– Aşkın içimde bir şehir oldu biliyor musun? Yıldızlarla, güneş ve nehirlerle, çocuklarla, ağaçlarla ve kuşlarla dolu bir şehir…
– Demek ki kalbin bu dünyadaki her şeyi alamayacak kadar küçük!
Eliyle göğsünü göstererek:
– Burada dünyadan daha büyük bir kalp var!
– Hep böyle derler…
– Ama ben onlardan farklıyım…
Gözlerini gözlerine dikerek:
– Nasıl ispat edeceksin bunu?
Gözleri gözlerinin içinde kayboldu. Şehirler, nehirler, parlayan güneşler, aylar, çocuklar, yağmur ve kuşlar, hepsi derin gözlerinde eridi yok oldu. Ve Tutkuyla haykırdı:
– Bunu sana şimdi ispatlayacağım, hemen şimdi!..
İçinden fırlayıp kopan duygularının bir patlamayla dışarı çıkacağını zannetti.
Keskin bir hançer çıkardı, pırıl pırıl parlayan…
Göğsüne sapladı kaşla göz arasında..
Bir kelime dahi söylemeden…
Ortalık kan gölüne döndü…
Her taraf kana boyandı…
Ve kalbi yarık göğsünden dışarı fırladı..
Kız bir çığlık attı, gözleri parladı…
Yerdeki kalp atıyordu, şimdi sadece onun evrendeki her şeyi susturan ritimlerini duyuyordu…
Dehşetle açılmış gözlerini yerde duran kalbe dikti… İnanamıyordu gördüklerine…
Kanalı boyalı kalbin nabzı, tıpkı dünyanın nabzı gibi değişik ritimlerle atmaktaydı…
Karanlıkta parlayan güneş ışınları gibi parlamaktaydı…
Kalbi avuçlarının arasına aldı, gözlerini kapadı, sanki kendinden bir parçaydı o…
Bütün vücudu titriyordu… Onu ne kadar derinden sevdiğini fısıldadı:
-Sevgilim, büyük aşkım benim!…
Elinde tuttuğu kalbin nabız atışları arttı birden…
Zamanın birinde , elinde not defteriyle yollara düşen ve aldığı yollarda kendine yaklaşmanın ümidini taşıyan bir seyyah varmış. Seyyah dediysem ; amaçsız bir gezgin değil kastım. O kendisine yapıştırılan tüm etiketlerden sıyrılıp, dünyayı tanımaya karar veren ,dünyayı tanıdıkça kendini de çözebileceğini düşünen biriymiş.
Varlık gayemizin dışında yaşamak; iğne ile kesmeye, makas ile dikmeye çalışmak gibi. Bu nedenle, sorunun nedeni, sancının merkezi dile getirilirken konu burada kilitleniyor. Derdin devası, sorunun cevabı, problemlerin çözümü belli. Hükmün sahibi ne diyorsa o…
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor.
Gazze’de … kişi daha öldürüldü. Bir hastane ve iki okul bombalandı. Güvenli bölgeye geçmeye çalışan sivillere ateş açıldı. Geçtiğimiz Ekim ayından bu yana katledilen kişilerin sayısı … oldu.
Kaydıramadı.
Eli, parmakları uyuşmuştu sanki. Sustu, içinden sustu ve telefonu aldığı yere koydu.
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde…
Kalp
– Seni seviyorum!
– Bunlar boş lâflar…
– Sevgin büyüyor içimde!
– Hep aynı sözler…
– Aşkın içimde bir şehir oldu biliyor musun? Yıldızlarla, güneş ve nehirlerle, çocuklarla, ağaçlarla ve kuşlarla dolu bir şehir…
– Demek ki kalbin bu dünyadaki her şeyi alamayacak kadar küçük!
Eliyle göğsünü göstererek:
– Burada dünyadan daha büyük bir kalp var!
– Hep böyle derler…
– Ama ben onlardan farklıyım…
Gözlerini gözlerine dikerek:
– Nasıl ispat edeceksin bunu?
Gözleri gözlerinin içinde kayboldu. Şehirler, nehirler, parlayan güneşler, aylar, çocuklar, yağmur ve kuşlar, hepsi derin gözlerinde eridi yok oldu. Ve Tutkuyla haykırdı:
– Bunu sana şimdi ispatlayacağım, hemen şimdi!..
İçinden fırlayıp kopan duygularının bir patlamayla dışarı çıkacağını zannetti.
Keskin bir hançer çıkardı, pırıl pırıl parlayan…
Göğsüne sapladı kaşla göz arasında..
Bir kelime dahi söylemeden…
Ortalık kan gölüne döndü…
Her taraf kana boyandı…
Ve kalbi yarık göğsünden dışarı fırladı..
Kız bir çığlık attı, gözleri parladı…
Yerdeki kalp atıyordu, şimdi sadece onun evrendeki her şeyi susturan ritimlerini duyuyordu…
Dehşetle açılmış gözlerini yerde duran kalbe dikti… İnanamıyordu gördüklerine…
Kanalı boyalı kalbin nabzı, tıpkı dünyanın nabzı gibi değişik ritimlerle atmaktaydı…
Karanlıkta parlayan güneş ışınları gibi parlamaktaydı…
Kalbi avuçlarının arasına aldı, gözlerini kapadı, sanki kendinden bir parçaydı o…
Bütün vücudu titriyordu… Onu ne kadar derinden sevdiğini fısıldadı:
-Sevgilim, büyük aşkım benim!…
Elinde tuttuğu kalbin nabız atışları arttı birden…
Ve içinden yeni yeni güneş ışınları fırladı…
İlgili Yazılar
Seyyah
Zamanın birinde , elinde not defteriyle yollara düşen ve aldığı yollarda kendine yaklaşmanın ümidini taşıyan bir seyyah varmış. Seyyah dediysem ; amaçsız bir gezgin değil kastım. O kendisine yapıştırılan tüm etiketlerden sıyrılıp, dünyayı tanımaya karar veren ,dünyayı tanıdıkça kendini de çözebileceğini düşünen biriymiş.
Mektup XII
Varlık gayemizin dışında yaşamak; iğne ile kesmeye, makas ile dikmeye çalışmak gibi. Bu nedenle, sorunun nedeni, sancının merkezi dile getirilirken konu burada kilitleniyor. Derdin devası, sorunun cevabı, problemlerin çözümü belli. Hükmün sahibi ne diyorsa o…
Kosmosun Gölgesinde Dirayetli Bir Kaos Öyküsü: Evrenin Öncesi ve Şimdisi
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor.
Kaydıraç
Gazze’de … kişi daha öldürüldü. Bir hastane ve iki okul bombalandı. Güvenli bölgeye geçmeye çalışan sivillere ateş açıldı. Geçtiğimiz Ekim ayından bu yana katledilen kişilerin sayısı … oldu.
Kaydıramadı.
Eli, parmakları uyuşmuştu sanki. Sustu, içinden sustu ve telefonu aldığı yere koydu.
Mektup IX
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde…