramının üzerinde durmak gerekecek. Müslümanların kendilerini tanımlamakta zorlandıkları ve bu konuda problem yaşadıkları bir gerçektir. Müslümanların kendilerini içinde yaşadıkları toplumda Müslüman olarak adlandırmaları önemlidir elbette. Bu durum olumlu bir özellik olmakla birlikte İslami hayatın tamamında bazen belirleyici unsur olmayabilmektedir. “İslamcılık” Müslümanların adlandırdıkları bir kavram olmamakla birlikte, bilinçli İslami mücadeleyi bilinçsiz kitle Müslümanlığından ayıran boyut olması düşünülerek bu özel çerçeveyi netleştirmek için “İslamcılık” kavramı kullanılmaktadır bazen.
1970”li yılların ortalarında mayalanmaya başlıyordu İslami uyanış ve tevhidi bilinçlenme süreci. Büyüyordu Müslümanların sohbet halkaları giderek. Meydanlarda İslam’ın tebliğini kamuoyuna aktarabilmek için hakka ve hakikate tanıklık yapmaya çalışan bu insanlar yalnızca “Müslüman gençlik” olarak adlandırılıyordu. Ancak kimi medya organlarının manşetlerinde ve spotlarında “İslamcılar” olarak adlandırıldı bu kesim. Vesayetçi statükoyla uzlaşmacı olmayan eğilimleri nedeniyle “İslamcı” adını veriyorlardı onlara. “İslamcılık” terimi başkalarının ürettiği bir kavram olsa da adaleti, şahitliği ve yaşayan şehitliği üstlenmiş Müslümanların üstün özellikleri için kullanıldığında bir sorun yoktu aslında. En azından İslami duyarlılığı ifade ediyordu bu kavram. Dava insanı olmayı… İslamcıları muhafazakarlardan ayıran en belirgin özellik onların dava sahibi olmalarıdır belki de. Her türlü zulme, sömürüye, barbarlığa ve haksızlığa karşı tavır alıyordu onlar. Dünyanın diğer ucunda bir Müslüman’ın ayağına diken battığında öbür ucunda yaşayan Müslüman’ın buna kayıtsız kalamayacağı savunuluyordu onlar tarafından.
Bu hep böyle devam etmedi elbet. Aslına bakılırsa, 1970’li yıllarda da İslami bilgi, organizasyon ve mücadele yaşanmışlığı açısından çok da ilerde değildi Müslümanlar. Oluşmuş bir rehberiyet modeli, şura işleyişi örnekliği yoktu. Bir rehberiyet modeli ve bir şura işleyişi hala yoktur. Ama hem bilgi hem de deneyim bakımından Müslümanlar için koşullar daha da iyileşmiştir, denebilir. Koşullar uygun olmasına rağmen Müslümanların bir kısmı bilgi ve birikimlerini, deneyimlerini daha çok iktidar kanatlarında yer almak veya ekonomik güçlerini artırmak doğrultusunda kullandılar. Özellikle dava özgünlüğü ve İslami teslimiyeti olmayanların bazı maddi imkanlara kavuşmakla birlikte geçmişteki mücadele yıllarını bir acemilik, aşılması gereken bir dönem olarak görmeleri geldikleri noktanın ne kadar vahim olduğunu göstermektedir. Para, güç, iktidar, şöhret, lüks, şımarıklık… Dönüp bakmak bile istemiyorlar geriye.
Eleştirilen kesimin tamamı böyle değil elbet. Çünkü “İslamcı” denen kesim homojen değil; çok sayıda grup söz konusudur bu kesimin içinde. Hepsinin toptan değerlendirilmesi ve yapılan yanlışlara tamamının ortak edilmesi doğru değil.
Bazıları İslamcılığın tükendiğini, bundan böyle İslamcı söylemlerin bir işe yaramayacağını, “Yeni İslamcılık” döneminin başladığını taşırlar makalelerine. Onlara göre, tüm dünyada İslami oluşumlar yöntem açısından bir farklılaşma içerisindedir. Kuramsal tabanı henüz oluşmamakla birlikte pratikte “Yeni İslamcılık” anlayışı kendini göstermektedir. Temelini, İslamcı kesimde görülen ve hayata ortak olma kaygısıyla şekillenen pragmatizm oluşturmaktadır onlara göre. “Devlet mi toplumu Müslümanlaştırmalı, Müslüman toplum mu devleti dinileştirmeli? Yoksa her ikisi de birbirini ideolojik bir dönüşüme tabi tutmaktan sakınmalı mı?” seçeneklerinin tartışıldığını söylüyor bu kesim. Öyle ki Yeni İslamcılık anlayışının millet iradesini, toplumsal talepleri ve hassasiyetleri hareketin temeli sayıp dinin koruyucusu ve yaşatıcısının devlet değil ümmet olduğunu kabul ettiğini, farklılıklara açık olduğunu, çoğulcu anlayışı geliştirdiğini, toplumsal durumu ve tarihi olanı önemsediğini, olumlu yönde dönüşümü temsil ettiğini söylerler.
Bazıları da İslamcılığın batılılaşmaya karşı bir tepki ve alternatif olarak ortaya çıktığını, Yeni İslamcılık anlayışının ise sistem içinde tutunabilme mücadelesi verdiğini ileri sürer ve şunu söylerler: Sorun marjinalize olmak, militanlaşmak ve içe kapanmak ile tüm iddialarını yitirerek dünya sistemi içinde asimile olmak ve hatta başkalaşarak verili yapıya hizmet eder hale gelmek arasında sıkışmıştı. İslamcılığın geleceği, iki uçtan da kaçınarak orta yolu bulabilmekten geçiyor. Bu da Yeni İslamcılık anlayışıyla mümkündür ancak. Yeni İslamcılığın hayata verdiği cevaplar 20. yüzyılın ideolojik hareketi olan İslamcılıktan farklıdır.
Her biri kendi içerisinde çelişkili, tutarsız, vahyi hesaba katmadan ileri sürülen iddialardır. Küreselleşme, liberalleşme, demokratikleşme, bireyselleşme gibi konularda yaşanan dönüşümü birileri İslamcılığın başarısı olarak görseler de bu dönüşüm İslamcıların hiç de istemediği ve hep karşı tarafında durduğu bir dönüşümdür. Tüketim toplumu, ötekine tahammülsüzlük, milliyetçi muhafazakarlık, dışlayıcı cemaatçilik, popülizm hiç de İslamcıların istedikleri sonuçlar değildir.
Yeni İslamcılık söylemi Müslümanları yeni bir zihinsel travma yaşamaya mahkum edecek bir söylemdir. İslam’ın toplumsal, siyasal ve ekonomik taleplerini aşağılara çekecek, küresel güçlerin İslam dünyası üzerindeki kontrolünü ve yeni sömürü biçimlerini kolaylaştıracak, meşrulaştıracak bir söylem. Çünkü Yeni İslamcılık söylemi konjonktürel, dolayısıyla yenilgi psikolojisi ve öz güven eksikliği üzerine icat edilen bir söylemdir.
Her şeyden önce Müslümanlar neoliberalist değerlere inanmak zorunda değildir. Müslümanlar bir medeniyet tasavvuru yapacaksa bunu kendilerine ait olmayan kavramlarla, yöntemlerle mi yapacak? İslam, meşrutiyetini toplumun taleplerinden, milletin iradesinden değil Kur’an ve sünnetten alır. Hele, farklı olana açılma, İslam’ın değil batılı paradigmanın sorunudur.
Yeni İslamcılık tartışmasının siyasal İslam eksenindeki tartışmalara bir katkı sağlamayacağı açıktır. Küresel güçler Müslümanların yaşadığı bölgelerde düşünsel bir dönüşüm istemektedir. Neoliberalizmin her şeyi göreceleştiren sürecinden sözde İslam’ı savunduklarını ileri sürenlerin de etkilenmesi üzücüdür doğrusu. Eğer bir dönüşüm yaşanırsa, bu, en fazla küresel güçlerin işine yarayacaktır. Üçüncü dünya ülkesi kompleksi ile yapılan “Yeni İslamcılık” tartışmasını yapanların insaflı davranmadıkları açıktır. Siyasal veya sosyal olayların, olguların yüzeysel tartışmalarla geçiştirilmesi, yeni adlandırmalarla bağlamlarından koparılması kabul edilemez.
Siyasal veya sosyal olayların, olguların hangi usule, parametreye göre değerlendirileceklerinin saptanması önemlidir elbet. Kur’an’ı anlamaya dönük geliştirilen bir tefsir usulü, Rasulullah’ın (sav) söz ve davranışlarını anlamaya dönük hadis usulü, fıkhi sorunları anlamaya dönük fıkıh usulü olduğu gibi siyasal ve sosyal olayları, olguları değerlendirmek, onlardan sonuçlar çıkarmak için gerekli olan bir siyaset usulüne de ihtiyaç olduğunu söyleyenler önemli bir noktaya vurgu yapmaktadırlar. Çünkü olup bitenleri modern devlet, modern siyaset bağlamında ve bütünsel çerçevede ele almak gerekir. Parçacı ve duygusal yaklaşımlardan, klasik kalıp ve jargonlardan uzak kalmadıkça doğru değerlendirme yapılması mümkün değildir.
Modern devlet, ulus devlet anlayışının belirleyiciliği altında hemen her şey nesneye dönüştürülebilmektedir. Müslüman zihnin bu sürecin belirleyiciliğinden kurtulduğunu söylemek zor. Aile yapısından ekonomiye, dini hayattan eğitime kadar hemen her şey modern paradigmaya göre şekillenmektedir. Bu, Müslümanların arzu ettikleri bir durum değildir elbet. Bürokratik kurumsallaşma yoluyla toplumlar en ücra noktalarına kadar ideolojik bir algı doğrultusunda dizayn edilmekte, insanlar doğumlarından ölümlerine kadar izlenmekte, onların davranışları istenilen yöne evrilmek istenmektedir.
Yeni emperyalizm sürecinde teknolojik gelişme ile birlikte her şeyi bilen, her yerde olan ve her şeye gücü yeten iktidarlar türemiştir. Bireylerin tüm bilgilerinin kayıt altına alındığı, her anlarının izlendiği bir zamandan geçilmektedir doğrusu. Görmek ve göstermek üzerinden ilişkilenme pratiği sunan sosyal paylaşım alanları bir yönüyle mikro ve makro iktidarların denetim ve gözetim ağıdır da. Günümüzde hemen herkesi arka pencereden biri ya da birileri gözetlemektedir, dense yanlış olmaz. Sosyal paylaşım ağları devletlerin, istihbarat örgütlerinin, kapitalist şirketlerin denetim, gözetim işlevini görmekle birlikte internet öznesi aynı zamanda röntgenci, muhbir ve teşhirci işlevini de görmektedir. Tıbbi teknolojiler, güvenlik teknolojileri… İktidarlar teknolojiyi Foucault’u haklı çıkaran bir biçimde, insanları kontrol altında tutmak için kullanmaktadır. Mahremiyet alanını hiçe sayıp her şeyden haberdar olmak ve bu sayede kendi iktidarlarının devamından emin olmak gayretindedirler. Mobese kameraları, gizli kasetler, dinleme cihazları, cep telefonları…
Foucault biyo-iktidar sayesinde iktidarın yeni bir sürece girdiğini belirtir. Ona göre, teknolojiler sayesinde iktidarlar tek tek bedenlerde var olur, tek tek insanlara hükmeder ve böylece her bireyi bir polis haline getirerek iktidarı dışarıdan içeriye değil de, içeriden dışarıya doğru yayar.
Foucault, “Kendi iktidar hırsınızı eğiterek zararsız hale getirilebilirsiniz ama başkalarının iktidarından kurtulmanız mümkün değildir. Bu iktidarlar karşısında kaçmaktan başka çareniz yoktur.” diyor. Çünkü Foucault’a göre, iktidar direnme odaklarını derhal sarmalar ve etkisizleştirir. “İktidarlar günümüzde tüm mikro alanlara sızmıştır ve bu durum algılanan değil hissedilen bir süreçtir. Ben, siyasal iktidarın; sanki siyasal iktidarla hiç ilgisi yokmuş, sanki ondan bağımsızmış gibi görünen -oysa aslında öyle olmayan- belli kurumlar aracılığıyla da uygulandığına inanıyorum.” diyor Foucault. Yine, ona göre, mikro alanlara sızan bu iktidar bir mikro iktidarı değil bizatihi makro iktidarı ifade etmektedir.
Foucault, iktidarı bir yazgı olarak görmektedir, tıpkı Machiavelli gibi. Machiavelli iktidarın insana içkin olduğunu ileri sürüp onu bir erdem olarak tanımlar.
Machiavelli’nin önerisi insanlığı bir paradoksa itiyor adeta: “Nesne olmak istemiyorsan nesneleştir!” Foucault’un önerisi ise oldukça vahimdir: Nesne olmak istemiyorsan ya öl ya da şizofrenik davran; çünkü iktidar, iplikleri her yere uzanabilen bir ağdır, ona göre.
İdeolojik ve milliyetçi yapılarıyla tüm ulus devletler insanları, toplumları diledikleri şekilde hegemonyaları altına almaktadır. Hegemonya altına alınan, her bakımdan kuşatılan ve özgün düşüncelerinden koparılan insanlar giderek kendilerine dayatılan şablonlarla hayatı ve olayları okumakta, tüm olup bitenleri ulus devlet aklıyla yorumlamaya başlamaktadır. Hemen her olayın dış mihraklar tarafından kışkırtıldığını dile getiren insanların komplocu şablonlarla beslendiklerini, düşünme zahmetine katlanmadıklarını söylemek zor olmasa gerek.
Peki, ya medya?
Medya da toplumu manipüle etme, yönetme ve kontrol altında tutma politikasının bir aracı olarak kullanılmaktadır. Nitekim medya batıda iktidarların toplum mühendisliği amacının araçlarından biri haline gelmiş ve yazılması gerekeni değil, yazılması söyleneni yazmak üzere dizayn edilmiştir. Medyanın yoğun propaganda bombardımanı altında kalıp bir merkezden yönlendirilen insanlar yalnızca Taocular, Budistler ya da Hıristiyanlar değil Müslümanlardır da aynı zamanda. Belki şu soruların sorulması gerekecek: Müslümanlar belli güç merkezlerinin yönlendirmesi karşısında hemen evriliyorlar mı, yoksa az da olsa bir itirazcı duruş sergiliyorlar mı? Yönlendirmeler sonucunda bir sisteme dahil olmak, hatta uluslararası sistemin bir parçası olmak zorunda mı kalıyor Müslümanlar? Sistemin içine dahil olmuş İslami bir düşünce, söylem ve hareket sistem açısından bir tehlike midir, yoksa bir avantaj mı? Ekonomik etkinliklere, sermaye hareketlerine, şirketleşmeye, bankacılığa İslamcı kimlikleriyle katılıyor olmaları sistem veya katılanlar açısından nasıl bir sonuç doğurur?
Tüm bu soruların cevabını İslami hareketlerden veya Müslümanlardan birçoğunun 28 Şubat’tan sonra temel iddia ve taleplerinden vazgeçtikleri bir toplumsal, siyasal süreçte aramak gerekecek. Çünkü bu süreçte birçoklarının beklenti ve taleplerini sivil alandan siyasal alana havale ettikleri bilinen bir gerçektir. Nitekim kimileri İslamcıların değiştirmek için mücadele verdikleri sistemin koruyucuları haline geldiklerini, sistemi İslamlaştıramadıkları gibi sistemin onları dönüştürdüğünü öne sürerler. Bu değişimin sisteme uyumu sağlamaya yönelik bir değişim olduğu, giderek amaçların araç haline geldiği de yine aynı kesimlerce dillendirilir.
Post-modern siyaset kültürü hemen her şeyi değişime zorlamaktadır. Bu değişimden Müslümanların İslami anlayışları da etkilenmiştir. Müslümanların İslami anlayışlarında bir dönüşüm söz konusu olsa da dinde böyle bir dönüşüm söz konusu olamaz elbet. Çünkü dinin bir sahibi vardır.
İleri sürülen iddiaların bir kısmı doğrudur elbet. Eksik ya da hatalı olması nedeniyle bazı iddiaların kabul edilmesi mümkün değildir. Her şeyden önce dünya yüzünde Müslümanlar var oldukça, adına” İslamcılık” densin ya da denmesin, İslam davası ve bu davanın sahipleri hep var olacaktır. Dava, İslam’ın hayatın tüm alanlarında var olması, İslam din ve medeniyetinin en güzel şekilde insanlığa sunulması, Müslümanların vahdeti ve tüm dünyada adil bir sitemin hakim olmasıdır. Şu halde, İslamcılık, İslam’ın bir dava-misyon haline gelmiş boyutudur. İslamcılık ölmemiştir. Modern dönemlerde hiçbir devlette, iktidarda tam anlamıyla bir yaşama alanı bulamamıştır. Yarım yamalak uygulayanlara, belli hedeflere ulaşmak için İslam’ı araçsallaştıranlara, İslam’la hiç ilgisi olmayıp da İslam’ı dışarıdan değerlendirenlere bakarak İslami hareketlerin tükendiğini, İslamcıların tamamının dünyevileştiğini, davalarını terk ettiklerini söylemek insafsızlık olacaktır. İslami tebliğler, sohbetler, nasihatler camilerde, kitapevlerinde, çay ocaklarında, öğrenci yurtlarında, toplumun hemen her kesiminde halen devam etmektedir. İslamcılık, derdi ve davası olanların hareketidir. Bazılarının İslam’ı adeta bir ideolojiye indirgeyerek dünya nizamı parantezine hapsetmesi, onu sözde savunurken de önemli bir kısmını atlayıp seküler-liberal hale sokmaya çalışması ile ne Kur’an’a bir zarar gelir ne de onun savunucularına. Birilerinin şu veya bu nedenle İslam’ı araç olarak kullanması dinde bir şey eksiltmez. Düşüncede, davranışta yozlaşanların hatasının dine yüklenmesi doğru mudur?
Düşüncede, davranışta yozlaşanlar “değişim”, “dönüşüm”, “yenilenme” diyerek kendi emellerine İslam’ı uydurmaya çalışsalar da İslam kendi kabı dışında hiç bir kaba sığmaz. İslam yenilenmeye karşı değildir elbet. Ancak bu yenilenme İslam’ın tanımladığı bir yenilenmedir. Modernitenin, Budizm’in veya başka bir dinin, ideolojinin tanımladığı değişimle İslam’ın tanımladığı değişim birbirinden tamamen farklıdır. Hayatı yeniden dizayn etmek gerekiyorsa bunun imkanları İslam’da vardır. Yeter ki ümitler, hayaller, çabalar dünyanın gidişatına göre değil ahirete göre ayarlansın. Yeter ki güç, iktidar doğru kullanılsın.
İnsanoğlu için büyük sınavlardan biridir güç ve iktidar. İnsanlık tarihindeki en dramatik sahnelerin yaşanmasında önemli etkenlerden biridir güç. Güç doğru yönde kullanıldığında “ümran”ı, yanlış yönde kullanıldığında ise ifsat ve tuğyanı getirir. Gücün asıl sahibi Allah’tır. İnsanlara bahşedilen güç ise bir emanettir. İktidarlar, insanlara hizmet etmenin araçlarıdır. Müslümanlar için asıl gaye iktidar olmak değil hayatın tamamını İslamlaştırmaya çalışmak ve eğer nasip olacaksa iktidara da sahip olmaktır. Çünkü siyasal iktidar toplumsal hayat açısından nihai belirleyici olabilmektedir. Her şeyi bırakıp, tüm değerleri feda edip yalnızca iktidara odaklanmak Müslüman’ca bir tavır değildir.
İnsanın varlık alemi ve Allah ile ilişkisini yeniden gözden geçirmesi, o hiyerarşi ve değerler sisteminin yeniden okunup içeriğinin nasıl doldurulduğunun gözden geçirilmesi elzemdir. Yaşanan hegomonik durum karşısında özgün, varoluş gayesini ıskalamayan bir siyaset-iktidar algısının geliştirilmesine ihtiyaç var. Sözü iktidar üzerinden değil ilkeler üzerinden söylemek gerek. İlkeler açık bir şekilde ortaya konduğu, iktidar ve güç başkalarının iktidarı ve gücü üzerinden değil Kur’an referans alınarak belirlendiği takdirde Müslümanların dünyaya söyleyecekleri sözleri olacaktır. O zaman ancak hayatın tüm ünitelerinde İslam konuşulup anlatılabilecektir.
İlgili Yazılar
Ağ Toplumu ve Mahremin İfşası
Modernizmin dayattığı şeffaf ağ toplumu projesi insanı insan kılan pek çok dini, fıtri veya kültürel değeri kendi varoluşu için tehdit olarak görmektedir. Bu değerlerin en başında ise şüphesiz mahremiyet gelmektedir. Çünkü; biricikliğimizi, özgünlüğümüzü ve kişisel varlığımızı mahrem sınırlarımız korur. Oysa bizim olanı, bize ait olanı başkalarına açtığımızda artık o aynı zamanda kamusallaşmıştır da. Ancak insan, ahlakı, bilgisi, tecrübesi gibi ulvi değerleriyle kamusal alana katkı sağlayan bir özne olmalıyken, kamusal alanın bir nesnesi olmamalıdır.
Anlamlar Büyük Karakterler Küçük
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
Nasılsınız
Evvel zaman içinde Buğday çuval içinde, Kadınlar bulgur kaynatıp, erkekler soku döverken ben; teknedeki unu tıngır mıngır elerken, şehrin birinde şirin bir mahalle varmış. Komşu komşunun işine el atar, çocuklar oyuncaklarını kendi yapar, çiftçiler ürettiklerini komisyonsuz satarmış… Nineler masal anlatır, dedeler askerlik hikâyesi, baltacılar odun arar, geçinmektir gayesi… Fırınıyla bakkalı ki bir mahalle yetinir, pek …
Çocuklarımız Bizim mi?
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
Mektup XIII
Yıllar diyorum, geçip gidiyorlar… Biraz tortuları, biraz pişmanlıkları, biraz ümitleri besleyip-silmekle birlikte. Takvimler diyorum, rakamlardan ibaret değil sadece. Neler neler hatırlatıyor o günü işaret eden takvimler. Öyle ya mezar taşlarındaki tarih de rakamdan ibaret değil bildiğin gibi.